1 Nisan 2021 Perşembe

İkinci El

Salgın hastalık sebebi sayılan Çin virüsünün dünyanın her yanına yayılmadığı mutlu muhabbetli zamanların  birinde bit pazarındaki çobanlar çay ocağının altındaki çardakta oturuyordu. Evde kendisinin yapacağı tadilat  için aldığı, kullanılmış ama iş görür bir kaç malzemenin bulunduğu poşeti masanın kenarına  bırakmıştı. 

Yan masada oturan orta yaşlı hafif kırçıl sakallı zat, yarı dolu çay bardağını dudağına götürüp masasına koyduktan sonra  gülümseyerek "bit  pazarından eşya aldın galiba" diyerek laf attı. O da "Evde bir kaç tadilat işim var. Kendim uğraşacağım. Bir iki defa kullanılacak iş için yeni malzemeye gerek yok diye düşündüm. " dedi.

Kırçıl sakallı zatın giydiği kaşe pardesünün kenarları tüylenmiş rengi kırarmıştı. Gömleğinin yaka düğmesi de kopuktu. Durumunun çok da iyi olmadığı üzerindeki giysilerden anlaşılıyordu.

Kırçıl sakallı; "Bende bu pazar ziyaretleri bir hobi, hanıma ve çocuklara göre ise hastalık, Ne yapayım. İçimdeki merak hissi beni her hafta buralara çekiyor. "

"Öyledir, şehrin yabancısı olduğun üzerindeki gocuktan belli, bu mevsim hava sıcak olur. Nereden geliyorsun." dedi.

"Biraz uzaktan. Sabah erkenden arabaya atladım geldim. Uzağa giden tedbir alırsa başına kar değmez derler. Yola çıkan ne olur ne olmaz diyerek temkinli olmalı, gocuk ya da pardesü, eski ama işimi görüyor. Öyleyse yenisine ne gerek var. Hayatım boyunca  minimum masrafla geçinmenin yollarını aradım durdum ve şükür buldum da. " 

"Araban olduğuna göre durumun o kadar da olumsuz sayılmaz bence" dedi.

"İkinci el. Ayağımı yerden kesecek bir vasıta" dedi. 

Çayını bitirmişti. Eşi aradı eve çağırıyordu. Kahveciye seslendi. "İki çay dedi. Biri benim biri sakallı abimin." Parayı ödedi. Bu arada kırçıl sakallı zat da ayaklanmıştı. Çaya teşekkür etti. "Ben de kalkıyorum beraber çıkalım". dedi. 

Ne o ne de sakallı birbirlerine adlarını sormamıştı. Allah'ın iki  kulu dünyanın bu noktasında denk gelmişlerdi işte. Başları önlerinde aynı yönde yürümeye başladılar. Kırçıl sakallı, "arabam biraz ötede" diyerek yolun ilerisini gösterdi. Taşçılar  Mescidinin yanındaki inşaat malzemeleri satan işyerinin önünde yaklaştıklarında birden durdu. Cebinden çıkardığı uzaktan kumandalı anahtarın düğmesine basınca  kenara park etmiş araç kapılarından birinden kilit sesleri geldi ve aracın kapısı açıldı.  

Kırçıl sakallı, kendisine arabasına kadar eşlik eden yol arkadaşı ile tokalaşıp vedalaşarak araca bindi. Araç sol sinyalini yakarak yavaşça park ettiği yerden yola çıktı. 

Aracın arkasındaki Mercedes Compressör Automatic markasını okuyan yol arkadaşının gözlerindeki şaşkınlığa cevabını aracı hareket ettirirken yüzünde muzip bir tebessümle verdi. "İkinci el "

...

Elinde eski eşyaların bulunduğu poşeti istemsizce ileri geri sallayarak evine doğru yürüyor ve  hala "ikinci el ha" diye sayıklıyordu.


