15 Nisan 2019 Pazartesi

Hakimiyet

1983 yılı Okulun Bucaya taşındığı ilk dönem olabilir. Hatıralar yanıltabilir. Acaba Alsancaktaki  Erlaçin Anfilerinden birinde miyiz. Anfide bir kaos bir uğultu, o kadar çok gürültü var ki kimse kimsenin dediğini anlamıyor. Birden kürsünün yanındaki kapı açıldı. İçeriye giren orta yaşlı birisi yavaşça kürsü kenarına doğru yürüdü. Ve ön sıradaki öğrencilere vizelerle ilgili bir şey fısıldadı. Daha ağzından çıkacak  cümlenin ilk kelimeleri anca söylemişken, cümlesini daha  tamamlamadan anfideki uğultu, sanki havası aniden vakumlanmış bir fanus gibi birden bire azaldı. Anfi, o adamın girişinden sonraki ilk dakikada yere iğne düşse duyulacak bir sessizliğe bürünüverdi. Sessizlik  anfiye giren adamın hakimiyetini tescilliyordu. 
Sonra sakin sakin anlatmaya başladı. Kelimeleri, beden dili, ifadelerindeki sükunet ve içtenlik  dinleyiciye önem verdiğini dinleyicileri (öğrencileri) sevdiğini belli ediyordu. Ve ilk dakikalardan itibaren öğrencisiyle hoca arasında bir sevgi bağı oluştu. Okulun son döneminde Endüstri İlişkileri dersinin hocasıydı. Yeri geldi Hz Peygamberi anlattı. Gandiyi anlattı. Yunan  Şehir Devletlerini Yunan Demokrasisinin ne menem bir şey olduğunu, Yunan Medeniyeti ile ilgili bilmediklerimizi anlattı, eleştirdi. Gün geldi. Amerikada arizona çölündeki fedakar karıncaları anlattı. Fransadaki öğrencilik yıllarına ait hatıralarını paylaştı. Fransızların şark diplomasını ilk defa ondan duyduk.Ve "Türk Milleti zekidir çalışkandır" vecizesi ile ilgili anısı hâlâ hatırındadır.
O anlattıkça öğrenci kitlesi sessizce ve saygıyla dinliyordu. Derslerden kaçmak için bahane bulan öğrenciler onun dersinde anfideydi. O sakin adamın, heyecansız iyiniyetle bildiklerini anlatan adamın dersi, diğer derslere göre çok daha fazla öğrenci kitlesini barındırıyordu. Misafir öğrencilerden oturma yerleri dışında aralar bile doluyor ve çıt çıkmıyordu. Sevgi, saygı ve kitleye hakimiyetin nasıl bir kabiliyet olduğunu o adamın ders anlatışında müşahade etmişti.

Kimdi bu Adam. (Halk arasında "adam gibi adam" denir ya bu yazıdaki adam o anlamdadır.) 
Prof Dr. İlter AKAT. Hepimizin er geç gideceği yere gitti. Allah Rahmet Eylesin.

(Son dönem iş hukuku dersinden kalıp tek ders için  mezuniyeti uzayınca çok fazla irtibatı kalmamıştı okulla. Çünkü arkadaşları mezun olup görevlerine başlamışlardı. O ise göçmen kuşlardan geride kalan, kanatları kırık bir leylek gibi beklemişti. Kibar, Osmanlı Beyefendisi tanımına tıpatıp uyan, İş Hukuku Hocası Prof Dr. Adnan Gülerman'a durumunu anlatmıştı ama. Nafile. İkinci yarıyıl dersi için, tek ders için  bir yıl... Beklemişti.)

12 Nisan 2019 Cuma

Nisan Ayı

Nisan ayının üçte biri geçti. Mayısa 20 gün kaldı. Şehirde bir kaç günden beri aralıklarla devam eden yağmur ve kapalı hava nedeniyle uzak dağların yeşilliği sislerin arasında kaybolmuştu. Şehrin güneyindeki sislerin etkilemediği yakın tepelerdeki yeşilliklerle, uzakta çiçek açan papatyalarla dolu yamaçların  beyazlığıyla  avunuyordu. (11.04.2019:17.00)
...
Sabah evden çıkmadan önce hava durumuna baktı. Öğleden sonrası için yağmur olasılığının yüksek olduğunu bildiriyordu. Havanın ılıklığına güvendi. Şemsiyesini aldı, pardesü giymeyip sadece ceketini giydi. 

İşyerinde oda kalabalıklaşınca ve masasına ilin en başarılı yöneticisi kurulunca, emeklilik günlerini hayal eden köşedeki reise elindeki kitap poşetini göstererek işaret etti. 
Çocukların okuduğu kitapları iade etmek amacıyla kütüphaneye gitmek için dışarıya çıktığında havanın sabaha göre daha da serinlediğini farketti. Hatta birkaç defa hapşırdı da.

Gökyüzü yağmur bulutlarıyla dolmuştu. Kütüphaneden işyerine doğru sokak aralarından ilerlerken bir ara yuvarlak biçimli küçük bir bulut aralığından aydınlık vurdu önüne. Güneş ışığı değil aydınlık. Güneşin nerede olduğu belli değildi. Beyaz bir bulutun nereden buldu ise bulup süzüp getirdiği bir ışık demetiydi önüne gelen. 

Acaba dedi. Bulutlarla kapkaranlık bir gökyüzünde sabah saatleri olmasına rağmen batıdan açılan bir yuvarlak delik olsa ve aydınlık vursa yeryüzüne, yeni uykudan kalkan biri şaşırabilir diye düşündü. Uyanan kişi uykulu uykulu mahmur gözleriyle bulutlarla kapalı gökyüzüne baktığında batıdan vuran aydınlığı farkettiğinde akşamüzeri mi acaba diye düşünebilir. 

Bunu batıl düşüncelerin bulutları arasında gerçeğin ışığını arayanların haline benzetti. Pusulası sağlam olmalı insanın dedi. Eğer vazgeçmezse insan aramaktan, araya araya  bulur birgün, Hazreti İbrahim gibi, diye düşündü.

Sonra; gerçeğin ne kadarını buldun da etrafına ders verir gibi yazıyorsun diye sorguladı.

Karmakarışık ifadelerle  söyledikleriyle eyledikleri birbirini tutmayan insanların bulunduğu ve hakim olduğu bir zamanda ne anlatıyorsun diye kendisine sitem etti. 

Sonra da, onlardan farklı mısın ki kenara sıyrılıp, kendini üstte gören bir pozisyondan ahkam kesiyorsun diye kızdı ve klavyeyi bıraktı. (12.04.2019:14.23)


9 Nisan 2019 Salı

Öylesine

Büroda bulunan personeli şöyle bir incelediğinde, o anda  çoğunun kendi halinde önündeki işle meşgul olduğunu gördü. Çalışma gününün son saatleri olduğundan mıdır nedir? Saat 16.44 ü gösterirken  hepsi durağan bir haldeydi. Ama bir dakika sonra uzak köşede oturan emekliliğini düşünen arkadaşı ona takılarak kapıdan çıktı gitti. Ardından diğer arkadaşı tam kapıdan çıkarken gülümseyerek selam verdi ve kapıyı kapattı. Solunda oturan kafası düğünle meşgul arkadaşı ise nedense o da ayaklandı. "Yazın varsa imzalar atılmış Abi" dedi. Ardından yazıcıdan evrak çıkararak mühürler basmaya başladı. 
Bu arada dışarı çıkanlar tekrar yerlerine geldiler ve oda eski kadrosuna kavuştu. Sonra kendisine bakarak gülümsemeye ve dillenmeye başladılar. Hepsi de blogla ilgili değişik sözler söyleyerek muhabbeti devam ettiriyorlardı. 
Ortaya bir sohbet konusu çıkmasına vesile olduğu için, yine de kendini çevreye yararlı sayıp teselli oluyordu. Ama arkadaşlarının amacı zamanın bir an önce geçerek 17.00 olması ve kapıdan bir an evvel çıkıp gitmek miydi acaba? diye düşünmeden edemedi. İçlerinde yaşını başını almış olan değerli arkadaşı "bunu da yaz" deyip kapıdan çıkıp gitti. O da kırmadı arkadaşını ve  yazdı.
Ama sonra kendisine kızdı. "Yazık" dedi."Allah sana akıl fikir vermiş sen nelerle vakit geçiriyorsun, ciddi  düzgün konular bulmalısın." diye hayıflandı. 17.00

8 Nisan 2019 Pazartesi

Hazırlık

Hazırlık. Neye nasıl başlayacağını düşünmek, yapacağı iş, eylem neyse onu planlamak, medeni düzenli bir insan için  esas olması gerekendir. O ise deneyimsiz olmanın getirdiği bir umarsızlık içindeydi.
Tuşlara basarak aklına gelenleri yazmak. Daha sonra yazdıklarını okumak. Beğenmemek. Tümünü silmek. Yeniden başlamak. Bu işlemlere tamam oldu diyebileceği bir aşamaya gelinceye kadar devam etmek. Öyle yapmıyordu. Hızla tuşlara basıyor, eğer hatalı kelimeler gözüne çarparsa düzeltiyordu. Eski yazılarında kelime hataları bulunmasına rağmen düzeltmediği çok oluyordu. Nasılsa okuyan esasını anlıyor diye düşünüyordu. Ancak belki de farketmediği, küçük bir hata bile olsa okuyanın gözünde intibaının itibarının azalacağı idi. Bu umarsızlıktan kurtulmak zorunda hissetti. Kendi kendine, yazılarıyla ilgili bu çıkarsamayı önemsedi. Ve bu günden itibaren dikkat edeceğine dair kendi kendine söz verdi.  
Oturduğu masanın solunda oturan  evlilik hazırlıkları, düğün telaşıyla kafası karışık olan iş arkadaşı ise sağ elinin parmaklarının uzanacağı yakınlıktaki radyoyu kurcalayarak, dinleyerek ve çevresine dinleterek rahatlıyor, düğün stresini üzerinden atmak istiyordu. Ama nafile bir çabaydı. Çünkü düğün günü yaklaştıkça sanki dar bir çembere girecekmiş hissinin gitgide artacağını, bu sıkıntının düğün başlayınca sona ereceğini ise bilmiyordu. Yaşayacak ve öğrenecekti.
Çevresine belli etmiyordu ne durumda olduğunu, ama başından geçenler tecrübesi olanlar -pek belli etmeselerde- durumu biliyorlardı. 
İş yerinde çalışma zamanının son dakikalarına yaklaşıldığından, " artık bu gün için yeter" dedi.

2 Nisan 2019 Salı

Kitaplar

Akşam üzeri işten yorgun argın eve geldiğinde kapıda önce eşi karşılardı. İçeriye adım atar atmaz takım elbiselerini değiştirir, ev kıyafetlerini giydikten sonra salona geçerdi. Salonda  televizyon ve kitaplar bekliyor olurdu. Üçü küçük oğlunun okumak istediği Amerikalı yazar Jack London'un kitapları, biri Nihat Genç'in Köpekleşmenin Tarihi isimli bir kitabı ile Dücane Cündioğlu'nun fikirlerini serdettiği Hz İnsan isimli emanet bir kitaptan ibaretti.

Artık o gün ruh durumu hangi kitabın konularına meylederse o kitabı eline alır, yemek vaktini haber veren eşinin ikazını ya da çocuklarının ikazına kadar kitaplarla haşır neşir olurdu. Okur düşünür, okurken düşünür, bazen düşünmesi uzun sürer daha sonra diğer sayfayı çevirirdi. Aklına nice fikirler gelirdi. Bu fikirleri ve kitaptaki bilgileri bir not kağıdına yazdığı günler olmuştu eski zamanlarda, gençlik zamanlarında. Şimdi ise okuduklarıyla ilgili notlar almak zor geliyordu. Ama not almadan okumak da sanki film seyretmenin bir başka hali gibi -boş- geliyordu.

Uyku zamanı geldiğinde bazen seyyar pilli okuma lambasını ve okumakta olduğu kitabı da yanına alıp -gece canı okumak isterse diye- yatağının başucuna koyduğu olurdu.

Nihat Genç'in Köpekleşmenin Tarihi kitabını okurken sanki Nihat Genç karşısında heyacanla anlatıyor gibi gelirdi. Yazarın öfkeli heyecanlı halini bildiğinden o da kitabın adrenali yüksek satırları arasında, olayların anlatılışına göre yazarla beraber kızıp, yazarla berbaber üzüldüğü, kahrolduğu olurdu. O sebeple kendini iyi hissetmediği vakitler Nihat Genç okuma zamanı değildi onun için. Dücane Cündioğlu bir başka aleme götürürdü. Sakin, sessiz sadece fikirlerin analiz edildiği, ameliyat edildiği ameliyat masalarında karşılıklı otururlardı. Doğal olarak hep anlatan Cündioğlu hep dinleyen kendisi olurdu. Bu arada yazarın aklından geçen  düşünceleri ne kadar açık şekilde kitaba yazabildiği, anlatabildiği, içindekileri ifade edebildiğini takdir ederdi. Kitabı kendisine veren arkadaşının altlarını çizdiği bazı cümlelerin kendisinin ilgisini çekmediğini, o cümlelerden önce başka cümlelere kendisinin daha çok ehemmiyet verdiğini de farketmişti. Kendisi başka renkte bir kalemle çizseydi ilginç olurdu diye düşündü. Ama emanetti. Sadece okumak ve düşünmek üzere izin almıştı.

Bu arada yazarların  içlerinden gönüllerinden geçenleri/dertlerini okuyucuya anlatarak aktarmak ve ızdıraplarını ve sevinçlerini paylaşmak istediklerini, samimiyetlerini hissediyordu.

Bazen kitapların eksildiğini evin başka odalarına götürüldüğünü görüyordu. Küçüük oğlunun dağınık yatağının başucunda  kitap gördüğünde, ya da yatağına uzanmış dalgınlıkla kitap okuduğunu görünce seviniyor kapısını memnuniyetle yavaşça sessizce kapatıyordu.
.. 
Evin üst katında nice okumak için sıraya koyduğu kitap olmasına rağmen, neden onlara fazla dokunmadığını da düşündü. Onlar elini altındaydı. Bir gün kitap tedarik edemeyecek duruma düşerse eldekileri o zaman okurum diye mi düşünüyordu acaba?

28 Mart 2019 Perşembe

Kum

"Kafasını kuma gömmek" deyimi geldi aklına, nerden geldiyse. Etrafında nice problemler sıkıntılar var iken bu sıkıntıları görmemek için kendisini dış dünyaya kapatanlara verilen bir isim. 
Bilenler, her konuda fikri olan bir kısım değerli zevat, özellikle devekuşlarının böyle bir eylem yaptığını anlatırlar. Ancak ilmin ve mantığın süzgecinden geçirince bu anlatılanın  hayatın gerçeğine ters olduğu anlaşılır.  Çünkü kuş hava almadan yaşayamaz.  Solucan ya da köstebek gibi toprak altında yaşayacak  özelliklere sahip olarak yaratılsaydı  o zaman mesele olmazdı.  
İnternette konu hakkında bir araştırma yaptığında ise, kafasını kuma gömme diye bir durum olmadığı, sadece devekuşlarının fotoğraflarını çekenlerin objektifine yansıyan bir yanılsama olduğunu anladı. Ancak yine de yerleşmiş olan bu deyim halk arasında genel kabul gördüğü için düşünmeden incelemeden, irdelemeden yaşayanlarca gerçek sanılır.
Ancak, fotoğrafın neden kafasını kuma gömmüş şekilde çekildiği araştırılınca; Kuşun yavruları için bir çukur açarak yumurtalarını yerleştirdiği, üzerine kuluçkaya yattığı, arasıra yumurtalarını yerlerini değiştirdiğini, ayrıca otlaklarda yem ararken küçük kafasının otların arasında görülmez olduğunu, bu nedenle uzaktan bakanlarca kafasını kuma gömmüş gibi algılandığı anlaşılır.
İşte hayatın gidişatı içinde, insan oğlu dahil nice canlının  hal ve hareketleri, o andaki pozisyonuna göre değerlendirilebildiğinden yanlış anlaşılmalar, farklı peşin hükümler, çirkin yakıştırmalar, yaftalar yapıştırılır ve belkide bir ömür boyu o iz kalır. 

"Allah, böyle yakıştırmalardan, yaftalardan, pozisyonlardan cümlemizi korusun. Ve her zaman peşin hükümlerden uzak davranışlar ve fikirler içinde, açık fikirli, hür düşünceli olmayı nasip etsin" diye niyazda bulunarak bilgisayarı klavyeyi bir gün sonra tekrar açmak üzere bıraktı. 

27 Mart 2019 Çarşamba

Çember


Bugün, internette gazeteleri incelerken Yeniçağ gazetesinde bir köşe yazarının yazıları arasında onun ismine rastlayınca, eski günleri düşündü. 
Rıfat Serdaroğlu ismini yıllar önce Adalet Partisi ya da Doğruyol Partisinin de bulunduğu siyasetin çok daha farklı kazanlarda kaynadığı zamanlardan hatırlardı. 
İnternet mecrasındaki yazılarını okuduğunda da düşünceleri arasında bir çok konuda beraberlikler, paralellikler bulunduğunu farketti. 
Hayat hikayesini yani biyografisini okuduğunda E. Ü. İzmir Maliye Bölümünü bitirdikten sonra Bergama Belediye Başkanlığı yaptığını öğrendi. Burhan Özfatura da Maliye Bölümü mezunu idi ve O da İzmir Belediye Başkanlığı yapmış olduğunu biliyordu. Hatta kendisi okurken Özfaturanın Maliye bölümünde öğretim görevlisi olduğunu, derslere girdiğini hatırlamıştı.
Yıllar yılları kovalıyor diye geçti aklından. İlk gençlik zamanlarında memlekette siyasetin  çok daha renkli canlı ve neşeli olduğunu, zaman geçtikçe her şeyin daha tek düze, renksiz tadsız tuzsuz olmaya başladığını, insanların fikrini beyan etmeye çekindiğini başka fark edenler olsa da, kendisi de fark ediyordu.   
Özellikle 24 Ocak 1980 ekonomik istikrar programından sonra sanki bir çemberin aşama aşama daraltılması, sıkılması gibi, bir şeyler git gide daralıp azaldı, yok oldu. diye düşündü. 1985 de öğrencilik yıllarında TEK de teknisyen olarak çalışırken sendikaya üyeydi. Ortalıkta taşeronluk diye bir kavramın kelimesi dahi bulunmuyordu. Şimdi ise her tarafta taşeronda çalışanlar  var. Sendikalı işçi azınlık haline düştü. Gerçekten de işsizlik korkusunun bulunduğu bir ortamda sendikasız taşeronlar daha alt şartlarda koşullarda, daha düşük düzeyde ücretlerle çalışmak mecburiyetinde kalıyor, yoksulluk sınırı, açlık sınırı altında geçinmeye çalışıyorlar,  acı  diye düşündü. Üzüldü.

 Ne sendikalar meydanlara çıkıp üyeleri göğüslerini gere gere bağırabiliyorlar ne de hakları hakkında doğru dürüst pazarlığa oturabiliyorlar. Herkes sus pus. Bu isin sonu iyi değil diye düşündü. İnsanlar seslerini ne kadar çok çıkarabilirse o kadar rahatlarlar. Eğer sıkılırlarsa şişerler ve nereden patlayacağı belli olmaz diye düşündü. Düşündü, düşündü...
"Tadı yok" dedi. Ne gerçek anlamda televizyonda liderlerle başa başa istediği soruyu sorabilen gazeteler ve gazeteciler, ne  de hür fikrini rahatça ifade edebilen insanlar... Yok, ya da var da görülmüyorlar mı?
Olmaz mı tabii ki var. Ancak görülmüyorlar. Kafası bazen karışsa da "umut" var dedi. Kendi kendine "umut" var. "Eğer nefes varsa hayat vardır ve umut ta vardır." 

21 Mart 2019 Perşembe

Yeter

Müezzin ikindi ezanının sonunu okurken klavyeye dokunmaya başladı.Bugün dokunmak isteği yoktu içinde. Ama yine de kendisini zorladı. Ha bir gayret diyerek  her iki elinin orta parmağıyla tuşlara basmaya devam etti. Bu kadar stres yeter diyerek klavyeden ellerini çekiverdi.

19 Mart 2019 Salı

Bugün

Saat 16.26 gösterirken, gözleri iyice ağırlaşmaya başlayınca oturduğu yerde gözlerini kapatıverdi. O anda çevresinde konuşulan her şey, rahmetli annesinin bebekken kulağına söylediği ninnilerden daha çok tesir ediyordu. 
Bir kaç dakikalık bu  göz dinlendirmesi, sanki bilgisayara reset atılmış da sistem yeniden başlıyormuş gibi, bir dinçlik bir kudret verdi bünyesine ve şimdi okunmakta olanları klavyelere basarak yazacak gücü buldu. 
Bu kısa süreli dinlenme, çevresindeki esyaların daha parlak daha net görünmesini bile sağladı. Demek ki beynin yorgunluğu kişinin dünyayı nasıl gördüğüne bile  etki ediyormuş diye düşündü. 
Şu günlerde oturduğu masada sabırla beklemekten başka bir şey yapmıyordu. 
Karşısındaki ekranda, zamanını yararlı geçirecek faydalı bilgilerin yayınlandığı mecraları takip ederek sabırla iş bekliyordu.
Sanki piyasanın durgun olduğu zamanlarda dükkanında pinekleyen tüccarlar gibi. Eski mahalle arası bakkallarında tezgah gerisinde yarı uyur yarı uyanık müşteri bekleyen bakkallar gibi.Ya da sıcaktan bunalmış, susuzluktan yanmış olduğu halde, "bir an önce vakit gelse de kana kana su içiversem." hayaliyle sabırla akşam ezanını bekleyen oruçlular gibi. İş bekliyordu. 
Beklerken,  şehrin en yetkili resmi dairesinin güney kısmındaki, şehrin en güzel mevkisinde kurulu bulunan beşyüz yıllık camisinden ikindi ezanı okundu. -Bu gün de işyerini kapatma vakti geldi. diyerek eşyalarını yavaşça topladı ceketini giydi ve kapıya yöneldi...

18 Mart 2019 Pazartesi

Yorgun

Yorgundu. Sabah işe gelmek için uyandığı andan itibaren; bir bezginlik, bir dinginlik, bir yorgunluk vardı üzerinde. Nedendir? bilinmez? diyemezdi. Bilinen nedenlerle oluşan, yılların getirdiği bir yorgunluk, eskimenin tükenmenin oluşturduğu bir yorgunluk haliydi.
Bu hal işe geldiğinde ve çalışma masasında bilgisayar başında bulunduğu sekiz saatlik süre boyunca da devam etti. Yorgunluk sadece bedenin kimyasında  değil, esasen insanın ruhunda oluşan bir şey. diye düşündü. Çünkü varolan ölçeklerle ortaya çıkarılamıyor. Yorgunluğu yaşayan kişinin hal ve ahvaliyle meydana çıkıyor.
 Sebebini bulmak için uğraşılabilir ve bulunabilir. Bulmaya uğraşılacağına  boş ver deyip üzerinden geçmek, ileriye ufka bakmak en kolayı, belki de en doğrusu.
 O da öyle yapmaya karar verdi. Zoraki olarak tebessüm etmeye gayret etti. Zoraki gülümsemenin zamanla hakiki gülümseme halini alacağına emindi. Öyle de oldu. Saat 17.00  de mesai bitiminde kapıdan çıkarken gülümsüyordu.

13 Mart 2019 Çarşamba

Büyük Reis Uyudu mu?

Büyük Reis uyudu mu?
Uzaktan öyle görünse de, hayır. Gözlerinden rahatsızlığı var.
 Önceki hafta beş gün boyunca izin kullandı. Şehre yaklaşık otuz kilometre uzakta bulunan ömrünün geçtiği güzel kasabasında bulunan zeytinliklerinde bahçelerinde bakımlar, düzenlemeler yaptı. İzin sonrası mesaiye başladığı ilk anda yüzünün esmerliğinden izin süresince bahçelerde çok çalıştığı belli oluyordu. Araziyle uğraşmasının zindelik, güç kuvvet verdiği elinizi sıktığında anlaşılıyor.
Fakat ne zaman bir boşluk oluşsa rutinlik sükunet meydana gelse rehavete kapılır, masasına bir kaç dakikalığına başını koyuverir, eskilerin deyimiyle tilki uykusuna yatardı. Ancak büroda  her hangi bir hareket olduğunda, olağanüstülük hissettiğinde hemen doğrulur, canla başla olayı çözümlemeye başlardı. Yani gözlerini kapatsa da  durumu takip ettiği kulaklarının kirişte olduğu anlaşılıyordu. 
Ayakta dolaşan nice uyur gezere göre tetikte bekleyen böyle bir personelin değerini, -çalıştığı iş yerinde ülkenin en başarılısı  olduğunu gösteren gazete haberlerini duvarlara asan- yöneticisi biliyor muydu? Değerini bilmediğini, ancak keskinliğinden çekindiği için mesafeli durduğunu tahmin ediyordu. 
(Emekliliğini hakeden ancak hayatın onu getirdiği koşullar nedeniyle beklemek. emekliliğini bir başka bahara ertelemek zorunda olanlardan birisi de şu anda klavyeyi kullanandı.)

Büyük Reis'in de emekliliği yaklaşmıştı. Bir zamanlar emekliliğinin dolduğu gün resti çekeceğini dilekçeyi hemen vereceğini ifade ederdi. Amma ve lakin o an yaklaştıkça,  hayatındaki özel ağırlık noktalarının tesiriyle biraz daha öteleyebileceğini anlattı. Her ne kadar  ne tür karar verirse versin  kararına saygı duymaktan başka inisiyatifleri olmasa da, bu durumu büro arkadaşları da makul, hatta memnuniyetle karşıladılar.
Çünkü zaman içinde büroda herkes birbirine alışmıştı. Takım ruha oluşmuştu. Birlikte hareket, ortak hareket, ortak düşünce gelişmişti. Yani taşlar yerine oturmuştu. İşler şimdilik tıkırında gidiyordu. Zamanın akan bir su misali neler getireceği, hayatın girdabında nelerle karşılaşılacağı belli olmasa da,  şu an itibariyle var olan huzur ve sükunu elden geldiğince devam ettirmek en uygun olanıydı.

Allahım bize bahşettiği hayatı güzel yaşamayı ve her an yaşadığımız imtihanları başarmayı nasip etsin.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...