30 Aralık 2019 Pazartesi

Kula Yolları

Arkadaşının bir işi nedeniyle  Kula'ya gitmek üzere saat 11 civarında yola çıktılar. Arkadaşının kullandığı 2009 model 1.9 motorlu wolkswagen caddy marka araç yolları rahatlıkla aşıyordu. Ancak hız sınırlaması nedeniyle çok daha kısa sürede ulaşabilecekleri yolu diğer araçlarla aynı sürede tamamladılar. 
Arkadaşı işlerini hallederken O da şehri kolaçan etmeye başladı. Gezdiği cadde ve sokaklarda bir çok  dükkanın boş olduğunu gördü. Sokaklarda fazla insan bulunmamasını önce havanın soğuk olmasına yordu. Bazen sokak başlarında birkaç kişiye, ayaküstü yarenlik yaparken rastladığında ise sigara yasağı sebebiyle kahveden çıkarak dışarıda bulunduklarını  düşündü. Gezmeye devam etti. Bir ara sıkıştı.Yolu üstünde denk gelen cami kenarındaki tuvalete girdi. Tuvaletçi kulübesinde iki üç kişi aylak aylak muhabbet ediyordu. Çıkışta çevresine bakındı. Cami kapısı önüne yanaşmış olan kamyonette açıkta satılan patates çuvallarını gördü. Sıra halinde boş dükkanların arasında sadece kömürcü dükkanları ve yanyana iki fırın işliyordu. Nice işyeri kapalı iken yanyana iki fırının işlemesi aklını kurcaladı. İki ekmek fırını neden yanyana çalışır? Başka yerlerde rastlamadığı bir durumdu.
Sadece Kula mı böyleydi yoksa Anadolunun büyükşehirlerden uzak yöreleri de böyle miydi? Geçen ay Ankara üzerinden Yozgat Sorgun'a gittiğinde, yolda gözlediği köy kahvelerinde yol kenarı kasabalarında da benzerlikler vardı. İnsanlar bir masa etrafında ya sonbet ediyorlar, ya da televizyon izliyorlardı. Televizyon onlara ülkelerinin hiç gitmedikleri yörelerindeki güzellikleri hayırlı gelişmeleri anlatıp duruyordu. Ezan okunduğunda bir kaç ihtiyar sessizce camiye cemaate gidip namaz kılıyor. Namaz sonrasında yine aynı masaya sessizce oturuyor ve aynı kanalın yararlı mutlu haberlerini -kaldıkları yerden- izliyorlardı.
Aylaklık, sessizlik, durgunluk ya da bezginlik, kapalı dükkanlar ve yanyana çalışan iki fırın. Bunların birbiriyle bağlantısı var diye düşündü. Demek ki çok ekmek satılıyordu. Çok ekmeği kim alır? Yoksullaşan kitle. Ülkemizin istatistik kurumunun rakamlarına göre kişi başına milli gelir artıyorken, zenginleşmemize rağmen neden gerçek farklıydı? Zenginlerin servetleri ortalama istatistikleri etkileyecek düzeyde artmasına rağmen, kırsala düşen gelir payı ise düşüyor muydu?
Sadece Kula yolları değil memleketin bütün yolları şimdilik dolambaçlı ve karmaşık görünüyor. Diye düşündü, düşündü, düşündü.
...
Sonra yerli ve milli aracımızın televizyondaki ışıldayan görüntülerine takıldı gözleri, kendini o aracı sürüyor gibi hissetti bir an ve mutluluktan unuttu aklındaki diğer soruları.


10 Aralık 2019 Salı

Kara Bulut

Her yıl olduğu gibi şehre, önce kara bulutları getirdi güney batıdan esen ılık  rüzgarlar. Bir kaç hafta şaşsa da sonbahar yağmurları yine başladı. Dallara zorlukla tutunan son yapraklar da, üzerlerinden akıp giden yağmurun ağırlığına fazla dayanamayarak bırakıverdiler kendilerini ıslak  zemine. Yine de ağaçlarda bir kaç yaprak gayretle tutunuyorlardı dallara, yağmur damlalarının ağırlığına, farklı yönlerden esen rüzgarın  sallamalarına  dayanıyorlardı. Yere yapışıp kalmış yapraklar ise gükyüzünün ıslak zeminde oluşturduğu yansımanın manzarasını bozuyorlardı. 
İçerde büroda kafasının akşamdan kalan yorgunluğu ile radyoyu açtığında frekansı akşamdan ayarlı olarak çalmaya başlayan klasik müziği değiştirmek için her hangi bir gayrete girmedi, öylece dinlemeye devam etti.29.11.2019