    

24 Mart 2021 Çarşamba

Umaro'dan Türküler



    İşyerinde sabahın ilk telaşı, mahmurluğu  atlatılmıştı. Köşedeki masasında üst üste yığılmış  klasörlerin içinde kaybolmuş olan bölüm şefi genç hanımefendinin telefonundan Erzurum türküleri çalmaya başladı. Nice zamandır hasret kaldığı türkülere bu vesile ile kavuştuğuna sevinmiş, içinden türküleri açana  minnet duymuştu. Hanımefendi Manisa doğumlu olsa da ailesi hala Erzurumla bağlantılıydı. Atayurdu Erzurum'un türküleri O'nu  mutlu ettiği kadar kendisini de memnun ediyordu. Eski günlerde, çocukluğunda geceleri pilli radyodan dinlediği ozanların çaldığı sazların -içini bazen sevince bazen hüzne gark eden seslerini- tınılarını hatırladı. 
    Telefonda çalan türkülerin biri bitince diğeri başlıyor altı kişinin çalıştığı odanın havası da sırayla değişiyordu. Neşeli halayları dinlerken yüzlerde bir tebessüm oluyor, iş icabı ayakta olanlar da adımlarını halayın ritmine göre atmaya çalışıyorlardı. Özellikle yaşı altmışa merdiven dayamış ancak çoluk çocuğun yetişmesi, geçim kaygısıyla emekliliğini her yıl bir sonraki yıla erteleyen kendisi de bu coşkun havaya katılıyordu.  
    Oda kapısı kapalı olduğundan dışarıdakilerin bürodaki durumdan haberleri olmuyordu. Kapının dışındaki koridorlarda  soğuk resmi rüzgarlar eserken içerde samimiyetin coşkunun sıcaklığı vardı. Şehrin en eski 110 küsur yıllık binasında üst katta oturan  yüksek yetkili bürokratların ciddiyetlerinin getirdiği bu resmi soğukluğu, -yıllardır binada çalışanlar alıştıklarından olsa gerek- artık hissetmeseler de, binanın kuzey tarafındaki basamakları aşınmış mermer merdivenlerden çıkarak güvenlik noktasında durdurulan vatandaşlarca bu soğuk hava daha net hissedilebiliyordu. 
    Önceki hafta babasının dedesi hakkında anlattıkları geldi aklına. Elektriğin iletişimin olmadığı o yıllarda babasının köydeki evlerinin alt katında bulunan tezgahta bez dokurken söylediği türküleri dinlemek için sokakta bekleşen ihtiyarların türkü bitip de evlerine doğru çıkarlarken "Sağol Umaro, sağol Hasan Ali sen de olmasan bu türküleri dinleyemeyecektik."diyerek takdir ettiklerini anlatırdı. Babasının Alman Harbi zamanında Çanakkale'de uzun yıllar Jandarmalık yaptığını, asker arkadaşlarından nice türküler dinleyip öğrendiğini,  bu türküleri köydekilerin ilk defa duyduklarını, dinleyenlerin bazen efkarlansalar da çoğunlukla ferahladıklarını, özellikle öğle ve ikindi namazlarından  sonra Camiden çıkan cemaatin evlerinin önündeki sokakta oyalandıklarını, esasında babasının türküye başlamasını beklediklerini anlatırdı. Önce dokuma tezgahının tıkırtısı başlar ardından Umarların Hasan Ali'nin türküsü başlardı. Tezgahın beklemesi demek ekmeğin azalması demekti. İş yaparken türkü dinlemesi dedesinden mi miras kalmıştı?
    Babasının anlattıkları hayal de olsa gerçek de olsa hoşuna giderdi. 

11 Şubat 2021 Perşembe

Yorgun

İkibinyirmibir yılının Şubat ayının onbirinci günü öğle sonrası saat 15.40. Durgun yorgun zamanlarım. Durgunum yorgunum ve özellikle kayıtsızım sanki. Bezginlik değil de kayıtsızlık var. Gitgide gücünün azaldığını farketmenin getirdiği bir yetersizlik hissinin sonucu olabilir. 

