Geçen hafta ( 28/8/2015 ) Cuma günü saat sabah 5 sıraları baldızın kızı "Enişte enişte yetiş babama bir şeyler oluyor" diye haykırarak kapıya koştu.Telaşla bacanağın evine indim. Bacanak kan ter içinde kasılmış zor nefes alıyordu.Büyük oğlum ve eşim de inmişti. Oğlum hemen 112 yi aradı. Biz çaresizce ne yapacağımızı bilemeden beklerken nefes aralıkları da gitgide azaldı. Nefesi kesildi. Bir süre sonra derin bir nefes aldı.Yeniden kesildi. Kaç dakika geçtiğini bilmiyoruz.
O arada acil 112 nin personeli içeriye geldi.Allah Razı Olsun.Hemen yapılması gerekenleri hızlı ama sükunetle yapmaya başladılar.Biz felç mi beyin kanaması mı diye düşünürken onlar kalbin durduğunu yeniden çalıştırdıklarını tekrar durmasına fırsat vermeden acele araca indirerek hastaneye götürmeleri gerektiğini söylediler.Beraberce araca indirdik.
Ve bacanak hastaneye gitti.
Ben kararsızlık içinde yalınayak apartman dış kapısının önünde sokakta beklediğimi hatırlıyorum. Baldız ve oğlum ve kızları birlikte hastaneye gittiler.Giyinip biz de hastaneye gittik.Yoğun bakımda girmemiz yasak.Ne olduğunu anlayamadık. Mecburen eve döndük.
Sonra düşünmeye ne olduğunu farketmeye başladık. Allah Razı Olsun.Allah devlete zeval vermesin. Eğer 112 acil zamanında gelmeseydi.Şu an hem bacanak hem de biz çok başka bir noktada olacaktık...
Allah tüm hastalara,zor durumda olanlara şifalar versin.
Hayata pamuk ipliğiyle bağlı olduğumuzu bir kez daha anladık.
Ancak zaman geçtikçe yeniden dünyanın telaşı bizi içine alıyor.Sanki bizim başımıza gelmeyecekmiş gibi bir garip düşünceyle, yeni bir şok dalgasına kadar,hayatın keşmekeşine dalıp -Ziya Paşa'nın "Hafıza-ı beşer nisyan ile maluldur" sözündeki gibi- sonumuzu unutuyoruz.
İbret almamız, hayatı ona göre yaşamamız gerektiği halde...
Bu bloğu oluşturmaya Temmuz ayı içinde,sıcak bir öğle sonrasında başlamıştım.Aklıma ilk gelen kelimeyi yazıvermişim başlığa...
14 Ocak 2016 Perşembe
Dua
2015 Eylül ayının16.günündeyiz.
Kurban Bayramı 8 gün sonra.Büyük oğlum Gediz de,kızım Çamköy de kayınvalidenin yanında.Küçük oğlum halasının büyük oğlu ile evde gece gündüz bilgisayar başında internette savaş oyunlarıyla meşgul.Eşim evde kız kardeşi ile ve yeğeniyle beraber eniştesinin sağlığının düzelmesi için dua ediyor.
Bacanak ise evvelki gün yoğun bakımdan çıkarılmış normal servise -özel odaya- alınmış.Dün akşam yanına gittim kızkardeşi bekliyordu.Uyuduğu için konuşamadım.
Bir yanında serum bir yanında idrar torbası uyuyordu.15 dakika kadar bekledim ayrıldım.
İnşallah kısa zamanda iyileşir.
Kurban Bayramı 8 gün sonra.Büyük oğlum Gediz de,kızım Çamköy de kayınvalidenin yanında.Küçük oğlum halasının büyük oğlu ile evde gece gündüz bilgisayar başında internette savaş oyunlarıyla meşgul.Eşim evde kız kardeşi ile ve yeğeniyle beraber eniştesinin sağlığının düzelmesi için dua ediyor.
Bacanak ise evvelki gün yoğun bakımdan çıkarılmış normal servise -özel odaya- alınmış.Dün akşam yanına gittim kızkardeşi bekliyordu.Uyuduğu için konuşamadım.
Bir yanında serum bir yanında idrar torbası uyuyordu.15 dakika kadar bekledim ayrıldım.
İnşallah kısa zamanda iyileşir.
Yatağına Kırgın Irmaklar
Ne zamandır oğlum Alper'e aldığım kitapları iade etmek için kütüphaneye uğrama niyetindeydim.Çok şükür geçen perşembe günü bu niyetimi gerçekleştirebildim. Akşamüzeri işten çıkınca saat 17.30 sıraları kütüphaneye girdiğimde kapıda Telekomdan arkadaşım İsmail karşıladı.Saat geciktiğinden İsmail'le fazla konuşamadan kitapları teslim etmek üzere okuma salonuna girdim.
Gençler masalarda ders çalışıyorlardı.Sağ tarafta teslim bölümünde oturan görevliye kitapları teslim ettim.Zaman var mı kitap bakabilir miyim dedim.Olumlu cevabıyla şöyle bir kitapları incelemeye başladım.
Yeni gelen kitaplar bölümünde Ahmet Turan Alkan'ın "Yatağına Kırgın Irmaklar" adlı eserini gördüm. Ahmet Turan Alkan yıllar önce Zaman gazetesinde üçüncü sayfadaki köşesinde yazarken okurdum ve yazdıklarını takdir ederdim.Fakat son yıllarda yazılarında o eski havayı bulamamaya başladığımdan takip etmeyi bırakmıştım.Cumartesi Pazar günleri ek sayfalarda yazdıklarını ise Ona yakıştıramadığımdan okumuyordum.
İnsanların değişeceğini kabul etsem de keyif benim keyfimdi.Son zamanlarını beğenmiyordum.Sanki ciddi,vakur,düşünür Ahmet Turan Alkan gitmiş başka bir yazar gelmişti. Acaba Zaman Gazetesinin Selahattin Duman'ı olmak mı istiyordu. (Selahattin Abimin gönlümdeki yeri ve mevkisi ayrıdır müstesnadır.) Şimdi hatırladım."Altıncı Şehir" adlı eserini de geçen yıllarda okumak üzere kütüphaneden almıştım.Gazetedeki hafta sonu yazılarına kızdığımdan mıdır nedir.Biraz okumuş sonunu getirememiştim.O kitapta da Sivas üzerinden ülkedeki değişimi ele aldığı bölümleri hatırlıyorum.Ülkedeki tüm şehirler birbirinin aynı kübik binalarla doldurulmuş.Şehirlerin alameti farikaları kalmamış,bir şehrin diğerinden ayıran binaların yapım şekilleri v.s. bölgesel özellikler yok olmuş diyor,müteahhitlere kızıyordu.Doğru söylüyordu.Ama okuyamadım.Süresi dolunca iade ettim kütüphaneye.
Yeniden okumak üzere aldığım "Yatağına Kırgın Irmaklar" da Ustalardan bahsediyor.Seri üretimin,ucuzlayan teknolojinin kurbanı olan ustalardan,esnaflardan...Üzülüyor hayıflanıyorum. Çünkü doğru söylüyor.Ramazanlardan bahsediyor.Çocukken dinlediği masallardan.Yazdıklarını takdir ediyorum.
