14 Ekim 2026 Çarşamba

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın adıdır yorgunluk. Yaptığı eyleme göre adı değişebilir. Uzun yollarda nice zahmetlere katlanan yolcu için yol yorgunluğu,  yaptığı işin düzgün bir biçimde oluşması için uğraşan insanın işin sonundaki çalışma yorgunluğu, yaptığı işin emeğin-o kadar uğraşmasına rağmen- istediği gibi olmaması nedeniyle oluşan bitkinlik. Bitkinlik kelimesi gönül yorgunluğu ile beden yorgunluğunun birleşmesinden türemiş olan bir kelime midir acaba. Bir de bezginlik var. Nice zaman sayısız defalar yapmaya çalışmasına yapmak için uğraş verip çaba göstermesine rağmen sonuçların daha da olumsuz hale gelmesinin sonucunda gönül yorgunluğundan daha derin bir ruh boşluğunun beden yorgunluğuyla harman olmasının adı mıdır?

Beden yorgunluğu, eğer yapılan işin sonucu iyi yararlı bir noktaya ulaşmışsa verilen emek boşa gitmediğinden  gönül huzuru getirir ve o yorgun kişi mutlu bir yorgunluktadır. Amacına ulaşmış emellerine kavuşmuş, hedefine varmış olmanın getirdiği bir doygunluk hissi ile beden yorgunluğu tatlı bir haz ile hoşnutlukla tamamlanır. Bu kişiler huzura kavuşmuşlardır. 

Huzura kavuşmak deyimi bir anlamıyla ahirete yolcu olan ve dünyanın keşmekeşinden, dervişlerin deyimiyle dünya denilen bir gölgelikten, kişinin dünya içinde amaçsızca debelenmesinden kurtulan ve gözlerini bu dünyada kapayarak  ahirete açan kişiler için de kullanılmaktadır. 

Huzura kavuşmak bu dünyadan geçenlere bu dünyada kalanlar tarafından söylenen bir sözdür de, huzuru mahşerde kimin nasıl bir huzur ve endişe içinde olabileceğinin  bilinmesi zordur, o kısım muammadır. O kısım tahmin edilemeyen sadece temenni edilebilendir.. Vesselam. (14.10.2026 Manisa)

24 Eylül 2026 Perşembe

Kayışdağı

Küçük oğlunun kiradan kurtulup İstanbul'da daha rahat yaşaması için eşinin isteğiyle satın aldıkları küçük evdeki kiracının çıktığı öğrendiler. Kurban Bayramı sonrası eve yerleşmesi için bayramın ikinci günü öğleden sonra akıllarına gelen gerekli malzemeyi araçlarına yükleyerek  küçük oğlu ve eşiyle yola çıktılar. Yağmur altında devam eden yolculuk yaklaşık beş buçuk altı saat sürdü.

Evin daha oturulabilir hale gelmesi için yapılması elzem olan işleri bir an önce yaptırarak, yaparak, satın alarak, onararak, temizleyerek  tamamladılar.  

Evin son halini gördüklerinde içlerinde bir rahatlama oldu. Yapılanlar içlerine sinmişti. Giderken götürdükleri bir kısım eşya kullanılmadan geri getirilmek üzere araca yüklendikten sonra  7 Haziran öğle üzeri vedalaşıp Manisa'ya doğru yola çıktılar. ( kayıt 10 .06.2026)

Eşi daha rahat yolculuk yapabilmeleri için telefonundan yol bulma programını açıp ona yardımcı oluyordu. Dönüş yolunun önceki yollara göre daha tenha olduğunu, farklı yollardan devam ettiklerini fark ettiler. Yol bulma programı araçlarını farklı sakin yollara yönlendirmişti. İyi de olmuştu. Çünkü İstanbul'a daha önceki  gelişlerinde binmek isteyip binemedikleri Topçular arabalı vapur iskelesine gelmişlerdi. Biner binmez vapur hareket etti. Yaklaşık 45 dakika denizi seyrettiler. İstanbul'a geldikleri halde işten güçten deniz görememişlerdi. İstanbul'un yoğunluğunu düşününce belki de Manisa'dan İzmir kıyılarına, denize ulaşmak daha kolaydı. Ancak öyle bir alışkanlıkları olamadığından Gediz ovasının kavuran yazına da kışına da katlanıyorlar, ferahlamak için kıyıya gitmek deniz havası almak akıllarına gelmiyordu.

Onlar anne babalarından görmemişlerdi. Kendileri de öyle bir alışkanlık geliştirmemişlerdi. Ara sıra akıllarına geldiğinde daha sonra şimdi zamanı değil, daha başka yapmamız gereken öncelikli işler var diyen bir iç ses onların yeni yararlı alışkanlıklar geliştirmesini sanki bir sonraya diyerek engelliyor erteliyor, tehir ediyordu.

Kızı yurtdışından kısa süreli bir izinle eve gelmişti. Küçük oğlu da gelmişti. Evde bir hareket bir telaş oluşmuştu. Bu hareketli  telaşın olumlu yönleri olduğu kadar olumsuzlukları da oluyordu.

Bu arada aile genel kurultayı yapıldı. Orta vadede güney batıda bir yazlık / deniz evi alınması kararı çıktı. İmkanlar bu yöne çevirilecekti. Bu yaştan sonra deniz bölgesinde yazlık hiç aklına gelmeyen bir şeydi. Eğer buna çok daha önce karar verebilseydi. Otuzlu yaşlarda bu konuda önüne çıkan çok uygun fırsatlar vardı. O yatırım amacıyla kuzey batıda bir kooperatife girmişti. Ama çocukların sıcak güney batıda bir deniz evi isteği olabileceğini ve o kararı kabul edebileceğini  hiç düşünmemişti. 

Artık karar verirken daha yumuşak olduğunu evdeki karar süreçlerinden de yavaş yavaş geriye doğru çekildiğini düşündü. Daha demokratiklik miydi bu. Daha fazla bir pasiflik miydi? 

Bilemedi.

(30.06.2026)


Geçiş

Sonbaharın ilk günleri geliyor. Hava yavaş yavaş serinliyor. Sabahları bisiklet kullanırken serin hava daha da belli oluyor. Öğleyin ve öğleden sonra sıcaklık artsa da vücudu korumak için sabahları hırka giymek gerekiyor. Ve bu sene de -her sene olan mutad dönüşümlerle- bitiyor. Bu süreç insan hayatında da gerçekleşiyor. Yılın dört mevsimi, ağaçların mevsimlerle döngüsü gibi, insan ömrü de dönüşe dönüşe geçip gidiyor. Önemli olan bunun farkına vararak her dönemin getirdiklerini kabullenerek hayatı sürdürülecek son nefese kadar  kendi koşullarında en uygun pozisyonda kimsenin hayatını olumsuzluklarla etkilemeden nihayete erdirmek. 

Bunu başarabilecek miyiz sorusuna cevap ise; sağlıklı kalmak için, iyi olmak için gayretini aksatmadan devam ettirmek. Bu konuda başarı herkesin kendi hayatında yapabildikleri ile bağlantılı...

