25 Mart 2016 Cuma

Güvenlik

Lodos dün sabahtan beri bazen hızlı bazen yavaş esip duruyor Manisa Şehrinin üstünde.
Yerden havalanan çöpler buldukları başka bir köşeye döne döne iniyor. Sokakları temizlemekle görevli işçiler defalarca aynı noktayı temizlemek zorunda kalıyorlar.
Salı gününden itibaren bir telaş işyerinde hazırlık, ön hazırlık yapılıyor. Bir büyük misafirin geleceği anlaşılıyor.

Çarşamba sabah işyerinin merdivenlerinden çıkarken rüzgara karşı mücadele eden temizlikçileri yine gördüm. Rüzgar yaptıkları temizliği anında dağıtıyordu. Onlar da ellerinde sürekli bulunan süpürgelerle sabırla yeniden süpürüyorlardı. Yan tarafta sepetli bir  araç duruyordu.
Güvenlik noktasından geçip sola döndüm kapıdan içeri girip bilgisayarı açtım. Hızlı geldiğimden yorulmuştum. Nefeslendim.

Sağ tarafımda odanın kuzeyindeki pencerede bir karaltı gördüm. Aşağıda bulunan aracın sepeti cama yaklaşmıştı ve içinde bulunan bir şahıs üstten başlayarak tek tek camları siliyordu. Camlar monte edildiğinden bu yana dıştan temizlenmemişti. Silme işini yapan kişinin bareti,emniyet kemeri vardı. Ve yüzündeki ciddiyetten işini iyi yapmaya çalıştığı farkediliyordu.

İş arkadaşlarından birisi Memati'ye benziyor dedi. Kurtlar Vadisi uzmanı diğer arkadaş ta baktı ve "evet benziyor"diyerek teyit etti.
Memati, rüzgarın azizliğine rağmen akşama kadar binanın dış camlarının hepsini temizledi.

Perşembe günü bazı birimlerde daha başka bir telaş hüküm sürmeye başladı.Binanın dört bir yanına güvenlik barikatları yerleştirildi. Sadece Cuma gününe mahsus basın mensuplarına ve işyerinde kalacak personele ait giriş kartları hazırlandı.

Misafir Cuma günü gelecekti.O nedenle Cuma günü  sabah ile öğle arası hazırlıkların kontrol edildiği son aşamaydı. Misafir geldiği anda binada bulunması gerekenlere giriş ve görev kartları dağıtıldı.
Bu işyerinde yeni göreve başladığım için şahsıma ait kimlik kartı değiştirileceğinden kimliksizdim. Özel görev kartım da yoktu. Böylece güvenlik nedeniyle Cuma'dan sonra işyerine giremeyecektim. Misafirlerin güvenliği kurumun işinden ve işleyişinden daha önemlidir. Zaten kurum, personel sayısı ve verimlilik açısından değerlendirildiğinde bu kadar personel çoktu. Giriş izni verilen personelin dışında diğerlerinin şişkinlik  olduğu bir kez daha anlaşılıyordu.

İşin şakası bir yana güvenlik önemli,terörün nerede, nasıl bir lanet eylem ortaya koyacağı belirsiz.
Allah hepimize barış ve huzur içinde bir vatanda/dünyada yaşamak nasip etsin.