İslam Dünyasının sorunlarıyla ilgili düşüncelerine de katılıyorum.Bu bölüme kadar yazdıklarını takdir ediyordum.Ancak kitabının bir bölümünde Timsahlardan (!) bahsediyor. Timsahları ve timsahlığı anlattığı bölümün bazı kısımlarına katılsam da tümüne katılmıyorum. Bence kimse sütten çıkmış ak kaşık değil. Ahmet Turan Alkan'ın Ankara Siteler yurdunda sessiz ve yalnız Ramazanlar geçirdiği yıllarda ben de tek maaşıyla 4 çocuk büyütmeye çalışan bir tekstil işçisi babanın çocuğu olarak Manisa da Meslek Lisesi öğrencisiydim.
1979 yılı yaz dönemi okul tatilinde harçlığımı çıkarmak amacıyla fırında çalışmaya başlamıştım. Manisa Karaköy Semtinde İzmir Caddesi üzerinde Kömürcü Muharrem Amcanın kömür deposunun karşısında bulunan eski ismi Çifte Yani /yeni ismi Yeni Doğan olan bu fırında,Rahmetli Fırıncı Ramiz Abinin yanında tezgahtarlık yaparken, yazarımızın timsah olarak adlandırdığı kimselerin bazılarından (eski tarihli) Hergün gazetesi almak zorunda kaldığımı hatırlıyorum.
İstersen alma! (Almazsan ya ben mimlenir okul yolunda dayak yerdim.Ya da dükkan mimlenir bilinmez bir zamanda camları iniverirdi.) Zaten kıt olan harçlığımdan elime zorla tutuşturularak almak mecburiyetinde kaldığım gazeteden paramı boşa atmamış olmak niyetiyle / yararlanmak için bu gazeteyi okuyordum. Para vermişim atamıyor,okuyordum.(Timsahlara saygım biraz eksikse bir sebebi de bu olabilir.) Taha Akyol'un, Enver Altaylı'nın birkaç gün öncesine ait fikirlerini geç de olsa öğreniyordum. Taha Akyol'un yazılarını çok takip etmem. Bir öğretmen edasıyla ders dikte ettirir gibi gelir bana. Ama bir sebebi de 1980 öncesinde mecburen okuduğum Hergün Gazetesinin en arka sayfasındaki yazılarına olan kızgınlığım / bıkkınlığım mı?
Bahse konu ettiğim gazeteyi daha önceki sene köydeyken sessizlikten ve durgunluktan sıkıldığım zamanlar okuduğumda olmuştu. Bir şeyler yapmak can sıkıntımı geçirmek için köye 5 km uzaklıkta olan ilçeye giderdim.( Kütahya/Gediz)
Dedemin dükkanının biraz ilerisinde bulunan Ulu caminin karşısındaki gazete bayisinin önünde durur gazetelere bakardım.Bir kaç defa bu gazeteyi aldığımda olmuştu.
Fakat bir yıl sonra fırında çalışırken yapılan baskı ve mecburiyet bir şeyleri tekrar düşünmeme yol açtı.
Yeni bir hatıra. Türk Telekomda çalışırken Ahmet Beyin timsahlarının iktidar olduğu yakın zamanda ise Ankara dan bir yayınevi İl Müdüründen aldığı izinle "Sizin İl Müdüründen isminizin olduğu listeyi aldık, o listeye göre sizi ziyaret ediyoruz. Kitap setlerimizden beğendiğinizi alın,taksitle ödeyin"sözleriyle psikolojik baskı ile bir kısım çalışana kitap seti satmış idi.Taksitlerde güzel rakamlardı.Eskiden kalan tecrübemle (Hergün gazetesi tecrübesi) bu defa direnebildim ve bir manevrayla kitap seti almaktan kurtulmuştum.Çalışanlar iş yerinde sıkıntı olur tedirginliği ile bila mecburi kitap setlerinden birini seçip almak durumunda kalıyorlardı.
Okumak güzel bir şey ama gönül rızasıyla olursa çok daha güzel ...
Özlem
Dağların rüzgarını özlemişim. Dağların yeşilliğini,güneşini,çamların kokusunu özlemişim.Ne zaman şehrin güneyine dönsem," gel " diye seslenen dağların yamaçlarını,gel diye el sallayan çamların, selvilerin dallarını farkediyorum. Yukarılardaki bulutları görüyorum,bembeyaz dişleriyle bana gülümseyen,bazen de kızıp kapkara bir renkle bakan bulutları...
O sükuneti,durgunluğu arıyorum şehrin karmaşasından iyice sıkıldığım anlarda.
Akşam iş dönüşü yorgun vücudumu zorla taşıyan ayaklarım beni eve getirdiğinde televizyonun karşısına uzanıveriyorum. Elime tutuşturulan uzaktan kumandada önce 188 kanaldan itibaren sıralanmış yayınlara bakıyorum.Dağları tek başına gezen maceracıları arıyorum. Bulursam yemeğe kadar izliyorum.
Spil Dağındaki kaleyi ne zamandan beri dolaşamadım. Kalenin yukarısında bulunan iç kaleye çıkmak oradan şehri seyretmek istiyorum. Ancak yalnız çıkmak keyif vermiyor. Kafanızın uyduğu bir arkadaşla beraber gezip dolaşmak daha hoş oluyor.
Bozköy semtinin yukarısında kent ormanı var.Gezip dolaşmaya uygun. Bir zamanlar her hafta sonu yürüyüşe çıkardık. İnşallah yeniden başlarım.
Benimki özlem mi yoksa kaçış mı? Şehrin keşmekeşi ve evin uzayıp giden sorunlarından bir kaç saatliğine de olsa kaçış mı acaba ?
Dertleşmek mi,boşalmak mı? Yakın arkadaşımla adımlarken dağları tepeleri , çözemediğimiz sorunlarımızı birbirimize anlatıp çözümler arıyoruz.Yanlışlıklara kızıp söyleniyoruz.
Yürümek bedenimize sağlık katarken,dertleşmek de gönlümüze ferahlık veriyor. İçini boşaltmanın rahatlığını sunuyor. Ve dağların ıssızlığı ayak seslerimizi de, dilimizden çıkan gönül seslerini de kendi derinliği içinde yutuyor.
Benimki özlem mi yoksa kaçış mı? Şehrin keşmekeşi ve evin uzayıp giden sorunlarından bir kaç saatliğine de olsa kaçış mı acaba ?
Dertleşmek mi,boşalmak mı? Yakın arkadaşımla adımlarken dağları tepeleri , çözemediğimiz sorunlarımızı birbirimize anlatıp çözümler arıyoruz.Yanlışlıklara kızıp söyleniyoruz.
Yürümek bedenimize sağlık katarken,dertleşmek de gönlümüze ferahlık veriyor. İçini boşaltmanın rahatlığını sunuyor. Ve dağların ıssızlığı ayak seslerimizi de, dilimizden çıkan gönül seslerini de kendi derinliği içinde yutuyor.
8 Ocak 2016 Cuma
Doğan Kardeş
1973 yılıydı sanırım. Saruhanbey İlkokulunda üçten dörde geçtiğim yazdı. Sıcak günlerin birinde aylak aylak gezerken Manisa Karaköy'de kitapçı Nazif (Anginer) Amcanın dükkanının önünde buldum kendimi. Dükkan önünde sergilediği kartpostallara, dergilere bakarken renkli bir dergi ilişti gözüme, elime aldım. Sayfalarını çevirmeye başladım,hoşuma gitti,adı "Doğan Kardeş" ti. Haftalık bir dergiydi. Fiyatı 150 kuruş yada 125 kuruş olabilir.Biriktirdiğim kıymetli paralarıma kıyabilecek nitelikte bir dergi olduğuna kanaat getirdim. Nazif Amcaya ücretini ödeyerek aldım.Eve geldim. Okumaya başladım.İçi renkli resimli macera dizileriyle doluydu.Aklımda kalan biri"Sihirli Ayakkabı", diğeri "Uçan çocuklar"dı.