Kısaca dünyada var olan her şey geçiyor.  Amacımız geçiş sürecinde insan gibi yaşamak ve geçişi en güzel şekilde tamamlamak  ve hesap gününe alnı ak ulaşabilmek ... (15.09.2026)

Bardak

Çay bardağı önündeydi. İçine biraz önce doldurduğu, üzerinde  hala dumanları tüten sıcak çay nedeniyle bardağa dokunmaya çekiniyordu. Çayın yanına önceki günden kalan bisküviyi çıkardı. Yavaşça yudumladı. İçebileceği sıcaklıkta olduğunu anlayınca bisküvisinden küçük bir parça ısırarak bir yudum daha aldı. Yudum yudum içerek  bisküvi yiyerek yavaş yavaş çayı bitirdi. 

Bitince boşalan çay bardaklarını toplamak ve içilen çayların  markalarını almak üzere gelecek hizmetlinin ulaşabileceği masasındaki uygun bir noktaya bardağı bıraktı. Bardak çay ocağında kullanılan standart bardaklardan olmadığından -çay içilmediğini düşünerek- bazen hizmetli çay bedelini almayabiliyordu. Çay içtiğini belli etmek için bardağın yanına bir de marka bıraktı. 

 Bu arada bardak toplamaya gelen görevli markaları alıp gitmiş fakat bardağını götürmemişti. Oysa bardaktan çay içildiği için temizlenmek üzere çay ocağına götürülmesi gerekiyordu. Bizzat götürmeyi düşündü. Ayrı bardakla çay içmesinin sebebi sadece kendisi kullandığı için bardak daha temiz kalabiliyordu. Ancak benzer bardaklar olduğunda ise karıştırılabiliyordu. Karışmayı önlemek amacıyla silinmez kalemle bardağın altına ismini, sapına da baş harflerini yazmıştı. Çünkü daha önce evden getirdiği yeşil renkli kupası kaybolmuştu. Akibetini uzun süre öğrenememişti. Yeşil kupasının kırılarak çöpe atıldığını nice sonra öğrenince evde çocuklarının kulllanmadığı bir başka bardağı getirmişti.

Elinin  ve yazı dilinin daha akıcı olması niyetiyle klavye harflerine dokunarak yazdığı bu yazının anlamlı bir hedefi yoktur. (24.09.2026)


31 Temmuz 2026 Cuma

Rahatlık

Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikayelerden aldığı hisselerle kaderden her şeyin sonuçta olacağına varacağından bahsediyordu. Ona karşı -onu ikna edebilecek - mantıklı cevaplar veriyor. Kişini hayatının sonuna kadar sağlığından ve diğer eylemlerinden sorumlu olduğunu anlatıyordu. 

Köye gitme amaçları köyde dinlenmek idi. Ancak yatağını yadırgadığı için ilk gece uyuyamamıştı. İkinci geceye kalmadan ihtiyarlarla beraber şehre döndüklerinden, uykusuzluğunu evde tamamlamıştı. Ertesi sabah işe gitmeden önce ihtiyarları hastaneye götürdü. Yanlarında eşi ve baldızı da vardı. İhtiyarlar onların yardımıyla işlerini kısa zamanda daha zahmetsizce halledebileceklerdi. Öğleye doğru eşi aradı. Otomobiliyle yeniden hastaneye giderek hepsini eve bıraktı. Babasının tahlilleri iyi çıkmıştı. Annesinin tahlil sonuçları  ise  sonraki hafta belli olacaktı. 

İçinde, ihtiyarların sağlık işlerinin akıcı biçimde sonuçlanmasının getirdiği bir rahatlık, ya da büyüklerine karşı destek görevini yapmış olmasının getirdiği bir hoşnutluk  vardı.

Bu gün yaptığı gibi keşke hayatın tüm alanlarında üzerine düşen insanlık görevlerini ve Rabbine  karşı kulluk görevlerini kamilen yerine getirebilse ne iyi olurdu.



   

Farketmeden Geçen Günler

Sisli bir aralık sabahına uyandı şehir. İlk sabahta çok derin olmayan sis, zaman öğleye doğru ilerledikçe yoğunluğunu daha da arttırmaya başladı. Çalıştığı ofis konum itibariyle şehrin doğu kısmını görebilecek bir yerdeydi. Bu nedenle ofisin geniş pencerelerinden sabahın ilk anlarını panoramik bir perspektifte izleyebilme şansına sahipti.  

Sadece sabahın anlarını değil mesaide bulunduğu günler boyunca mevsimlerin değişikliğini de izleyebilirdi.  Ancak işin ve hayatın meşgalelerinden  tabiattaki değişiklikleri keyifle izleyememekten muzdaripti. Her türlü keyifli işi ""emekli olunca yaparız" diyerek hep bir sonraya ertelemek alışkanlığı olmuştu. Kafası değişik, zihin bozucu, idrak kapayıcı, çevresini fark etmesini engelleyen bir çok vesvese ile doluydu.(20.02.2026)

Zihni bu keşmekeşlerle meşgulken  günler geçiyor, aylar mevsimler birbiri üzerine geçerek hayatı istenmeyen sona doğru ilerliyordu. Şu an yazmak için tuşlara basarken bile sağ tarafında beşer katlı apartmanların biraz daha yükseğinde olduğu için çevreyi daha iyi görebildiği işyerinin geniş pencerelerinden ta Akhisar tepelerine kadar  Gediz Ovasının kuzey doğu yönünü rahatlıkla görebiliyordu.

Eski ticaret lisesinin ön bahçesindeki kocaman çam ağaçlarının üst dallarının kuzey doğu rüzgarıyla nasıl sallandığını, dallar arasındaki yuvalarında rahatsız olan kuşların yuvalarını bırakarak uçmaya başladıklarını, ara ara sertleşen kuzey rüzgarının işyerinin dış duvarlarına çarparak çıkardığı ıslık seslerini, rüzgarın -bir derin hocanın nefesinden çıkan ses gibi- üfürmesini duyarken, alt yoldan telaşla geçen motosikletlinin sesi de kulağına geliyordu. 

Bu arada içerde iş arkadaşlarının işle ilgili günlük mutad konuşmalarını kulakları duyduğu halde, yazıya odaklandığı için ne konuştuklarını anlamlandıramamıştı. İnsan önem verdiği her ne ise sadece onu farkediyor. 

İşte böyle...

 (Cuma 20 Şubat 2026-31.07.2026)


30 Temmuz 2026 Perşembe

Öngörü

Hızlı davranmak çoğunlukla düşüncesiz hareket etmeye sebep olur. Ancak düşünerek hareket etmekte ani gelişen olaylarda refleksini kullanamamaya ve bazen  fırsatları kaçırmaya yol açabilir. Ancak her şeyin önem derecesine göre makul düşünme süresi olmasını unutmamalıdır.  İnsan, hayatı boyunca yaşadıkları ve karakterinin onu getirdiği pozisyona göre, tecrübelerine göre başına geleceklere -öngörüsüne- göre pozisyon alır. Almak zorundadır da. Almakta geç kalıyorsa hayatını devam ettirme konusunda zaafları bulunduğu anlaşılır. 