Sis

Sabahın ilk ışıkları net değildi bugün. Sisli havanın içine emdiği ışık, bir fotoğrafçının gölgeleri yok etmek için zaman zaman kullandığı puslu lambalardan yayılan ışığa benziyordu. Ve uzaklar yoktu. Uzaklar, sisin içinde yokolup gitmişti. Sadece yakın çevrede var olanlarla bulunanlarla meşgul olduğundan bir yönüyle sisin içindeki hayat, bir masal dünyasının basitliği sadeliği yalınlığını içeriyordu. 
Aradan uzun bir zaman geçtiği halde, hala sis devam ediyordu. Genellikle öğleye doğru  güneş yükseldiğinde ısınan hava ile sisler dağılırdı, ama bugün öyle olmadı, sis şehrin üzerindeki hakimiyetine devam ediyordu. Ancak sabaha göre nisbeten hafiflediği farkediliyordu. 
Yakın çevredeki evlerin yolların, araçların ve insanların kısaca maddi varlıkların sisin dumanları arasında silinip gitmesi, içinde bulunanlara bir rüyada olduğu hissini de veriyordu.  Böylece dünyadan soyutlandığı sadece kendi varlığıyla kendi düşünceleriyle başbaşa kaldığı bir ortam oluşuyordu.
Hava durgundu. Zaten hava durgun olmasa sis yeryüzüne bu denli yerleşip yoğunlaşamaz, kesifleşmezdi. Güneşin sis bulutları arasından belli olmaması, gecenin soğuğunun devam etmesine yol açıyordu.İnsanlar kalın giysilerine sarınmş vaziyette sisin uzak bir ucundan görünüyorlar, telaşla bir yerlere yürüyorlar, diğer uzak bir noktadan  yine hızlı adımlarla sisin içinde kaybolup /silinip gidiyorlardı. 
Durgundu herşey. Sadece yeryüzü sadece hava değil sanki gönüllerde durgunlaşmıştı. Gönüller sis kalkıncaya kadar içindekileri rölantiye almışlardı. İçine çektiği nefesin bile durgunlaştığını hissetti bir an. 10.12.2019

18 Kasım 2019 Pazartesi

Şüphe

Nedendir bilinmez son zamanlarda hiç vaz geçemediği türkülerin yerine radyoda klasik müzik dinlemeye başlamıştı.
Son iki hafta öncesine kadar, her sabah işyerine geldiğinde yaptığı ilk faaliyet radyoyu açmaktı. Ve radyoyu açtığında da önce trt türküyü arayıp bulmaktı. Ancak sebebinin ne olduğunu bilemediği bir frekans karmaşası yüzünden alındığından beri trt türküyü rahatlıkla çeken ve bize memleketin dört bir köşesinden havalar getiren, sevinçler getiren, yerine göre ağıtlarla hüzünlendiren trt türkü bir sabah işe geldiğinde kaybolmuştu. 
Hem kendisi hem de (gençliğinde radyoculuk dj lik meraklısı olan eski çoban) çalışma arkadaşı onunla birlikte  fekansları arasa da bulunamadı. Radyonun tadı kaçtı. Öğleye doğru yurdun değişik yörelerinden türküler dinletmeye gayret eden diğer bir radyo kanalını ise ağlayan sesli sunucu yüzünden dinleyememişti. Bu sunucuya öfkeleniyordu. Nedenini düşününce sunucunun ağlamaklı sesi ona 15 Temmuz günleri öncesi kürsülerde sürekli ağlayan bir şahsı hatırlattığı için bilinçaltından bir reaksiyona yol açtığını düşündü. Öyleyse durduk yerde kendi kendimizi üzmeye gerek yok diyerek radyoda türkü aramaktan vazgeçti, işyerinde türkü dinleyebilmekten  ümidini kesti.  
...
Bir sabah işyerine geldiğinde fotokopi cihazi ile radyoya enerji veren üçlü prizin açma düğmesine basınca, bir ümitle aramasına rağmen trt türküyü bulamadı. Frekanslarda kayma var diye düşündü. Belki sonra gelir düşüncesi ile radyoyu trt türküye ayarlayarak sesini hafif düzeyde açık bıraktı. Bilgisayarda acilen yetişmesi gereken bir işle uğraşırken müziği de radyoyu da unuttu. İşine odaklandı.  
Öğleye doğru ortalık sakinlediğinde radyoda bir müziğin hafif hafif çaldığını ve sabahtan beri  sürekli çalan o müzikten  rahatsız olmadığını farketti. Hoparlörden sükunetle yayılan ses  yıllardır dinlemekten nefret ettiği  müzik türünden bir örnekti. Neden diye düşündü. Acaba düşman bellediğimiz batı, bizim müzik zevklerimizi ve tercihlerimizi de yavaş yavaş etkiliyor mu diye şüphelere kapıldı. Acaba,sol yanındaki  etejer üzerinde çalıp duran radyodaki  o müzik sesleri sol kulağında ses kaybı olan frekanslarla değişik bir etkileşime mi giriyordu. Kulağının zayıf noktasını tamamlayan bir frekans seviyesi mi vardı bu müzikte?
Şüphelendi. Şüphelendi şüphelenmesine ama yine de ortamda yalnız kaldığında o müzikleri dinlemeye de devam etti.
İşte  bu sebepledir ki, yıllardır dinlemekten hiç vaz geçemediği türkülerin yerine, ara sıra radyoda klasik müzik dinlemeye de başlamış oldu.