Sihirli Ayakkabı'da İngiltere'de yaşayan futbol oynamayı seven ancak çok başarılı olamayan bizim yaşlarda yoksul bir çocuk eski ayakkabıcıda bir ayakkabı bulur.Eskici" bunu tamir edeyim de giy, bu sihirli bir ayakkabıdır"der....
Eski tip pırpırlı pervaneli uçakları kullanan bir kaç çocuğun bulunduğu diğer macerada ise devam eden olaylar zinciri tam heyecanlı yerinde sona ererdi.Uçağı kullanan benmişim gibi heyecan duyardım.
Ben de aynı heyecanla dergiyi beklerdim. Derginin geldiği günü iple çeker olmuştum. Harçlığımı biriktirip beklerdim. Hemen alıp resimli hikayeleri kaldığı herden hızla okumaya başlardım. Arka sayfalarda okuyucu mektupları,fotoğrafları ve resimleri yayınlanırdı .Ne kadar niyetlendimse de bir türlü yazı,resim ve fotoğraf gönderme cesaretini kendimde bulamadım. Resimlerini gönderen, dergiyi okuyan takip eden arkadaşların yayınlanan vesikalık fotoğraflardan tanıdık biri var mıdır acaba düşüncesiyle uzun uzun incelerdim. Melike Sarıöz aklımda kalan isimlerden biri, çevremde tanıdığım birine benzetiyordum ama. kimdi, neredeydi. Çıkaramıyordum. Hala çıkaramadım.
Yaz tatillerinde ayakkabı imalathanesinde çıraklık yaptığım dönemlerde de devam etti dergi müptelalığı. Haftalığımı aldıktan sonra öncelikli işim çalıştığım işyerine en yakın kitapçıya gazeteciye uğramak olurdu.
Şimdiki Manisa Garanti Bankasının karşısında belediye dükkanları vardı. Veli Yazan isimli spor malzemeleri satan işyerinin yanında bulunan kitapçıdan dergilere Doğan Kardeş'in yeni sayısı var mı acaba diye baktığımı,eğer yeni sayı geldi ise aldığımı hatırlıyorum.
1970 li yılların Manisa Şehri daha güneşli, daha aydınlıktı.Şehrin içinde yüksek binalar yoktu.Her yerden gökyüzünü,günü güneşi rahatlıkla seyredebiliyorduk.Günü güneşi,göğün maviliklerini,gezen bulutları,cıvıldayarak uçan kuşları,kumru seslerini,damlarda uzun uzun miyavlayan kedi seslerini,baharda uyanan ağaç dallarını yapraklarını görerek yaşadığında insan hayata daha iyimser bakıyor.
Daha umutluyduk gelecekten, iyimserlik dostluk, arkadaşlık, komşuluk, yardımlaşma, paylaşım,sohbet her yerde vardı.
Ancak; hız,lüks,şatafat,parlak vitrinler,ihtişamlı lokantalar, son model arabalar,uzaktan kumandalar, asansörler, pırıltılı geceler, hatta bazı yerlerde elektrik bile yoktu.
O günlerde ince parlak kağıtlara basılmış renkli çocuk dergileri de yoktu. Doğan Kardeş'in orta sayfasında renkli posterler olurdu.Posterlerden birinde kaleci Yasin Özdenak'ın sarı kırmızılı forması ile kale önünde bir pozu ve altında imzası vardı.
Bu dergileri uzun zaman sakladım.
Bir gün mahalledeki arkadaşlarla kitaplar dergiler hakkında konuşurken, biriktirdiğim Doğan Kardeş dergilerinden, içindeki sürükleyici resimli hikayelerden bahsetmiştim.
Bizi dinleyen sokak komşumuz ( Pele gibi futbol oynadığında mıdır, ten renginin benzerliğinden midir Pele diye lakap taktığımız ) Şaban Abinin oğlu Pele İlhan bakmak için dergi kolleksiyonunu istedi benden.
Eve gidip dergileri gizlediğim (*) yerden çıkararak tomarın tümünü İlhan Oğulcan'a verdim.
Keşke tümünü vermeyip "birini oku getir diğerini vereyim" deseydim.
Gidiş o gidiş bir daha geri gelmedi güzelim dergilerim... Doğan Kardeş hatıralarımda sadece hayalleri kalan bir dergi oldu...
Şu anda arasam da benzer dergiler yok. Doğan Kardeş başkaydı, bambaşkaydı...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Evde dergileri gizliyordum.Çünkü iki küçük kardeşimin en çok merak ettikleri ve yırtmaktan hoşlandıkları şeyler dergilerimdi. Bakmaları için ellerine eski gazete kitap defter verdiğimde dokunmazlar,ben bir şeyi okuyorsam daldığım bir anda aniden alıp (yüzlerindeki garip bir memnuniyetle ağızları yayılmış halde) yırtıverirlerdi.
Bu nedenle evin yüksek kısımlarına yerleştirdiğim kitaplara ve dergilere; "Acaba Abimin evin bizim uzanamayacağımız yerlerine gizledikleri neydi?" merakı içinde duvarlara tutunarak ilerleyip elimdeki dergilere bakarlardı. Keşke onlara verseydim de baksalardı. Büyüyünce bakarlar düşüncesindeydim.
Daha önce kütüphaneden emanet aldığım bir kitabı erkek kardeşim parçalamıştı. Kitabı o halde görünce hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Babam şeffaf bant getirdi.Kitabın yırtık parçalarını tek tek birleştirdi. Ben de korkuyla karışık tedirginlik içinde Haydar Barçın Çocuk Kütüphanesine kitabı teslim etmeye gittim.O gün sayım telaşı vardı.kitabı uzaktan gösterip sırasına koydum. Kurtulmuştum.
Sihirli Ayakkabı'da İngiltere'de yaşayan futbol oynamayı seven ancak çok başarılı olamayan bizim yaşlarda yoksul bir çocuk eski ayakkabıcıda bir ayakkabı bulur.Eskici" bunu tamir edeyim de giy, bu sihirli bir ayakkabıdır"der....
Eski tip pırpırlı pervaneli uçakları kullanan bir kaç çocuğun bulunduğu diğer macerada ise devam eden olaylar zinciri tam heyecanlı yerinde sona ererdi.Uçağı kullanan benmişim gibi heyecan duyardım.
Ben de aynı heyecanla dergiyi beklerdim. Derginin geldiği günü iple çeker olmuştum. Harçlığımı biriktirip beklerdim. Hemen alıp resimli hikayeleri kaldığı herden hızla okumaya başlardım. Arka sayfalarda okuyucu mektupları,fotoğrafları ve resimleri yayınlanırdı .Ne kadar niyetlendimse de bir türlü yazı,resim ve fotoğraf gönderme cesaretini kendimde bulamadım. Resimlerini gönderen, dergiyi okuyan takip eden arkadaşların yayınlanan vesikalık fotoğraflardan tanıdık biri var mıdır acaba düşüncesiyle uzun uzun incelerdim. Melike Sarıöz aklımda kalan isimlerden biri, çevremde tanıdığım birine benzetiyordum ama. kimdi, neredeydi. Çıkaramıyordum. Hala çıkaramadım.
Yaz tatillerinde ayakkabı imalathanesinde çıraklık yaptığım dönemlerde de devam etti dergi müptelalığı. Haftalığımı aldıktan sonra öncelikli işim çalıştığım işyerine en yakın kitapçıya gazeteciye uğramak olurdu.