Yıllar içinde yaşanmışlıklar ve yaşlandıkça vücudun iç yapısında oluşan fiziksel, kimyasal (hormonlarındaki)   değişiklikler zaman geçtikçe daha durgun hale getirebilir. Yaşı ilerlemesine rağmen hala ilk gençlik anlarındaki gibi aktif olmaya devam eden insanın durumu ise  kendisinin neden böyle olduğunu bir kontrol etmesini gerektirir.

Çünkü ömrün her aşamasının getirdiği sağlıklı ve huzurlu yaşamak için uyulması gereken  hareket, eylem, davranış biçimleri vardır.


30 Nisan 2026 Perşembe

Zincir

Arasıra girdiği bloğunun sayfalarını geriye doğru kontrol ettiğinde  22 Temmuz 2025 günü bu sayfayı açıp bir şeyler yazmadan kapattığını gördü. Sayfanın boş kalmasına razı olamadığı için  boş sayfaya yazmaya başladı.

Boş sayfa  ani bir çıkarım getirdi yaşlı blogcunun beynine. 

Ömrümüzün içinde boşça geçen nice günler var. Ne iyi ne de kötü bir eylemle doldurulamayan ve bu yüzden hafızaya kaydedilemeyen nice boş anlar, günler, aylar, beki de seneler... 

Beklenen gün geldiğinde defterler açıldığında iyi ve kötü hiç bir eylemin olmaması defteri kullanmak ve doldurmak sorumluluğunda olan kişi için nasıl bir sonuca yol açabilir. Eskiden hiç bir şey yapmadan öylece bekleyen insanlara "ot gibi yaşıyor" denirdi. Ancak belki ot gibi ifadesi bile ot'a hakaretti. Çünkü ot kendi aleminde yapması gerekeni yapıyordu. Büyüyor yeşilleniyor onu gören otla beslenen hayvanların beslenmesine yardımcı oluyordu. Otlanan hayvanlar gelmediğinde eğer hiç bir kursağa işkembeye gitmeden mevsim geçer ve kurursa sorumluluğu olmayacaktı. Çünkü vazifesini yapmıştı. Bir ot olarak otlakta büyüyerek otçul canlıları kendisine izin verilen yaşam süreci boyunca bekleyerek vazifesini yapmıştı. O nedenle bir köşede kayıtsızca bekleyen insan oğlu için diğer insanoğullarının "ot gibi" demesi doğru  tanım olmayabilirdi. Ve belki de diğer canlılara göre çok üstün özelliklerle yaratılan insan için ottan bile daha aşağı düzey olabilirdi. 

...

Bu noktada yan masadan gelen işle ilgili bir soruya cevap vermek durumunda kaldı. Ani çıkarımla devam eden zincir de orada koptu. Kopan zincirin başka bir zamanda bağlanabilmesi umuduyla...

(Bu eksikliği 30 Nisan 2026 Perşembe günü fark etmişti.) 

Süreç

 (26 Kasım 2024 saat 13.30) 

Başlangıcı bu şekilde yapmakla bugün de kişisel tarihine not düşmüş oldu. Akşam üzeri gideceği sağlık tesisinde bir sonraki gün için hazırlıklara başlanacaktı. Gelecekte daha sağlıklı olabilmek için bedeninde oluşan dengesizliklerin düzenlenmesi gerekiyordu. 

Bu amaçla yapılacak işlemle, ileride oluşabilecek rahatsızlıkların bir kısmının önlenebilmesi sağlanacaktı. Çocukluğundan gençliğine gençliğinden orta yaşa ve ileriye doğru, insanın yaşadıkları ile bağlantılı olarak olgunluk denen aşamaya basamak basamak ulaşıldığı bilinse de, arada pişmeyen olgunlaşmayan kalıntılar da vardır. 

Tutunmak

Tutunmak. İnsan yaşadığı olaylar sonucunda ulaşmak istediği hedefe ulaşamayıp kaybettiğine, yapmak istediklerinden vazgeçmek zorunda olduğuna inandığında, kısaca pes ettiğinde moral olarak ve ardından da fizik olarak çöküntüye uğrar. 

Bu çöküntü bir girdap gibi eğer içine çeken bir anafora dönüşürse sonucu hesaplanamaz zararlara yol açabilir. Çöküntü içindeki bu şahsın hal ve hareketleri de ister istemez değişir. Durgunlaşır dinginleşir bitkinliği ortaya koyduğu eylemlerin eski günlerdeki yaşantısına göre çok daha pasif olmasından belli olur. 

Ancak bunu yoldan geçen onu arada sırada öylesine görüp geçenlerce fark edilemeyebilir. Bu durumu daha çok yakınları ile uzman kişiler ve özellikle çevresine alıcı gözle bakan vicdan ve insaf sahibi  bilge kişiler anlayabilir. Bu kişilerin içine düştükleri uçurumdan kurtulabilmesi için "tutunacak bir dala"ihtiyaçları vardır. 

Bu dalın ne tür bir dal olduğu ilk anda çevresindeki kişiler tarafından hali ahvali değerlendirilerek anlaşılabilir. En uygun dal uzatılabilir ya da o dipsiz kuyuda belki de hemen yanında olan dal farkettirilerek tutunması sağlanabilir. Ardından kurtuluşun diğer aşamaları uygulanarak kişi hayatın devam ettiği zemine çıkarılarak devamı sağlanabilir. ( Perşembe 26.02.2026 )

Tefekkür

Bu gün, önem verdiği ve son yıllarda önceki yıllara göre çok daha sık görüştüğü, görüş alışverişinde bulunmaktan memnun olduğu, değerli bir arkadaşı Çetin Altan'ın bir makalesini göndermişti.

O makalede hayatın içinde sıradan günlük koşuşturmaların arasında dikkat edilmeyen ince ayrıntılara odaklanarak güzel çıkarımlar yapıyordu usta yazar. Sıradanlık bile sıradan olmayan usta kalemşörlerin kalemlerinde  ilginç akıcı yazılara dönüşüyordu. Etkilendi gıpta etti...

Geliyor ve gidiyor zaman. Öylesine, hiç bir yerine dokunmadan, tutmadan, durdurmadan, durdurmaya gayret etmeden geçiyor. Sanki önümüzde sürekli, kendi halindeki bir suyun akışı gibi akıp gidiyor. Ne zamana kadar diye bir sual edilirse; suyu gözleyenin yeni bir meşgalesi çıkıncaya kadar, ya da gözleyeni gözleme yerine oturtan onu  kaldırıncaya kadar.

