9 Temmuz 2024 Salı

Tedbir ve İntizam

12 Haziran sabahı bloğuna baktığında  29 Şubat günü yazmak niyetiyle açıp da boş bıraktığı blog sayfasının silinmeyip taslak olarak kaydedilmiş olduğunu fark etti. 

O günden bu güne bu boş taslak sayfası yazmasını beklediğine göre geç de olsa yazmadan bırakmak olmazdı. Yazmak not tutmak amacıyla tasarladıkları blog denilen sistemi bulanların emeğine gayretine karşı ayıp olurdu. Yazdığı ve şu an itibarı ile bir faydası da olmayan diğer yüzlerce sayfa dururken yeni bir sayfa daha yazarak sistemin kapasitesini azaltmasa, sistemi meşgul etmese daha mı iyi olurdu? 

Ama dedi içinde bir muhalif ses, bugün değil yıllar sonra zihninden geçenler dilinle ve elinle kayda geçemeyecek hale geldiğinde ya da senden sonra yani göçüp gittiğinde geride kalanlardan  merak edip arayıp bulanlar için hoş, değişik (belki de faydalı)  bir bilgi derlemesi olmaz mıydı? diye düşüncelerini seslendirdi.

Yine ama diyerek izin bile istemeden devam etti içindeki muhalif , yazdıklarının sırası konusu belli değil yazmışsın ancak karmakarışık bir ot yığını gibi, tarayıp düzenlenip konusuna göre sıralanması gerekmez miydi? 

Haklısın dedi. Planlı intizamlı olmak, yaptıklarının yazdıklarının düzenli bulunabilir olması önemli diyerek içinde her zaman su yüzüne çıkmadan mırıldanıp duran ve ne dediği net anlaşılamayan içindeki o muhalifi bu kez net konuştuğu için  takdir etti.

Muhaliflere  de söz hakkı vermek ve dinlemek her zaman ve her yerde faydalı oluyor. Bazen yapılacak iş muhalefet sebebiyle biraz gecikse de muhalifin ifade ettiği kusurlar düzeltilerek daha sağlam daha eksiksiz bir şekilde yolda kalınmadan yola devam edilmesine yararı oluyor diye düşündü.

Çünkü basit bir araçla bile  arızası kusuru  araştırılmadan bakımı yapılmadan yola çıkıldığında yolun en zor kesimlerinde yolda kalma ihtimali artıyor. Erken çıkmak çabuk varmak niyetiyle  tedbirsizlik yüzünden o keyifli yolculuk belki de istenilen yere varamadan bir uçurum dibinde ya da bir hastane koğuşunda bitebiliyor. Bu konuda her iş kolundan, tarihten ve bilimden  nice acı örnek verilebilir.

 (Akıl sonradan ah çekmek için değil, düşünüp tedbir almak içindir. Mevlana)

(Şans tedbirli kişilerin cephesinde savaşır. Euripides) 12.06.2024


ÖMÜR

"Ömür" denen ve -insan hayatının başlangıcından sonuna kadar olan süreci özetleyen kavramın- içinde geçen bir gün daha nihayete eriyordu. Akşam güneşinin şehrin batı ufuklarına yönelip, son ışık hüzmelerini şehrin içine doğru akıttığı ikindi sonrası, pencerelerden yansıyan sarı pırıltılar ve sokak aralarında oraya buraya biriken sarı kuru yapraklarla beraber, yansıyan son ışıklar sonbaharın bitip yaklaşan kışın da habercisiydi. 

Yaşın ilerlemesi nedeniyle kaslarında  azalan kuvvet, dünya meşguliyeti ile ilgili yapacaklarını da sınırlıyordu. Bir nevi hayatın da sonbaharına girdiğini, ağaran saçlarla beraber anlatıyordu.

Çevresinde daha uhrevi, daha sakin, daha durgun, daha eylemsiz bir düzen gelişiyordu. Bu durum hoşuna da gitmiyor değildi.

Artık dostlarıyla eylemin yerine söylemin önde olduğu faaliyetler geliştiriyordu. Gezip dolaşmaktan çok, bir mekanda oturarak devam eden uzun sohbetler, evde ise televizyonda gösterilen her ne ise onları takip etmek - faaliyet olarak-  gününün çoğunu kapsamaya başlamıştı. 08.11.2023

4 Temmuz 2024 Perşembe

Kim bilir?

Sol kulağındaki çınlamaya rağmen, içinde bir köşeye süpürülerek toplanan sıkıntılara birikintilere rağmen, ille de bu sayfaya bir kaç kelime yazmak için kendini zorlamanın ne gereği vardı diyebilir bu yazıyı okuma zahmetine katlanan  bir kısım okuyucu dostumuz.