12 Kasım 2019 Salı

Sabah

Sabah işe gelirken aklında bir çok konu vardı. Ancak işyerine gelip de bilgisayarı çalıştırıp blog sayfasını açtığında, yolda düşündüğü fikirleri hatırlamadığını anladı. "Yine de başlayalım, klavyenin tuşlarına basarken unuttuklarımızı belki hatırlarız" diye düşünerek yazmaya devam etti. Büroda iki genç memurun karşılıklı sohbetlerinin oluşturduğu ses karmaşası içinde  ekranda yazdıklarına  bakarken  klavyede bastığı harfleri de kontrol ediyor, bir yandan da düşünüyordu.
Bugün ne yazmalı? 
Önüne bakmaya başladı. Ellerini birbirine kilitledi, ayaklarıyla kimsenin duymayacağı hafiflikte bir tempo tutturdu. O arada sol kulağındaki çınlamanın belirgin hale geldiğini farketti. İçerideki havanın temizlenmesi için büronun doğuya bakan penceresi açılmıştı. İstasyon tarafından gelerek çarşıya ya da camiye doğru gidecek araçların ışığa yakalanmamak amacıyla hızlandıklarında çıkardıkları motor gürültüsü odanın sükunetini bozuyordu. Yine de bir ara odada sessizlik oluştu. Büronun kuzey tarafında bulunan meydana dönük pencerenin sol kenarındaki çam ağacının hafif hafif sallanan dalları arasından gökyüzünü kolaçan etti. Hava  kapalıydı, ve sakindi, gökyüzü  açık gri renge bürünmüştü. Aydınlık bir ortam olsa da güneşin kendisi ve ışıkları görünmüyordu.
Gözlemeye devam etti.
Sağ karşıda yüzyıllık ortaokulun geniş bahçesinin ön tarafına  dikilen ve okuldaki öğrencilerin oyun alanlarını da manzarasını da  kapatan Milli Eğitim Müdürlüğünün beş katlı yeni hizmet binasının güneyinden ve batıda bulunan ön kapısından insanlar gelip geçiyordu. Kim sakin kimi bir yere yetişmek telaşıyla hızlıydı.

Küçük olmasına rağmen gürültüsüyle varlığını belli eden, yüksek motor sesi ile de camları zangırdatan, uyuyan bebekleri tatlı uykularından uyandırarak annelerin huzurunu bozan, bir nevi sesi ile çevreyi kirleten belediyenin süpürücü aracı geçti. Bu araç hem evinde dinlenenlere, hem de işyerlerinde işine konsantre olmaya çalışanlara "belediyenin hizmet ürettiğini belli ediyordu". Seçim zamanı muhalifler, bu "hizmet seslerini" hatırlayarak susacaklardı.

Fatih Sultan Mehmet Han zamanından beri şehrin sokaklarını ellerindeki süpürgeleri ile sükunetle temizleyen temizlik işçileri, içimizden biri gibi olduklarından, onların temizlik hizmeti pek göze çarpmıyordu. O nedenle belediyenin modern şehirlerde kullanılan temizlik teknolojisini getirerek halkın hizmetine sunduğunu göstermesi için bu makinalar elzemdi. Ne var ki o modern şehirlerde işsizlik olmadığından ya da az olduğundan çöp temizleyen görevliler şehri temizlemeye yetişemedikleri için makinalar gerekliydi.