Bu gün de öyle oldu. Sabah uyandı ve soğuk algınlığının getirdiği keyifsizlikle boğuşarak yatağından kalktı. Her zaman yaptığı sabah rutinlerini yerine getirdi. Keyifsiz olduğundan hayat arkadaşından bir tas çorba pişirmesini istemişti. Sağ olsun pişirmişti ve mutfakta bulunan masaya  iki ayrı tabakta dumanı tüten çorbalar hazır edilmişti. Bedenindeki geceden kalan  tatsızlık gündüzün ilk saatlerinde de kahvaltı sofrasında onu etkiliyordu. Keyifsizliği sebebiyle oluşan sıkıntı, gününü olumsuz geçirmesine yol açmasın diye hal ve davranışlarını tedbirli ve kontrollü olarak sürdürmeye özen göstermeye karar verdi. Çünkü zaten bedeniyle uğraşan canı, sıkıntı ile gayrı ihtiyari yakın çevresini olumsuz sözlerle manipüle edebilirdi. 

Kişisel bakımlarını yaptı. Aynada kendisini süzdü,  göz altlarında oluşan torbacıklar ve yüzünün solgunluğu, gece hastalığıyla savaşının sonuçlarıydı. Ev kıyafetlerini iş kıyafetleriyle değiştirdi. Son kez aynaya bakarak dışarıya çıkacağı anda eşi hazırladığı öğle yemeği çantasını eline verdi. Memnun oldu. Zahmet edip hazırlamasa da çok fark etmezdi diye düşündü. Çünkü öğle yemeği zamanı iştahı  Ramazandan sonra  kaybolmuştu. Eşi iyi dileklerle dualarla kapıdan uğurlarken asansöre girinceye kadar ardından baktı.. Baktığını kendisi de ona baktığından biliyordu.

İşte insanoğlunun hafızası hayatın içindeki bu gibi olayları kaydediyor ve onları duygu, düşünce ve tecrübelerine göre harmanlayıp yorumluyor. 

Akıl denen ve insan oğluna bahşedilen özel nimet, bedendeki azalarla koordine içinde olmadan kontrolsüz çalışmaya başlarsa, ortaya çıkanlar genellikle olumsuz sonuçlara da yol açmaktadır.   

"Bu da iyi bir ruh ve beden terbiyesi eğitimi ile iyiye doğru geliştirilebilir." diye düşündü. Sonra altmış üç yılı bulan ömrünün içinde yaşadıklarının son haline nasıl tesir etmiş olabileceğini de mesaisinin son saatlerine yaklaştığı bu anlarda tefekkür etti.


5 Mart 2026 Perşembe

Özlem

Şehri güneyden yalayarak geçen güneş artık kendini batıya doğru indirmiş, binaların  gölgelerini uzatmaya başlamıştı. Şehirde genel bir sakinlik hakimdi. Bu sakinlik saat 16.30 dan artmaya başlar saat 19 a doğru ise gitgide kaosa dönerdi. 

İşyerinde günlük rutin faaliyetlerini bitirmişti. Yeni işleri bekliyordu. Sistemde bekleyen işi olmadığından masasına dayalı koltuğundan yavaşça kalkmış  işyerinin içinde halsiz ve mecalsiz dolaşmaya başlamıştı.

Akşam üzeri olduğunda uykusu geliyordu. Bilgisayarda yazılanları okusa da anlamakta zorluk çekiyordu. Bünyesine halsizliğinin getirdiği bir huzur bir sükun vardı. Çok öfkelenip ani tepkiler verdiği durumlara artık tepki vermez olmuştu. Sakince boş veriyordu.   

Akşamı, güneşin batı ufuklarından İzmir denizinden batışını, güneydeki dağın eteğinde bulunan topun sesini, minarelerden okunacak ezanın sesini, sofra başlarında iftar hazırlığı yapan  annelerin telaşlı koşuşturmalarını, eşinin de evlerinde özenle hazırladığı sofrada içeceği bir tas sıcak çorbayı -özlemle- bekliyordu.

Mübarek ayın -uzak diyarlarda yalnız olmalarına rağmen- sevdiklerinin içtenliğiyle kendilerini yalnız hissetmeyenlerin de sofralarına rahmet, bereket ve muhabbet getirmesi dileğiyle...05.03.2026

26 Şubat 2026 Perşembe

Şapkacı Fethi Amca

Şapkacı Fethi Amcanın vefatını duyduğunda derin bir iç geçirdi. Sanki iyi insanlar daha çabuk mu gidiyor diye düşündü. Öyle olmadığını biliyordu ama. Şu fani dünyada ahiret sırası gelen faniler hiç bekletilmeden ahiret yurduna yolcu ediliyorlardı. Hayat denilen dünyadaki meşgale sürecinde çevresini mutlu eden fanileri kaybedince kalan faniler daha derin bir yalnızlığa mı düşüyorlardı. Ya da geride kalan muhannetlerle uğraşmada destekleri azaldığı için miydi bu üzüntüleri.

Şapkacı Fethi Amcanın dükkanının önünden  gelip geçerken -kendisine öyle geliyordu- her daim gülen yüzünü ve ağırbaşlı bir iyimserliğini hatırlıyordu.  Gözlemlediği kadarıyla bu iyimserliğinin evlatlarına da sirayet ettiğiydi. Bu konuda biraz daha düşününce diğer evlatlarına göre daha yakinen tanıdığı okul arkadaşı Neşe'nin çevresine iyimserce yaklaşımı ve yardımseverliği hatırladı. Hatuniye Camisindeki cenaze merasimi öncesi başsağlığı dilediği yakınlarında da aynı mütebessimliği fark etmişti.

Çalıştığı işyeri yer değiştirince eski çarşıdan uzak kaldığından yaklaşık bir yıldan bu yana çarşıya fazla uğrayamıyordu. Fethi Amcanın dükkanının önünden de en son ne zaman geçtiğini unutmuştu. Sadece onu gördüğü günlerdeki mütebessim siması hatıralarını süslüyordu. 

Çarşı ile ilgili olarak bu kanıya varmasında diğer örnek Değerli Arkadaşı Celil Altınbilek idi. Babası Tacir Hakkı Amcanın Çarşı Mescidinin kuzey tarafında bulunan dükkanını yeniledi. Babasının hatıralarıyla yüklü dükkanı devam ettirme gayreti içinde. Bu gayretin, hal tavır ve davranışlarına da sirayet etmiş olduğunu gözlemlemişti.  

Okul arkadaşlarından Osman'ı hatırlamadan geçemezdi. Aynı pozitif meziyetler fazlasıyla O'nda da vardı. Çarşının havasını uzun yıllar solumuştu diye biliyordu.

Yine Sadık Ahmet Caddesindeki işyerinde kuyumculuk yapan Atilla da benzer yapı ve karakteri ile ilk akla gelenlerden.

Hep dönen ve her an değişen dünyada sakin sabit ve iyimser kalabilmek zor bir iştir. Bazı insanlar bunu başarabiliyor. Faniliğin bilincinde olarak hayatını sürdürenler gelip geçen sıkıntılardan sevinçlerden neşe ve hüzünler ile  streslerden fazla etkilenmeden son durağa kadar hal ve davranışlarını  aynı seviyede tutabiliyorlar.