Ama bazen yazmak içindeki sıkıntının mahiyetini çözmeye yararlı olabiliyor. İçindeki, o açıklanamaz tarif edilemez şey, yazılınca daha müşahhas, görünebilir hale dönüşüyor. Bir heykeltıraşın mermeri işledikçe yapmak istediği şeyin görünür olmaya başlaması gibi denebilir. 

O sebeple belki de yazmak kimileri için bir terapi yöntemidir. Kim bilir. Yazdıklarının o an için bir anlamı tutarlılığı olmasa da , ileriki zamanlarda bir faydası olabilir. En azından boş oturup da yararsız, bir süre sonra unutulabilecek  düşüncelerle zihnini meşgul etmektense, o an için aklına geleni kayda geçmek faydalıdır. "Su uçar yazı kalır" demişler diye düşünüyorum ve o yüzden de saçma da olsa yazıyorum. 23.11.2023

Kuru Meşe

Nereden estiyse Özay Gönlüm'ün gönlüne, yaşadığı memlekette  gördüklerini, işittiklerini, hissettiklerini yazıvermiş, bizlere bir güzel türkü ile aktarıvermişti. 

Sobalarda kuru meşelerin yandığı, boncuklu gelinin ortalıkta döndüğü eski zamanlarda, Mehmet Ağa ise efelerin arasında oturmuş, üşüyerek karlı dağlara baktığı gençlik günlerinde miydi?

(ZOBALARINDA GURU DA MEŞE YANIYOR

ZOBALARINDA GURU DA MEŞE YANIYOR Efem
YANIYOR DA MEMET EFEM DE ÜŞÜMÜŞ DE DONUYOR
BONCUKLU DA GELİN ORTALIKTA DÖNÜYOR DA DÖNÜYOR
ASLANIM DA EFELER VAY VAY

GAR MI YAĞIP BA YARENGÖME'NİN DAĞINA Efem
MEMET AĞAM DA OTURU DA VERMİŞ EFELERİN DE SAĞINA
ÇIKAM HA DEN DER ŞU DAĞLARIN BAŞINA DA BAŞINA
ASLANIM DA EFELER VAY VAY

YAĞIP BA : Yağıyor
YARENGÖME : Tavas'ın eski adı
HADEN : Haydi)

Bu satırları tuşlayan, şimdi ne zaman bu türküyü duysa çocukken kışın soğuk günlerinde çıtır çıtır yanan ve üzerindekini de cızır cızır pişiren sobanın başında soğuktan kızarmış ellerini nasıl ısıttığını hatırlıyordu.

Türküyü duyduğunda yaz da olsa kış da olsa ürperiyordu ve üzülüyordu, boncuklu gelinin  hayalinin sobalarla Mehmet Ağalarla süslü o eski kış odasında ortalıkla hala dönüp durmasına, çileli haline bakıp acıyordu. Neden boncuklu gelin ortalıkta dönüp duruyordu. Ona başka yardım eden yok muydu? Bu sözden ev hanımlarının  meşgalesinin bolluğunu anlıyordu. Boncuklu gelin,  türkünün yakıldığı zamanlardan bu yana  nice dinleyenin hayalinde türküdeki evin bitiremediği  işlerinin arasında bir hayalet gibi dolanıp duruyor. Bu türküde sobalarında yanan kuru meşenin çıtırdaması odada oturanların ısınmasının hayale getirdiği bekleyişin ötesinde, bitmeyen işlere karşı ifade edilmeye çalışılan bir bezginliğin filmlerdeki konu yerleştirme gibi yerleştirilmiş olduğu anlaşılamıyor hissediliyor. Ve bu his de dinleyene bir hüzün veriyor. (Belki de sadece şahsıma mahsus bir duygudur.)

Zobalarında yaktıkları meşe ise,  zaten kupkuru olan ıssız dağ yamaçlarında Allahtan başkasına güvenmeden kendi başına kimseden yardım almadan, yetişmeye gelişmeye tohumlarını saçmaya çalışır. Meşe denilen ağaç türü  yetiştiği coğrafyanın sosyolojisi incelendiğinde bir yönüyle yoksulluğu da betimler. Onun yetiştiği yerlerde başka ne yetişebilir bilinmez. Sadece o soğuğa  sıcağa ve kuraklığa dayanır. Sonunda bir kış günü Mehmet Ağanın zobasında ateşe küle dumana dönüşerek terki dünya eyler. Belki de o kadar zor koşullara rağmen geliştikten sonra yine o dağlarda yaşayan insanoğlu tarafından dallarının budanarak kurutulması, bir kış günü ihtiyaç duyulan bir zobanın içinde yanması onun yaşam döngüsüdür, kaderidir.