22 Mart 2016 Salı

Huri Gelin

Manisa'da Haziran sıcakları yeni başlamıştı. Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikası iplik kısmında yıllardır vardiyalı işçi olarak çalışan ve yeni emekli olan İğneci Fatmanım'ın evine önce elinde bakır bir tencereyle Bozköylü Emine geldi. Ardından evin mavi kapısı yine gürültüyle açılıp, gürültüyle kapandı.
"Emine,bak Ayşe de geliyor sallana sallana" dedi Fatmanım,-"Pazardan yeni aldığı terlikleri de giymiş"
Bahçeye öğlen sonrasının gölgesi düşmüştü.Asma yapraklarının gölgesi içerisinin sıcaklığına göre daha serindi.
Yere bir kilim serdiler,üzerine sofra bezini yaydılar, altlığı da koyup bakır siniyi üzerine yerleştirdiler. Bozköylü Emine evden getirdiği tencereyi sininin ortasına yerleştirdi. Mutfaktan bir kaba koydukları yaprakları getirdiler.Yapraklar incecikti.Güneşe doğru tuttuğunda açık yeşil bir renge bürünen yapraklardı.Sininin üzerindeki iç tenceresini biraz kenara ittirip yaprak sahanını yerleştirdiler. Elinde yeni pişirdiği çayı getirdiği çaydanlıkla, kapıyı  zorla açıp içeri giren ise Remziye Hanımdı.
Yaprak sarmacılar dörtlüsü tamamlanmıştı.Önce içeriden dört tane minder getirdiler.
"İyi oldu Allah Razı olsun Fatmanım kilime oturmayalım beton çeker" dedi Remziye Hanım oflayarak."Zaten romatizmalarımla uğraşıp duruyorum."
Bozköylü Emine ; "Senelerce yaz demedin kış demedin gidip geldin fabrikaya, çok şükür emekli oldun da rahat rahat dertleşip söyleşebileceğiz" dedi.
Derin bir iç geçirmesiyle Fatmanım ; "Eh ! Siz olmasanız dört çocuğu evde bırakıp gece onbirlerde şehrin taa alt ucundaki fabrikada vardiyaya gitmek kolay mı ? " diyerek cevapladı.
 İşe başladılar. Haşlanmış yaprakları açarak sol parmak uçlarının arasına  yerleştiriyor, bir kaşıkla diğer tencereden içi alıp yaprağın içine döküyor ve ustalıkla yaprağı sarıyorlardı. Erkeklerin tütün tabakasından aldıkları  tütünü sigara kağıdına sarmasına benziyordu.Her birinin farklı bir stili vardi. Kimi ince ve sıkı, kimi kalın, bol içli sarıyordu.Ve sardıkları yaprakları  her birinin kendi önlerindeki bağdaş kurdukları diz aralarına yerleştirdikleri  küçük tencerelere sıralıyorlardı.
Her birinin önündeki sarma tencerelerinin içindeki sarmalara bakarak,sıralamanın biçiminden kadının yapısını anlayabilirsiniz. Gelişigüzel sıralayanın aceleci ve savruk,sicim gibi sarıp,baklava gibi sıralayanın ise titiz ve intizamlı bir karakterde olduğunu sezebilirsiniz.
Bu durum tütün dizenler içinde geçerli olabilir.
Tencereler yavaş yavaş dolmaya başlamıştı.
Kendi dünyalarında kişisel hülyalarına dalıp sessizce yaprak sarmaya devam ederlerken, biraz ötelerinde bulunan  mavi demir kapı tıngırtıyla yine açıldı. Kapıya baktılar ve yüzlerinde bir gülümseme belirdi. Acıma, şefkat ve iyimserliğin harman olduğu bir gülümseme... Gelen İğneci Fatma Hanımın Muş'tan göçen yeni kiracısı Halis 'in karısıydı. Kadın ince zayıf bir yapıdaydı.Yaşı da belli ki onlara göre çok daha gençti. Hatta çocukları yaşındaydı. İçeri yanlarına doğru yürüdü bir şeyler söyledi kısık kısık. Oturdu. İhtiyarlar da bir şeyler söylediler. Konuşmaya anlaşmaya uğraştılar,
İsmini sordular zar zor. Gelin "Mori" dedi. .İhtiyarlar tekrar sordular. Gelin boncuklarını göstererek tekrar "mori" dedi.  Ama "mori" Remziye Hanımın İşkodra'dan Manisa'ya Balkan Harbi zamanında göçen annesinden babasından  duyduğu kadar sanki evsaybine sesleniyordu."Fatmanın seni söylüyor" dedi. Sonra mori ile huri arasında huri de karar kıldılar. Gülümsedi gelin hoşuna gitmişti. "Huri" yi o da biliyordu."Huri Gelin"e yaprak sarmayı öğrettiler.
Ama bir tutukluk vardı yeni gelende. Gurbetin,yalnızlığın,yurdundan yuvasından uzaklaşan kuşların tedirginliği gibi bir tedirginlik. Bakıyor, dinliyor,onların gösterdiği gibi sarmaya çalışıyordu. Ev sahibi ise -kendisi de Balıkesir Savaştepe'den kalkıp öğretmen olan ilk eşiyle Kütahyanın Gediz Kazası Akçaalan Köyündeki günlerini hatırlayıp-yardımcı olmaya çalışıyordu.
"Hay Allah ! Çayı unuttuk. Çaylarımızı soğutmadan içelim bari" dedi. Bozköylü Emine. Fatmanım bardakları almaya gitti , yardımcı olmak için kiracısı da ardından seyirtti mutfağa doğru. Biraz sonra gelin çay tepsisiyle yanlarına geldi ve çayları dağıttı.
Çayları içerken oturdukları duvar arkasında bulunan gelinin evinden gelen bir  ağlama sesi üzerine hemen kalktı gülümsedi ve  giderken Fatmanım uzattı sarmayı Huri geline;
 "yavrum pişince veririm ama,şimdilik şunu  pişmemiş de olsa bir tane al da tadıver, canın çekmesin" dedi.
Gelin sözleri tam anlamasa da uzatılan sarmayı aldı. Çünkü nice korku,tedirginlik,tereddüt içinde bilmediği bir kentte karşılaştığı bu güngörmüş insanların samimiyeti içini ferahlatmıştı. Almasa olmazdı, daha ilk günden üzmüş olurdu belki de. İsteksizce aldı. İhtiyarlar isteksizliğini utangaçlığına yormuşlardı. Sokak kapısına doğru hızla yürüdü.
Bu arada Parmaklarının ucuyla tuttuğu  sarmadan azıcık ısırdı. İlk defa tattığı çiğ sarmanın garip lezzeti nedeniyle boğazı gırtlağı gerilmişti, yüzünde hiç bilmediği bir tadın memnuniyetsizliği vardı. Kapıya yaklaştığında arkasına öylesine baktı. Kadınlar kendi telaşlarındaydı.
Onlar farketmeden kapının sağ tarafında bulunan kömürlüğe doğru fırlatıverdi elindekini...
...
Ben ise 9 yaşlarındaydım. Fatmanım'ın oğlu arkadaşım Muzafferle, avlularında kapı yanında bulunan kömürlüğün kenarındaki zeytin ağacının üstünde kuş avlıyordum.

14 Mart 2016 Pazartesi

Son Uğurlama

1 Ocak 2016 Cuma günü akşamı iki fincan kahve ve bir kaç bardak çay gece uykumu alıp uzaklara götürdüğünden uykusuzdum.Ayaktaydım.Bazen telefonda bir oyuna bazen bir kitaba,bazen televizyonda belgesel programlarından birine bakıyordum.
Vakit sabaha yaklaştığında birden Merve'nin "enişte,enişte" sesini duydum merdivende,"babam yine aynı oldu yetiş sesiyle" koştuk Hocamın yanına . Başında bir buz torbası tutuyordu baldız. Yüzü morarmıştı . Ne yapacağımızı bilemiyorduk. 112 ye telefon ettik, iki defa aradık.112 nin gelişi kısa bir zaman olsa da bizim için çok uzun bir süre gibi geldi. Fatih 112 karşılamak üzere kapının önüne indi. Ben de indim.Ne amaçla indiğimi bilmiyorum.Ama 112 nin çabuk gelmesine bir faydam olur diye düşünmüş olabilirim. Ancak zeminde tam asansörden iniyorken öyle bir titreme aldı ki. Zangır zangır bir titreme. Dışarı çıkamadan hemen yukarı çıkıp kalınca giyindim. 
Dualarla, evin içinde gidip gelmelerle beklerken çok şükür 112 görevlileri geldi. Rahatladık. Cihazlarını kurup, serumlarla, iğnelerle, kalp masajlarıyla, şoklarla, ne gerekiyorsa yapmaya başladılar. Daha önceki tecrübemizden biliyorduk ve umut ediyorduk ki içerden bir mutlu haber gelecek Hocam ambulansla hastaneye gidecek, inşallah düzelecek... 
Ancak zaman ilerledikçe, görevlilerden bir haber gelmedikçe ve hala kalp masajları ve şok cihazının bip bip sesi devam ettikçe, yavaş yavaş korktuğumuz anın yaklaşmakta olduğunu ürpererek anlamaya başladım.(2.Ocak.2016)
Ve sonunda kapı açıldı, görevli hekim üzgün bir yüz ve üzgün bir ses tonuyla; "Başınız sağolsun, elimizdeki tüm imkanları kullandık ama kurtaramadık zaten geldiğimizde de sıkıntılıydı." diyerek ekip arkadaşlarıyla eşyalarını toplayıp, bizi hocamın ölümünün şokuyla baş başa bırakıp gittiler... 