Eski çarşının da derin hafızası var mıdır ve  yeni gelenlere bu alışkanlıklar aşama aşama geçiyor mudur? Eski çarşının eski kalması mı bunu sağlıyordu. Belki de çarşı büyüseydi ve dükkanlar babadan oğula geçmeyip daha fazla el değiştirseydi bu tür bir yeknesaklığa rastlanamazdı. Belki de bu değişim daha farklı olarak oluşmakta ancak yeni gelenler eski düzene adapte olabiliyordu. Bunun sebebi ise değişimin çarşının geleneklerini bozamayacak bir sükunette ortalığı fazla bulandırmadan gerçekleşmesi miydi. Ya da şehrin bu eski bölgesinin rant bakımından çok fazla getirisi olmaması mıydı? 

Bu düşünceden hareketle şehirlerin doğal akışkanlığı içindeki değişiminin şehrin genel havasını bozmayacağı düşüncesine varılabilir miydi?

Nice zor dönemleri atlatan ve bu günlere gelen şehrin bu müstesna bölgesinin yeni çağlarda da özelliklerini bozmadan devam edebilmesi ve turizme entegre edilmesi elzem,  tabii havasını bozmadan üzerinde çok düşünülerek sürdürülebilir bir proje ile bu mümkün olabilir. 01.07.2025

Küçük Bir Başarı

Yağmur son bir ay içinde önceki yıllardan daha fazla yağdı. Şehirde uzun senelerdir hiç olmayan yağmurun şiddetinden çaybaşı deresine düşen bazı araçları yağmur suları sürükledi. Yıllardır bakım yapmadığım halde sorun çıkarmayan evin üst kısmına yaptırdığım ek odanın saç çatısından da odaya yağmur suları damladı.

Çocukluğumun geçtiği evin kiremit çatısı da çok yağmurlarda damlardı. Damlayan yerlere kap kacak koyarak geçiştirirdik. Havalar biraz düzeldiğinde babam çatıya bir kova harçla çıkar, yıkılan kırılan kiremitleri değiştirir, çatlayan yerleri sıvardı. Bu olaydan ders alır unutmazsa gelecek sonbaharda çatıya çıkar kiremitlerin olukların bakımını yapardı. Hatta Onu çatıda çatı ve kiremit bakımı yaparken gören komşular da boş günlerinde çatılarını temizlemesini isterlerdi. O da kırmaz elinden geleni yapardı.

Yıl boyunca kedilerin geçiş yolu olan bizim evin çatısındaki kiremitler gevşerdi. Geceleri kediler kiremitlerde koşturur ya da birbirleriyle garip sesler çıkararak kavga ederlerdi, biz aşağıda otururken  kiremitleri takırdatarak yuvarlanmalarını, mücadelelerinin gürültüsünü dinlerdik. O hareketlerin kiremitleri de yerinden oynatacağını düşünürdük. 

Yağmur mevsimi geldiğinde, önce yağan rahmetin tavan arasına tıpırdayışını endişeyle dinlerdik. Bu damlamalar tavandaki duraliti şişirdikten sonra duralit kabarırdı. Suyun damlayarak biriktiği tahmin edilen yer bir tornavida ile  -sanki  cerahati boşaltır gibi yapılan operasyonla - deşilerek biriken su aşağıdaki taslara aktarılırdı. Bu işlem tecrübe gerektirirdi. Çünkü tavan arasında suyun nerede biriktiğini doğru tahmin edip tam yerinden müdahale edilmeliydi. Babamın olmadığı ancak yağmurun tavanı çok etkilediği  bazı günlerde annem telaşlanırdı. Ben de elime geçirdiğim bir tornavida ile tavan arasındaki yağmur cerahatını boşaltmak için tavanı delerdim. Ama tahmininde yanıldığımda suyun biriktiği yeri bulma ve boşaltma operasyonuna  yeni deliklerle devam ederdim. Sonra  akan yere yeni kaplar konularak kriz çözülürdü. Ancak babam işten geldiğinde tavana şöyle bir bakar, delik sayısının arttığını görünce içine derin  bir nefes çekerek başını sallar, ardından birinci sigarasını cebinden çıkarıp yakar ve efkarını tütsülerdi.

Yaz geldiğinde ıslaklığı geçen kuruyan tavan eski estetiğini kaybeder yeni bir bombeli sitile dönüşürdü. Ve bir çok komşunun evi öyle olduğundan herhangi bir eksiklik duyulmazdı. Normaldi.

O nedenle bu konularda yıllar önce tecrübem vardı ama yukarıdaki odanın tavanı plastikti. Delmeye ve bilinçli damlatılmaya uygun değildi. Delinirse tavanın görüntüsü bozulurdu. Bekleyip plastik tavanın vida aralıklarından damlamaya başladığı kısımlara tas koyarak sorun geçiştirildi.

Yağmurlar yağmaya tavan arası damlamaya devam ederken eski garajın yakınında bir nalburiyeciden  su izolasyon mastiği aldım. Çatı saçlarının vida çapına uygun 8 numaralı iki ağızlı anahtarı bulup hazırladım. Havanın açık olduğu bir gün sacların kuruduğuna kanaat getirdiğim bir akşam üzeri  işten gelir gelmez üzerimi değiştirerek çatıya çıktım. Karşı çatılarda güvercin uçuran çatı komşularıyla uzaktan selamlaştım. Emekleyerek çatının sorunlu kısmındaki tüm civataları sıkıştırdıktan sonra üzerlerine silikon tabancası ile mastik sıktım. Mastiği su damlatmayacak şekilde sıvadım. Sorunlu görülen başka yerleri de sıvadım. Ardından heyecanla iki günlük kuruma müddeti içinde yağmurun yağmamasını bekledim. Kuruduktan sonra merakla acaba damlayacak mı diye yağmurun yeniden yağışını beklemeye başladım. Yağmur yeniden başladığında bir süre sonra yine damlamaya başlasa da damlama daha azdı.

Yağmurun ertesinde yine çatıdaydım. Bu defa elimde silikonlu izolasyon  sıvısı ve derz karışımı ile hazırladığım koyu kıvamlı solüsyonu fırça ile duvar baca kenarlarında şüphelendiğim şüphelenmediğim her yere bol bol sürdüm. Yine beklemeye başladım. Yağmur başladığında artık damlamalar kesilmişti. Ancak tavan arasında kalan rutubeti yok etmek gerektiğinden evde kullanılmayan pencere fanını uygun bir yere monte ederek çalıştırdım. Artık tavan arasındaki nem de yok oluyordu. 

Çok şükür başarmıştım. 

Keşke hayatımdaki tüm olaylara/ sorunlara aynı cesaret ve maharetle müdahale ederek çözebilsem.

20 Şubat 2026 Cuma

Dönüşüm

Ramazan ayının ikinci günündeyiz. Şehrin her şeyi kapsayan yoğunluğu sıkışıklığı içinde sanki Ramazanları da kaybediyoruz. Ramazan dingin zamanlarda gönlüyle hoşnud olan insanlar arasında yaşanmış gibi geliyor,  sanki bugün o dingin zamanlardan arta kalanlarla teselli oluyoruz.  