Afyon yöresinden başka bir türküsü daha vardır. Bu türküde meşe yeşildir bahardır, gövermiştir. "Meşeler gövermiş varsın göversin. Söyleyin huysuza durmasın gelsin" der türküyü yakan. Doğru söylüyor.  Varsın göversin.. Giden gitsin,  kalan kalsın.  

MEŞELER GÖVERMİŞ VARSIN GÖVERSİN


MEŞELER GÜVERMİŞ VARSIN GÜVERSİN
SÖYLEYİN HUYSUZA DURMASIN GELSİN 
VARMASIN KÖTÜYE ASILSIN ÖLSÜN
AH KÖT'ADAMIN VAR ÖMRÜNÜ YOK EDER 

BEN BİLEMEDİM YAYLANIZIN YOLUNU
SAÇIM UZUN BAĞLASINLAR KOLUMU 
EĞER ANNEN SENİ BANA VERMEZSE
AH YEMİN ETTİM KESECEĞİM YOLUNU

KARASER DERESİ BÜKÜLÜP GİDER
ZİLİFLER GERDANA DÖKÜLÜP GİDER 
BİR YİĞİT DE SEVDİĞİNİ ALMAZSA
AH O YİĞİDİN ÖMRÜ SÖKÜLÜP GİDER 

GÜVERMEK : GÜYERMEK : Yeşermek, yeni yaprak açmak
ZİLİF : Zülüf, şakaklardan sarkan saç lülesi

Kuru meşelerin yandığı soba başlarında duranlara, durmaktan vazgeçmeyenlere, türkülerle dertlerini sevinçlerini çığırmaya devam edenlere  selam olsun...

Çay Bardağı

Çay dağıtan hanımefendi masaya çayı bırakıp gittiğinden beri  çevresini dinlemeyi bırakarak çayı ve tabağı gözlemeye başladı.

Neden niçin demeden hiç sebepsiz başlamıştı gözlemeye. Ama bilinen gözlemleme ciddiyeti ile değil sol yanına koyduğu sıcak çay bardağını sol gözünün ucuyla gözlemlerken bir yandan da klavyede yazılarını tamamlamaya çalışıyordu. Bu arada bir yudum çay içmek için klavyeyi bıraktı ve uzaktaki sağ eliyle  bardağa uzandı. Bardağı kaldırırken yapışan tabak önce ayrılmak istemese de tutunamayınca gürültüyle kendini masaya bırakıverdi. Bir an, acaba tabaktan ayrılmak istemeyen bardak mıydı yapışan diye düşündü kafası karıştı. Çayı yudumladıktan sonra bardağı tabağa bırakarak klavyeye yöneldi.  Bu arada yıllardır etrafı dinleyerek ona çevresi hakkında bilgi aktaran malumatlar veren  sol kulağından beynine doğru ilerleyen çınlamayı fark etti. Önemsemedi, şu an için konu çay bardağı idi. Çayı makul aralıklarla yudumlasa da şekersiz olması nedeniyle kekremsi bir tad bırakarak boğazından midesine doğru akışını vücudundaki hücrelerine tesir eden sıcaklık iziyle takip etti. Bardağın dibindeki son yudumu da içmek için kaldırdığında tabak yine ayrılmak istemedi, ancak yapışma gücü yetersiz olduğundan yine tıngırdayarak masanın zeminine düştü. 

Klavyeyi bırakmadan önce son defa bardağı kontrol etti. Çayın son yudumuna kadar içmek çayı bardakta bırakmamak çocukluğundan beri alışkanlığıydı. Hatta yakınında bardağı yarım bırakanlara müdahale etmek çayınızı bitirin lütfen demek isteği her zaman içinde kıpırdayıp dursa da  çok şükür  şimdiye kadar bu şekilde çocuklar hariç bir müdahalesi olmamıştı. Çocuklara  ikazının  fayda sağlamadığını düşünerek ve  dibinde bulunan çay tortusunun içinde bulunan küçük çay çöplerini de  görmezden gelerek o kadar da olur diyerek bardağın boşaldığına hükmetti. Klavyeyi bırakarak etajerin üst çekmecesini açtı. Çekmecedeki kutudan sarı renkli bir plastik marka alarak çay tabağının yanına bıraktı. Etajer çekmecesinin alt kenarındaki döner rulmanların vırıltı sesini duyarak çekmeceyi kapattı. Boş bardağı çay dağıtım ve boş toplama ve temizlik hizmeti sunanların beklediği dış bankoya götürmek üzere masadan kalkarak odadan çıktı... 