Allah Rahmet Eylesin Hocam.

"Beraber olduğumuz yıllar boyunca birbirimize kötü sözler söylemedik,birbirimize yardımcı olduk...Bana güvendiğini biliyordum. Ancak farklı isteklerle beni zorlamamak istediğini de biliyordum. Birlikte olduğumuz zamanın o andaki gereklilikleri içinde lazım  olanı yaptık. Kendi koşulları ve imkanlarıyla yaptığı yardımlar destekler oldu. Ben de elimden geldiğince  yardımcı olmaya gayret ettim.Son zamanlarda çok faydam olmadı ama gelişmeler etki sahamın dışında olduğu içindi.Ancak 31 Aralık 2015 akşamı telefon edip yeni aldıkları led televizyonu çalıştırmaya yardım için çağırdığında yanına indim. Televizyonu kurduk, çalıştırdık. Konuşurken sesi boğuktu. Bitkinlik, güçsüzlük vardı. "Otur" dedi ama, yormak istemediğimden oturamadım. "Daha iyi olunca oturur konuşuruz" diyerek ayrıldım. Yüzündeki o anki tebessümü hatıramda, hafızamda  son bir kesit olarak inşallah kalacak.  Son görüşmemizmiş. O akşam anının rutin şartları altında  birbirimizden razı olarak ayrılmanın tesellisi biraz rahatlatıyor."

Şu dünyadan hangimizin nasıl ne şartlarda gideceğini sadece Rabbim biliyor.Bizim de o ana hazırlıklı bulunmamız gerekir. Fakat dünyanın renkleri,sesleri,hazları kısaca cazibesi içinde acı gerçeği kaybediyoruz.Unutuyoruz,ne zaman ki bir yakınımız son yolculuğuna uğurlanacak yine hatırlıyoruz. İnsan denen varlığın bir özelliği de bu olsa gerek. Unutmak...

28/8/2015 günü hocamın ilk krizinden sonraki günlerde not aldıklarımla bu günkü notları karşılaştırdığımda sonucu aynı bağladığımı farkettim. Sonuç başka türlü bağlanamaz ki. Teslim olmalıyız.Unutarak ve bilmezden gelerek bir noktaya kadar yaşamaya devam etsek de yalın gerçekle er ya da geç karşılaşıyoruz, karşılaşacağız.

Hayatımızı her an bir yerlere göçecek bir yörüğün denklerini hazırlaması gibi hazır tutmalıyız. Meçhule giden o yol boyunca gereksinimlerimizi aşağı yukarı biliyoruz. O takdirde hazırlanmalıyız. 

10 Mart 2016 Perşembe

Bir İşe Yaramamak

"Bir  işe yaramamak" öyle bir düşünce geçti içimden. Bilgisayarın başında sabahtan beri oturuyorum. Saat 10.30 da bir iş geldi hallettim. Öğlen olunca arkadaşla dışarıya çıktım. Bir başka arkadaş ziyaretime geldi. Gün boyunca arada çaylar kahveler içtik zaman zaman. Dışarıda dolaştım.Aşağıya indim,yukarıya çıktım. Saat hala 16.40 hala bekliyorum saatın 17.00 olmasını. Bekliyorum.Yarın sabah saat sekizde gelecek  yeniden akşamın 17.00 sine kadar sabırla bekleyeceğim.

Çalıştığım -pardon- oturup beklediğim odada beş  personel daha var. Bazen bir konu açılıyor hepimiz fikrini söylüyor bir canlılık oluşuyor. Genellikle önlerindeki bilgisayar ekranında bir şeyler yapıyorlar. Herkesin ekranı kendine dönük olduğundan internette mi geziyorlar,iş mi yapıyorlar belli değil. Ancak servis sorumlusunun hal ve tavrından işlerin yolunda gittiği anlaşılıyor.

Sabahattin Ali'nin "Kuyucaklı Yusuf" kitabında, Edremit Kaymakamı olan kayın babasının yanında geçici bir işe giren Yusuf'un, Kaymakamlıkta işlerin yürüyüşünü görünce merak edip babasına sorduğu soru geliyor aklıma ve babasının cevabı.
(Yusuf ;-"Baba çok fazla görevleri yok akşama kadar bekliyorlar. Neden?" sorusunu,  Baba -"Halkın nazarında devletin devlet olduğu -bir iş yapmasalar dahi -onların orada bulunmasıyla belli olur."diye cevaplıyor.)

Uykum geliyor bazen, gözlerimi kapatıp oturduğum koltukta kollarımı masaya dayayarak dinleniyorum.

Bir şeyler olduğunda, ya bir gürültü, ya da kapının ani gıcırdaması... Hemen gözlerimi açıyorum.
Ancak beynimin arka kısımları uyku modunda, şu an bile.

Kendim mi istedim diye düşündüğümde evet kelimesi geçiyor gönlümden evet, öyleyse şikayet ve sitem hakkım olmamalı , bu diyardan gidinceye kadar,bu deveyi gütmeliyim...