Ancak şehirde  kahvehanelerin çok olması işsizliğin boyutlarını gösterdiğine göre belki de makina yerine temizlik işçisi çalıştırmak istihdama katkı sağlayabilirdi. Bu arada kahvehaneler orta yaş kuşağı işsizler için bekleme sığınma yeri olsa da, genç işsizler imkan bulurlarsa cafelere gidiyorlardı. Babalarından tırtıkladıkları ancak bir kahve içmeye yetecek miktardaki harçlıklarıyla bu mekanlarda buluşarak kendi aralarında kendi alemlerinde vakitlerini geçiriyorlardı. Böylece kahvehanenin  ömürlük müşterileri olan ihtiyarların eleştirel ve kınayan bakışlarından  da kurtuluyorlardı.

Gençler, onların gönlüne göre işlerin çok olduğu bir mutlu zamanın geleceği hayaliyle, kafelerin süslü masalarında, hafiften çalan miziğin eşliğinde hülyalara dalıyor, "bir teselli" arıyorlardı.

Nafile bir bekleyiş!

31 Ekim 2019 Perşembe

Seçim

Her perşembe günü mutad olarak gidip gezdiği bölgeye iş arkadaşıyla beraber bugün de gitmişti. Bölge kalabalıktı. Gezecek bakacak bakınacak rahatlığı bulamadı. Arkadaşının hatırına bir süre gezdi. Ancak eski günlerdeki gibi olmadığını farketti. "Artık buralardan uzaklaşma zamanı geldi galiba" diye düşündü. Yeni gezi alanlarına, farklı meşguliyetlere, değişik, topluma faydalı hayırlı faaliyetlere yönelmesinin zamanının geldiğini düşündü. 
İşiyle geçen zamandan arta kalan diğer vakitlerde yukarıdaki satırda bahsettiği yönelimler için çevresinde örnekler aramaya başladı. 
Aklına önce, sürekli gelişim kitapları okuyarak, okuduklarını sosyal medyadan paylaşan diğer iş arkadaşı geldi. Okuyor ve ilginç bulduklarını yakın dostlarıyla paylaşıyordu.  Karşısında çalışan iş arkadaşı ise spor ve gezi ağırlıklı bir aktivite ile hayatının iş dışında kalan zamanlarını dolduruyordu. Bir kaç yıl öncesine kadar  -şu an uzaklarda görev yapan eski  iş arkadaşı ile- bisikletle dağları ovaları dolaşıyordu. O günler geride kaldı diye düşündü. 
Yeni emekli olan bir diğer arkadaşı ise öğle namazını Karaköy Camisinde kıldıktan sonra ikindi namazını aynı semtte bulunan  Hacıyahya camisinde kılıyordu. İki vakit arasında eve gitmiyor Karaköydeki Çamurun Kahvesinde ağaçların altında diğer emeklilerle beraber sohbet ediyordu. Bazen memleket kurtarıyor, çoğunlukla eski hatıraları paylaşıyorlardı. İkindi ezanını duyunca telaşa kapılmadan sükünet içinde camiye gidiyor. Namaz bittikten sonra camiden imamdan bir önce sükunetle çıkıyordu.
Ve Cuma günleri  camiye veya uzak bir diyardaki başka bir camiye yardım toplama amacıyla serilen cami kapısındaki hasırları bekliyordu. Cemaat çıktıktan ve hocaya paraları teslim ettikten sonra, telaşla Çamurun Kahvesi  ile cami arasındaki ağaçlıklı alanda bekleşen arkadaşlarının yanına koşuyordu. Arkadaşları "Bugün ne kadar toplandı " diye soruyorlar o da topladığı ve teslim ettiği yardım miktarını söylüyordu. Hasılatın önceki haftalara göre daha az veya daha çok olmasının nedenlerini kritik ediyorlardı.
Bu müzakere süreci bazen öyle çok zaman alıyordu ki ikindi ezanı okunduğunda abdest almadıklarını hatırlayıp çok acele  bir biçimde yerlerinden fırlıyorlar abdest almaya, cemaatle namaza yetişmeye çalışıyorlardı. Gözleri net görmediklerinden abdest almak için ayakkabılarının bağcıklarını çözmeleri zor oluyor ve zaman alıyordu.
Kahveci arkalarından şöyle bir göz atıyor, "yine çay paralarını unuttular çıkınca hatırlatırım ama, babam yaşındaki adamlara her Cuma  sonrası "Abi ikindi namazına giderken çay paralarını unuttunuz" demek gönlüne zor geliyordu. Bu sebeple bazen ocakçıya, bazen de patrona " Şefim yine ihtiyarlar namaza koşarken çay paralarını unuttular,marka atmayayım şu dört çaya" diye  söylüyordu. Onlar da suratlarını hafiften buruşturarak, kerhen, "peki" anlamında baş sallıyorlardı.