Şimdiki Manisa Garanti Bankasının karşısında belediye dükkanları vardı. Veli Yazan isimli spor malzemeleri satan işyerinin yanında bulunan kitapçıdan dergilere Doğan Kardeş'in yeni sayısı var mı acaba diye baktığımı,eğer yeni sayı geldi ise aldığımı hatırlıyorum.
1970 li yılların Manisa Şehri daha güneşli, daha aydınlıktı.Şehrin içinde yüksek binalar yoktu.Her yerden gökyüzünü,günü güneşi rahatlıkla seyredebiliyorduk.Günü güneşi,göğün maviliklerini,gezen bulutları,cıvıldayarak uçan kuşları,kumru seslerini,damlarda uzun uzun miyavlayan kedi seslerini,baharda uyanan ağaç dallarını yapraklarını görerek yaşadığında insan hayata daha iyimser bakıyor.
Daha umutluyduk gelecekten, iyimserlik dostluk, arkadaşlık, komşuluk, yardımlaşma, paylaşım,sohbet her yerde vardı.
Ancak; hız,lüks,şatafat,parlak vitrinler,ihtişamlı lokantalar, son model arabalar,uzaktan kumandalar, asansörler, pırıltılı geceler, hatta bazı yerlerde elektrik bile yoktu.
O günlerde ince parlak kağıtlara basılmış renkli çocuk dergileri de yoktu. Doğan Kardeş'in orta sayfasında renkli posterler olurdu.Posterlerden birinde kaleci Yasin Özdenak'ın sarı kırmızılı forması ile kale önünde bir pozu ve altında imzası vardı.
Bu dergileri uzun zaman sakladım.
Bir gün mahalledeki arkadaşlarla kitaplar dergiler hakkında konuşurken, biriktirdiğim Doğan Kardeş dergilerinden, içindeki sürükleyici resimli hikayelerden bahsetmiştim.
Bizi dinleyen sokak komşumuz ( Pele gibi futbol oynadığında mıdır, ten renginin benzerliğinden midir Pele diye lakap taktığımız ) Şaban Abinin oğlu Pele İlhan bakmak için dergi kolleksiyonunu istedi benden.
Eve gidip dergileri gizlediğim (*) yerden çıkararak tomarın tümünü İlhan Oğulcan'a verdim.
Keşke tümünü vermeyip "birini oku getir diğerini vereyim" deseydim.
Gidiş o gidiş bir daha geri gelmedi güzelim dergilerim... Doğan Kardeş hatıralarımda sadece hayalleri kalan bir dergi oldu...
Şu anda arasam da benzer dergiler yok. Doğan Kardeş başkaydı, bambaşkaydı...
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Evde dergileri gizliyordum.Çünkü iki küçük kardeşimin en çok merak ettikleri ve yırtmaktan hoşlandıkları şeyler dergilerimdi. Bakmaları için ellerine eski gazete kitap defter verdiğimde dokunmazlar,ben bir şeyi okuyorsam daldığım bir anda aniden alıp (yüzlerindeki garip bir memnuniyetle ağızları yayılmış halde) yırtıverirlerdi.
Bu nedenle evin yüksek kısımlarına yerleştirdiğim kitaplara ve dergilere; "Acaba Abimin evin bizim uzanamayacağımız yerlerine gizledikleri neydi?" merakı içinde duvarlara tutunarak ilerleyip elimdeki dergilere bakarlardı. Keşke onlara verseydim de baksalardı. Büyüyünce bakarlar düşüncesindeydim.
Daha önce kütüphaneden emanet aldığım bir kitabı erkek kardeşim parçalamıştı. Kitabı o halde görünce hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Babam şeffaf bant getirdi.Kitabın yırtık parçalarını tek tek birleştirdi. Ben de korkuyla karışık tedirginlik içinde Haydar Barçın Çocuk Kütüphanesine kitabı teslim etmeye gittim.O gün sayım telaşı vardı.kitabı uzaktan gösterip sırasına koydum. Kurtulmuştum.
31 Aralık 2015 Perşembe
DESTANCI
Başlık atmadan da yazılır mıymış diye düşünenler olabilir. Başlık bir yazının özünü belirtir. Planlı kurallı düzenli kişilerin yaptığı budur.
Ancak şahsım gibi kendini planlamakta zorluk çekenler ise eskilerin deyimiyle "çala kalem" başlayıverip devam eder giderler.
Doğru olan düzenli yazmaktır. Okuyana derdini akıcı olarak anlatabilmektir. Başlık yazı sona erdiğinde yazanın konuyu en can alıcı anlatan ifadeyi seçmesidir.
Ama yazısı içinde can alıcı bir ifade bulamadığında yazı ne kadar güzel olursa olsun, ilk bakışta okuyucuyu avlayamaz. Başlık okuyucu avlamak için bir reklam cümlesi olarak ta tanımlanabilir öyleyse...
Bir ilk sunumdur. Pazarda malına müşteri çekmeye çalışan satıcının seslenişidir. Köy kahvelerinde bir hikaye anlatmadan, bir destan okumadan önce aşığın sazına ilk dokunduğunda herkesi cezbeden tınılarıdır. Bebeğin annesini yanına çekmek için çığırdığıdır.
...
Çocukluğumda pazar yerlerinde aralarda seyyar satıcılık yaparken,özellikle yol ağızlarının birleştiği noktalarda beklerdim. Buralardan daha çok insan geçerdi. Ancak sadece ben değil başka satıcılarda doluşurdu ve bazen pazar yerinde alışveriş yapanlar geçmekte zorlanırlardı. Bekleyenlerden birini hatırlıyorum. Omuzundan diğer kolunun altına çapraz takılmış eski kemer ve içinde siyah beyaz baskılı şiirlerin ağıtların yazıldığı bir tomar kağıt. Diğer tarafında kasetçalar. Çalan kaset, kağıt tomarında satmaya çalıştığı şiirlerin sazla söylenmesi. Defalarca çalınmasından ötürü sesi boğuklaşmış. Acıklı,hüzünlü ezgiler,sesler...Kısaca destancı...
Acıklı ezgilerin etkisinde seyyar destan satıcısının arkasında boğazımda bir hüzün yumağı ile destancıya belli etmeden takip ederdim. Ama sonuna kadar dinleyemezdim. Bir müşteri gelir onunla haşır neşirken destancı uzaklaşıverirdi. Destan kağıtları elli kuruştu. Daha önemli masraflarım olduğu için paraya kıyıp alamazdım.
Okuması yazması olmayan dedeler, amcalar, dayılar çalan müziğin etkisiyle konuyu kavrarlar ve torunlarına okutarak iyice anlamak üzere birer tane alırlardı. Şehrin kıyılarında oturan ve memleketten haber alamayıp eski günleri özleyenlerdi bunlar genellikle. Köyden pazara gelenler,köy kahvelerinde okunmak üzere birer tane alırlardı.
Destancılar, gezdikleri gördükleri olayları genellikle acıları bunu yakan bir aşıkla anlaşarak aşığın sazla söylediklerini yazıya / kağıda dökerek mi işlerini yaparlardı.Yoksa kendileri mi yakarlardı. Ağırlıklı olan kanaatim aşıkların sözlerinden kağıda aktarmaları. O zaman sattıkları destanların altlarında kaynak yazılıyor muydu ? Bilmiyorum.