Bu diyardan gidiş için gerekli cesaret ve hareket yeteneği de kısıtlı olduğuna inandığıma göre, (başkalarına göre olmayabilir ama ben böyle düşünüyorum.) bekleyeceğim.  Sabırla bekleyeceğim... Diğer bakış açısıyla pusuya yatmış bir mahluk gibi -en uygun zamanda- fırlayıp kalkmak için,gözlemleyip, hızla harekete geçeceğim. O gün için zinde olmalıyım.

Beklediğim o güne hazırlıklı...Saat 16.57 oldu,bugünlük elveda...

4 Şubat 2016 Perşembe

Talat Özel Çatallı Köy

Dün Arkadaşım İsmail le öğle arasında çarşıyı dolaştıktan sonra işyerinin merdivenlerine çıkmadan önce İsmail eliyle kırmızı plakalı bir yüksek bürokrat aracını işaret ederek ;   -" Bugün Özgür Özel geldi dedi. Bu makam aracı onun."

 Zihnim yarım asırlık yorgunluğunu bahane ederek tembellik etmek isterken, zorladım onu, tozlu köşelerindeki eski anılarımı karıştırdım ...

1975 yılında Manisa Cumhuriyet Ortaokulu birinci sınıftaydım.
Türkçe derslerine Talat Özel isimli bir öğretmen giriyordu. Öğretmenimiz ders anlatırken gür sesiyle sınıfın her yanına sesini duyuruyordu. Oturmayı sevmezdi. Sıraların arasını adımlardı. Nasihat eder gibi ellerini sallardı. Bu hareketlerinden ötürü bir parmağında küçük bir rahatsızlığı olduğunu, yüzünde bir beni bulunduğunu da gözlemlemiştik. Derdi bizlere bir şeyler öğretmekti.Ve biz öğrencileri de anlattıklarını bazen can kulağı ile dinlemesek bile gür sesinden ötürü duyar anlar ve algılardık.
Günlerden bir gün;
- "Çocuklar ! Son sınıftaki arkadaşlarınızın büyüklerinizin hazırladığı bir piyesimiz var Manisa Eğitim Araçları Salonunda" diyerek bizi davet etti.
Okulca sınıf sınıf sırayla gittik piyese. Adı hala aklımda "Çatallı Köy".Yazarı Ali Yürük.
Konusunu tam hatırlamasam da bir kaç gün sonra Talat Hocamızın sınıfta bir sorusuyla karşılaştık.
-"Piyesi nasıl buldunuz çocuklar ?. Nerelerde eksiklik gözlediniz ?.Nereleri sizi etkiledi ? "Düşüncelerini söylemek isteyenler var mıydı yok muydu hatırlamıyorum.
Parmak kaldırdım söz istedim.
-"Öğretmenim ! Ergün Abimizin konuşma sırasında kullandığı lehçe ile piyesin geçtiği mekan ve konu arasında uyumsuzluk vardı. Ergün Abi Köylü ama konuşmaları köylü gibi değil İstanbul Efendisi gibiydi."dedim. (Ergün Abi Piyeste başrolde idi.)
Talat Hocam sınıfı adımlamaya devam ederken,sağ işaret parmağı havada bana doğru sallayarak "Haklısın" dedi. Ve devam etti. Ancak devamında neler dediğini hatırlayamıyorum. Çünkü on bir on iki yaşında bir çocuk için öğretmeninin  "haklısın" demesi farklı bir kıvanç kaynağıydı. Kendimi önemli hissetmemi sağlamıştı
Zaten kitaplarla aram iyiydi. Kitaplarla dostluğa, kütüphanecilerle ahbaplığa o gün bu gündür devam edip durdum.

Ardından, ortaokul üçüncü sınıfın yılbaşı gününde birbirimize karşılıklı hediyeler almamızı istedi sınıf öğretmenimiz. Kur'a çekti. Kur'ada kim çıkarsa ona hediye alınacaktı. Çıkanı gizleyip sınıfça hediye teslim anında bilinecekti. İlhan(*) çıkmıştı şansıma. İlhan'a düşüne düşüne dar bütçemin sınırları içinde bir hediye alıp yılbaşından sonraki ilk rehberlik dersinde herkesle beraber verdim. Bana da Ekrem İnne(**)'den  bir çizgi roman hediye olarak gelmişti. Sevindim. Kitabı kapağındaki resminden itibaren incelemeye, önsözüyle çizgi hikayeyi okumaya başladım. Bu kitap beni etkiledi.

O güne kadar Tommiksler,Teksaslar,Zagorlar,Zemblalar,Kaptan Swingler,Mister Nolar,Tom Brakslar, Kızılmaskeler ,Savaşan Dünya isimli 2.dünya savaşını çizgilerle anlatan nice kitabı anneden babadan gizli okuyup duruyordum.

Ama o günden sonra okumadım, okuyamadım. Çünkü Ekrem!in hediye ettiği kitabın önsözünde; "Çocuklarımız sinema köşelerinde yabancı kültürlerin filmleriyle,evlerinde ellerine aldıkları yabancı dünyaların kültürleriyle kendi dünyalarından kopuyorlar diyordu. Biz bu resimli çizgi yayını kendi temel kültürümüzün yeni nesillere onların benimseyebileceği yöntemlerle aktarmak amacıyla yayınladık."diyordu.Çocuk aklımla düşündüm ve hak verdim. Doğruydu. Kitabın adı "Genç Osman,Han Buyruğu"idi. Otağ Yayınları.Çizerler Hasan Karal,Hamit Yüksek. Ve kitabın arka sayfasında başka kitaplar da tanıtılıyordu. Bir de baktım ki Talat Hocamın piyesini düzenlediği "Çatallı Köy" de aynı yayınevinde basılmıştı.

