18 Kasım 2019 Pazartesi

Şüphe

Nedendir bilinmez son zamanlarda hiç vaz geçemediği türkülerin yerine radyoda klasik müzik dinlemeye başlamıştı.
Son iki hafta öncesine kadar, her sabah işyerine geldiğinde yaptığı ilk faaliyet radyoyu açmaktı. Ve radyoyu açtığında da önce trt türküyü arayıp bulmaktı. Ancak sebebinin ne olduğunu bilemediği bir frekans karmaşası yüzünden alındığından beri trt türküyü rahatlıkla çeken ve bize memleketin dört bir köşesinden havalar getiren, sevinçler getiren, yerine göre ağıtlarla hüzünlendiren trt türkü bir sabah işe geldiğinde kaybolmuştu. 
Hem kendisi hem de (gençliğinde radyoculuk dj lik meraklısı olan eski çoban) çalışma arkadaşı onunla birlikte  fekansları arasa da bulunamadı. Radyonun tadı kaçtı. Öğleye doğru yurdun değişik yörelerinden türküler dinletmeye gayret eden diğer bir radyo kanalını ise ağlayan sesli sunucu yüzünden dinleyememişti. Bu sunucuya öfkeleniyordu. Nedenini düşününce sunucunun ağlamaklı sesi ona 15 Temmuz günleri öncesi kürsülerde sürekli ağlayan bir şahsı hatırlattığı için bilinçaltından bir reaksiyona yol açtığını düşündü. Öyleyse durduk yerde kendi kendimizi üzmeye gerek yok diyerek radyoda türkü aramaktan vazgeçti, işyerinde türkü dinleyebilmekten  ümidini kesti.  
...
Bir sabah işyerine geldiğinde fotokopi cihazi ile radyoya enerji veren üçlü prizin açma düğmesine basınca, bir ümitle aramasına rağmen trt türküyü bulamadı. Frekanslarda kayma var diye düşündü. Belki sonra gelir düşüncesi ile radyoyu trt türküye ayarlayarak sesini hafif düzeyde açık bıraktı. Bilgisayarda acilen yetişmesi gereken bir işle uğraşırken müziği de radyoyu da unuttu. İşine odaklandı.  
Öğleye doğru ortalık sakinlediğinde radyoda bir müziğin hafif hafif çaldığını ve sabahtan beri  sürekli çalan o müzikten  rahatsız olmadığını farketti. Hoparlörden sükunetle yayılan ses  yıllardır dinlemekten nefret ettiği  müzik türünden bir örnekti. Neden diye düşündü. Acaba düşman bellediğimiz batı, bizim müzik zevklerimizi ve tercihlerimizi de yavaş yavaş etkiliyor mu diye şüphelere kapıldı. Acaba,sol yanındaki  etejer üzerinde çalıp duran radyodaki  o müzik sesleri sol kulağında ses kaybı olan frekanslarla değişik bir etkileşime mi giriyordu. Kulağının zayıf noktasını tamamlayan bir frekans seviyesi mi vardı bu müzikte?
Şüphelendi. Şüphelendi şüphelenmesine ama yine de ortamda yalnız kaldığında o müzikleri dinlemeye de devam etti.
İşte  bu sebepledir ki, yıllardır dinlemekten hiç vaz geçemediği türkülerin yerine, ara sıra radyoda klasik müzik dinlemeye de başlamış oldu.


12 Kasım 2019 Salı

Sabah

Sabah işe gelirken aklında bir çok konu vardı. Ancak işyerine gelip de bilgisayarı çalıştırıp blog sayfasını açtığında, yolda düşündüğü fikirleri hatırlamadığını anladı. "Yine de başlayalım, klavyenin tuşlarına basarken unuttuklarımızı belki hatırlarız" diye düşünerek yazmaya devam etti. Büroda iki genç memurun karşılıklı sohbetlerinin oluşturduğu ses karmaşası içinde  ekranda yazdıklarına  bakarken  klavyede bastığı harfleri de kontrol ediyor, bir yandan da düşünüyordu.
Bugün ne yazmalı? 
Önüne bakmaya başladı. Ellerini birbirine kilitledi, ayaklarıyla kimsenin duymayacağı hafiflikte bir tempo tutturdu. O arada sol kulağındaki çınlamanın belirgin hale geldiğini farketti. İçerideki havanın temizlenmesi için büronun doğuya bakan penceresi açılmıştı. İstasyon tarafından gelerek çarşıya ya da camiye doğru gidecek araçların ışığa yakalanmamak amacıyla hızlandıklarında çıkardıkları motor gürültüsü odanın sükunetini bozuyordu. Yine de bir ara odada sessizlik oluştu. Büronun kuzey tarafında bulunan meydana dönük pencerenin sol kenarındaki çam ağacının hafif hafif sallanan dalları arasından gökyüzünü kolaçan etti. Hava  kapalıydı, ve sakindi, gökyüzü  açık gri renge bürünmüştü. Aydınlık bir ortam olsa da güneşin kendisi ve ışıkları görünmüyordu.
Gözlemeye devam etti.
Sağ karşıda yüzyıllık ortaokulun geniş bahçesinin ön tarafına  dikilen ve okuldaki öğrencilerin oyun alanlarını da manzarasını da  kapatan Milli Eğitim Müdürlüğünün beş katlı yeni hizmet binasının güneyinden ve batıda bulunan ön kapısından insanlar gelip geçiyordu. Kim sakin kimi bir yere yetişmek telaşıyla hızlıydı.

Küçük olmasına rağmen gürültüsüyle varlığını belli eden, yüksek motor sesi ile de camları zangırdatan, uyuyan bebekleri tatlı uykularından uyandırarak annelerin huzurunu bozan, bir nevi sesi ile çevreyi kirleten belediyenin süpürücü aracı geçti. Bu araç hem evinde dinlenenlere, hem de işyerlerinde işine konsantre olmaya çalışanlara "belediyenin hizmet ürettiğini belli ediyordu". Seçim zamanı muhalifler, bu "hizmet seslerini" hatırlayarak susacaklardı.

Fatih Sultan Mehmet Han zamanından beri şehrin sokaklarını ellerindeki süpürgeleri ile sükunetle temizleyen temizlik işçileri, içimizden biri gibi olduklarından, onların temizlik hizmeti pek göze çarpmıyordu. O nedenle belediyenin modern şehirlerde kullanılan temizlik teknolojisini getirerek halkın hizmetine sunduğunu göstermesi için bu makinalar elzemdi. Ne var ki o modern şehirlerde işsizlik olmadığından ya da az olduğundan çöp temizleyen görevliler şehri temizlemeye yetişemedikleri için makinalar gerekliydi.

Ancak şehirde  kahvehanelerin çok olması işsizliğin boyutlarını gösterdiğine göre belki de makina yerine temizlik işçisi çalıştırmak istihdama katkı sağlayabilirdi. Bu arada kahvehaneler orta yaş kuşağı işsizler için bekleme sığınma yeri olsa da, genç işsizler imkan bulurlarsa cafelere gidiyorlardı. Babalarından tırtıkladıkları ancak bir kahve içmeye yetecek miktardaki harçlıklarıyla bu mekanlarda buluşarak kendi aralarında kendi alemlerinde vakitlerini geçiriyorlardı. Böylece kahvehanenin  ömürlük müşterileri olan ihtiyarların eleştirel ve kınayan bakışlarından  da kurtuluyorlardı.

Gençler, onların gönlüne göre işlerin çok olduğu bir mutlu zamanın geleceği hayaliyle, kafelerin süslü masalarında, hafiften çalan miziğin eşliğinde hülyalara dalıyor, "bir teselli" arıyorlardı.

Nafile bir bekleyiş!

31 Ekim 2019 Perşembe

Seçim

Her perşembe günü mutad olarak gidip gezdiği bölgeye iş arkadaşıyla beraber bugün de gitmişti. Bölge kalabalıktı. Gezecek bakacak bakınacak rahatlığı bulamadı. Arkadaşının hatırına bir süre gezdi. Ancak eski günlerdeki gibi olmadığını farketti. "Artık buralardan uzaklaşma zamanı geldi galiba" diye düşündü. Yeni gezi alanlarına, farklı meşguliyetlere, değişik, topluma faydalı hayırlı faaliyetlere yönelmesinin zamanının geldiğini düşündü. 
İşiyle geçen zamandan arta kalan diğer vakitlerde yukarıdaki satırda bahsettiği yönelimler için çevresinde örnekler aramaya başladı. 
Aklına önce, sürekli gelişim kitapları okuyarak, okuduklarını sosyal medyadan paylaşan diğer iş arkadaşı geldi. Okuyor ve ilginç bulduklarını yakın dostlarıyla paylaşıyordu.  Karşısında çalışan iş arkadaşı ise spor ve gezi ağırlıklı bir aktivite ile hayatının iş dışında kalan zamanlarını dolduruyordu. Bir kaç yıl öncesine kadar  -şu an uzaklarda görev yapan eski  iş arkadaşı ile- bisikletle dağları ovaları dolaşıyordu. O günler geride kaldı diye düşündü. 
Yeni emekli olan bir diğer arkadaşı ise öğle namazını Karaköy Camisinde kıldıktan sonra ikindi namazını aynı semtte bulunan  Hacıyahya camisinde kılıyordu. İki vakit arasında eve gitmiyor Karaköydeki Çamurun Kahvesinde ağaçların altında diğer emeklilerle beraber sohbet ediyordu. Bazen memleket kurtarıyor, çoğunlukla eski hatıraları paylaşıyorlardı. İkindi ezanını duyunca telaşa kapılmadan sükünet içinde camiye gidiyor. Namaz bittikten sonra camiden imamdan bir önce sükunetle çıkıyordu.
Ve Cuma günleri  camiye veya uzak bir diyardaki başka bir camiye yardım toplama amacıyla serilen cami kapısındaki hasırları bekliyordu. Cemaat çıktıktan ve hocaya paraları teslim ettikten sonra, telaşla Çamurun Kahvesi  ile cami arasındaki ağaçlıklı alanda bekleşen arkadaşlarının yanına koşuyordu. Arkadaşları "Bugün ne kadar toplandı " diye soruyorlar o da topladığı ve teslim ettiği yardım miktarını söylüyordu. Hasılatın önceki haftalara göre daha az veya daha çok olmasının nedenlerini kritik ediyorlardı.
Bu müzakere süreci bazen öyle çok zaman alıyordu ki ikindi ezanı okunduğunda abdest almadıklarını hatırlayıp çok acele  bir biçimde yerlerinden fırlıyorlar abdest almaya, cemaatle namaza yetişmeye çalışıyorlardı. Gözleri net görmediklerinden abdest almak için ayakkabılarının bağcıklarını çözmeleri zor oluyor ve zaman alıyordu.
Kahveci arkalarından şöyle bir göz atıyor, "yine çay paralarını unuttular çıkınca hatırlatırım ama, babam yaşındaki adamlara her Cuma  sonrası "Abi ikindi namazına giderken çay paralarını unuttunuz" demek gönlüne zor geliyordu. Bu sebeple bazen ocakçıya, bazen de patrona " Şefim yine ihtiyarlar namaza koşarken çay paralarını unuttular,marka atmayayım şu dört çaya" diye  söylüyordu. Onlar da suratlarını hafiften buruşturarak, kerhen, "peki" anlamında baş sallıyorlardı.

Böyle mi yapmalıydı? "Olmaz" dedi. "Bir başka  yere gitmeli,  çocukluğumdan beri yüzlerini görmekten şakalarını dinlemekten bıktığım kişiler de oralarda, eski günlerde çocukluğumuzda yaptığımız rezillikleri dillerine dolarlar " dedi.

"Tamam" dedi. "Kitaplar sayfalarını açınca konuşuyor,  kapağını kapatınca susuyorlar. En iyi arkadaş kitaplar, En  doğru seçim  kütüphane olmalı" diyerek konuyu kapattı. 

24 Ekim 2019 Perşembe

Türkü

Son zamanlarda işyerinde sol yanındaki etejerde bulunan radyoda trt türkü akşam üzeri mesai bitimine kadar çalmaya başlamıştı. Memnundu bundan.
...
Çünkü çocukluğundan beri türkülerle büyümüştü. Evlerinde gaz lambaları altında geceleri geçirdikleri zamanlarda, altı pilli hislon radyoyu sabahın şafağından yatsının karanlığına kadar dinlediği olurdu. Annesinin ninnilerinden daha çok annesinin radyoda dinlediği - ve bazen de eşlik ettiği-türkülerini hatırlıyordu.
...
Sonra hayatının farklı zamanlarında fırsat bulduğunda hep radyo ile türküler ile beraber olmuştu. Spil dağının batısındaki Sivrice tepesinin alt kısımlarında bulunan Hakibaba camisinin üst ksımlarında koyun güderken de elinde küçük bir standart marka radyo bulunuyordu.
Her onbeş dakikada bir verilen Kıbrıs haberleri ile 1974 Kıbrıs harekatının heyecanı ve karartma geceleri , Hasan Mutlucan'ın türküleriyle beraber hafızasına yerleşmişti. Ve yine elinde babasının "okulu bitirince bisiklet alacağım" diyerek söz verdiği halde, "yollar tehlikeli o sebeple radyo aldım oğlum" diyerek kendisine hediye ettiği,  küçük bir deri muhafaza içinde, radyonun sapına iliştirilmiş küçük bir deri çantanın içindeki kulaklığı ile  Standart marka ilk radyosu.
Radyonun khz leri mhzleri gösteren skalasını çevirince bir yanının güneşten solduğunu, tozdan kirlendiğini farkederdi arkadaşları,   skalayı gösterek burası neden soluk? diye sorduklarında, cevabı " türküler orada çalıyor" olurdu.
...
Fırında çalıştığı zamanlarda oluşan  12 eylül 1980 i de yine türkülerle karşılamışlardı. Fırında bulunan üstü un tozlarıyla bembeyaz olan radyonun tozlarını üfürmeden kulağını çevirmişler ve içindeki ışığın yavaş yavaş yanmasını, sonra da cızırtılı bir sesin hafifçe fırını doldurmasını beklemişlerdi. Hangi yıllardan kaldığını bilmediği, maun kaplamalarının arasına un tozlarının dolduğu, parazitli sesinden dolayı her zaman kullanılmayan lambalı bir radyoydu. Isındıktan sonra radyoda yine Hasan Mutlucan'dan türkülerin okunduğunu duyunca. 12 Eylül 1980 günü saat sabah altı otuzda, " tamam yine olağanüstü bir dönemdeyiz."  diye düşündüğünü hatırladı.
...
 Radyonun bazen sesini kısıyor, bazen herkesin hoşuna gidecek bir türkü çıktığında sesini biraz açıyordu. Hatta bir kaç dakika önce radyoda hoş bir türkünün tınısını duyduğunda "Giydiği sarı ağlatma bari, akşam olanda, akşam olanda bade dolanda..." sol elini radyonun ses düğmesine doğru uzattığında, solda oturan iş arkadaşının da sağ elini ses düğmesine uzattığını farketti. Ardından çalan türkünün yüksek sesini kısmak istediğinde de aynı anda dönmüşlerdi radyoya doğru ve gülümsediler...
Demek ki müzik zevklerinin birbiriyle örtüştüğü noktalar var diye düşündü.
Sivaslı inşaat ustası Mete Kardeşi yıllar önce evinin üst katını tamir ederken "Türküz türkü çığırırız" demişti.
Kafasının sallayarak kendi kendine "doğru bir söz" diye mırıldandı.

21 Ekim 2019 Pazartesi

Sus

Susmak. Kendisine yöneltilen sorulara  cevap vermemek, içindekileri diliyle dışarı vermemek.  Sessiz tepkisiz durağan bir halde, bulunduğu mahallin sakin bir köşesinde süt dökmüş bir kedi misali beklemek.
Susanın dışındaki durgunluğuna bakmamak lazım dedi. İçindeki harbin şiddeti sebebiyle dışarıya tepki verecek hali gücü azalmıştır belki de. Bilemezsin. Zaten susanın üzerine biraz gidersen neden susuyorsun diye deşmeye kalkarsan içindeki savaşta kullandığı bazı silahların birden sorana döndüğünü görebilirsin. Gözlerindeki ateşin birden sana karşı bir kıvılcıma dönüştüğünü gördüğün anda, geri çekilmelisin. dedi.
İnsanlar durup durduğu yerde neden susarlar diye sormayı aklından geçirse de soramadı. Vardır bir derdi. Elbette vardır bir derdi. Çözemediği şahsi meselelerini kendi içinde dengeleyebilmek için mücadele ederken dışarıyla uğraşacak hali kalmamıştır da ondan dedi. Ama dokunursan silahlarını sana da yöneltebilir. Hatta bazen soranın beklemediği düzeyde yoğun bir tepki, -orantısız güç kullanımı- ile karşılaşabilir soran dedi.
Öyleyse kendi haline mi bırakmalı? Hayır, uzaktan gözetlemeli. Susan, kafasındaki işleri yoluna koyduğunda çevresine yavaş yavaş dikkat etmeye, gözlemeye  başlar. Arasıra kıpırdanır. Bu hareket artık soranlara cevap verebilecek seviyeye yaklaştığının göstergesidir. Ama aniden soru yağmuruna tutulursa sert bir cevapla yeniden suskunluğuna devam etmeye başlayabilir. İşte maharet burada başlar. Onu cesaretlendirmelidir yakınındaki yakini. Fiziksel olarak yakınında olan ruhen de ona yakın olduğunu belli edebilirse, suskun, o girdiği derinliklerden yavaş yavaş su yüzüne çıkabilir. Zordur bu, hem susan hem de susanı açmaya çalışan için. 
Lakin susturan için her şey kolaydır. Bir hakaret, bir acı söz, bir fiziksel darp, bir imalı bakış, kişinin hassasiyetinin düzeyine göre yüreğinde derece derece yanıklara sebep olabilir. Ve söz konusu yanıklar ne kadar derindeyse iyileşmeye fayda edecek susma eylemi de o kadar uzun olabilir. 
Allah haksız yere susturanlardan eylemesin, Susup da  suskunluğun içinde pasif kalanlardan da eylemesin. 
Kendisinde ve karşısında oluşan tüm sıkıntılara karşı -haklı ise susturanla- mücadele etmeyi; haksız ise sebep olduğu eylemi düzeltebilmek için -nefsiyle- mücadele etme azminizi arttırsın dedi.

15 Ekim 2019 Salı

Münbiç

Bir haftadır Suriye'deki Barış Pınarı Harekatını televizyondan  tvitterden sürekli izliyordu. Son iki gün münbiç konusu üzerine aklı takıldı. "Münbiç'e neden girilemedi neden geç kaldık?" diye düşünürken 15.10.2019 günü saat 13.55 sıralarında münbiç e rejim güçlerinin girdiğini öğrenince, içindeki sıkıntı biraz daha arttı. "Acaba girmediler ama rus medyası girdiklerini mi söylüyor?" diye düşündü. Ardından yeni haberler geldi. Münbiçten açılan bir ateş sonucu bir askerimizin şehid olduğunu öğrendi. Karşılık olarak 15 eşkiyanın yok edildiğini öğrendi. Ama münbiç ile ilgili ne olduğu konusunda net haberler bir türlü gelmiyordu. Zaman aleyhe gelişiyordu. Şu an itibari ile dahi içindeki sıkıntı devam ediyordu. 
Ama sonuçta oraları Suriye devletinin sınırları içerisindeydi. O devlet şu ana kadar neredeydi. TSK harekata başlayınca Suriyedeki o devlet birden devlet olduğunu hatırlayıverdi. Ordumuzun harekatı üzerine Türk düşmanları ise birden birleşerek yön ve yer ve taraf değiştiriverdiler. Bu kadar hızla taraf değiştirebilen bir örgüt dünyada yoktur. O kadar çabuk taraf değiştirdiklerine göre, bu durumlarını birileri daha önceden hesap etmiş ve onları bu plandan haberdar etmiştir. Özellikle Rusların sessiz ve derinden, iki yönlü,  arka planda durmalarına rağmen, olayları Türkiye aleyhine anında ayarlayabilmeleri, Suriye'deki diğer silahlı güçlerle çok daha önceden haberleşerek organize olduklarını gösteriyor. 
Dünyanın dört bir yanından ilgili ilgisiz bir çok Türk düşmanı teşkilat birden bire tepkilerini gösteriyorlardı. Dünyanın bir çok  yerinde kendilerinin de ortak olduğu nice zulüm ortada iken pişkinlikle  Türkiye Cumhuriyetini suçluyorlardı.  
Bildiği, duyduğu okuduğu, anlayıp idrak edebildiği  kadarıyla,  dünyadaki hiç bir askeri eylem daha önceden " bir gece ansızın gelebiliriz" denilerek haberdar edilmemiştir.  Bu ön bilgi düşmanımızı teyakkuza geçirmiş ve A dan Z ye envai çeşit türlü planlar geliştirmelerine yol açmış olabilir. 
Ve dünya çapındaki bu yoğun tepki fırtınasının gösterdiği diğer bir acı nokta ise; Asker, üstün mahareti ve cesaretiyle üzerine düşen görevi başarıyla tamamlamasına rağmen, ne yazık ki  politikacıların -genellikle yaptıkları gibi- askerle birlikte milli hedeflere doğru başarıyla yürüyemediği anlaşılıyordu. Rusların ya da daha genel ifadeyle düvel-i muazzamanın Suriye'de örgütlerle oyununu politikacılar ve istihbaratçılar bozabilmeliydiler. 

İnşallah bu düşünceler yanlış olur ve her yönüyle barışa/nihai zafere ulaşılır.

Kısaca Misak-ı Milli hedefine biraz daha yaklaşmışken bir şekilde durdurulmak içini acıtıyordu.

"Allah Türk Ordusuna ve Türk Milletine etrafına  geçirilen çemberleri kıracak güç , kudret, kuvvet versin. Asker ve sivil Türk Milletinin idarecilerine her daim düşmandan daha üstün düzeyde akıl fikir feraset cesaret  versin.  Bizlere her alanda yeni başarı yolları açmalarını nasip etsin." düşüncesiyle durdu kaldı...

9 Ekim 2019 Çarşamba

Dönüş

Çevresinde nice değişiklikler olduğunu farkettiği halde, kendisinde o değişiklikleri kaydetme ve yorumlama kudretini -bir süredir- bulamıyordu. O kudreti neden bulamadığını dahi düşünmek istemiyordu. "Bulunmuyor işte!" deyip her zaman yaşadığı günlük mutadların arasında vaktini, Rabbinin ona sağladığı zamanı ve imkanı  -belki de müsrif mirasyediler gibi- harcıyordu. Harcıyordu, onun inisiyatifine bırakılmış olduğuna göre hesabını da o verecekti, kimi ilgilendirir ki. düşüncesiyle anlamsız tesellilerle televizyonun başında elinde bir avuç çekirdek aksiyon filmlerini takip ediyordu. Akşamüstü yorgun argın eve girdiğinde hemen üzerindeki resmi kıyafetleri değiştirip oda kıyafetlerini giydikten sonra kütüphaneden aldığı kitapların birini eline alıyor biraz okuduktan sonra saatin tıktıkları aklına  televizyondaki haber saatini yaklaştığını  getiriyor, kumandaya uzanıveriyordu. Kumanda onun zihnini gözlerini ve tüm vücudunu hipnotizma olmuş gibi kendine esir etmiyordu ama, okuduğu kitabın sayfalarından da zihnine yeni bilgiler giriş yapmıyordu. 
Eşi mutfakta akşam yemeğinin telaşı ile tencere, tabak, kaşık tıkırtıları, su sırıltıları  içinde uğraşıp duruyordu. Onlara en güzel yemekler yapmak için, ne kadar emek verirse versin,  sofraya oturduklarında keyfi yerinde değilse yemeğin lezzetini dahi farketmiyordu. Ama keyfi yerindeyse hiç yemek olmasa dahi olumlu düşünceler içinde bir şeyler atıştırarak ve eşini teselli ederek Allah ne verdiyse yiyip sofradan kalkıyordu. Kısaca istikrarsızlıkları vardı. Eşref saatleri ile eşşek saatlerinin alarm zillerinin nerede ne zaman çalacağı belli değildi. Bu durum büyük ihtimalle eşini tedirgin ediyordu. Eşi, sohbetleri esnasında bu istikrarsızlığın biraz da şeker dengesizliğinden meydana gelebileceğini hatırlatıyordu. Ve o nedenle daha sabırlı davrandığını samimiyetle ifade ediyordu.
Bu sorunun  bloga uzak kalmasına da sebep olabileceğini düşündü. 
Fakat hayatın  beklenen, ama bilinmeyen o ana doğru yavaş yavaş ilerlediğini de hesap ederek, yazmaya gayret etmesinin iyi olacağına kanaat getirdi. Tekrar döndü.

28 Ağustos 2019 Çarşamba

Elalem Ne Der!

"Elalem ne der." 
Bir kısım insanların hayatlarını tanzim ederken önlerine koydukları her hangi bir plan proje yoktur.  Girişecekleri iş ve eylemle ilgili olarak öncelikle "el alem"in bu konuda ne düşüneceğini önemserler.  Eğer "el alem"in yapacakları işten sonra takdir edeceklerini tahmin ederlerse o işe girişirler. Ya da "el alem" in genel geçer beğeni düzeyleri dışında kalma ve eleştirilme, beğenilmeme olasılığı varsa  başlamadan vazgeçerler. Bu nedenle "el alem ne der " sorusuna geliştirdikleri cevap, -yaşadıkları mahallin bakış açısına göre-  genellikle diğerlerinin de buldukları ile aynıdır.  
Bu yerlerde gelişme, kısa zamanda değişim ancak dışarıdan yeni gelenlerin  dışarıda gördüklerini cesaretle uygulaması ve savunmasıyla oluşabilir. (Bu tür gelişmenin ne kadar sağlıklı olduğu da sorgulanabilir.)
"El alem ne der" kelimesi etrafında oluşanlar gelişmeyi kısıtlayan bir kısır döngüyü anlatır. Doğal olarak yeniliklere kapalıdır. Ortaya çıkan kısır döngünün sonunda toplumda oluşan, yeniliklere ve yenilikçilere soğukluktur, hatta düşmanlıktır. 
Bir tür muhafazakarlıktır. Yeniliğin getireceği belirsizlikten endişe duyulması nedeniyle, var olanı yanlış da olsa muhafaza etme eğilimidir. Taassup olarak da adlandırılabilir. 
Muhafazakarlık;  toplumun kurucu temel değerleriyle tutarlı olan,  çağın ve koşulların getirdiği gereksinimleri de karşılayan, ilerlemesini engellemeyen  olumlu bir esneklik içerisinde ise kabul edilebilir. 
Ancak medeniyetinin ortaya koyduklarının diğer medeniyetlerin ortaya koydukları karşısında zayıf düşmesi sonucunda iki yol ortaya çıkar. Korunmak amacıyla içine kapanarak katı muhafazakarlık, taassup,   diğeri hayatta kalmak ve gelişebilmek amacıyla üstün olanları taklit ederek değişmeyi seçmek. 
Her iki tarafın kendilerine göre haklı sebepleri olsa da, bir başka -azınlıkta kalan- grup ise iyileştirmeyi, ıslahatı çözüm olarak sunmak isterler. Bu grup hem muhafazakarlarca hem de yenilikçilerce kıyasıya eleştirilebilirler. Çünkü yaşadıkları toplumun sorunlarını hamaset duygularının yönlendirmesiyle değil, mantığın ve bilimin soğuk eleştirilerini kendilerine sormalarıyla ortaya çıkacak sorulara ve sıkıntılı üzücü yanıtlara hazır değillerdir. 
Mahkemelerde bile suç, suçlu ve sebepleri ortaya çıkarılmak için, hukukçularca nice araştırmalar ve sorgulamalar yapılmakta ve gerçek bulunmaya çalışılmaktadır. Öyleyse toplumun sorunlarının da incelenip araştırılması gerekmez mi?
...
"El alem ne der" ifadesinin ardından yüzeysel, şekilçi, derinliksiz, gelişmeye kapalı, ezberci  kelimeleri  akla gelir.
Bu ifade, yenilgiyi kabullenmiş cemiyetlerde yaşayan ve yaptıklarının doğru olduğuna dair  güvenini yitiren fertlerin,  toplumla aynı eylemleri yapmak suretiyle, var olanı savunma isteğinin bilinçsiz bir tezahürü müdür?
Geçiş dönemi toplumlarının özelliklerinden midir?



Sıkıntı

Saat 17.00 yi geçti. İş arkadaşları yavaşça odayı terketti. Diğer odalardan gelen sesler de gitgide azaldı. Gündüz çalışma saatleri içinde hiç sesi duyulmayan koridordaki su sebilinin soğutucusunun vınlamasını ilk defa işitti. Bir süredir duymadığı sol kulağındaki çınlama sesini yeniden duymaya başladı. 
Acaba mesai sonrasında bina sessizleşince binanın inlemeleri, -zaten Kurtuluş Savası esnasında Yunan yangınını da görüp geçirmiş eski bir binaydı-  insan sesleri azalınca da vücudunun sızlanmaları mı belli olmaya başlamıştı. Yoldan geçen motorsiklet tırıltıları, arabalar ilerlerken lastiklerin geçmeli taştan yapılmış yolla kurdukları irtibattan dolayı oluşan sesler. Ve batmaya hazırlanan  ikindi güneşinin doğuda bulunan binalara çarparak ışıldaması. Arasıra istasyon tarafından dağa doğru esen yelin yaprakları titretmesi.  Bunları farketti. Ama hala farketmesi gerektiği halde farketmediği birşeyler vardı. 
Ve farketmemesinin dışında içinde, zihninde dolaşıp durduğu halde bulamadıkları da vardı. Kaç zamandır düzenli kitap okuyamaması, çatıda boyanacak yerleri hava sıcak diye çıkıp boyayamaması, tamir edilecek birkaç eşyayı tamir etmeyi ertelemesi miydi. Belki de. Düşünüyor, arıyor, "hah işte buldum sorun bu!" diyemiyor, bulamıyordu.  
Acaba farketmek bulmak mıydı? Fark etmeden bulunan, bulunmuş sayılır mıydı?
Zihninde bulamamanın verdiği sıkıntı olmasına rağmen "boş ver." dedi."Şimdi hareket zamanı, sonra düşünürsün."  diye içine fısıldayarak klavyeyi bıraktı. (16 Temmuz 2019)

27 Ağustos 2019 Salı

Bozuk Para

Yaz sonu sıcaklarının şehrin her yanına tesir ettiği bugünlerde, çocukluğunun yaz mevsimlerinde hissettiklerini düşündü bir an...

Mevsim yaz, aylardan Ağustos ve sene 1976 olmalı ... Her yer sıcak. Nereye dönsek, nereye otursak, nereye baksak, hep sıcak, hep sıcak. Gölgeler bile kifayet etmiyor. Ancak; Spil'in kuzey yamaçlarına yaslanmış eski taş binaların ovaya bakan açık kuzey taraflarından gelen esinti, kısa bir an için ferahlatıyor. Bir de ulu çınar ağaçlarıyla çevrilmiş olan, yapısının büyük kısmı yaprakların altına gizlenmiş tarihi binaların karanlık gölgeli taş duvarlarına yaklaşabilenler  serinliği hissedebiliyor. Kalın taş duvarlar  sıcağa karşı  savaşta başarılı oluyor.
Öğle ile ikindi arası bir süre sokaklar boşalırdı. İmkanına göre herkes sığınacak serin bir köşe bulmaya çalışır, kavurucu sıcakların geçmesini beklerdi.

Ağlayan Kayanın batı kısmından, dağların arasından kurtularak kuzeydeki ovaya doğru akan derenin çevresinde  irili ufaklı çınar ağaçlarının gölgelerinde çocuk sesleri duyulurdu.  
Elinde gazete kağıtlarına sarılmış şarap şişelerini mümkün olduğunca belli etmemeye çalışarak  sessizce derenin ıssız derinliklerine doğru geçenler de görülürdü. Bunlar şırıldayarak akan derenin gözler uzak yerlerinde göllenmiş su birikintilerinde  içip içip mest olurlardı. Bu nedenle gündüz vakti bile derenin içindeki ağaçların altında demlenenlerin bulunması ihtimalinden dolayı çocuklar için uygun değildi. Yalnızca değirmen kemerinin hemen üstünde bulunan doğal havuz biçimindeki oyukta biriken sularda yüzülebilirdi. Burasının diğer bir  sakıncalı yönü batı tarafındaki çöplüktü. Motorlu araçlar giremediği için dağ yamaçlarındaki sokakları dolaşarak evlerdeki çöpleri eşeklerle toplayan belediye görevlilerinin gizlice çöp döktükleri bir yerdi. (Belki de gizli değildi.) Bir yanda sıcaktan kızışarak kokuşan envai çeşit çöp ile uçuşan ya da çöpleri karıştıran haşarat, diğer yanda derenin sularıyla dolan havuzda  keyif yapan çocuklar.
Ağlayan kayanın önündeki derede bulunan değirmen kalıntılarından dağa doğru çıkıldığında, boğaz yukarıdan gelen hava akımının ve yüksek tepelerin etkisiyle, güneş de geç ulaştığından nisbeten serin  olurdu.
...
Tarihi bedestende restorasyon başlıyor
Şehrin içinde ise, Ulucaminin önünde ağaçlarla gölgelenmiş  şehre hakim olan alan  ile bedestenin içinden başka serin yer bilmez idik. Şehri gezip sırlarının ekserisine vakıf olsa idik, farklı serin mekanları da tarif edebilirdik. O sebeple -bildiğimiz bir serin mahal olarak-  yolumuza yakın olan bedestene  bir bahane ile uğramaya çalışır idik.
Yunan yangınından sonra, kavruk kalmış şehrin, Kurtuluş Savaşı sonrası yaralarını iyileştirmeye çalıştığı eski zamanlarda, bit pazarındaki Rum Mehmet Paşa bedesteninin içinde, bit pazarı esnafınca yıkımlardan çıkarılan uzun ağaçlar saklanırdı. Güney ve kuzey taraflarındaki kapıları duvar çekilerek kapatılmış olan bu eski bedestenin,  orta kısmında doğu batı yönünde bulunan  kanatlı ahşap kapıları gün boyu hep açıktı. Sıcak Temmuz Ağustos ayları çarşıya doğru bir işimiz çıktığında Karaköyden yolu sağa doğru biraz uzatır, doğu batı yönüne karşılıklı açılan  o kapılardan geçerdik.
Ve geçerken  bedestenin içindeki buz gibi dingin hava bizi serinletirdi. Bedestenin içindeki ağaç sırıklarını  kemiren böceklerin tıkırtısı dışında sıkıntılı bir sessizlik hüküm sürerdi. Bu sessizlikten ve dingin serin hoş havadan ürperirdik. Neden burası serin diye işkillenirdik.

Yeni gelişen zihnimizin hayal perdelerinde, akşamdan kalan masalların devamını, burada yeniden oynatmaya başlardı korkularımız. 
Kim üflerdi, şehrin alevden bir çember içinde yandığı öğlen sıcağında, bu ıssız yerde, bu kadar serinliği. Sorgulayan gözlerimiz aklımıza gelenler yüzünden kocaman açılırdı. "Cin yatağı." Zaten büyüklerimiz  pisliğin karanlığın küllerin çöplerin olduğu yerlere fazla yanaşmayın derlerdi. 
Demek ki geceleri bizi korkutan bazı arkadaşlarımızın geceleri altının ıslattıran o korktuğumuz  burada da vardı. Acaba gece gaz lambalarının titreyen alevlerinin duvarlarda oynaştırdığı envai çeşit gölgelerin eşlik ettiği,  ninelerin zevkle anlattığı efsunlu masallardaki, bir dudağı yere değen o cin bizi görünce, bize doğru serin nefesini mi üfleyiverirdi? Ve biz de serinlik, korku ve heyecan içinde korkunun esaretine girer, bedestenin içinde fazla duramadan çıkıverir, kaçıverir idik. 
Acaba daha fazla üfleyip de bizi dondurabilir miydi? Cesaretimizi arttıran başka arkadaşlar varsa yeniden dolanır tekrar geçer tekrar ürperir idik. Akşam yatmadan önce karanlıkların içinde bizleri gözetleyenlerin bir kısmının gündüzleri bu bedestenin güney kısmındaki karanlıklarda ağaç sırıkların arasına gizlendiğine emindik. İçerideki serinlik bunun isbatıydı. O zamanlar bu ürpertinin korkudan olduğunu düşünürdük, Ancak soğuktan dolayı da ürpereceğimiz / titreyeceğimiz hiç aklımıza gelmezdi.
Yine de bu korkumuzu ve keşfimizi kimseye söylemezdik. Çünkü bizim söylediğimizi öğrendiğinde orada saklanan korktuğumuz yerinden çıkarak, belki de bizim yatağımızın altına saklanıverecekti.
Sıcağın şehirde girmediği delik bırakmadığı günlerden bir gün, komşumuz İğneci Ayşe Teyzenin oğlu Gazenferle sokakta oynarken dikiş makinasına bir parça almak için çarşıya gönderildiğimizde rotamızı bedestene çevirdik. Bedestenin batı tarafındaki orta kapısından girdik. O sırada Gazanfer elinde tuttuğu ikibuçuk liralık demir parayı düşürdü. Gazanfer  parayı düşürünce kasıldı kaldı. Korkuyordu, ancak paraya da kıyamıyor, bırakıp gidemiyordu.
Üzerinde elinde sigarası ile Kocatepeden aşağıya bakan Atatürk'ün kabartması bulunan ikibuçukluk demir para, yuvarlana yuvarlana güney kısımdaki ağaçların altına doğru ilerledi ve dikine istiflenmiş uzun sırıkların arasına girdi. Ama  yalpalaya yalpalaya ilerlerken parıltısından nereye ilerlediğini takip edebilmiştik. Güneye uzanan koridorun sol tarafındaki ağaç yığınının arasındaydı. Uzun bir çomakla çubukla alınabilecekti. Paraya doğru korkarak ilerlemeye  başlayınca serinliğin geldiği taraftaki ağaç gölgelerinin derinliklerinden gelen tıkırtılar çoğaldı. Yaklaştıkça daha da arttı. sonunda korku ve para arasında seçim yapmak noktasına gelince korkudan yana  karar vererek koşarak dışarıya çıktık.
Gazanfer kapının kenarında taş zemine oturdu. "Bir hafta hurda demir çivi toplayarak kazandığım paramı cinlere kaptırdım." diye ağlarken "bir yandan da senin yüzünden, neden beni buraya getirdin" deyip beni de suçluyordu. Sokaktan  geçen bir kısım insan biraz durup bakıyor sonra "vah vah" deyip ilerleyip gidiyordu. Sonunda Gazanferin ağlaması hız kesti. Gömleğinin yenleriyle gözlerini ve burnunu sildi. "Ne yapalım kader" dedim. Bana kızgın gözlerle bakarak "tabi kaybolan senin paran değil" dedi.
...
Bilinçsizce beklemeye başladık. Bu arada elinde iri tesbihi, bol şalvarının üzerine beline sardığı kuşağı ile ve şivesinin farklılığı ile doğulu olduğu belli olan bir ihtiyar yavaş yavaş yaklaştı. Yanındaki bir başka kişiye içerideki ağaçları anlatıyordu. İçeriye girdiler. Güney kısımdaki ağaçları incelemeye başladılar. Arkalarından biz de girdik.
Gazanfer "Amca! şuraya ikibuçuk lira param yuvarlanmıştı. Alıversem" dedi. Amca "nerede oğul? göster bakalım" dedi. Gazanfer yerini  gösterdi. Amca "ya bismillah" diyerek ağaçları sağa sola doğru ittirmeye başladı ve sonunda bozuk paraya erişebilecek kadar yaklaşınca Gazanfer eğildi parayı alacağı sırada  gürültüyle tozu dumana katarak bir  karaltı önünden hızla geçip gitti.
Gazanfer olduğu yerde "cinler" diyerek yine dondu kaldı. Ama amca tozu dumana katan gürültünün ardından; "itoğlu it başka sinlenecek yer bulamadın mı?" diye söylenerek elindeki bastonu kapıya doğru fırlattı. Bastonun düştüğü yerden gelen tok sesinin ardından  kuyruğunu kıstırarak acıyla cıyaklaya vıyaklaya kaçan küçük bir köpek kapıda bir an göründü ve kayboldu.
...
Rahatlamıştık. Gazanfer  üstü başı toz içinde olsa da cinin sebebini öğrenmiş, parasını da geri almıştı.
Amca gülümseyerek başımızı okşadı."Hadi bakalım çocuklar bir daha buralara gelmeyin" diyerek bizi gönderdikten sonra içeride kendisini bekleyen müşterisinin yanına gitti
...
O sebeple -altmışa yaklaşan yaşına rağmen- hala ıssız yerlerde, sessiz mekanlarda içini ince bir heyecan sarıverir.(27.08.2019)

23 Ağustos 2019 Cuma

Taş Kökü

Daha iyi pişmesi için eti ezmenin uygun olacağını düşünerek, dağlara çıktığında düzgün bir taş bulmak istemişti.
Geçen Cumartesi günü arkadaşıyla beraber dağ yollarında bisiklet gezisi yaparken o düşüncesi birden aklına geldi. Gözü dağ yollarının kenarlarındaki taş birikintilerine takılır oldu bir süre ve sonunda uygun bir taş buldu. Çantasına koydu.  Gezi bittiğinde arkadaşıyla vedalaşarak hızla eve geldi. 
Eşi ve çocukları evde değillerdi. Eşi salça yapmak için annesinin köydeki evine, kızı Mudanyaya, küçük oğlu Foçaya arkadaşının yanına gitmişti. Büyük oğlu Amerikada idi. Evde yalnızdı. 
Akşama doğru midesinde gelen sesler üzerine eşinin küçük poşetlerde dolaba yerleştirdiği  etlerden bir parça kesti. Yeni aldığı döküm tavayı ısıttı ve etleri güzelce tavaya yerleştirdi. Etlerin üzerine daha iyi pişmeleri için önceden temizleyip kuruttuğu dağdan bulduğu taşı yerleştirdi. Cızırtıların ve dumanın artması üzerine set üstü aspiratörü çalıştırdı. Aralıklarla etin pişip pişmediğini kontrol ediyordu. Bazen taşı eliyle bastırıyordu. Çıkan cızırtılardan etin daha iyi piştiğinden kendince emin oluyordu. Etlerin rengi gitgide soğan kızıllığına dönünce artık piştiğine kanaat getirerek ocağı kapattı. 
Sofrayı hazırladı. Etleri tavadan büyükçe bir tabağa aktardı. Tavada birkaç tane küçük parça  kalmıştı. Onları da tabağa aldıktan sonra sofraya besmeleyle oturdu. Çok da iyi pişmediğini farketse de azı dişleriyle eze eze yavaş yavaş yemeğe devam etti.
Bu arada tabağın kenarındaki  koyu kızıl renkteki küçük parçalardan birini ağzına attı. Sertti. Çiğnemeye uğraştı. Azı dişleriyle kıtır tıkır kırdı birkaçını. O anda birden "Neden bu kadar sert ağzımda çiğnemeye çalıştığım etler, neredeyse dişlerimi kıracak" diyerek ağzındakileri çıkardı. Eti ezmek amacıyla kullandığı taşın kırıkları peçetenin içinde sırıtmaktaydı. Taş sıcaktan çatlamış ve küçük parçaları etin yağıyla karışarak kamufle olmuştu.

Hafızasında eski zamanlardan bir hatıra canlandı.
Yıllar önce sanat enstitüsünde öğrenciyken, bir akşam üzeri okuldan eve geldiğinde, akşama kadar ocakbaşında çamaşır kaynatan ve yıkayan annesinin -onca yorgunluğuna rağmen bulup buluşturarak- özenerek yaptığı bir et yemeğini "fazla yağlı" diyerek  beğenmeyince,  Annesi üzülmüş, sinirlenmiş ve halden anlamayan oğluna öfkeyle "taş kökü yiyesin" demişti.
 O da bugün annesinin yemesini istediği o taş kökünü yemişti işte.
"Ya" dedi. "Rahmetli olalı 25 yıla yaklaştığı halde  Annemin bir dileği / bedduası(!) daha tuttu." 
Ama şükür bastırmadan öğütmeye çalıştığından dişlerinde fazla bir harabiyet oluşmamıştı. "Demek ki candan ilenmemiş" dedi.

Kısaca, Bilesiniz! Büyükler ilendiğinde eninde sonunda çıkıyor.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...