Bu işlem rutin olarak günde altı defa oluyor diye düşündü. Konu olmasa da yazmak için konu uydurduğu gibi, insanların istihdamı için de yüksek yetkililerimiz bazı işler görevler oluşturuyorlar. ( = uyduruyorlar) 

Gelişmeyen, sadece var olan durumu devam ettirmek amacıyla meşgaleler bulunarak  sürdürülüp giden bir hayatın (=düzenin) parçasıyız. Havanda su dövmek bu olsa gerek. Yaş altmış bir olmuş ne yapmışım bu dünyaya  geldiğimden beri iyiye, hayra, faydalıya, güzelliğe doğru gelişime ne katkım olmuş diye düşündü. Bugünlük klavyeyi bıraktı. (31.05.2024-16.55 Manisa)

Örtü

 Birkaç günden bu yana  aşırı sıcak nedeniyle şehrin sokaklarında öğleden itibaren gezmek dolaşmak keyif vermez olmuştu. Ancak önceki deneyimlerinden de biliyordu ki, her ne kadar sol kaval kemiğinden yağmurun yaklaştığına dair bir ikaz/işaret almasa da yakında yağmur kendini sıcak sokaklara bırakacaktı.  Umumiyetle böyle oluyordu.

Perşembe günü sabahtan sükunetle doğan güneş,  öğleye kadar  şehrin üzerine ince bir tül gibi örten sıcak dalgasını yayarken, öğleden itibaren yerini yavaş yavaş  Spil dağının güney batı yönünden gelen bulut kümelerinin şehre ulaşan gölgelerine bıraktı. Ancak bulut kümesi değil de,  sıcak tül  perdesi kaldırılarak  şehre baştan başa daha kalın bir gölgelik, bir güneş perdesi  örtüldü demek daha münasip olur diye düşündü. 

Şehirde güneşin sarı sıcak renklerle tüm eşya üzerinde beliren  hakimiyeti bitmiş, ısısı azalmış fırından süpürülen küllerin renginde bir hafif kurşunilik her yanı sarmıştı.

Atmosfer durgundu. Bekliyordu. Yeni bir talimatla dönüşeceği ana kadar bu şekilde telaşsız bekleyecekti. Telaş bize dedi, alemde telaş yok süreç var. Zamanı gelenin olması var. Olacak olanın olacağı ana kadar bir dinginlik... Bu, şehri sükunetle gözlemleyenler için de ibret alacakları ve belki de hayat prensiplerine  dahil edebilecekleri hoş dersler içeriyordu. ... Saate baktı. İş arkadaşları büroyu terketmeye başladıklarına göre bilgisayarı yarın sabaha kadar kapatma vakti geldi. 06.06.2024-17.31 



Eylemsizlik

Bilmek, bildiğin konuda eyleme geçmedikten sonra ne işe yarar ki? diye bir düşünce geçti içinden. En iyi bildiğini yapmalı insan. Bir konuda olayın yanlış geliştiğini biliyorsan ve düzeltmek için bir girişimde/ etkinlikte/eylemde bulunmuyorsan o zaman ortaya çıkan olumsuz sonuçtan eylemsizliğinin derecesinde sorumlusun diye sorgulamasına devam etti. Zaman geçtikçe o yanlış iyice pekişir ve belki de çözülemez düzelemez hale gelirse bunun böyle olacağını bildiğin halde düzeltme girişiminde bulunmadığın için mesulsün. Nereye kaçarsan kaç ne bahane bulursan bul sorumlusun. Zaten büyük olasılıkla vicdanın içinden gizlice bunu fısıldıyordur. Ve bahanelerin yetersizse vicdan azabını çekmeye de başlamışsındır. 

İnsanı bildiği konuda oluşan hatalara karşı pasif olmasını ne etkiliyor. Cesaretinin yetersizliği eyleme geçince gelişen tepkiler olumsuz olursa kaybetme zarara uğrama riski var. Öyleyse yapılması gereken  bir başka cesur bilen meydana çıkıncaya kadar sükunetle beklemek mi olmalı?   O ana kadar yanlış gelişen sorun olan konunun etrafında dolaşarak kendi halinde  suya sabuna dokunmadan çevreye yayılmış pisliklerden atlaya atlaya eve kaçarak kurtulmak. Ama eve girdiğinde yüzüne sıçrayan bir kaç damla pisliğin paçalarına da  bulaştığını görmeyecek misin? Ve sonra üzerindeki kirleri arıttıktan sonra evinde televizyon karşısında kendini soyutlamış halde dışardayken seyrettiğin durumu içerde de seyretmeye devam edeceksin. Gece uykuya dalmadan önce içini kemiren vicdanının sesini nasıl susturacaksın?