....Bu piyes ve resimli kitap hayatımın bir dönemecinde referans olacağını, bir dönemeçte karar verirken bana yön göstereceğini bilmiyordum.
.............................................................................................................................
(*) İlhan Polis oldu.Yüzündeki muzip gülümsemesi hala gözümün önünde.
(**) Ekrem İnne; Manisa RAKS fabrikasında elektrik teknisyeniydi.Şu anda Manisa ATAK Elektrik şirketinin ortaklarından.Çocukken öfkeli bakışları vardı.Hala öyle mi bilmiyorum.

Kader Kısmet

Sabah evden çıkıp işe doğru giderken sağımda kalan Karlı Manisa Dağı ilişti gözüme.
Yukarı doğru bakarken aklıma yıllar önceki bir gözlemim geldi.

Manisa Dağının zirvesinde beyazın hüküm sürdüğü soğuk Şubat sonlarından bir Pazartesi ikindisinde Malta manavı kavşağından yukarıya  Karaköy pazarına yürüyordum.

 Zirvede gözümüze çarpan beyazın, şehirde,yüzümüze vuran ayazı vardı.

Akşam ayazının  etkisiyle pardesüme bürünmüş,yün şapkamı enseme kadar indirmiş ellerim cebimin derinliklerinde üşüyerek ilerliyordum.

A101 marketin yakınına geldim.

Duvar kenarında elleri cebinde bir adam dikkatimi çekti. Şakaklarındaki saçların kırlarından  60 yaşlarında olduğu anlaşılıyordu.Keskin soğuğa rağmen üzerinde kırarmış yelekli bir ceketten başka giyeceği yoktu. Eski siyah pantalonu, yıpranmış sivri burunlu yumurta topuklu ayakkabısıyla, elleri cebinde duvara yaslanmış bekliyordu. Elbiselerinin modeli,sivri burunlu ayakkabılarının ökçeleri  1970 li yıllardaki fayton sürücülerini hatırlatıyordu. Gözlerinde; uzaklara, karlı zirvelere doğru kayan bakışlarında bir kayıtsızlık vardı.

 Boşvermişliğin,umutsuzluğun dinginliği hareketlerini etkilemişti. Gözlerini kah kısıyor kah sigarasının dumanını öylesine savuruveriyordu.

Pazara gidip gelen insanlar telaşla önünden geçiyorlardı.
Okuldan çocuğunu alıp evine giden bir anne yanından geçerken hafifçe toparlanıyor, çocukla anne geçtikten sonra ise yeniden eski dinginliğine bürünüyordu. Bazen yanında eşiyle neşeyle yürüyen insanları görünce de şöyle bir dikiliyordu. Elleri çantalı, pazar arabalı ihtiyar insanların koşuşmaları ise ilgisini çekmiyordu.

Sessiz,durgun,bıkkın bir bekleyiş içindeydi.

Bir ara gözlerini -yine bıkkın bir bakış ile- yol kenarında alışveriş için tezgahlarını açmış pazarcılara doğru kaydırdı. Pazarcılara bakmaya başladı. Başımı gayrı ihtiyari baktığı yöne doğru çevirdim. Nereye, neden baktığının merakı içinde pazarcıları  ve etrafı incelemeye başladım.

Pazarcılara ait yere serilmiş eşyaların arasında, bel hizasına kadar yükseltilmiş seyyar sehpa üzerinde özenle işlenmiş ahşap bir kutu duruyordu. Kutuyu merak edip yavaşça öne doğru yürüyüp baktım.

"Acaba esans satıcısı mı?" diye düşünüp, ahşap sehpanın önünde küçüklü büyüklü esans şişeleriyle karşılaşacağımı umarken (bir tabla üzerinde) düzenli olarak kıvrılmış kağıtlar ve kutudaki delikten dışarıyı gözleyen küçük bir çift gözle karşılaştım.

Önündeki sermayesine umutsuzca bakan bir adam ve  kaderini merak edenler için sipariş  bekleyen   bir tavşan Karaköy pazarında  akşam ayazını karşılıyordu.

Sermayesini kediye yükleyenleri duyuyordum. Ama sermayesini soğuk bir şubat akşamında tavşana yükleyene ilk kez rastlıyordum.

Çocukluğumda rastladığım, kader kısmet çekilişi yapan  okul yakınlarında,ya da çocukların ve annelerinin sık uğradığı mekanların yakınlarında tezgah açıp bekleyenlerden sonuncusu ile karşılaşmıştım. Sonuncu tavşan, sonuncu  "Kader kısmet" çi...

Satıcı ihtiyar ile tavşanın  bahtlarına, çekilişlerinden pek olumlu sonuçlar  çıkmamıştı anlaşılan...

14 Ocak 2016 Perşembe

Hayata Pamuk İpliğiyle Bağlıyız.

Geçen hafta ( 28/8/2015 ) Cuma günü saat sabah 5 sıraları baldızın kızı "Enişte enişte yetiş babama bir şeyler oluyor" diye haykırarak kapıya koştu.Telaşla bacanağın evine  indim. Bacanak kan ter içinde kasılmış zor nefes alıyordu.Büyük oğlum ve eşim de inmişti. Oğlum hemen 112 yi aradı. Biz çaresizce ne yapacağımızı bilemeden beklerken nefes aralıkları da gitgide azaldı. Nefesi kesildi. Bir süre sonra derin bir nefes aldı.Yeniden kesildi. Kaç dakika geçtiğini bilmiyoruz.