Böyle mi yapmalıydı? "Olmaz" dedi. "Bir başka  yere gitmeli,  çocukluğumdan beri yüzlerini görmekten şakalarını dinlemekten bıktığım kişiler de oralarda, eski günlerde çocukluğumuzda yaptığımız rezillikleri dillerine dolarlar " dedi.

"Tamam" dedi. "Kitaplar sayfalarını açınca konuşuyor,  kapağını kapatınca susuyorlar. En iyi arkadaş kitaplar, En  doğru seçim  kütüphane olmalı" diyerek konuyu kapattı. 

24 Ekim 2019 Perşembe

Türkü

Son zamanlarda işyerinde sol yanındaki etejerde bulunan radyoda trt türkü akşam üzeri mesai bitimine kadar çalmaya başlamıştı. Memnundu bundan.
...
Çünkü çocukluğundan beri türkülerle büyümüştü. Evlerinde gaz lambaları altında geceleri geçirdikleri zamanlarda, altı pilli hislon radyoyu sabahın şafağından yatsının karanlığına kadar dinlediği olurdu. Annesinin ninnilerinden daha çok annesinin radyoda dinlediği - ve bazen de eşlik ettiği-türkülerini hatırlıyordu.
...
Sonra hayatının farklı zamanlarında fırsat bulduğunda hep radyo ile türküler ile beraber olmuştu. Spil dağının batısındaki Sivrice tepesinin alt kısımlarında bulunan Hakibaba camisinin üst ksımlarında koyun güderken de elinde küçük bir standart marka radyo bulunuyordu.
Her onbeş dakikada bir verilen Kıbrıs haberleri ile 1974 Kıbrıs harekatının heyecanı ve karartma geceleri , Hasan Mutlucan'ın türküleriyle beraber hafızasına yerleşmişti. Ve yine elinde babasının "okulu bitirince bisiklet alacağım" diyerek söz verdiği halde, "yollar tehlikeli o sebeple radyo aldım oğlum" diyerek kendisine hediye ettiği,  küçük bir deri muhafaza içinde, radyonun sapına iliştirilmiş küçük bir deri çantanın içindeki kulaklığı ile  Standart marka ilk radyosu.
Radyonun khz leri mhzleri gösteren skalasını çevirince bir yanının güneşten solduğunu, tozdan kirlendiğini farkederdi arkadaşları,   skalayı gösterek burası neden soluk? diye sorduklarında, cevabı " türküler orada çalıyor" olurdu.
...
Fırında çalıştığı zamanlarda oluşan  12 eylül 1980 i de yine türkülerle karşılamışlardı. Fırında bulunan üstü un tozlarıyla bembeyaz olan radyonun tozlarını üfürmeden kulağını çevirmişler ve içindeki ışığın yavaş yavaş yanmasını, sonra da cızırtılı bir sesin hafifçe fırını doldurmasını beklemişlerdi. Hangi yıllardan kaldığını bilmediği, maun kaplamalarının arasına un tozlarının dolduğu, parazitli sesinden dolayı her zaman kullanılmayan lambalı bir radyoydu. Isındıktan sonra radyoda yine Hasan Mutlucan'dan türkülerin okunduğunu duyunca. 12 Eylül 1980 günü saat sabah altı otuzda, " tamam yine olağanüstü bir dönemdeyiz."  diye düşündüğünü hatırladı.
...
 Radyonun bazen sesini kısıyor, bazen herkesin hoşuna gidecek bir türkü çıktığında sesini biraz açıyordu. Hatta bir kaç dakika önce radyoda hoş bir türkünün tınısını duyduğunda "Giydiği sarı ağlatma bari, akşam olanda, akşam olanda bade dolanda..." sol elini radyonun ses düğmesine doğru uzattığında, solda oturan iş arkadaşının da sağ elini ses düğmesine uzattığını farketti. Ardından çalan türkünün yüksek sesini kısmak istediğinde de aynı anda dönmüşlerdi radyoya doğru ve gülümsediler...
Demek ki müzik zevklerinin birbiriyle örtüştüğü noktalar var diye düşündü.
Sivaslı inşaat ustası Mete Kardeşi yıllar önce evinin üst katını tamir ederken "Türküz türkü çığırırız" demişti.
Kafasının sallayarak kendi kendine "doğru bir söz" diye mırıldandı.