Ya da eski mahallelerin duyarlılıkları eski sokaklara yapılan yeni binalar apartmanlar arasında kayboldu. Eski mahallelerdeki hanelerde yaşayan insanların yakın çevresi içinde duyduğu hissettiği ramazan, yüksek binaların dolambaçlı merdivenleri titreyen asansörleri ile ulaşılan yüksekteki dairelerde kendi derdiyle hemderd olan bireye dokunamıyor ya da bilinemeyen başka sebeplerle etkileyemiyor.

Tebrikleşmeler elektronik mesajlarla, haberleşmeler hal hatır sormalar ahizeler üzerinden konuşmalarla oturduğu mekandan yapılabiliyor.  Bir yere hareket etmeden kimseyi canlı görmeden çevrendeki ilgi alanındakilerle irtibat kurulabiliyor. Ancak bu irtibat hiç bir zaman yüz yüze yapılanın yerini tutamıyor.

Eğer belli bir hedefi yoksa zahmetsiz kurulan iletişimden arta kalan zamanda ise yapılanlar sadece insanın içindeki boşluğu arttırıyor.

Sosyalleşmenin sosyal medya aracılığı ile yapılması, kişinin var olduğunu çevresine belli etse de, yüz yüze görüşme imkanını azaltmasına sebep olduğu için fiziki ve ruhi yalnızlığı arttırıyor. 

Bu durumdaki insan ise bir akvaryumda yalnız başına dolanıp duran süs balığına benziyor. 

Ramazan, bu durumdaki inanan insan için bir  kurtuluş fırsatı sunuyor. Kendini yeniden değerlendirmesine, yeni alışkanlıklara, yeni çevrelere, huzura dinginliğe dönebilmesi için bir aylık dönüşüm penceresi... 

İnşallah bu fırsatı layıkıyla değerlendirenlerden hayra  doğru dönebilenlerden oluruz.

15 Aralık 2025 Pazartesi

İddia

Sabah işe gitmek için bindiği asansördeki boy aynasında sureti kendisini izliyordu. O da suretini gözleyip  yüzüne ve elbiselerinin durumuna şöyle bir bakınca iddiası kalmamak cümlesi düştü diline.  İddiası olmamak ya da kalmamak. Neden düştü bu kelime demeden önce aynaya bakınca o cümle ile beraber içinde de bir hüznün peydahlandığını fark etti. Hüzünlenmişti işte... yaşının kemale ermesine, simasındaki kırışıklarına atmasına, arkadaşlarının tek tek gidilip de dönülmeyen o yere gitmesine, eski etki gücünün kalmamasına , her şeyin git gide tatsızlaşmasına mı... tam tarif edemediği bir durumdaydı...
Neydi iddiası olmamak. İçini çekerek bir daha bir daha düşündü bu cümleyi farklı şekilde tarif edecek başka kelime bulamadı. Bu cümleye bağlı aklına gelen yakın kelimeler ise boş vermek, olaylara karşı tepkisiz kalmak, geç, etkisi olmayan tepkiler vermek...  
İddiası olanın yoldaki yürüyüşünün bile farklı olabileceğini, yere daha sağlam basacağını , göğe daha dik bakacağını düşündü. İddiası olmak, ideali olmak ile de örtüştürülebilir diye de düşündü. İdeali olanın gücünün son noktasına hatta gücü iyice azalıp göz bebeğinin kıpırdatacak kadar bile kalsa idealinin ona farklı bir direnç bir kudret bir iddialı duruş vereceğini düşündü.
Evde ve iş yerinde ya da memleketin her hangi bir yerinde oluşan istenmeyen bir durumda keyfinin kaçtığını bu keyifsiz durumdan  kısa sürede kurtulamadığını yolda attığı adımların bile yavaşladığını, kimselerle konuşmak istemediğini fark etti. 
Bir kaplumbağa gibi kendi kabuğuna çekilip öylece uzun uzun kendi halinde kalmak istiyordu.
Nice zamandır yeni elbiseler giymediğini yeni eşyalara masraf etmek istemediğini mevsimler değiştiğinde dolaptan çıkardığı önceki yıllara ait eşyaları kullandığını, artık kendisi için ekstra masraflar yapmaya gerek olmadığını,
Her ay düzenli olarak hesabına yatan maaşını temel ihtiyaçlar dışında başka yerlere kullanmadığını, kullansa bile istemeyerek kullandığını  düşünüyordu.
Evde eşiyle çocuklarının kısa küçük tartışmalarına bile tahammül edemediğini, sükunet aradığını, hiç bir şey yapmadan televizyon karşısında oturarak belgesel seyretmek istediğini, belgeseller hoşuna gitmezse açık oturum, o da olmazsa cep telefonunda çizgi roman okumak istediğini düşündü. 
Önceki yıllarda dağlarda gezmek, kamp kurmak isteği vardı. O hayalinin artık hayallerine bile girmediğini düşündü. 
Eski zamanlarda arkadaşlarıyla buluşup sohbet ettikleri ortamlardan ayrılmıştı. 
Boş kalan zamanının çoğunu evde geçiriyordu. Çok şükür kira ödemediği kendilerine ait bir evleri vardı. Bir yaştan sonra kira ödeme kaygısı olmaması da ayrı bir rahatlıktı.  Akşam üzeri mesai bitip  hemen eve gitmek akşam yemeğinden sonra tv karşısında uzanmak günlük yaptığı işlerdendi.

İddiasız olmak, iddiası olamamak böyle bir şey mi?

28 Kasım 2025 Cuma

Çaydan Radyoya

Sabah yatağından istemeyerek kalktı. Çünkü önceki akşam içtiği çayın etkisi gece geç saatlere kadar uykusuz kalmasına sebep olmuştu. Yeterince uyuyamayınca da sabah kalkmak zor oluyordu. Uyku eksikliği gün boyu etkisini hissettiriyordu. Kalbinin ritmi bozuluyor,  adımlarının kuvveti  azalıyordu. Bunları kaç defa deneyimlediği halde yine de bir sebep bularak içilmemesi zamanlarda çay içiyordu. Bu kez de bahane  eve yeni aldıkları, kargonun önceki gün teslim ettiği çay makinasını denemekti. Yaklaşık yedi bardaklık çay demledi. İki bardağını oğluna ikram etti. Üç bardağını kendisi içti. Yeni çay makinasında demlediği çay lezzetli geldi, hoşuna gitmişti. Bu hoşnutluk gece uykusuzluğu olarak etkisini göstermişti. Sabah işe gitmek üzere hazırlıklarını yaparken iş gününün daha zorlu geçeceğini düşündü. İşi ile ilgili  tüm aksiliklere önceki günlere göre daha temkinli daha kontrollü olması gerektiğini, sakin, ruhuna, bedenine  ve zamana uygun bir ruh halinde olabilmeye karar verdi. Bu kararı uygulayabilecek miydi?  Akşam mesai saati sona erdiğinde vücudunu şöyle bir yoklayınca bunu anlayacaktı.

İşyerinde sabahın ilk telaşını atlattıktan sonra, iş arkadaşları diğer bölüme gittiklerinde ofiste yalnız kalmıştı. Yalnızlık, sükunetini ve vücut dengesini korumasına yardımcı olacaktı. Bu arada radyonun  açık olduğunu fark etti. Radyo, onun sükunete dinginliğe ulaşmasına  ömrü boyunca destek olmuştu ve hala oluyordu. Genellikle dinlediği istasyon TRT Türkü kendi halinde görevini yapıyordu. 