Belki de, insanın iki eli iki ayağı iki gözü iki kulağı olmasının yanında  bir beyni olması Yaratanın bizi yaratırken murat ettiği niyeti de anlatıyor. Huzur ve sükun içinde mutlu bir ortamda yaşamak özlemi içinde sadece bir istek olarak durması seni memnun ediyorsa/ sana yetiyorsa böyle devam etmelisin dedi içindeki kızgın muhalif ...(04.07.2024.12.05)

30 Mayıs 2024 Perşembe

Sıradan Bir Sabah

   Sabahın serininde bisikletine binerek her zaman geçtiği yollardan ilerlemeye başladı. Hedefi işyeri idi. Şehrin en eski resmi binasına doğru pedala fazla basmadan ancak frene sık dokunarak yokuş aşağı sürdü. Malta Kemerburgaz fırın üst tarafındaki yoldan doğuya doğru bisikletini sürerken sabah güneşi gözlerini kamaştırdığından oğlunun kullanmayarak kenara attığı eski güneş gözlüğünü taktı. Acaba nasıl görünüyorum diye düşünse de boş ver önemli olan gözünün rahatlaması dedi. Boyahane köprüsü bölgesine doğru ilerlerken Kuyualan camisinden itibaren etkisi artarak esen rüzgar altında eski boyahane köprüsüne ulaştı. Artık yol inişe geçmiş bisikletinin pedallarını çevirmeye gerek kalmamıştı. Bisiklet yolun meyili ile  kendi akışı içinde ilerlerken önce inşaatı devam eden okul ardından Ulupark göründü. Turizm Derneğinin güneyinden geçerken aşağıdan gelen araçlara dikkat ederek yola devam etti.    Bildiği yollardan bildiği yerlerden bildiği gibi sürerek eski postanenin karşısındaki Pomağın fırınında durdu. Bisikleti sehpaya aldı. Ön tarafta gidona taktığı yemek torbası dengeyi bozduğundan ileri geri oynatarak yer çekimine ve yol eğimine göre sabitledi ve fırının satış penceresine gitti. Fırıncı genç daha önceden tanıdığından siparişini sormadan paketlemeye başladı ve yine de emin olma için minik bir tebessümle aynı mı abi sorusuna evet cevabı verdi. Cüzdanından parayı çıkarırken de aynı mı dedi. Fırıncı genç aynı, on lira fiyat değişmedi. Cevaben her geldiğimde değişebilir endişesi ile fiyat soruyorum. Kusura bakma dedi. Küçüğe selam diyerek birbirlerine gülümseyerek fırından ayrıldı. Paketini bisikletinde takılı duran çantasına koydu...   Nedense ve neyi gizlemek amacıyla yapıldığı anlaşılamayan yüksek saçlarla kapatılan ve içi boşaltılarak gitgide hayalet şatoları andırmaya başlayan  Beyaz Fil iş hanının müştemilatındaki Beyaz Saray sinemasının güney tarafında bulunan taş döşeli ancak taşları bozuk ve kırık olan yoldan titreye titreye  sarsıla sarsıla pedalları daha kuvvetli basarak ilerledi. Önündeki köşede yol sağa kuyumcular çarşısına doğru mecburi yön gösterse de o yasak olan sol aşağı yöneldi. Birkaç pedal sonra da sağa, Ziraat Bankasının arka sokağı yeni adı şemsiye sokak olan yola dönerek, ikinci vitesle, karşısında görülen  emekliler parkına doğru ilerlemeye devam etti. Sandalyeleri ile sokağın her iki yanına işgal ederek yayılan Şakir'in kahvesinden ve Manisa Kebapçısından sonra sola dönerek yoldan karşıya geçti. İşyerinin batı tarafında bulunan çiçekleri korumak amacıyla yapılan demir parmaklıklara bisikleti kilitleyerek güneşe karşı gözlerini kıstı ve  işyerinin mermer merdivenlerine  doğru yürüdü. Bir asrı devirmiş ve üzerinden geçen nice insanoğlunun hallerini gözlemlemiş eski merdivenlerden orta kata çıkıp güvenlik bölümünde kimliğini okutmak için cüzdanın çıkardı ve makinanın manyetik okuma platformuna gösterdi. Güvenlik personelini selamlayarak sol tarafa doğru yöneldi ve sakin adımlarla biraz ilerideki ofisine doğru ilerledi. Ofis kapısında sağında, koridorda çalışan evrak kayıt memuruyla da selamlaşarak besmeleyle içeri girdi. Ne zaman sona ereceğini bilemediği iş hayatındaki bir iş günü daha başladı.(30.05.2024)


8 Kasım 2023 Çarşamba

Arkadaş

Uzun yıllardan beri tanıdığı, ne zaman rastlasa yüzünden tebessümü eksik olmayan  nazik naif bir insandı.