 O arada acil 112 nin personeli içeriye geldi.Allah Razı Olsun.Hemen yapılması gerekenleri hızlı ama sükunetle yapmaya başladılar.Biz felç mi beyin kanaması mı diye düşünürken onlar kalbin durduğunu yeniden çalıştırdıklarını tekrar durmasına fırsat vermeden acele araca indirerek hastaneye götürmeleri gerektiğini söylediler.Beraberce araca indirdik.
 Ve bacanak hastaneye gitti.
Ben kararsızlık içinde yalınayak apartman dış kapısının önünde sokakta beklediğimi hatırlıyorum. Baldız ve oğlum ve kızları birlikte hastaneye gittiler.Giyinip biz de hastaneye gittik.Yoğun bakımda girmemiz yasak.Ne olduğunu anlayamadık. Mecburen eve döndük.
Sonra düşünmeye ne olduğunu farketmeye başladık. Allah Razı Olsun.Allah devlete zeval vermesin. Eğer 112 acil zamanında gelmeseydi.Şu an hem bacanak hem de biz çok başka bir noktada olacaktık...
Allah tüm hastalara,zor durumda olanlara şifalar versin.
 Hayata pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuzu bir kez daha anladık.
Ancak zaman geçtikçe yeniden dünyanın telaşı bizi içine alıyor.Sanki bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi bir garip düşünceyle, yeni bir şok dalgasına kadar,hayatın keşmekeşine dalıp    -Ziya Paşa'nın "Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldur" sözündeki gibi-  sonumuzu unutuyoruz.

 İbret almamız, hayatı ona göre yaşamamız gerektiği halde...

Dua

2015 Eylül ayının16.günündeyiz.
Kurban Bayramı 8 gün sonra.Büyük oğlum Gediz de,kızım Çamköy de kayınvalidenin yanında.Küçük oğlum halasının büyük oğlu ile evde gece gündüz bilgisayar başında internette savaş oyunlarıyla meşgul.Eşim evde kız kardeşi ile ve yeğeniyle beraber eniştesinin sağlığının düzelmesi için dua ediyor.
Bacanak ise evvelki gün yoğun bakımdan çıkarılmış normal servise -özel odaya- alınmış.Dün akşam yanına gittim kızkardeşi bekliyordu.Uyuduğu için konuşamadım.
Bir yanında serum bir yanında idrar torbası uyuyordu.15 dakika kadar bekledim ayrıldım.
İnşallah kısa zamanda iyileşir.

Yatağına Kırgın Irmaklar

Ne zamandır oğlum Alper'e aldığım kitapları iade etmek için kütüphaneye uğrama niyetindeydim.Çok şükür geçen perşembe günü bu niyetimi gerçekleştirebildim. Akşamüzeri işten çıkınca saat 17.30 sıraları kütüphaneye girdiğimde kapıda Telekomdan arkadaşım İsmail karşıladı.Saat geciktiğinden İsmail'le fazla konuşamadan kitapları teslim etmek üzere okuma salonuna girdim.
Gençler masalarda ders çalışıyorlardı.Sağ tarafta teslim bölümünde oturan görevliye kitapları teslim ettim.Zaman var mı kitap bakabilir miyim dedim.Olumlu cevabıyla şöyle bir kitapları incelemeye başladım.
Yeni gelen kitaplar bölümünde Ahmet Turan Alkan'ın "Yatağına Kırgın Irmaklar" adlı eserini gördüm. Ahmet Turan Alkan yıllar önce Zaman gazetesinde üçüncü sayfadaki köşesinde yazarken okurdum ve yazdıklarını takdir ederdim.Fakat son yıllarda yazılarında o eski havayı bulamamaya başladığımdan takip etmeyi bırakmıştım.Cumartesi Pazar günleri ek sayfalarda yazdıklarını ise Ona yakıştıramadığımdan okumuyordum.
İnsanların değişeceğini kabul etsem de keyif benim keyfimdi.Son zamanlarını beğenmiyordum.Sanki ciddi,vakur,düşünür Ahmet Turan Alkan gitmiş başka bir yazar gelmişti. Acaba Zaman Gazetesinin Selahattin Duman'ı olmak mı istiyordu. (Selahattin Abimin gönlümdeki yeri ve mevkisi ayrıdır müstesnadır.) Şimdi hatırladım."Altıncı Şehir" adlı eserini de geçen yıllarda okumak üzere kütüphaneden almıştım.Gazetedeki hafta sonu yazılarına kızdığımdan mıdır nedir.Biraz okumuş sonunu getirememiştim.O kitapta da Sivas üzerinden ülkedeki değişimi ele aldığı bölümleri hatırlıyorum.Ülkedeki tüm şehirler birbirinin aynı kübik binalarla doldurulmuş.Şehirlerin alameti farikaları kalmamış,bir şehrin diğerinden ayıran binaların yapım şekilleri v.s. bölgesel özellikler yok olmuş diyor,müteahhitlere kızıyordu.Doğru söylüyordu.Ama okuyamadım.Süresi dolunca iade ettim kütüphaneye.
Yeniden okumak üzere aldığım "Yatağına Kırgın Irmaklar" da Ustalardan bahsediyor.Seri üretimin,ucuzlayan teknolojinin kurbanı olan ustalardan,esnaflardan...Üzülüyor hayıflanıyorum. Çünkü doğru söylüyor.Ramazanlardan bahsediyor.Çocukken dinlediği masallardan.Yazdıklarını takdir ediyorum.
İslam Dünyasının sorunlarıyla ilgili düşüncelerine de katılıyorum.Bu bölüme kadar yazdıklarını takdir ediyordum.Ancak kitabının bir bölümünde Timsahlardan (!) bahsediyor. Timsahları ve timsahlığı anlattığı bölümün bazı kısımlarına katılsam da tümüne katılmıyorum. Bence kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Ahmet Turan Alkan'ın Ankara Siteler yurdunda sessiz ve yalnız Ramazanlar geçirdiği yıllarda ben de tek maaşıyla 4 çocuk büyütmeye çalışan bir tekstil işçisi babanın çocuğu olarak Manisa da Meslek Lisesi öğrencisiydim.