Kulaklarının çevresindeki sesleri anlamlandırabildiği ilk günlerden bu yana radyo ve türküler hayatının bir parçasıydı. 1960 ların sonlarında babası Manisa Tekstil Fabrikasında sabah vardiyasına gitmek için erkenden kalktığı, annesinin ekşi tarhana çorbasını hazırladığı sabah erken saatlerde yer sofrasındaki kaşık tıngırtısı nedeniyle bir ara tatlı uykusundan uyandığında, babasının üfleyerek kaşıkladığı sofra tıkırtılarına eşlik eden radyodaki türküleri dinleyerek yeniden uykuya daldığı o güzel günlerde (çocuğun anne ve babası yanındaysa ve rahat bir döşekte güvenle uyuyorsa o en güzel gündür.) sabah ninnisiydi türküler... Babasını kapıdan işe uğurladıktan sonra, annesi de  eline örgüsünü alınca radyodaki türküye eşlik ederdi. Bu da ninninin devamıydı. 

20 Temmuz 1974 ve 12 Eylül 1980'de ise Hasan Mutlucan'ın kahramanlık türkülerini radyodan duyunca  da  ülke olarak olağan üstü bir döneme girildiği anlaşılmıştı.

Sonra okul yılları, ders çalışırken radyo varsa genellikle açık olurdu. Sonra İzmir TEK te çalıştığı yıllarda da radyo trafo nöbetine eşlik ederdi. Fuar zamanlarında Fuar Lunapark gazinosundan gecenin ilk saatlerindeki İbrahim Tatlıses'in söylediği türküler ile gecenin derinliklerinde Basmane meydanındaki gece kulübünün açık kapılarından yayılarak nöbet tuttuğu trafonun açık pencerelerinden giren Müslüm Gürses'in şarkılarını duyduğunda ise radyonun sesini kısardı. Bunu nöbet saatlerine denk geldiğinde yapardı. Diğer zamanlar radyo yine görevdeydi.

Radyo, içinden gelen seslerle, tiyatrolarla, şarkılarla, türkülerle yalnız günlerinde yalnız olmadığını hissettirirdi. Ve radyo dinleyen kişinin yapacağı işe engel almaz bilakis işinde devamlılığa katkı sağlardı. 

Ama TV, bilgisayar, cep telefonu, tablet için öyle denemez. Bu tür cihazlar karşısında insanlar hipnotize olmuş gibi eylemsiz hareketsizdirler. Gözleri kulakları ve elleriyle esir olmuşlardır. Radyonun kulaklığı ise dinleyenlere hareket özgürlüğü verir. 

Yazının sonuna geldiğinde  "Acaba bu yazıyla yarım asrı geçen hayatımız boyunca alıştıklarımızı mı övdük? " diye düşündü.

6 Kasım 2025 Perşembe

Reaktör

Nice zamandır diliyle olduğu kadar yazılarıyla da suskundu. Suskundu. Konuşmak, içinden geçen düşünceleri ayan etmek istemiyordu. Düşündüklerinin içinin damarlarında dolaşan kan, sinirlerinde dolaşan akım gibi kapalı kalmasını, gizli kalmasını istiyordu. Bu suskunluk içindeki olumsuzluklar sebebiyle değildi. Belki yorgunluk, sıradanlık , kayıtsızlık ve umutsuzluğun bir macun gibi karışmasının sonucuydu. Fakat yaşadığı olumsuzluklar ve konuştuğunda çevresinden duyacağı olumsuzluklar  veya duymak istediği halde duyamayacağı  olumlu tepkilerden endişe etmesiydi.

Hayat boyu  yıl yıl üzerine koyduğu deneyimlerin, yaşama yorgunluğunun bir sonucuydu. Bu her insan için aynı olmayabilir. Kimi insan son ana kadar coşkusunu ve beklentilerini sürdürebilse de, bir kısım insan ise pistonları eskimiş, ateşleme bobinleri ve bujileri yıpranmış bu nedenle tekleye tekleye çalışan, basınca gaz yemeyen  verimsiz, hurdaya ayrılacak bir motor gibi olabilir. bu motoru  bir usta gelip rektefe ederse yeniden daha verimli hale gelebilir.  

İnsan denen mahluk eğer kendini tamir etmek isterse o enerjiyi içinde bulabilir. Bir atom reaktörünü uzun süreler çalıştırma enerjisini sağlayan nükleer güç onun içinde mevcut olsa da, ruhen istemezse  o reaktör harekete geçmez.

Ancak hayatı bir sınav süreci olarak düşününce, her durumda pozitife dönmenin ve "iyi bir şeyler için" çalışmanın da göz ardı edilmemesi gerekir.

19 Ağustos 2025 Salı

Denk

İşyerinde staj yapan öğrencilerle sohbet esnasında çocukken köyde ebesinden duyduğu denk, mintan, ayar gibi şimdi köyde dahi kullanılmayan bazı kelimeler aklına geldi. 

Denk kelimesi eşek ya da ata yükleme esnasında yükün bir yanına denirdi. Yük semerin her iki yanına ölçülü olarak yerleştirilmezse yük devrilirdi. O nedenle yük her iki yanına eşitlenirdi. Buna denk denirdi. 

Yükseklerde bulunan elma ya da vişne bahçelerindeki budama sonrasında biriken kuru dallardan işe yarayacak olanlar  kış hazırlığı için köye getirileceği zaman belli standartta doğranır ve öncelikle iki eş parça halinde aralarında bir metrelik bir boşluk bırakılarak  sıralanırdı. Dalların uzunluğu  köye gelecek olan odunun hangi amaçla kullanılacağına göre de  değişirdi. Yanlarına bir buçuk metre uzunluğunda bir sağlam dal yani dayak konulurdu. 

Bazı yükleri tarif ederken "bir eşek yükü" diye bir söz de geçer. Bu söz bir eşeğin taşıyabileceği ağırlığı, kapasiteyi anlatır. O zamanlar köylerdeki alışverişlerde kullanılırdı. Üç eşek yükü odun şu paraya denilse de;  odun dal mı, yarma mı, çam mı, meşe mi, ceviz mi, ona göre de pazarlık edilecek  fiyat değişirdi.

Gün ikindiye döndüğünde yani akşam üzeri bahçede işler bitip köye dönüleceği zaman eşek hazırlanır ve yığılan iki yük arasına çekilir. Bu işlem bahçedeki o güne ait son işlerdir. 

Ardından hazırlanan yükün altından geçirilen ip semerdeki çengelden geçirilir ve sıkıca bağlanırdı. Bağ, yükü bir çekişte hemen indirebilecek biçimde ilmeklenir. Bağlanan yük kaymasın düşmesin dengesi bozulmasın diye yükün dış ucuna dayak dayanır. Dikkatli olarak eşeğin öbür yanına geçilir  orada yerde duran yükün altından diğer taraftan uzatılan ip geçirilerek çengele takılarak sıkılaştırılırdı. İyice sıkıştığı ve yolda dökülmeyeceğine kanaat getirildikten sonra bağlanır, dayak yavaşça yükün altından alınır ve yük eşeğin üstünde dengelendiği görülür. Sonra yola çıkma zamanı gelmiştir. 