Bildiğim ve emin olduğum acı gerçek; Ne destancılar kaldı ne de türkü, ağıt yakan aşıklar...Modern çağın yuttuklarına karıştılar. Hayvan otlatan çobanların dahi ellerinde son sistem iphoneler ve bu cihazların içinden çıkan modern tınılar sarmış o ıssız dağ başlarını bile... Eski zamanlarda kaldı kavallarla koyun güden üstadları...Sırtında çapraz takılmış sazı ile köyden köy obadan obaya dolaşıp köy odalarında,hanlarda yanık türküler çığıran ozanlar... Yakaın zamanda Türkü yakılamayacak mı artık...
...
Bu kadar yazdıktan sonra ne başlık atayım diye düşünmeye başladım.
"Destancı" olur mu?
Ancak şahsım gibi kendini planlamakta zorluk çekenler ise eskilerin deyimiyle "çala kalem" başlayıverip devam eder giderler.
Doğru olan düzenli yazmaktır. Okuyana derdini akıcı olarak anlatabilmektir. Başlık yazı sona erdiğinde yazanın konuyu en can alıcı anlatan ifadeyi seçmesidir.
Ama yazısı içinde can alıcı bir ifade bulamadığında yazı ne kadar güzel olursa olsun, ilk bakışta okuyucuyu avlayamaz. Başlık okuyucu avlamak için bir reklam cümlesi olarak ta tanımlanabilir öyleyse...
Bir ilk sunumdur. Pazarda malına müşteri çekmeye çalışan satıcının seslenişidir. Köy kahvelerinde bir hikaye anlatmadan, bir destan okumadan önce aşığın sazına ilk dokunduğunda herkesi cezbeden tınılarıdır. Bebeğin annesini yanına çekmek için çığırdığıdır.
...
Çocukluğumda pazar yerlerinde aralarda seyyar satıcılık yaparken,özellikle yol ağızlarının birleştiği noktalarda beklerdim. Buralardan daha çok insan geçerdi. Ancak sadece ben değil başka satıcılarda doluşurdu ve bazen pazar yerinde alışveriş yapanlar geçmekte zorlanırlardı. Bekleyenlerden birini hatırlıyorum. Omuzundan diğer kolunun altına çapraz takılmış eski kemer ve içinde siyah beyaz baskılı şiirlerin ağıtların yazıldığı bir tomar kağıt. Diğer tarafında kasetçalar. Çalan kaset, kağıt tomarında satmaya çalıştığı şiirlerin sazla söylenmesi. Defalarca çalınmasından ötürü sesi boğuklaşmış. Acıklı,hüzünlü ezgiler,sesler...Kısaca destancı...
Acıklı ezgilerin etkisinde seyyar destan satıcısının arkasında boğazımda bir hüzün yumağı ile destancıya belli etmeden takip ederdim. Ama sonuna kadar dinleyemezdim. Bir müşteri gelir onunla haşır neşirken destancı uzaklaşıverirdi. Destan kağıtları elli kuruştu. Daha önemli masraflarım olduğu için paraya kıyıp alamazdım.
Okuması yazması olmayan dedeler, amcalar, dayılar çalan müziğin etkisiyle konuyu kavrarlar ve torunlarına okutarak iyice anlamak üzere birer tane alırlardı. Şehrin kıyılarında oturan ve memleketten haber alamayıp eski günleri özleyenlerdi bunlar genellikle. Köyden pazara gelenler,köy kahvelerinde okunmak üzere birer tane alırlardı.
Destancılar, gezdikleri gördükleri olayları genellikle acıları bunu yakan bir aşıkla anlaşarak aşığın sazla söylediklerini yazıya / kağıda dökerek mi işlerini yaparlardı.Yoksa kendileri mi yakarlardı. Ağırlıklı olan kanaatim aşıkların sözlerinden kağıda aktarmaları. O zaman sattıkları destanların altlarında kaynak yazılıyor muydu ? Bilmiyorum.
Bildiğim ve emin olduğum acı gerçek; Ne destancılar kaldı ne de türkü, ağıt yakan aşıklar...Modern çağın yuttuklarına karıştılar. Hayvan otlatan çobanların dahi ellerinde son sistem iphoneler ve bu cihazların içinden çıkan modern tınılar sarmış o ıssız dağ başlarını bile... Eski zamanlarda kaldı kavallarla koyun güden üstadları...Sırtında çapraz takılmış sazı ile köyden köy obadan obaya dolaşıp köy odalarında,hanlarda yanık türküler çığıran ozanlar... Yakaın zamanda Türkü yakılamayacak mı artık...
...
Bu kadar yazdıktan sonra ne başlık atayım diye düşünmeye başladım.
"Destancı" olur mu?
30 Aralık 2015 Çarşamba
Mükemmel Zamanı aramak.
Aralık ayının son günlerini yaşıyoruz. Takvimler yine değişecek.Yeniden saymaya başlayacağız bıkıp usanmadan bilincimizin yettiği son ana dek.
Her yeni gün hayatımıza farkettiğimiz veya farketmediğimiz değişiklikler getiriyor.
İş hayatında mesela; geçen hafta sonuna kadar görev yaptığım yerden ayrıldım. Pazartesi haftanın ilk günü yeni bir görev ve yerdeyim. Ne kadar süreceğini bilemediğim bir zaman için buradayım. Uzun soluklu maratoncuların soğukkanlılığı içinde olmaya çalışıyorum. Sabırlı,sükunetli,metinim. "Nasılsa maaşımı alıyorum patron uygun bulduğu bir görev verebilir." diye düşünüyorum. Profesyonel davranış dedikleri bu mu acaba?
Aile yaşantımda da değişiklikler oluyor. Bir aydır babamın yanında olan Babaannem İzmir'e Halamın yanına döndü.
Bacanak uzun süren ayrılığı bitirerek eve döndü.
Büyük oğlum "Reis Bey" sınavları bittiği için İstanbul'dan döndü.
Eşimin dayısı rahmetli olmuştu.Bu sebeple köye daha sık gitmeye başladık. Allah Rahmet Eylesin.
Ve havalar soğumaya başladı.Artık şehrin içinde aylak gezilemiyor.
Kızım Ankara'dan Ocak ayının 12 sinde gelecek.Nasipse 12 Ocakta aile bir araya gelecek. İnşallah onlarla güzel şeyler yapar mutluluğumuzu ve sevincimizi çoğaltırız.
Bugün diğer bölümde görev yapan arkadaşım ve yanında beraber çalıştıkları iş arkadaşı ile yazmak hakkında konuşuyorduk.Yazmak insanın içinden gelince olan bir şey, gelmezse olmaz kanaatı var her ikisinde de. Ben ise başlayınca arkası gelir, başlayın. Eğer potansiyeli olupda kullanmıyorsa insan sorumludur diyorum. Fakat ikna edemiyorum.
"Hata yapmayayım, mükemmel olsun yazacaklarım" diye beklerken zaman geçiyor.
Belki de o mükemmel zaman gelmeyecek.
Belki de son mükemmel anın bu an olacak?
Son anında bu dünyaya kalacak güzel bir şeyler yazmak istemez misin?
(30/12/2015 - Manisa)
Her yeni gün hayatımıza farkettiğimiz veya farketmediğimiz değişiklikler getiriyor.
İş hayatında mesela; geçen hafta sonuna kadar görev yaptığım yerden ayrıldım. Pazartesi haftanın ilk günü yeni bir görev ve yerdeyim. Ne kadar süreceğini bilemediğim bir zaman için buradayım. Uzun soluklu maratoncuların soğukkanlılığı içinde olmaya çalışıyorum. Sabırlı,sükunetli,metinim. "Nasılsa maaşımı alıyorum patron uygun bulduğu bir görev verebilir." diye düşünüyorum. Profesyonel davranış dedikleri bu mu acaba?