1979 yılı yaz dönemi okul tatilinde harçlığımı çıkarmak amacıyla fırında çalışmaya başlamıştım. Manisa Karaköy Semtinde İzmir Caddesi üzerinde Kömürcü Muharrem Amcanın kömür deposunun karşısında bulunan eski ismi Çifte Yani /yeni ismi Yeni Doğan olan bu fırında,Rahmetli Fırıncı Ramiz Abinin yanında tezgahtarlık yaparken, yazarımızın timsah olarak adlandırdığı kimselerin bazılarından (eski tarihli) Hergün gazetesi almak zorunda kaldığımı hatırlıyorum.
İstersen alma! (Almazsan ya ben mimlenir okul yolunda dayak yerdim.Ya da dükkan mimlenir bilinmez bir zamanda camları iniverirdi.) Zaten kıt olan harçlığımdan elime zorla tutuşturularak almak mecburiyetinde kaldığım gazeteden paramı boşa atmamış olmak niyetiyle / yararlanmak için bu gazeteyi okuyordum. Para vermişim atamıyor,okuyordum.(Timsahlara saygım biraz eksikse bir sebebi de bu olabilir.) Taha Akyol'un, Enver Altaylı'nın birkaç gün öncesine ait fikirlerini geç de olsa öğreniyordum. Taha Akyol'un yazılarını çok takip etmem. Bir öğretmen edasıyla ders dikte ettirir gibi gelir bana. Ama bir sebebi de 1980 öncesinde mecburen okuduğum Hergün Gazetesinin en arka sayfasındaki yazılarına olan kızgınlığım / bıkkınlığım mı?
Bahse konu ettiğim gazeteyi daha önceki sene köydeyken sessizlikten ve durgunluktan sıkıldığım zamanlar okuduğumda olmuştu. Bir şeyler yapmak can sıkıntımı geçirmek için köye 5 km uzaklıkta olan ilçeye giderdim.( Kütahya/Gediz)
Dedemin dükkanının biraz ilerisinde bulunan Ulu caminin karşısındaki gazete bayisinin önünde durur gazetelere bakardım.Bir kaç defa bu gazeteyi aldığımda olmuştu.

Fakat bir yıl sonra fırında çalışırken yapılan baskı ve mecburiyet bir şeyleri tekrar düşünmeme yol açtı.

Yeni bir hatıra. Türk Telekomda çalışırken Ahmet Beyin timsahlarının iktidar olduğu yakın zamanda ise Ankara dan bir yayınevi  İl Müdüründen aldığı izinle "Sizin İl Müdüründen isminizin olduğu listeyi aldık, o listeye göre sizi ziyaret ediyoruz. Kitap setlerimizden beğendiğinizi alın,taksitle ödeyin"sözleriyle psikolojik baskı ile bir kısım çalışana kitap seti satmış idi.Taksitlerde güzel rakamlardı.Eskiden kalan tecrübemle (Hergün gazetesi tecrübesi) bu defa direnebildim ve bir manevrayla kitap seti almaktan kurtulmuştum.Çalışanlar iş yerinde sıkıntı olur tedirginliği ile bila mecburi kitap setlerinden birini seçip almak durumunda kalıyorlardı.

Okumak güzel bir şey ama gönül rızasıyla olursa çok daha güzel ...

Özlem

        Dağların rüzgarını özlemişim. Dağların yeşilliğini,güneşini,çamların kokusunu özlemişim.Ne zaman şehrin güneyine dönsem," gel " diye seslenen dağların yamaçlarını,gel diye el sallayan çamların, selvilerin dallarını farkediyorum. Yukarılardaki bulutları görüyorum,bembeyaz dişleriyle bana gülümseyen,bazen de kızıp kapkara bir renkle bakan bulutları...

        O sükuneti,durgunluğu arıyorum şehrin karmaşasından iyice sıkıldığım anlarda.
Akşam iş dönüşü yorgun vücudumu zorla taşıyan ayaklarım beni eve getirdiğinde televizyonun karşısına uzanıveriyorum. Elime tutuşturulan uzaktan kumandada önce 188 kanaldan itibaren sıralanmış yayınlara bakıyorum.Dağları tek başına gezen maceracıları arıyorum. Bulursam yemeğe kadar izliyorum. 

        Spil Dağındaki kaleyi ne zamandan beri dolaşamadım. Kalenin yukarısında bulunan iç kaleye çıkmak oradan şehri seyretmek istiyorum. Ancak yalnız çıkmak keyif vermiyor. Kafanızın uyduğu bir arkadaşla beraber gezip dolaşmak daha hoş oluyor.

       Bozköy semtinin yukarısında kent ormanı var.Gezip dolaşmaya uygun. Bir zamanlar her hafta sonu yürüyüşe çıkardık. İnşallah yeniden başlarım.

        Benimki özlem mi yoksa kaçış mı? Şehrin keşmekeşi ve evin uzayıp giden sorunlarından bir kaç saatliğine de olsa kaçış mı acaba ?

         Dertleşmek mi,boşalmak mı? Yakın arkadaşımla adımlarken dağları tepeleri , çözemediğimiz sorunlarımızı birbirimize anlatıp çözümler arıyoruz.Yanlışlıklara kızıp söyleniyoruz.

          Yürümek bedenimize sağlık katarken,dertleşmek de gönlümüze ferahlık veriyor. İçini boşaltmanın rahatlığını sunuyor. Ve dağların ıssızlığı ayak seslerimizi de, dilimizden çıkan gönül seslerini de kendi derinliği içinde yutuyor. 


8 Ocak 2016 Cuma

Doğan Kardeş

1973 yılıydı sanırım. Saruhanbey İlkokulunda üçten dörde geçtiğim yazdı. Sıcak günlerin birinde aylak aylak gezerken Manisa Karaköy'de kitapçı Nazif (Anginer) Amcanın dükkanının önünde buldum kendimi. Dükkan önünde sergilediği kartpostallara, dergilere bakarken renkli bir dergi ilişti gözüme, elime aldım. Sayfalarını çevirmeye başladım,hoşuma gitti,adı "Doğan Kardeş" ti. Haftalık bir dergiydi. Fiyatı 150 kuruş yada 125 kuruş olabilir.Biriktirdiğim kıymetli paralarıma kıyabilecek nitelikte bir dergi olduğuna kanaat getirdim. Nazif Amcaya ücretini ödeyerek aldım.Eve geldim. Okumaya başladım.İçi renkli resimli macera dizileriyle doluydu.Aklımda kalan biri"Sihirli Ayakkabı", diğeri "Uçan çocuklar"dı.
Fotoğraf 1
Sihirli Ayakkabı'da İngiltere'de yaşayan futbol oynamayı seven ancak çok başarılı olamayan bizim yaşlarda yoksul bir çocuk eski ayakkabıcıda bir ayakkabı bulur.Eskici" bunu tamir edeyim de giy, bu sihirli bir ayakkabıdır"der....