Yola  çıkılınca başka eşeklerin tıkırtıları duyulur ve bazen durup başını kaldıran kulaklarını diken eşek uzun uzun anırır. Neden böyle yaptığını çok düşünmeye gerek yok. Çünkü uzaktan kokusunu hissettiği tanıdık bir eşeğin kokusu ya da  karşı cinsten bir başka eşeğe yaptığı kur da olabilir.

Köye yaklaştıkça yolda köye dönenlerin ve yanlarında yürüyen eşeklerin de sayısı gitgide artar. Her bir eşeğin sırtında sahibinin akşama kadar topladığı emeğinin yükü, tıkır tıkır yürüyüşüyle uyumlu olarak sallana sallana köye doğru yol alır.

Başları öne düşük bu yorgun insanlar  çok da etraflarını gözleyemeden bir an evvel evlerine gidip dinlenme telaşındadırlar. Aynı telaş önlerinde giden yük hayvanlarında da vardır.

Köyde eşeğin yükünün indirilmesi de bilenlerin becerebileceği işlerdendir. Bilmeyen uğraşır durur. 

Eşek  eve gelince üzerindeki yükün indirileceği yere yanaştırılır. Eğer bir süredir aynı yere yıkılıyorsa eşek kendi gider ve yükünün indirilmesini bekler. Semerdeki çengele bağlı ip ilmeğinden hızla çekilerek yük eşeğin iki yanından birden yere indirilir. Bunu yapamayanlar dayağı diğer taraftaki yükün ucuna takarak teker teker de indirebilir. Yük inince eşek rahatlar yayılan ipler toplanarak semere bağlanır. Ardından dama sokulan eşek semeri, paldımları ve yuları da  çıkarılarak  bir sonraki sabaha dek dinlenmeye bırakılır. 

...

Böylece yaklaşık elli yıl önce yaşadıklarından aklında kalan hatıraları unutulmaması için kayda almış oldu.

31 Temmuz 2025 Perşembe

On Saatlik Ara

29 Temmuz sabahı  Teyzesinin kızı Rahmetli Fadik Ablasının eşi Süleyman aradı. babasının (Ahmet Amcanın) vefat ettiğini cenazenin köyden kalkacağını bu nedenle şehirde yakınlara tanıdıklara haber vermesini istedi. O da çevresini bilgilendirdi. Öğleye doğru küçük kardeşi arayarak cenazeye katılmak isteyip istemediğini sordu. Net cevap veremedi. Bir süre sonra aracın ayarlandığını araçta yer olduğunu izin alabilirse gelmesini istediğini bildirince izin alıp katılacağını söyledi. Yıllar sonra üç kardeş ve damatla beraber yine köy yollarındaydılar. Kardeşinin yeni aldığı ve uzun yolda kullanmadığı fiat egea cross marka benzinli araçla yola çıktılar. Yolda bazen aracın özelliklerinden bazen ekonomik sıkıntılardan konuşarak yolu tamamladılar.

Uşaktan Gediz yönüne dönüldükten sonra yol üzerinde bulunan ara sıra durup dinlendikleri Yenikent kasabasına mola vermeye niyetlendiler. Ancak kasaba yeni yapılan yolun uzağında kaldığından ana yoldan biraz uzaklaştılar. Kasabaya girdiklerinde fark ettiler ki  sanki üzerine ölü toprağı dökülmüş gibi sessizleşmişti. Ana yolun kasabadan uzaklaşması canlığını yitirmesine yol açmış eski ana yol boyunca sıra sıra işyerleri ve evler boşalmış bazıları harap halini saklayamayacak duruma gelmişti. Öğle sıcağından mı başka sebepten mi bilemediği bir sessizlik hakimdi, ortada çok az insan vardı. Gölgesi bol olan bir kahveye oturdular. Yolda gördükleriyle kahvede oturanlarla selamlaştılar. Dışarıdan gelen sadece onlardı. Bir zamanlar vızır vızır işleyen yolda ne gelen ne de giden bir araç vardı. O anda yıllar önce izlediği arabalar çizgi filmi aklına geldi. Filmdeki radyatör kasabasının haline benziyordu. Bu kasaba da bizim radyatör kasabamızdı. Ancak dünyanın bir çok yerinde benzer manzaralar vardı. O nedenle kendince ders çıkardı. Her şey fani. Uzun soluklu sürdürebilir bir düzen için geçici kaynaklara bel bağlamamak gerektiğini düşündü. Geçici de olsa gelen kaynakları, fırsatları uzun soluklu sürdürülebilir daha kalıcı hale getirmek gerektiğini bir kez daha anlamış oldu.

Ardından ikindi namazından sonra defnedilecek cenaze törenine yetişmek için yine yola çıktılar. Yenikent, Abide derken Yeni Gediz, Eski Gediz ve ata yurdu Akçaalan'a ulaştılar. 

Yol kenarlarının doğalgaz çalışması sebebiyle kazılı olduğunu gördüler. Köye doğalgaz geliyordu. Artık kışları köyün nüfusu azalmaz diye düşündü. Cenaze merasimi ve defin boyunca bir çok köylüyle görüştü. Eskiler  babasına benzediği için simasından çıkarıyordu. Bazısı çok uzun zamandan beri görmediği halde ismiyle hitap ediyordu. Nereden hatırladığını sorunca sosyal medyadan ismi soy isim ve fotoğraflarını takip ettiğini, akraba olduklarını anlatıyordu. Bir yandan şaşırıyor öte yandan seviniyordu.

Köy mezarlığı ise Cengiz Aytmatov'un romanlarında geçen ayrıntılı olarak tarif ettiği ata beyit mezarlığı gibi köye hakim yüksek bir tepede idi. Kendisi öyle düşünüyordu. O romanı  okuyan ve bu mezarlığı gören başka bir kişi  olsa idi ve onun da fikrini almak daha uygun olurdu. 

Köye geldiklerinde araçlarını her zaman rahmetli amcalarının evlerinin önüne bırakırlardı. Yine öyle oldu. Cenazeden sonra araç başına geldiklerinde yengelerini  kardeşleriyle oturmuş sohbet ederken buldular. Sevindiler. Israrla ikram ettiklerini afiyetle yediler ve vedalaşarak helalleşerek yola çıktılar.

Kendilerine tahsis edilen zaman diliminde yapmak zorunda oldukları mücadeleye  kaldığı yerden devam etmek üzere yine aynı yollardan geçerek hayatlarını sürdürdükleri şehre saat 23.00 sıralarında vardılar. 

Bir süre uzak kaldıkları yalnız bıraktıkları eş dost ahbaplarıyla rakipleriyle buluşmak üzere yaklaşık on saatlik bir ayrılığın sonunda Manisa'ya girmiş oldular. 

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...