Aile yaşantımda da değişiklikler oluyor. Bir aydır babamın yanında olan Babaannem İzmir'e Halamın yanına döndü.
Bacanak uzun süren ayrılığı bitirerek eve döndü.
Büyük oğlum "Reis Bey" sınavları bittiği için İstanbul'dan döndü.
Eşimin dayısı rahmetli olmuştu.Bu sebeple köye daha sık gitmeye başladık. Allah Rahmet Eylesin.
Ve havalar soğumaya başladı.Artık şehrin içinde aylak gezilemiyor.
Kızım Ankara'dan Ocak ayının 12 sinde gelecek.Nasipse 12 Ocakta aile bir araya gelecek. İnşallah onlarla güzel şeyler yapar mutluluğumuzu ve sevincimizi çoğaltırız.
Bugün diğer bölümde görev yapan arkadaşım ve yanında beraber çalıştıkları iş arkadaşı ile yazmak hakkında konuşuyorduk.Yazmak insanın içinden gelince olan bir şey, gelmezse olmaz kanaatı var her ikisinde de. Ben ise başlayınca arkası gelir, başlayın. Eğer potansiyeli olupda kullanmıyorsa insan sorumludur diyorum. Fakat ikna edemiyorum.
"Hata yapmayayım, mükemmel olsun yazacaklarım" diye beklerken zaman geçiyor.
Belki de o mükemmel zaman gelmeyecek.
Belki de son mükemmel anın bu an olacak?
Son anında bu dünyaya kalacak güzel bir şeyler yazmak istemez misin?
(30/12/2015 - Manisa)
26 Haziran 2015 Cuma
Çocuklar geldi.2014 Haziran
Çocuklar geldi.
İkizlerden oğlum İstanbul Üniversitesindeki eğitim dönemini bitirdi.
Kızım Hacettepe Üniversitesindeki ilk yıl eğitimini başarıyla bitirdi.
Başarıyı hem akademik başarı,hemde hayatın yeni bir döneminde yeni şartlara uyum sağlayabilmek başarısı olarak düşünüyorum.
Şükürler olsun her ikisi de sağlık içinde yuvaya döndüler.derslerin durumu da önemli ama öncelik sağlıkları.
Oğlumun derslerinde düşük puanlar mevcut,kızımın dersleri daha iyi.ancak her ikisinin de kendilerine göre farklılıkları,hayat öncelikleri var.
Kızım için akademik başarı ön planda.hayat düzenini ona göre kurguluyor.
Oğlum için ise plan proğram düzen hakgetire.Kısa vadedi hesapları var.uzun vadeli hesapları olsa bile o konuda ortaya koyduğu eylemleri yok yada çok az.Duyguları ve heyecanlarıyla,çevresinin dürtülerine göre hareket ediyor, yaşıyor.Reaksiyonlar,tepkiler,heyecanlar...Bu nereye kadar devam eder bilmiyorum. Ancak/Mecburen sabırla bekliyorum.
Cümlesine Allah sağlık afiyet uzun ömürler versin.
İkizlerden oğlum İstanbul Üniversitesindeki eğitim dönemini bitirdi.
Kızım Hacettepe Üniversitesindeki ilk yıl eğitimini başarıyla bitirdi.
Başarıyı hem akademik başarı,hemde hayatın yeni bir döneminde yeni şartlara uyum sağlayabilmek başarısı olarak düşünüyorum.
Şükürler olsun her ikisi de sağlık içinde yuvaya döndüler.derslerin durumu da önemli ama öncelik sağlıkları.
Oğlumun derslerinde düşük puanlar mevcut,kızımın dersleri daha iyi.ancak her ikisinin de kendilerine göre farklılıkları,hayat öncelikleri var.
Kızım için akademik başarı ön planda.hayat düzenini ona göre kurguluyor.
Oğlum için ise plan proğram düzen hakgetire.Kısa vadedi hesapları var.uzun vadeli hesapları olsa bile o konuda ortaya koyduğu eylemleri yok yada çok az.Duyguları ve heyecanlarıyla,çevresinin dürtülerine göre hareket ediyor, yaşıyor.Reaksiyonlar,tepkiler,heyecanlar...Bu nereye kadar devam eder bilmiyorum. Ancak/Mecburen sabırla bekliyorum.
Cümlesine Allah sağlık afiyet uzun ömürler versin.
2015 RAMAZAN
İkibin onbeş yılının Ramazan ayının ilk sekiz gününü de bitirdik elhamdülillah.
Her yıl üç aylar başladığında içime "Acaba bu yıl oruçları tutabilecekmiyim.? " korkusu düşer.
Bu ses oruç tutmak çok zor diyerek yılgınlık aşılamaya çalışır. Sonunda heyecanla karışık bir tedirginlikle ilk Ramazan gecesi gelir, ilk teravih, ilk sahur, ilk oruç...derken, günler bir birini kovalar. Orucu hayatın bir parçası haline getirince unutulur günün meşgalesi içinde.
Rutinleşir.
O korkutan ve tereddüt ettiren nefis uysallaşır. Bir kuzu gibi boyun eğer. Vesvesenin bir yararı olmadığını anlar.
Ramazan bitinceye kadar köşesine büzülüp akışına bırakır herşeyi...
Arasıra susayınca, halsiz, uykusuz kalınca hissettirir oruçlu olduğunu, biraz başını kaldırır gibi olur ama nafile sahibinin kararını değiştiremeyeceğini kabullendiğinden yeniden büzülür köşesine...
İkindi olur, sıcak yaz günlerinin üfunetli ikindileri, iftarın yaklaştığını müjdeler bize..Gölgeler uzamıştır doğuya doğru. İkindi namazını eda edip camiden çıkan ihtiyarlar, ellerinde bastonlarıyla nefeslenecekleri bir yer ararlar, serin, hafif esintili, asma yapraklarının gölgelediği bir yer bulanlar şanslıdır. Ya da yüksek taş duvarların güneşten uzak soğuk köşelerinde buldukları sandalyelere oturarak şöyle bir geçmişe uzanıp sohbete başlarlar. Eve gitseler iftar hazırlığı telaşındaki hanımların kızların gelinlerin işlerini engelleyebileceklerini ayak bağı olabileceklerini düşündüklerinden sabırla ve biraz halsiz halde beklerler.
Dalar gider bazıları da , iki elleri arasına aldıkları bastonlarını çenelerine dayayıp yılların izlerini taşıyan kırışmış yüzleriyle, gözlerini kısıp uzaklara bakıyor görürsün bazen onları...
Sonra akşam daha da yaklaşır. Hava kararmaya yüz tutar. Şehirde iseniz herkesin eve, iftara yetişme heyacanına kapıldığını, araçların yarım saat öncesine göre daha hızlı gittiğini, telaşlı sürücülerin, sabırsızlık belirten korna seslerinin arttığını (dikkat ederseniz) fark edersiniz.
Eve ulaşınca ve iftara da beş on dakika bir süre kalmışsa hanım sofraya davet eder. Yavaş yavaş sofraya toplanılmaya başlanılır. Ancak hazırlık ve telaş azalsa da devam etmektedir. Sıcak pideler bölünmeye,ç orbalar kaselere dökülmeye başlanır usulca...Son dakikalarda durgun bir bekleyiş başlar. Ezan sesi, top sesi, saat vakit tamam olduğunda Besmeleyle, duayla ilk yudum alınır, ilk lokma çiğnenir.