Eski tip pırpırlı pervaneli  uçakları kullanan bir kaç çocuğun bulunduğu diğer macerada ise devam eden olaylar zinciri tam heyecanlı yerinde sona ererdi.Uçağı kullanan benmişim gibi heyecan duyardım.

Ben de aynı heyecanla dergiyi beklerdim. Derginin geldiği günü iple çeker olmuştum. Harçlığımı biriktirip beklerdim. Hemen alıp resimli hikayeleri kaldığı herden hızla okumaya başlardım. Arka sayfalarda okuyucu mektupları,fotoğrafları ve resimleri yayınlanırdı .Ne kadar niyetlendimse de bir türlü yazı,resim ve fotoğraf gönderme cesaretini kendimde bulamadım. Resimlerini gönderen, dergiyi okuyan takip eden arkadaşların  yayınlanan vesikalık fotoğraflardan tanıdık biri var mıdır acaba düşüncesiyle uzun uzun incelerdim. Melike Sarıöz aklımda kalan isimlerden biri, çevremde  tanıdığım birine benzetiyordum ama. kimdi, neredeydi. Çıkaramıyordum. Hala çıkaramadım.

Yaz tatillerinde ayakkabı imalathanesinde çıraklık yaptığım dönemlerde de devam etti dergi müptelalığı. Haftalığımı aldıktan sonra öncelikli işim çalıştığım işyerine en yakın kitapçıya gazeteciye uğramak olurdu.

Şimdiki Manisa Garanti Bankasının karşısında belediye dükkanları vardı. Veli Yazan isimli spor malzemeleri satan işyerinin yanında bulunan kitapçıdan dergilere Doğan Kardeş'in yeni sayısı var mı acaba diye baktığımı,eğer yeni sayı geldi ise aldığımı hatırlıyorum.

1970 li yılların Manisa Şehri daha güneşli, daha aydınlıktı.Şehrin içinde yüksek binalar yoktu.Her yerden gökyüzünü,günü güneşi rahatlıkla seyredebiliyorduk.Günü güneşi,göğün maviliklerini,gezen bulutları,cıvıldayarak uçan kuşları,kumru seslerini,damlarda uzun uzun miyavlayan kedi seslerini,baharda uyanan ağaç dallarını yapraklarını görerek yaşadığında insan hayata daha iyimser bakıyor.

Daha umutluyduk gelecekten, iyimserlik dostluk, arkadaşlık, komşuluk, yardımlaşma, paylaşım,sohbet her yerde vardı.

Ancak; hız,lüks,şatafat,parlak vitrinler,ihtişamlı lokantalar, son model arabalar,uzaktan kumandalar, asansörler, pırıltılı geceler, hatta bazı yerlerde elektrik bile yoktu.

O günlerde ince parlak kağıtlara basılmış renkli çocuk dergileri de yoktu. Doğan Kardeş'in orta sayfasında renkli posterler olurdu.Posterlerden birinde kaleci Yasin Özdenak'ın sarı kırmızılı forması ile kale önünde bir pozu ve altında imzası vardı.

Bu dergileri uzun zaman sakladım.

Bir gün mahalledeki arkadaşlarla kitaplar dergiler  hakkında konuşurken, biriktirdiğim Doğan Kardeş dergilerinden, içindeki sürükleyici resimli hikayelerden bahsetmiştim.
Bizi dinleyen sokak komşumuz ( Pele gibi futbol oynadığında mıdır, ten renginin benzerliğinden midir Pele diye lakap taktığımız ) Şaban Abinin oğlu Pele İlhan bakmak için dergi kolleksiyonunu istedi benden.
Eve gidip dergileri gizlediğim (*) yerden çıkararak tomarın tümünü İlhan Oğulcan'a verdim.


Keşke tümünü vermeyip "birini oku getir diğerini vereyim" deseydim.

Gidiş o gidiş bir daha geri gelmedi güzelim dergilerim... Doğan Kardeş hatıralarımda sadece hayalleri kalan bir dergi oldu...

Şu anda arasam da benzer dergiler yok. Doğan Kardeş başkaydı, bambaşkaydı...

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Evde dergileri gizliyordum.Çünkü iki küçük kardeşimin en çok merak ettikleri ve yırtmaktan hoşlandıkları şeyler dergilerimdi. Bakmaları için ellerine eski gazete kitap defter verdiğimde dokunmazlar,ben bir şeyi okuyorsam daldığım bir anda aniden alıp (yüzlerindeki garip bir memnuniyetle ağızları yayılmış halde)  yırtıverirlerdi.

Bu nedenle evin yüksek kısımlarına yerleştirdiğim kitaplara ve dergilere; "Acaba Abimin evin bizim uzanamayacağımız yerlerine gizledikleri neydi?" merakı içinde duvarlara tutunarak ilerleyip elimdeki dergilere  bakarlardı. Keşke onlara verseydim de baksalardı. Büyüyünce bakarlar düşüncesindeydim.

Daha önce kütüphaneden emanet aldığım bir kitabı erkek kardeşim parçalamıştı. Kitabı o halde görünce hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Babam şeffaf bant getirdi.Kitabın yırtık parçalarını tek tek birleştirdi. Ben de korkuyla karışık tedirginlik içinde Haydar Barçın Çocuk Kütüphanesine kitabı teslim etmeye gittim.O gün sayım telaşı vardı.kitabı uzaktan gösterip sırasına koydum. Kurtulmuştum.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...