21 Ekim 2019 Pazartesi

Sus

Susmak. Kendisine yöneltilen sorulara  cevap vermemek, içindekileri diliyle dışarı vermemek.  Sessiz tepkisiz durağan bir halde, bulunduğu mahallin sakin bir köşesinde süt dökmüş bir kedi misali beklemek.
Susanın dışındaki durgunluğuna bakmamak lazım dedi. İçindeki harbin şiddeti sebebiyle dışarıya tepki verecek hali gücü azalmıştır belki de. Bilemezsin. Zaten susanın üzerine biraz gidersen neden susuyorsun diye deşmeye kalkarsan içindeki savaşta kullandığı bazı silahların birden sorana döndüğünü görebilirsin. Gözlerindeki ateşin birden sana karşı bir kıvılcıma dönüştüğünü gördüğün anda, geri çekilmelisin. dedi.
İnsanlar durup durduğu yerde neden susarlar diye sormayı aklından geçirse de soramadı. Vardır bir derdi. Elbette vardır bir derdi. Çözemediği şahsi meselelerini kendi içinde dengeleyebilmek için mücadele ederken dışarıyla uğraşacak hali kalmamıştır da ondan dedi. Ama dokunursan silahlarını sana da yöneltebilir. Hatta bazen soranın beklemediği düzeyde yoğun bir tepki, -orantısız güç kullanımı- ile karşılaşabilir soran dedi.
Öyleyse kendi haline mi bırakmalı? Hayır, uzaktan gözetlemeli. Susan, kafasındaki işleri yoluna koyduğunda çevresine yavaş yavaş dikkat etmeye, gözlemeye  başlar. Arasıra kıpırdanır. Bu hareket artık soranlara cevap verebilecek seviyeye yaklaştığının göstergesidir. Ama aniden soru yağmuruna tutulursa sert bir cevapla yeniden suskunluğuna devam etmeye başlayabilir. İşte maharet burada başlar. Onu cesaretlendirmelidir yakınındaki yakini. Fiziksel olarak yakınında olan ruhen de ona yakın olduğunu belli edebilirse, suskun, o girdiği derinliklerden yavaş yavaş su yüzüne çıkabilir. Zordur bu, hem susan hem de susanı açmaya çalışan için. 
Lakin susturan için her şey kolaydır. Bir hakaret, bir acı söz, bir fiziksel darp, bir imalı bakış, kişinin hassasiyetinin düzeyine göre yüreğinde derece derece yanıklara sebep olabilir. Ve söz konusu yanıklar ne kadar derindeyse iyileşmeye fayda edecek susma eylemi de o kadar uzun olabilir. 
Allah haksız yere susturanlardan eylemesin, Susup da  suskunluğun içinde pasif kalanlardan da eylemesin. 
Kendisinde ve karşısında oluşan tüm sıkıntılara karşı -haklı ise susturanla- mücadele etmeyi; haksız ise sebep olduğu eylemi düzeltebilmek için -nefsiyle- mücadele etme azminizi arttırsın dedi.