Ve yine hareket başlar...Sofrada açlığın, susuzluğun intikamını alır gibidir bazıları. Bir kısmı ise yine her zamanki durgunlukları içinde bulduklarıyla doyarlar, nazik, minnet duygusu içinde...
Sokaklar durulmuştur. Hızla, eve doğru koşuşan sakinlerini yollamıştır. Ve dinlenmeye çekilmiştir. Dinlenir sokaklar iftarın ilk saatlerinde günün yorgunluğunu atar üzerinden, nefes alır, toparlanır. Biraz sonra gecenin bir bilinmez saatine kadar sürecek yeni bir telaşa (Teravih) kendini hazırlar...
Teravih sonrası cami çıkışı bir yıl boyunca görüşemediğin kadim dostlarla karşılaşıp bir yılın hülasasını çıkarırsınız. Beraber gülüp beraber düşünürsünüz ve zaman ilerleyiverir gecenin derinliklerine. Ama Ramazan geceleri gece değil güneşi tutulmuş gündüz gibidir. Zaten evde olsan da, uyumak istesen de dışarıda geçen satıcıların gür seslerinden, komşuların tıkırtılarından, konuşmalarından uyumanız zor olur. İster istemez akıntıya kapılıp gidersiniz.
Günleriniz yarı uyur yarı uyanık bünyeniz hafif halsizlik içinde olsa da görevini yapmaya gayret edenlerin huzuru ile geçer...
Sonra yirminci günlere yaklaşırsınız. Evlerde bir telaş. Bayram yaklaşıyor. Çocuklara bayramlıklar alınacaktır. Baklavalar hazırlanacaktır. Bayram için temizlenmeye başlayacaktır. Bir başka telaş, bir başka heyecan başlar...
Büyükseniz, uzaklardan gelecekler vardır. Küçükseniz uzaklara gideceksinizdir belki de.
Sıla-ı Rahim...
Allah nice Ramazanlar nasibetsin...
Her yıl üç aylar başladığında içime "Acaba bu yıl oruçları tutabilecekmiyim.? " korkusu düşer.
Bu ses oruç tutmak çok zor diyerek yılgınlık aşılamaya çalışır. Sonunda heyecanla karışık bir tedirginlikle ilk Ramazan gecesi gelir, ilk teravih, ilk sahur, ilk oruç...derken, günler bir birini kovalar. Orucu hayatın bir parçası haline getirince unutulur günün meşgalesi içinde.
Rutinleşir.
O korkutan ve tereddüt ettiren nefis uysallaşır. Bir kuzu gibi boyun eğer. Vesvesenin bir yararı olmadığını anlar.
Ramazan bitinceye kadar köşesine büzülüp akışına bırakır herşeyi...
Arasıra susayınca, halsiz, uykusuz kalınca hissettirir oruçlu olduğunu, biraz başını kaldırır gibi olur ama nafile sahibinin kararını değiştiremeyeceğini kabullendiğinden yeniden büzülür köşesine...
İkindi olur, sıcak yaz günlerinin üfunetli ikindileri, iftarın yaklaştığını müjdeler bize..Gölgeler uzamıştır doğuya doğru. İkindi namazını eda edip camiden çıkan ihtiyarlar, ellerinde bastonlarıyla nefeslenecekleri bir yer ararlar, serin, hafif esintili, asma yapraklarının gölgelediği bir yer bulanlar şanslıdır. Ya da yüksek taş duvarların güneşten uzak soğuk köşelerinde buldukları sandalyelere oturarak şöyle bir geçmişe uzanıp sohbete başlarlar. Eve gitseler iftar hazırlığı telaşındaki hanımların kızların gelinlerin işlerini engelleyebileceklerini ayak bağı olabileceklerini düşündüklerinden sabırla ve biraz halsiz halde beklerler.
Dalar gider bazıları da , iki elleri arasına aldıkları bastonlarını çenelerine dayayıp yılların izlerini taşıyan kırışmış yüzleriyle, gözlerini kısıp uzaklara bakıyor görürsün bazen onları...
Sonra akşam daha da yaklaşır. Hava kararmaya yüz tutar. Şehirde iseniz herkesin eve, iftara yetişme heyacanına kapıldığını, araçların yarım saat öncesine göre daha hızlı gittiğini, telaşlı sürücülerin, sabırsızlık belirten korna seslerinin arttığını (dikkat ederseniz) fark edersiniz.
Eve ulaşınca ve iftara da beş on dakika bir süre kalmışsa hanım sofraya davet eder. Yavaş yavaş sofraya toplanılmaya başlanılır. Ancak hazırlık ve telaş azalsa da devam etmektedir. Sıcak pideler bölünmeye,ç orbalar kaselere dökülmeye başlanır usulca...Son dakikalarda durgun bir bekleyiş başlar. Ezan sesi, top sesi, saat vakit tamam olduğunda Besmeleyle, duayla ilk yudum alınır, ilk lokma çiğnenir.
Ve yine hareket başlar...Sofrada açlığın, susuzluğun intikamını alır gibidir bazıları. Bir kısmı ise yine her zamanki durgunlukları içinde bulduklarıyla doyarlar, nazik, minnet duygusu içinde...
Sokaklar durulmuştur. Hızla, eve doğru koşuşan sakinlerini yollamıştır. Ve dinlenmeye çekilmiştir. Dinlenir sokaklar iftarın ilk saatlerinde günün yorgunluğunu atar üzerinden, nefes alır, toparlanır. Biraz sonra gecenin bir bilinmez saatine kadar sürecek yeni bir telaşa (Teravih) kendini hazırlar...
Teravih sonrası cami çıkışı bir yıl boyunca görüşemediğin kadim dostlarla karşılaşıp bir yılın hülasasını çıkarırsınız. Beraber gülüp beraber düşünürsünüz ve zaman ilerleyiverir gecenin derinliklerine. Ama Ramazan geceleri gece değil güneşi tutulmuş gündüz gibidir. Zaten evde olsan da, uyumak istesen de dışarıda geçen satıcıların gür seslerinden, komşuların tıkırtılarından, konuşmalarından uyumanız zor olur. İster istemez akıntıya kapılıp gidersiniz.
Günleriniz yarı uyur yarı uyanık bünyeniz hafif halsizlik içinde olsa da görevini yapmaya gayret edenlerin huzuru ile geçer...
Sonra yirminci günlere yaklaşırsınız. Evlerde bir telaş. Bayram yaklaşıyor. Çocuklara bayramlıklar alınacaktır. Baklavalar hazırlanacaktır. Bayram için temizlenmeye başlayacaktır. Bir başka telaş, bir başka heyecan başlar...
Büyükseniz, uzaklardan gelecekler vardır. Küçükseniz uzaklara gideceksinizdir belki de.
Sıla-ı Rahim...
Allah nice Ramazanlar nasibetsin...
13 Nisan 2015 Pazartesi
Bugün Efkârlıyım
Bugün üzerimde dün akşamki olayların yorgunluğu var.İçimde bir çöküntü, bir savaşı kaybetme hissi, bir moral bozukluğu duygusu var. Hiçbirşeye dokunmamak. Birşeylerle uğraşmamak,vazgeçmek herşeyden. Soğuk bir kış günü büzüşmüş köpekler gibi bir köşede sinmek...
Susmak ve sessizlik içinde, dalıp,uzak yerlerin hayallerine takılmak... Göğsümün üstünde kavrulup soğumuş bir hüzün külü içimde çıkmıyor. Nasıl dökebilirim hüzün külünü bilmiyorum. Bilmiyorum.Sadece hayatın hızını yavaşlatıp çekilmek istiyorum hayatın tüm alanlarından...