Gençlik yıllarından beri içinde yaşayan yazma tutkusunu sonunda basılı kağıtlarla yayınlama, okuma heveslilerine içindekileri paylaşabilme  fırsatını bulmasının verdiği bir doygunluk, memnuniyet hissini de her karşılaşmasında hissediyordu. Buna belki de bir açıdan muradına ermek de denebilirdi.

Tahminince fazla bir iddiası da yoktu. Sadece  insanlar ve memleketine karşı içinden geçen iyi düşünceleri duyguları  -kimseyi rencide etmeden- anlatabilmek de amaçlarından birisi miydi?

Kitaplarında, günlük yazılarında, konuşmalarında, konferanslarında, sohbetlerinde yaptığı sadece buydu. Bulunduğu ortama pozitif bir katkısı olduğu, iyimserlik kokusu diye bir koku varsa o kokuyu dağıtan ender insanlardan olduğunu söylenmesinde bir sakınca yoktu. 

Öyleydi işte.

Kendi kabuğu içinden, günün kendince uygun gördüğü bir vaktinde çıkar, yine kendi kabuğu içinde olduğunu belli edecek bir sükunet içinde yürüdüğü güzergah boyunca tanıdık tanımadık tüm yaratılmışlara iyi niyetini belli edecek bir mütebessimlikle hafif adımlara önüne bakarak yürür giderdi. 

Kendi yalnızlığıyla barışıktı. Belki de yalnızlığı kalabalıklar  arasında iken oluşan gereksiz meşguliyetler nedeniyle yapmaya fırsat bulamadıklarını yapmasını sağlayan bir imkan sunuyordu.

Dostlarına karşı bir sadakatı -bitmeyen eksilmeyen bir sadakatı- vardı. 

Her nerden aklına geldi ise/esti ise, hayatın bitmeyen keşmekeşi içinde uzun zamanlar boyunca sık görüşemediği arkadaşı ile ilgili içinde geçenleri ve  kişisel gözlemlerini bu satırlarla ifade etmek istemişti.

Allah uzun verimli ömürler versin.

18 Eylül 2023 Pazartesi

Alışmak

İşyerinin kapısından içeriye girdiğinde onu dalgın dalgın meydan tarafındaki pencereden dışarıya bakarken buldu. Selam verdi. Abisi verdiği selamı "usulen"  aldı. Ama bir önceki günün canlılığı yoktu.

"Yine bir şeyler olmuş. Biraz sonra dertleşmeye başlayınca açılır anlatır nasıl olsa" diyerek önceki akşamdan beri  durgunlaşan havadan masasına indiğini hissettiği tozları sildi.

Ardından önce bilgisayarını sonra bilgisayardan internet radyoyu açtı. TRT Türküyü. Mesai saatlerinin başlangıcında, onu, yani Abisini biraz rahatlatacak, içinde yüzdüğü kasvetten sıyıracak tek şey türkülerdi. Masasının sağ yanındaki masada oturan Abisine belli etmeden göz attı. Evet ilk türkünün ardından yüzünün biraz açıldığını fark etti. "Şu ihtiyarların bu türkülerle nasıl bir ruh bağlantısı var, türkülerle seviniyor, türkülerle üzülüyorlar" diye bir düşünce geçti kafasından. Ama gitgide kendisinin de Abisiyle benzeşmeye başladığını, hafta sonları evde çocuklarla otururken türkü dinlemeye başladığını hatırladı. 

Sabah güneşinin de öğle güneşinin de eski etkisinin kalmadığı, güneşin ısıdan çok sadece aydınlatma işlevi görmeye başladığı sonbahar mevsiminde olduklarından, havadaki serinliğin dinginliğe sakinliğe huzura yol açtığını bilenlerdendi. O sebeple alışageldiği gibi devam etti gün içindeki eylemlerine...(19.09.2023/09.22)


15 Haziran 2023 Perşembe

Huri Gelin Gökmaviye giden (04.02.2020 )


Sanayileşmenin memleketin bereketli ovalarını fazla etkilemediği eski zamanlarda Manisa Gediz Ovasında Mayıs sıcakları ile bağlarda çekirdeksiz üzümler yavaş yavaş büyür gelişirdi. Bağ sahipleri üzümün daha bol bereketli olması için emek verirken, hanımları da onlarla beraber bağa giderler, ama başka işlerle uğraşırlardı. Yaprak toplama.
Hanımın yakın arkadaşları, ahbap ve yarenleri veya komşuları tarafından bu yaprakların en ince ve geniş olanları, ilaçlar atılmadan evvel toplanır, haşlanarak taze taze pişirilir, fazla topladıkları ise kışın pişirmek üzere salamura yapılırdı.
İlk yapraklardan sarılarak taze pişirilmiş sarmanın lezzeti ancak tadabilme şansına sahip olanlar tarafından bilinir.
…
Özelleştirmenin bilinmediği o günlerde devletin tasarrufu altında işletilen Sümerbank Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası iplik kısmında yıllardır vardiyalı işçi olarak çalışan ve yeni emekli olan İğneci Fatmanım'ın evine önce elinde -kapağı tıngırdayıp duran- bakır bir tencereyle Bozköylü Emine geldi. Ardından evin mavi kapısı yine gürültüyle açılıp, gürültüyle kapandı.
"Emine, bak Ayşe de geliyor sallana sallana" dedi Fatmanım,-"Pazardan yeni aldığı terlikleri de giymiş"

Bahçeye öğle sonrasının gölgesi düşmüştü. Güneşe siper olan asma yapraklarının gölgesi sebebiyle bahçe içeriye göre daha serindi.
Yere bir kilim serdiler, altlığı koyup üzerine sofra bezini yaydılar ve bakır siniyi üzerine yerleştirdiler. Bozköylü Emine evden getirdiği sarma içi ile dolu olan tencereyi sininin ortasına yerleştirdi. Başka bir kaba koydukları haşlanmış, sertliği giderilmiş asma yapraklarını getirdiler. Sininin üzerindeki iç tenceresini biraz kenara ittirip yaprak sahanını yerleştirdiler. İncecik, güneşe doğru tutulunca açık yeşil bir renge bürünen yapraklardı.
Bu arada sokak kapısından gürültüler geldi. Menteşeleri eğrildiği için alt kısmı eşiğe sürten, bu sebeple zorlanarak açılan kapıdan içeri giren Remziye Hanımın elinde ise hala dumanı tüten, soğumasın diye üzeri örtülü çaydanlık vardı.
Yaprak sarmacılar dörtlüsü tamamlanmıştı. Önce içeriden dört tane minder getirdiler.
"İyi oldu, Allah razı olsun Fatmanım kilime oturmayalım beton çeker" dedi Remziye Hanım oflayarak, “Zaten romatizmalarımla uğraşıp duruyorum."
Bozköylü Emine Fatmanın’a hitaben ; "Senelerce sıcak demedin soğuk demedin gidip geldin fabrikaya, çok şükür emekli oldun da rahat rahat dertleşip söyleşebileceğiz" dedi.
Derin bir iç geçirmesiyle Fatmanım ; "Eh! Siz olmasanız dört çocuğu evde bırakıp gece on birlerde şehrin ta alt ucundaki fabrikada vardiyaya gitmek kolay mı? " diyerek cevapladı.
İşe başladılar. Haşlanmış yaprakları açarak sol parmak uçlarının arasına  yerleştiriyor, bir kaşıkla diğer tencereden içi alıp yaprağın içine döküyor ve ustalıkla yaprağı sarıyorlardı. Erkeklerin tütün tabakasından aldıkları  tütünü sigara kâğıdına sarmasına benziyordu. Her birinin farklı bir stili vardı. Kimi ince ve sıkı, kimi kalın, bol içli sarıyordu. Ve sardıkları yaprakları bağdaş kurdukları dizlerinin arasına yerleştirdikleri  küçük tencerelere sıralıyorlardı.
Her birinin önündeki tencerelerin içindeki sarmalara bakarak, sıralamanın biçiminden saranın yapısı karakteri anlaşılabilirdi. Gelişigüzel sıralayanın aceleci ve savruk, sicim gibi sarıp, baklava gibi sıralayanın ise titiz ve intizamlı bir karakterde olduğunu dikkatli bir gözlemci sezebilirdi. Bu durum tütün dizenler için de geçerli olabilir.
Tencereler yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Çevreye yayılan sıcak ve koku davetsiz misafirleri de çağırıyordu. Sayısı artan sinekleri kovalamak için yanlarında bulunan bezi sininin üzerine doğru ara sıra sallıyorlardı.
Serçe, kırlangıç, kumru sesleri ve sinek vızıltıları arasında, kendi dünyalarında kişisel hülyalarına dalıp sessizce yaprak sarmaya devam ederlerken, biraz ötelerinde bulunan  mavi demir kapı gıcırtıyla tıngırtıyla yine açıldı. Kapıya baktılar ve yüzlerinde bir gülümseme belirdi.
Acıma, şefkat ve iyimserliğin harman olduğu bir gülümseme... Gelen İğneci Fatma Hanımın Muş'tan göçen yeni kiracısı Halis 'in karısıydı. Kadın ince zayıf bir yapıdaydı. Yaşı da belli ki onlara göre çok daha gençti. Hatta çocukları yaşındaydı. Yanlarına gelerek bir şeyler söyledi kısık kısık. Oturdu. İhtiyarlar da bir şeyler söylediler. Konuşmaya anlaşmaya uğraştılar,
İsmini sordular zar zor. Gelin "Mori" dedi. İhtiyarlar tekrar sordular. Gelin boynunda sıralanmış boncuklarını göstererek tekrar "Mori" dedi.  Ama "Mori" Remziye Hanımın İşkodra'dan Manisa'ya Balkan Harbi zamanında göçen annesinden babasından  duyduğu kadar sanki evsaybine (sahibine) sesleniyordu. “Fatmanım seni söylüyor" dedi. Sonra mori ile huri arasında huri de karar kıldılar. Gülümsedi gelinin hoşuna gitmişti. "Huri" yi o da biliyordu. "Huri Gelin’e de yaprak sarmayı öğretmeye çalıştılar.
Ama bir tutukluk vardı yeni gelende. Gurbetin, yalnızlığın, yurdundan yuvasından uzaklaşan kuşların tedirginliği gibi bir tedirginlik. Bakıyor, dinliyor, acemiliğinin verdiği güvensizlikle titreyen elleriyle onların gösterdiği gibi sarmaya çalışsa da, işi bilen ihtiyarlar ise şöyle tut kızım böyle tut kızım dese de, o anladığı değil gözlemlediği kadarıyla sarmaya çalışıyordu.