15 Ekim 2019 Salı

Münbiç

Bir haftadır Suriye'deki Barış Pınarı Harekatını televizyondan  tvitterden sürekli izliyordu. Son iki gün münbiç konusu üzerine aklı takıldı. "Münbiç'e neden girilemedi neden geç kaldık?" diye düşünürken 15.10.2019 günü saat 13.55 sıralarında münbiç e rejim güçlerinin girdiğini öğrenince, içindeki sıkıntı biraz daha arttı. "Acaba girmediler ama rus medyası girdiklerini mi söylüyor?" diye düşündü. Ardından yeni haberler geldi. Münbiçten açılan bir ateş sonucu bir askerimizin şehid olduğunu öğrendi. Karşılık olarak 15 eşkiyanın yok edildiğini öğrendi. Ama münbiç ile ilgili ne olduğu konusunda net haberler bir türlü gelmiyordu. Zaman aleyhe gelişiyordu. Şu an itibari ile dahi içindeki sıkıntı devam ediyordu. 
Ama sonuçta oraları Suriye devletinin sınırları içerisindeydi. O devlet şu ana kadar neredeydi. TSK harekata başlayınca Suriyedeki o devlet birden devlet olduğunu hatırlayıverdi. Ordumuzun harekatı üzerine Türk düşmanları ise birden birleşerek yön ve yer ve taraf değiştiriverdiler. Bu kadar hızla taraf değiştirebilen bir örgüt dünyada yoktur. O kadar çabuk taraf değiştirdiklerine göre, bu durumlarını birileri daha önceden hesap etmiş ve onları bu plandan haberdar etmiştir. Özellikle Rusların sessiz ve derinden, iki yönlü,  arka planda durmalarına rağmen, olayları Türkiye aleyhine anında ayarlayabilmeleri, Suriye'deki diğer silahlı güçlerle çok daha önceden haberleşerek organize olduklarını gösteriyor. 
Dünyanın dört bir yanından ilgili ilgisiz bir çok Türk düşmanı teşkilat birden bire tepkilerini gösteriyorlardı. Dünyanın bir çok  yerinde kendilerinin de ortak olduğu nice zulüm ortada iken pişkinlikle  Türkiye Cumhuriyetini suçluyorlardı.  
Bildiği, duyduğu okuduğu, anlayıp idrak edebildiği  kadarıyla,  dünyadaki hiç bir askeri eylem daha önceden " bir gece ansızın gelebiliriz" denilerek haberdar edilmemiştir.  Bu ön bilgi düşmanımızı teyakkuza geçirmiş ve A dan Z ye envai çeşit türlü planlar geliştirmelerine yol açmış olabilir. 
Ve dünya çapındaki bu yoğun tepki fırtınasının gösterdiği diğer bir acı nokta ise; Asker, üstün mahareti ve cesaretiyle üzerine düşen görevi başarıyla tamamlamasına rağmen, ne yazık ki  politikacıların -genellikle yaptıkları gibi- askerle birlikte milli hedeflere doğru başarıyla yürüyemediği anlaşılıyordu. Rusların ya da daha genel ifadeyle düvel-i muazzamanın Suriye'de örgütlerle oyununu politikacılar ve istihbaratçılar bozabilmeliydiler. 

İnşallah bu düşünceler yanlış olur ve her yönüyle barışa/nihai zafere ulaşılır.

Kısaca Misak-ı Milli hedefine biraz daha yaklaşmışken bir şekilde durdurulmak içini acıtıyordu.

"Allah Türk Ordusuna ve Türk Milletine etrafına  geçirilen çemberleri kıracak güç , kudret, kuvvet versin. Asker ve sivil Türk Milletinin idarecilerine her daim düşmandan daha üstün düzeyde akıl fikir feraset cesaret  versin.  Bizlere her alanda yeni başarı yolları açmalarını nasip etsin." düşüncesiyle durdu kaldı...

9 Ekim 2019 Çarşamba

Dönüş

Çevresinde nice değişiklikler olduğunu farkettiği halde, kendisinde o değişiklikleri kaydetme ve yorumlama kudretini -bir süredir- bulamıyordu. O kudreti neden bulamadığını dahi düşünmek istemiyordu. "Bulunmuyor işte!" deyip her zaman yaşadığı günlük mutadların arasında vaktini, Rabbinin ona sağladığı zamanı ve imkanı  -belki de müsrif mirasyediler gibi- harcıyordu. Harcıyordu, onun inisiyatifine bırakılmış olduğuna göre hesabını da o verecekti, kimi ilgilendirir ki. düşüncesiyle anlamsız tesellilerle televizyonun başında elinde bir avuç çekirdek aksiyon filmlerini takip ediyordu. Akşamüstü yorgun argın eve girdiğinde hemen üzerindeki resmi kıyafetleri değiştirip oda kıyafetlerini giydikten sonra kütüphaneden aldığı kitapların birini eline alıyor biraz okuduktan sonra saatin tıktıkları aklına  televizyondaki haber saatini yaklaştığını  getiriyor, kumandaya uzanıveriyordu. Kumanda onun zihnini gözlerini ve tüm vücudunu hipnotizma olmuş gibi kendine esir etmiyordu ama, okuduğu kitabın sayfalarından da zihnine yeni bilgiler giriş yapmıyordu. 
Eşi mutfakta akşam yemeğinin telaşı ile tencere, tabak, kaşık tıkırtıları, su sırıltıları  içinde uğraşıp duruyordu. Onlara en güzel yemekler yapmak için, ne kadar emek verirse versin,  sofraya oturduklarında keyfi yerinde değilse yemeğin lezzetini dahi farketmiyordu. Ama keyfi yerindeyse hiç yemek olmasa dahi olumlu düşünceler içinde bir şeyler atıştırarak ve eşini teselli ederek Allah ne verdiyse yiyip sofradan kalkıyordu. Kısaca istikrarsızlıkları vardı. Eşref saatleri ile eşşek saatlerinin alarm zillerinin nerede ne zaman çalacağı belli değildi. Bu durum büyük ihtimalle eşini tedirgin ediyordu. Eşi, sohbetleri esnasında bu istikrarsızlığın biraz da şeker dengesizliğinden meydana gelebileceğini hatırlatıyordu. Ve o nedenle daha sabırlı davrandığını samimiyetle ifade ediyordu.
Bu sorunun  bloga uzak kalmasına da sebep olabileceğini düşündü. 
Fakat hayatın  beklenen, ama bilinmeyen o ana doğru yavaş yavaş ilerlediğini de hesap ederek, yazmaya gayret etmesinin iyi olacağına kanaat getirdi. Tekrar döndü.