Çekilmek,kaçmak,vazgeçmek,boşvermek... Hayatın içinde yetiştirdiklerinin sallanıp.yıkılıvermesi, bir zelzele bir boran,bir fırtına... Engellemek için gayretlerinin yetersiz kalması...
Çaresizlik ... Öfke selini durduramamak, seli yönlendirememek ve vazgeçip selin girdabına bırakıvermek...
Hayatım dün akşamdan bu yana bir başka hızda akmaya başladı sanki...
Vazgeçmişliğin kayıtsızlığı dinginliği içindeyim. Belki günler geçtikçe değişir...
Şehrin havası da düne kadar bir haftadır yağmurluydu.Bu sabah kalktığımda soğuk vardı.Soğuk ve yüksek gri bulutlu bir gökyüzüyle karşılaştım.Ceketimin altına kazağımı giydim.Otomobile bindim.Yavaş yavaş işyerine ulaştım.Bir işgününe daha başladık.
Acaba havanın kasveti ile gönlümün kasveti arasında bir paralellik var mı dır?
Vardır.
Berrak güneşli sıcak günlerde daha neşeli oluyor insan...
Susmak ve sessizlik içinde, dalıp,uzak yerlerin hayallerine takılmak... Göğsümün üstünde kavrulup soğumuş bir hüzün külü içimde çıkmıyor. Nasıl dökebilirim hüzün külünü bilmiyorum. Bilmiyorum.Sadece hayatın hızını yavaşlatıp çekilmek istiyorum hayatın tüm alanlarından...
Çekilmek,kaçmak,vazgeçmek,boşvermek... Hayatın içinde yetiştirdiklerinin sallanıp.yıkılıvermesi, bir zelzele bir boran,bir fırtına... Engellemek için gayretlerinin yetersiz kalması...
Çaresizlik ... Öfke selini durduramamak, seli yönlendirememek ve vazgeçip selin girdabına bırakıvermek...
Hayatım dün akşamdan bu yana bir başka hızda akmaya başladı sanki...
Vazgeçmişliğin kayıtsızlığı dinginliği içindeyim. Belki günler geçtikçe değişir...
Şehrin havası da düne kadar bir haftadır yağmurluydu.Bu sabah kalktığımda soğuk vardı.Soğuk ve yüksek gri bulutlu bir gökyüzüyle karşılaştım.Ceketimin altına kazağımı giydim.Otomobile bindim.Yavaş yavaş işyerine ulaştım.Bir işgününe daha başladık.
Acaba havanın kasveti ile gönlümün kasveti arasında bir paralellik var mı dır?
Vardır.
Berrak güneşli sıcak günlerde daha neşeli oluyor insan...
18 Eylül 2014 Perşembe
Tekdüzelik, eski dostlar
Yine bir Eylül ayında klavyenin başındayım.Takvimde yapraklar sırasıyla değişiyor,rakamlar, günler, aylar, mevsimler, yıllar geçiyor. Yeknesak. Aynı yerde, aynı masada, aynı bilgisayar karşısında. İstesem de istemesem de bir gün değişecek. Değişenler oluyor hayatımda onlara dikkat etmiyorum da değişmeyenlere dikkat ediyorum. Neden?
Yine dün yağmur yağdı.Yine dün Kemalle buluştum.Yine dün eve gittim.Yine babamın yanına gittim. Yine... Sitem eder gibi yazıya girdim ama bir çok insan yıllarca aynı yerde eski dostlarla bir arada bulunmanın özlemi içinde...
Arkadaşlar, dostlar görev gereği gidiyor çalışıyor emekli olup geliyorlar.Ve ben yine burada yine onlarla kırlaşmış saçlarınla , genişlemiş göbeğinle onlardan biriyle karşılaşıyor,şehrin farkında olmadan değişen mekanlarının birinde sohbet ediyorsun.
Elinde bir bardak çay, karşımda eski bir arkadaş(*) ,bir Karaköy kahvesinde, kökleri, üstü kapatılan derenin içinde bulunan ulu bir çınarın altında yağmur damlalarını seyrediyorsun...
(*)1970 de ilk okula başladığımda yanımdaydı,aynı ilk okul sıralarını paylaştık,ortaokul,lise sıralarına paylaştık,Kemal Kardeşim)
Dere kapatılmadan önceki yıllarda, sabah sanat okuluna giderken Spil dağından gelen yağmur sularıyla gürüldeyerek akan derenin üzerindeki boyahane köprüsünden ürpererek geçtiğimiz günler aklımıza geliyor.
Onlarda yıllar sonra eski bir dostla bir arada olmaktan mutlu...Yüzlerindeki tebessümün doğallığından, gözlerinin içinden, göz kapaklarını kırpışlarından anlıyorsun memnuniyetlerini...
Eylülün ikinci yarısı geldi çattı. Yaz yavaşça terkediyor bu diyarı ve yerine sessizce sonbaha bırakıyor. Sessizce gelişen bir değişim bu.
Hayatımdaki diğer değişimler gibi.
Saçlara düşen kırlar,bel çevremin genişlemesi, yokuşlarda zorlanma, doktora daha sık gitme, günlük ilaçlarım, taraçadaki çiçekleri daha çok dert etmek, televizyona bilgisayara daha az gereksinim duymak, yakın gözlüğü taşımak, evde önceki yıllara göre sükunetin artması...
Yine dün yağmur yağdı.Yine dün Kemalle buluştum.Yine dün eve gittim.Yine babamın yanına gittim. Yine... Sitem eder gibi yazıya girdim ama bir çok insan yıllarca aynı yerde eski dostlarla bir arada bulunmanın özlemi içinde...
Arkadaşlar, dostlar görev gereği gidiyor çalışıyor emekli olup geliyorlar.Ve ben yine burada yine onlarla kırlaşmış saçlarınla , genişlemiş göbeğinle onlardan biriyle karşılaşıyor,şehrin farkında olmadan değişen mekanlarının birinde sohbet ediyorsun.
Elinde bir bardak çay, karşımda eski bir arkadaş(*) ,bir Karaköy kahvesinde, kökleri, üstü kapatılan derenin içinde bulunan ulu bir çınarın altında yağmur damlalarını seyrediyorsun...
(*)1970 de ilk okula başladığımda yanımdaydı,aynı ilk okul sıralarını paylaştık,ortaokul,lise sıralarına paylaştık,Kemal Kardeşim)
Dere kapatılmadan önceki yıllarda, sabah sanat okuluna giderken Spil dağından gelen yağmur sularıyla gürüldeyerek akan derenin üzerindeki boyahane köprüsünden ürpererek geçtiğimiz günler aklımıza geliyor.
Onlarda yıllar sonra eski bir dostla bir arada olmaktan mutlu...Yüzlerindeki tebessümün doğallığından, gözlerinin içinden, göz kapaklarını kırpışlarından anlıyorsun memnuniyetlerini...
Eylülün ikinci yarısı geldi çattı. Yaz yavaşça terkediyor bu diyarı ve yerine sessizce sonbaha bırakıyor. Sessizce gelişen bir değişim bu.
Hayatımdaki diğer değişimler gibi.
Saçlara düşen kırlar,bel çevremin genişlemesi, yokuşlarda zorlanma, doktora daha sık gitme, günlük ilaçlarım, taraçadaki çiçekleri daha çok dert etmek, televizyona bilgisayara daha az gereksinim duymak, yakın gözlüğü taşımak, evde önceki yıllara göre sükunetin artması...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Yorgun
Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...