Ev sahibi Fatmanım ise gülümseyen yüzünün mimiklerinde kısa bir an görünüp kaybolan hüzün ile acaba memleketi olan Balıkesir Savaştepe Köy Enstitüsünde okurken tanışıp evlendiği, mezun olunca öğretmen olarak doğup büyüdüğü yerdeki okuluna tayini çıkan ve genç yaşta rahmetli olan ilk eşiyle Kütahya’nın Gediz köylerinde geçen günlerini mi hatırlıyordu.
"Hay Allah! Çayı unuttuk. Demlenmiştir artık. Çaylarımızı soğutmadan içelim bari" dedi. Bozköylü Emine. Fatmanım bardakları almaya gitti, yardımcı olmak için kiracısı da ardından seyirtti mutfağa doğru. Biraz sonra Huri Gelin çay tepsisiyle yanlarına geldi ve çayları dağıttı.
Çayları içerken oturdukları hayatın batı duvarı arkasında bulunan evinden gelen bir  ağlama sesi üzerine gelin, pitik pitik diyerek hemen kalktı, gülümsedi. Ancak giderken Fatmanım elinde son sardığı sarmayı tenceresine koymadan uzattı Huri geline;
 "Yavrum pişince veririm ama şimdilik şunu  pişmemiş de olsa bir tane al da tadıver, canın çekmesin" dedi.
Gelin sözleri tam anlamasa da uzatılan sarmayı aldı. Çünkü nice korku, tedirginlik, tereddüt içinde bilmediği bir kentte karşılaştığı bu güngörmüş insanların samimiyeti içini ferahlatmıştı. Almazsa olmazdı, daha ilk günden üzmüş olurdu belki de. İsteksizce aldı. İhtiyarlar isteksizliğini utangaçlığına yormuşlardı. Sokak kapısına doğru hızla yürüdü.
Kapıya doğru yürürken parmaklarının ucuyla tuttuğu  sarmadan azıcık ısırdı. İlk defa tattığı çiğ sarmanın garip lezzeti nedeniyle boğazı, gırtlağı gerilmiş, yüzü buruşmuştu. Suratında hiç bilmediği ekşi kekremsi bir tadın memnuniyetsizliği vardı. Kapıya yaklaştığında arkasına öylesine baktı. Kadınlar kendi telaşlarındaydı.
Onlar fark etmeden sokak kapısının sağ tarafında bulunan zeytin ağacına doğru fırlatıverdi elindekini.
...
O ise 9 yaşlarındaydı. Fatmanım'ın oğlu arkadaşı Muzafferle avlularında kapı yanında bulunan zeytin ağacının üstünde kuş avlıyordu. Ağlayan bebeğin sesi dikkatini çekmiş aşağıya bakıyordu.
Zeytin ağacının altından hızla geçen kadının sağ elindeki sarmayı fırlatışını  -gayri ihtiyari- görmüştü.
…
(Bu hatıranın yaklaşık kırk beş yıl sonra Gökmaviye konu olacağını nereden bilecekti.) ( Düzeltme trh. 04.02.2020)





Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...