Bileklerinin dizlerinin eskisi gibi kuvvetle hareket edemediğini, kemiklerindeki iliklerinin eskisi gibi olmadığını her hareketinden sonra duyumsamak. Artık önceki zamanlardaki gibi her şeyi kendi istediği gibi yönlendirememenin ve sonuçlandıramamanın getirdiği bir boşvermişlik bu.  Kendini, kendi halini kabulleniş. Ancak bir başka huzurlu ortama  doğru kaydığını da farketti.

 Bu ortamda ilerledikçe  isteklerin taleplerin gitgide gerilerde kaldığını , ilerledikçe sakin ormanların içinde yaşanan sonbahar mevsimindeki gibi bir huzurun içini kapladığını anlamaya başladı....

Yani hayatın yeni bir evresine giriyordu. İster kabullensin isterse kabullenmesin, vücudu ve vücudunun fonksiyonları bu değişimi istiyordu. Yorgun yılkı atlarının bozkırda sükunetle gezinmelerini hatırladı. 

Ve alnına yayılan kır saçlarının kapladığı kırışık yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

7 Ocak 2021 Perşembe

Olan biten

02.01.2020.saat 14.40.. Genç şefimiz heyecanla yakınında oturan gence " bu yaşlar güzel yaşlar" dedi. Bir kaç günlüğüne büroya misafir (stajer) olarak gelen  küçükhanım, büroda yapılan işleri takip edip inceleyip kendine göre dersler çıkarırken, büro çalışanları da arada sohbetlerin bir ucundan ona hayat tecrübelerinden, yaşadıklarından bilgiler aktarıyorlardı.

Büroda işlerin yoğunluğuna göre gürültü bazen azalsa da hiç bir zaman sessizlik olmazdı. Sessizlik fark edildiğinde hemen radyonun kulağı bükülür, dinleyenin keyif ve zevkine göre değil de radyonun çekme düzeyine göre çıkan şarkılar dinlenirdi.

Radyo onun masasına yakın olduğundan bir çeşit büro dj.si sayılırdı. Abi radyoyu açar mısın? dedikleri anda bu isteği ikiletmez hemen radyonun fişini takarak sesi hafifçe açardı.

Şu an genç şef masasında önünde bulunan evrakına tüm benliğiyle eğilmiş vaziyette işini yapıyordu. Odada kendisinden ve genç şeften başka kimse yoktu. Kapı açıktı ama koridorda da sessizlik hakimdi. Ve nedense uykunun ağırlığı vücudunu esir almaya başlamıştı.

Bilgisayarında yazarak gönderdiği yazının onayı hala çıkmamıştı. Beklemekten sıkıldığından ayakları açılsın diye dolaşmaya çıktı.

...

07.01.2020 saat 14.06. Aradan geçen günlerde her zaman yaptıklarına devam etti.  Yemek içmek gidip gelmek, fırından ekmek almak, telefonla eşi işe görüşerek ihtiyaçları iş çıkışı tedarik ederek eve dönmek. 

Kendince tefekkür etti. 

"Sanki  dokuma tezgahında atkı ve çözgü diye ayrımlanan ve sıralanan  ipliklerin arasında sırayla gidip gelen dokuma mekiği gibi, hayat kumaşımızı zaman ipliğiyle örüyoruz. Ne zaman ki makina başındaki işçiye dokunan kumaş topunu makinadan çıkar emri gelecek, o zaman dokuduğumuz hayat kumaşının kalitesi uzmanlarca denetlenecek. Ve uygun dokunmuşsa satış mağazalarına, terzihanelere, hatalı  dokunmuşsa hurda üstüpü deposuna gönderilecek. 

Rabbimiz tarafından lütfedilen sınırlı döngü içinde bize verilen imkanlarla hayat kumaşımızı güzel dokur ve en güzel şekilde teslim ederiz inşallah." dedi, iç dünyasının sakin geniş koridorlarına doğru bakarak.

5 Ocak 2021 Salı

Sıradan Günler

Her yeri saran salgın hastalık tehdidi sebebiyle bir kaç gündür evden dışarı çıkmaya çekiniyordu.Bu tedirginliğinde yıllardır ilaç kullanarak kontrol altında tutmaya çalıştığı müzmin hastalığının etkisi olsa da,  özellikle son iki ayda kardeşlerinin  hastalığa yakalanmasının ve iki amcasının arka arkaya rahmetli olmasının da etkisi vardı.

Böylece o da "evde kal Türkiye" çağrısına katılmış oldu. Ancak evde bulunduğu günlerde vakti olduğu halde nice zamandır yapmayı planladığı faaliyetleri  yapamadığının farkına vardı. 

İşyerinde dönüşümlü çalışma programı başlayınca birer hafta aralıkla mesaiye gitmeye başladı. Evvelki zamanlarda olduğu gibi sabahları erkenden hazırlanmaya gerek yoktu. Sükunetle hazırlığını yapıyor ve evi ile işyeri arasındaki güzergahta günlük yürüyüşünü de tamamlıyordu. İşyerinde gelişen duruma göre yapılacak destek olunacak ne varsa elinden geleni yaparak öğleyi buluyordu.

İşyerinde öğle olduğunda ise, nice zamandır görüşmediği/görüşemediği eski kadim dostu İsmail ile öğle aralarında şehrin farklı noktalarına yürüyorlardı.

Mesafeye dikkat ederek şehrin sakin bölgelerinde sürdürdükleri bu yürüyüşlerde başka dostlarına da rastlıyorlar ve ayaküstü sohbetlerle günün olaylarını değerlendiriyorlardı. Bu değerlendirmelerinin sonucunda genellikle öfkeli bir halde sohbeti bitirerek ayrılıyorlardı. Öfke, sohbet ettikleri dostlarına yönelik değildi. sohbet konusunun getirdiği çıkmaza idi, çaresizliğe idi...

İl Halk Kütüphanesinde çalışan arkadaşıyla karşılaştıkları bir gün önceki sohbetlerinin sonunda da üçü birden hiç yapmadıkları bir şeyi yaparak - gelinen olumsuz nokta nedeniyle çaresizliklerine söverek- birbirleriyle vedalaşmışlardı.

Onlar farkında olsun ya da olmasın, onlarla veya onlara rağmen bir şeyler değişiyordu. Bu değişim sanki hızla akan sel sularında kendini suyun girdabına bırakmış saman çöpünün durumu gibi miydi?  Ne değişiyordu? Sadece bir anlık rahatlamadan başka sohbette bulunduğu arkadaşlarıyla  beraber sayıp sövmeleri neyi değiştiriyordu ki? diye düşündü bir an.

Saat öğle arasını gösterince yine şehirde yürüyüşe çıkmak için arkadaşını telefonla aradı. Yüz on yıllık tarihi binanın kuzey çıkış kapısı merdivenlerinde buluşmak üzere anlaştı. Ardından bilgisayarını kapattı. Ve kuzeyde bulunan Fatih Sultan Mehmet Han!ın çocukluğunu geçirdiği parka doğru yürümek niyetiyle odadan ayrıldı.

13 Aralık 2020 Pazar

Son gün

"Kendimi hazır hissetmiyorum" derler bazen sorumluluktan işten güçten, yüzleşmekten, sorgulanmaktan kaçınan insanlar. Belki de yapılması zor olan bir işe başlamamak için bir bahanedir bu söz. Bazen bir ömür biter ama o hazır hissedilecek an bir türlü gelmez.            

Çünkü kendimi hazır hissediyorum demek; sorun,  konu, proje, başlanacak her ne ise "başlayacak cesaretteyim" demektir.

Bunun zıddına bir kısım insanlar da -hazır olmasalar dahi-, düşünmeden dalarlar ve aksaklıklar, sorunlar karşılarına çıktıkça ellerindeki imkanlarla çözüm arar ve bulurlar. Nasıl olsa "kervan yolda düzülür hele bir başlayalım da sonrası Allah Kerimdir." derler. 

Ömür boyunca hayatın muhtelif noktalarında değişik sorunlar ortaya çıkacaktır. İşte bu sorunları karşılama durumumuz çözüm yöntemlerimiz çözme gayretlerimiz -sorun çözülsün ya da çözülmesin- kaderimizin kaydedilen eylemleri ya da eylemsizlikleridir. Ve hesap günü geldiğinde başarılar kadar, başarılı olsun olmasın çözme yöntemlerinin meşruluğu da değerlendirilecektir. Yani hayat oyununun her noktasında yapılanlar kadar yapılamayanlar da denetimden geçecektir. 

Bunlar inananlar tarafından bilindiği halde nasıl olsa bir gün yaparım düşüncesiyle genellikle boş verip ertelenebildiği kadar ertelenmeye çalışılır. Ancak yarına kavuşacağı meçhul olan insanın "ya yapamazsam." diye tedirgin olarak bugünün işini yarına bırakmadan bitirmesi gerekmez mi? 

Çünkü kimbilir belki de bugün son günümüzdür.

Bu yazı da, nice zamandır bloga yazmaya hazır değilim hazır olunca sonra yazarım düşüncesi ile aylardır oyalanan biri tarafından kaleme alındığından ,kendisi de bu muammanın yaşayan bir şahididir.

2 Kasım 2020 Pazartesi

Kaybeden Simitçi

Umumiyetle simitçi dense de onun yaşadığı şehirde sabahları çayla ve küçük bir peynir parçasıyla kahvaltılara tat veren bu hamur işine -nedendir bilmez- gevrekçi denirdi. O gün fırına ilk gidenlerden olduğundan ilk sıra onundu. İlk çıkan simitleri  tablasına sıralayarak daha güneş yeni doğarken  fırından sevinçle ayrılmıştı. Erken simit alan simitçi ilk müşterilere daha erken ulaşabilirdi ve simitlerini daha çabuk satabilirdi. Bağıra çağıra sokakları geçti. Manisa şehrinin batı ucunda tel örgülerle çevrili batı kışlanın subay lojmanlarına yakın olan tarafındaki eğitim alanlarına yaklaştığında, yeşil şapkalı askerleri arazide-eğitim alanında- şapkaları yere eğik dolaştıklarını görünce tel örgülere doğru ilerledi. Yine gücünün yettiğince bağırıyordu. 
Daha rahat seçebilsinler alabilsinler diye düşünerek simit tezgahını tel örgünün dibine yerleştirdi. Taze simitin buram buram kokusu çevreye yayılıyordu. Önce yakındaki bir kaç asker geldi. Tam alırlarken uzaktan bir düdük sesi duyuldu. Nöbetçi çavuş askerleri içtimaya mı çağırıyordu? Simit tablasının yanından geçerek içtima alanına gidecek olan  diğer askerler de gelerek telaşla simit almaya başladılar. Ortalık bir an karıştı. Bir anda tüm simitleri bitiriverdi. Tel örgüye simit uzatırken para alırken verirken kalabalıktan her şey karıştı. Para alıp simit vermeye yetişemeyince askerler tabladan kendileri almaya başladılar. Tabladan simiti alan asker abi koşa koşa gidiyordu. Kim  para atıyor., kim atmıyor, kim ne yaptı, nasıl oldu anlayamadı. Herkes yeşil elbiseli yeşil şapkalıydı. Simitler bir anda bitmişti.
O ise gecenin bir vaktinde fırına erkenden gitmenin sabaha kadar beklemenin uykusuzluğuyla sabahın mahmurluğu ile her şeyi karıştırdı. Satışlar dört beş dakikada sonuçlanmış. tablada hiç simit kalmamıştı.  Hesabı karıştırmanın simitleri bir anda kontrolsüzce satmanın, bitirmenin karmaşıklığı içindeydi. Elinde bir kaç simit parası vardı. Ama onlarca simit alınmış simit tezgahı bomboştu. 
Simitlerin bittiğine sevineceği yerde içine bir hüzün çöktü. Oturdu, üzüldü.  içi sıkıldı. Ümidini kaybetmişti. Üç kuruşluk sermayesi bir anda kaybolup gitmişti işte. Keşke bu tel örgüye yanaşmasaydı. Biraz daha uzun zaman alsa da başka yerlerde yine simitlerini satacaktı. Şu anda ise kaybetmişti. Kısa bir süre içli içli sessizce ama hıçkırarak yutkunarak ağladı. Ağlayınca biraz ferahlamıştı. 
Sehpasının üzerindeki örtüyü kaldırınca dağınık bozuk paraları gördü. Topladı bozuk paraları, kuruş kuruş saydı. Hesabı simitlerle tam tamına tutuyordu. Yüzünde yeni bir gülümseme belirdi. 
Biraz önce asker abileri hakkında düşündüklerinden dolayı üzüldü. İçinden geçenlere pişman oldu. Boş tablayı koltuğunun altına sıkıştırarak -bir yerleri fetheden mücahitler- gibi rahatlayarak fırına erkenden gidip fırıncı Remzi Amcası ile hesabını gördü. Kazancını cebine atarak erkenden eve doğru yollandı.
...
Hafızasının bir köşesinde yaklaşık elli yıl öncesinden beri bekleyen bu hatıra ona Türk Askerine neden güvenmesi gerektiğini yaşayarak öğrettiğinden her zaman kahramanlardan emin oldu. 

Ne zaman asker hakkında olumsuz dedikodular çıksa, o gün  yaşadıklarını yeniden hatırlar ve "Allah Ordumuza devletimize zeval vermesin. Hep birlikte Milletimize güzel günler görmeyi nasip etsin." diyerek tebessüm ederdi.

11 Eylül 2020 Cuma

Cibiliyetsiz

12 Eylül. Takvimde sıradan bir gün.Ancak kırk yıl önce bu memlekette yaşayanlar için ise anlamı var. Üzerinden geçen bunca yıla rağmen, 11 Eylül 1980 deki Türkiye bir daha geri gelmedi. Geriye bakıldığında  o gün için kazanım sanılan anarşinin durması dışında bir yararı olmadı. Hala yeni bir anayasa  yapılamadı, hala 12 Eylül anayasası kırpılıp uzatılıp kısaltılarak iktidar sahiplerince kullanılmaktadır. 12 Eylül den itibaren aşama aşama ülke değişti, değiştirildi. Ve şu an itibari ile gelinen noktanın çok da olumlu olmadığı gözlemleyenler düşünenler tarafından ifade ediliyor. 12 Eylül de kurulan bir zemberek memleket insanının boğazında gitgide daha da sıkılaşıyor. Dünyanın merkezinde özel bir coğrafyada üç tarafı denizlerle,  toprakları bereketli ovalarla ve dünyanın en güzide insanlarıyla dolu bu ülkede, o insanlara  fırsatlar imkanlar verilemiyor. Ülkenin her türlü kaynağı yanlış hesaplarla  heder ediliyor. Üzücü. Demokrasisinden,ekonomisine, üniversitesinden sendikasına adaletinden bürokrasisine kadar zembereğin çemberi daralmaya devam ediyor. Bundan etkilenmeyenler ya da kurtulanların hususiyetlerine karakterlerine bakıldığında ise;  güç odaklarına göre pozisyon alıp çıkarlarını geliştirmek ceplerini  doldurmak için manevra yapmayı çok iyi bilen renksiz, fikirsiz  idealsiz bukalemunlar olduğu anlaşılıyor. Ve bu çıkarları peşinde koşanlar  yüzünden iyi niyetle faydalı girişimlerde bulunmak isteyen bir kısım yetkililer de yanıltılıyor. Eskilerin cibiliyetsiz dedikleri bunlar mıydı? Eminiz er ya da geç  cibiliyetsizlerin ehliyetsizlerin kabiliyetsizlerin hakimiyetinin bittiği,  güzel güneşli günlerin yeniden doğacağı korkusuz endişesiz, yeşil ovalara doğru özgürce türküler söyleyip omuz omuza halaylar atacağımız  haykıracağımız coşacağımız günler  gelecektir. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

Akış

Ağustos ayının ortalarına yaklaşıldı. Durdurulamaz olan zaman akıp gidiyor. Sadece bir daha geri dönmeden akıp giden fırsatların, güzelliklerin, iyiliklerin  farkına varanlarca yapılan eylemler ve o eylemlerin etkileri, yansımaları  kalıyor geriye. En azından akıp gidene, akıp giderken - suya taş atınca oluşan halkalar misali- yapılanlar bazen anında, bazen de titreye titreye sonraki zamanlarda tesir edebiliyor. O da belki de hassas olanlarca fark edilip değerlendirilerek daha geniş, daha derin yeniliklere yol açabiliyor. Zamanın girdapları arasında tarihin tozlu sayfalarına dahi kaydolmadan kaybolma ihtimali de var. O nedenle akan zaman içinde hassasiyet sahiplerinin bulunması o toplum için bir şans. Ancak yaşanan an itibari ile bilinmedikleri, kadir kıymetleri anlaşılmadığı için bir kenarda bulduklarını kaydederek, biriktirerek/toplayarak gelecek zamanlarda kendileri gibi sabırla bekleyen yeni hassaslara öncülük ediyorlar. 

 Acaba hiç bir şeye dokunmadan gözlemlemek mi gerekiyor. Yoksa akıp gidenlerin içinde bulunan akışın safiyetini kirleten, ileride birikerek daha da olumsuz sonuçlara yol açacak olanları farkedince hemen eğilip bir kenara almak, yani temizlemek mı? Bu ise -suyun bulanmasına yol açabileceği için-  o akış içinde çıkarlarını gözetenlerin tepkisine yol açma ihtimaline karşı yapılması gereken mi? Yoksa...Tepki görmemek için sahte gülücüklerle, sadece pasif edilgen bir duruşla beklemek, beklemek ,beklemek mi?


28 Haziran 2020 Pazar

Sınav

Üniversite sınavının ikinci günü Manisa CBÜ Mühendislik Fakültesi B blokta  giren oğlunun sınavı bitirip çıkışını beklemekte. Bir gün önce beraber olduğu arkadaşını bulamadı.Dolaşırken eski çalıştığı işyerinden iki arkadaşıyla karşılaştı.Kısa süren ayaküstü sohbetten ayrılırken birbirlerinin evlatlarına iyilikler başarılar dilediler. Öylesine etrafını kolaçan ettiğinde, çocuklarını bekleyenlerin kendilerine göre gölgelikli uygun ortamlar bulduklarını,bir kısmının dua ettiği Kur’an okuduğunu, bazılarının cep telefonlarına daldıklarını genel bir sükunet havasının hakim olduğunu müşahade etti. Kendisi de aracına gidip mukavva ile evden hazırlanan çay termosunu alarak uygun bir bekleme noktası aramaya başladı.Kızkardeşinin eşinin de görev yaptığı işyerinin en uç köşesinde bulunan  eski bir kamelyanın boş olduğunu görünce gidip yerleşti.Ve sınav sonuna kadar bazen getirdiği dergiyi bazen de cep telefonundan sosyal medyadaki günlük bilgi ve haberleri incelemeye başladı.Bu arada nice zamandır yazmadığı blog sayfasına bu gün hakkında bir kaç not düşmeye karar verince de okunmakta olan yazı oluştu. Kamelya altında beklerken ara ara başını kaldırıp şehrin güneydoğu ucundaki dağların göğün mavisine yaklaşmış koyu gökmavi silüetine incelemeye başladı. Şehrin kuzeybatı kısmında Yuntdağları eteklerinde kurulmuş üniversite tesislerinde püfür püfür esen hafif yele karşın, çukurda kalan Gediz Ovasının kavuran sıcağının tabana indikçe dalga dalga yoğunlaştığını biliyordu.Yaz günü ovayı bastıran sıcağın, uzak dağların sisli buğulu görünmesine yol açtığını da. Yakın yerler daha koyu, hemen altlarından başlayan ova nispeten daha tozlu asmalar daha açık yeşil, aralarda bulunan yüksek ağaçların gölgeleri nedeniyle daha koyu yeşil görünmesine rağmen, daha uzaklar gökmavinin koyudan açığa tonlarıyla kademelenmişti. Oturduğu kamelyanın etrafında ise bakımsız topraklarda gelişigüzel boy atan kimi kısa  kimi uzun dallı yapraklı otlar çiçekler bitkiler ise nazlı nazlı sallanıyorlardı. Arasıra öten kuşların cıvıltılarından başka ses de yoktu. ... Sınava giren çocukların/gençlerin geleceklerini etkileyecek bir dönüm noktası olan bu anlar bir kaç saat sonra bitecek ama yerini sonuçların açıklanacağı zamana kadar heyecanlı gergin bir bekleyiş alacak    diye düşündü ve içinden “Allah herkesin gönlünün muradını versin.“ duasını mırıldandı. 28.Haziran.2020 Pazar.11:58                  
Aynı günün akşamüzeri yeni bir görev çıktı evden. Çamköyde bulunan eşinin anne babasına ziyaret ve akşam eve dönüş. Çamköye geldiklerinde akşam güneşi şehrin batı tarafında bulunan Organize Sanayi Bölgesinin İzmir sınırındaki tepelerden son hüzmelerini yolluyordu. Ovanın kuzey kısmında yükselen yamaçlarda bulunan köyün  güneyinde kalan şehir yavaş yavaş gündüzün kavurucu sıcaklığından kurtulmuş, akşamın ılıklığı ortama yayılmış gibiydi.Ancak bu durum uzaktan gözlemleyenin bulunduğu mevkiye  göre yanıltıcı bir genellemesi de olabilirdi. Çünkü şehrin güneşin kavurucu sıcağı altında akşama kadar pişen asfalt yollarının beton binalarının emdiği ısının mahiyetini ancak o binalarda yaşayan, yollarda dolaşanlar bilir  düşüncesi ile yazıyı sonlandırdı.

26 Haziran 2020 Cuma

Dönüş

Günler sonra işyerine gelmek nasip oldu. Koronavirüs sebebiyle nice zamandır uğramadığı işyerine iş yeri sorumlusunun çağırması üzerine geldi. İşe, işyeri arkadaşlarına ve bölüm sorumlusuna karşı önceki zamanlara göre daha tahammüllü olduğunu hissetti. Ayrıca bölüm sorumlusunun da daha nazik ve daha sükunet içerisinde bulunduğunu farketti. Sanki bir şeyler daha yerine oturmuş gibi geldi," İnşallah bu böyle devam eder gider. Huzur ve sükunet içinde bir çalışma hayatı sürdürürüz." diye düşündü.
Bugün nedendir bilinmez ortalıkta sükunet rüzgarları esiyor gibi geldi. Acaba fırtına öncesi sessizlik mi? "Çevreden algıladığı bu sükunette  bir süreden beri işten uzakta olmanın, evde bulunmanın tesiri mi var? " sorusu aklından geçti. Önceki zamanlarda başından geçen gerginlikler ister istemez tedirgin ediyor temkinli ve tedbirli olmasına sebep mi oluyordu?
Bürodaki personel sayısının az olması, zamana karşı yetişecek işlerin ve kararların yazışmaların olmamasının yanında  birimle ilişkisi, irtibatı olan dairelerin, müdürlüklerin önceliklerinin koronavirüs tedbirleri ağırlıklı olmasının etkisi de bulunabilir.
Her neyse,  sabah 09 dan itibaren birim sorumlusunca kendisine verilen görev üzerinde gerekli dikkati ve özeni göstererek bir sonuca ulaştı.  Sonraki zamanlarda yeniden ekran başına oturmak temennisiyle klavyeyi bıraktı...

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...