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Elalem Ne Der!

"Elalem ne der." 
Bir kısım insanların hayatlarını tanzim ederken önlerine koydukları her hangi bir plan proje yoktur.  Girişecekleri iş ve eylemle ilgili olarak öncelikle "el alem"in bu konuda ne düşüneceğini önemserler.  Eğer "el alem"in yapacakları işten sonra takdir edeceklerini tahmin ederlerse o işe girişirler. Ya da "el alem" in genel geçer beğeni düzeyleri dışında kalma ve eleştirilme, beğenilmeme olasılığı varsa  başlamadan vazgeçerler. Bu nedenle "el alem ne der " sorusuna geliştirdikleri cevap, -yaşadıkları mahallin bakış açısına göre-  genellikle diğerlerinin de buldukları ile aynıdır.  
Bu yerlerde gelişme, kısa zamanda değişim ancak dışarıdan yeni gelenlerin  dışarıda gördüklerini cesaretle uygulaması ve savunmasıyla oluşabilir. (Bu tür gelişmenin ne kadar sağlıklı olduğu da sorgulanabilir.)
"El alem ne der" kelimesi etrafında oluşanlar gelişmeyi kısıtlayan bir kısır döngüyü anlatır. Doğal olarak yeniliklere kapalıdır. Ortaya çıkan kısır döngünün sonunda toplumda oluşan, yeniliklere ve yenilikçilere soğukluktur, hatta düşmanlıktır. 
Bir tür muhafazakarlıktır. Yeniliğin getireceği belirsizlikten endişe duyulması nedeniyle, var olanı yanlış da olsa muhafaza etme eğilimidir. Taassup olarak da adlandırılabilir. 
Muhafazakarlık;  toplumun kurucu temel değerleriyle tutarlı olan,  çağın ve koşulların getirdiği gereksinimleri de karşılayan, ilerlemesini engellemeyen  olumlu bir esneklik içerisinde ise kabul edilebilir. 
Ancak medeniyetinin ortaya koyduklarının diğer medeniyetlerin ortaya koydukları karşısında zayıf düşmesi sonucunda iki yol ortaya çıkar. Korunmak amacıyla içine kapanarak katı muhafazakarlık, taassup,   diğeri hayatta kalmak ve gelişebilmek amacıyla üstün olanları taklit ederek değişmeyi seçmek. 
Her iki tarafın kendilerine göre haklı sebepleri olsa da, bir başka -azınlıkta kalan- grup ise iyileştirmeyi, ıslahatı çözüm olarak sunmak isterler. Bu grup hem muhafazakarlarca hem de yenilikçilerce kıyasıya eleştirilebilirler. Çünkü yaşadıkları toplumun sorunlarını hamaset duygularının yönlendirmesiyle değil, mantığın ve bilimin soğuk eleştirilerini kendilerine sormalarıyla ortaya çıkacak sorulara ve sıkıntılı üzücü yanıtlara hazır değillerdir. 
Mahkemelerde bile suç, suçlu ve sebepleri ortaya çıkarılmak için, hukukçularca nice araştırmalar ve sorgulamalar yapılmakta ve gerçek bulunmaya çalışılmaktadır. Öyleyse toplumun sorunlarının da incelenip araştırılması gerekmez mi?
...
"El alem ne der" ifadesinin ardından yüzeysel, şekilçi, derinliksiz, gelişmeye kapalı, ezberci  kelimeleri  akla gelir.
Bu ifade, yenilgiyi kabullenmiş cemiyetlerde yaşayan ve yaptıklarının doğru olduğuna dair  güvenini yitiren fertlerin,  toplumla aynı eylemleri yapmak suretiyle, var olanı savunma isteğinin bilinçsiz bir tezahürü müdür?
Geçiş dönemi toplumlarının özelliklerinden midir?



Rahatlık

Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikaye...