28 Ocak 2019 Pazartesi

Geçmişte Kalanlar.

Geçmişte Kalanlar

Uzun kış gecelerinde ocakbaşına topladığı torunlarına;  Ardı ardına sıralanmış uzayıp giden çivisiz ve tekerlekleri yağsızlıktan gıcım gıcım gıcırdayan mühimmat yüklü kağnısıyla beraber, çamurlu, soğuk ve karlı yollarda, geceler boyu süren seferlerini anlatırdı. O seferler esnasında yanlarında beraberce yürüyen, çamura saplandıklarında bir kısmı arkadan iten bir kısmı önden çekerek saplandıkları çamurdan kurtarmaya çalışanları, sabah olmadan kuytu bir yer bulmak görünmemek, gizlenebilmek telaşıyla koşuşturanları, sürücülerin soğuktan çatlamış ve katmer katmer çamur bağlamış elleriyle öküzlerin sırtlarını sıvazlarken, adeta yalvarır gibi serzenişlerini hatırlardı ve anlatırdı. Çünkü birinin durması ardından gelen diğerlerinin de durması demekti. Yürüyeceklerdi, durmak beklemek yoktu. 

Menzile yaklaştıklarını uzaktan duyulan top sesleriyle anlarlardı. Dönen araçlardaki yaralıların acılı ancak huzurlu, durgun tavırlarını, cehennemi andıran ve yaklaştıkça gitgide artan top seslerini, dağların ardından yükselen dumanları gördükçe, biraz daha hızlı daha bir gayretle ilerlemeye çalışırlardı. Sanki yetişemezlerse felaket daha da büyüyecekmiş, yetişirlerse felaketi azaltacaklarımış gibi bir duyguyla bata çıka devam ederlerdi. Torunları, ocaktaki ateşten  duvarlara yansıyan ışık oyunlarından da ürkerek birbirine sokularak can kulaklarıyla dinlerledi ebelerini. Çünkü her zaman denk gelemezlerdi.
..   
Ebe ise, beli bükülmüş, gözlerinin feri çekilmiş, gitgide az duymaya başlayan kulaklarına rağmen etrafında farkedebildiği her dudak hareketini anlamaya, dudağın sahibine anladığı kadarıyla cevaplamaya çalışırdı. Ancak anladığı şey orada konuşulanlardan farklı olduğunda  yanında bulunanlar ona belli etmeden gülümserlerdi. Belli etmemeye çalışırlardı. Çünkü onun üzülmesini, kendini dışlanmış olarak hissetmesini istemezlerdi. Saygı duyarlardı. O acı ateş ve kan dolu eski zamanlardan kalan yadigardı.

İhtiyarın evinin bir odasında, kireçleri kenardaki eşyaların üzerine pul pul dökülmüş  kerpiç duvarın  köşesine yasladığı nodulu paslanmış eski kırık övendire, kerpiç duvara  oyulmuş gibi duran camekansız iki sıralı tahta  rafta , renkli yünlerden örülmüş ip bağlı kemik saplı bir çakı, ve o tozlu ortamda hala ilk günkü gibi parıldayan eşinin  hatırası madalya vardı. 
Odaya girenlerin de farkettiği diğer eşyaların üzeri tozlanmışken o madalya pırıl pırıldı. Her sabah  kalktığında evvela madalyayı okşar gibi siler, namazı bitirir bitirmez, ellerini açarak yaşlı gözlerle dua ederdi. Kulakları duyamaz olduğundan sesini ayarlayamaz, dudaklarından dökülen  dua mırıltıları yan odada bulunan evlatları,torunları tarafından bile duyulurdu.
Evdekiler o duaları duymadan  ve o dualara kendileri de içten gönülden iştirak etmeden  işe başlarlarsa, sanki o gün işleri güçleri ters gidecekmiş gibi, sanki düşman yeniden gelecekmiş gibi bir korku hissederlerdi.

Bazı günlerde  "Eliniz ayağınız tutarken gidebildiğiniz kadar gidelim" diyerek eşinin  yakın köydeki silah arkadaşının mezarına yollardı oğlunu ve torununu, "beraber harbettikleri  rahmetli olmuş gocadamın  arkadaşlarını da ziyaret edin yavrularım." diyerek ( Eşine gocadam derdi.yani koca adam, büyük adam)

Mübarek günlerde, bayramlarda  da öncelikli vazifesi okumaktı. Hava soğuk hava yağmurlu hava karlıysa evde eşyalarının durduğu yüklüğün yanına pencereye yakın bir yere rahlesini torunlarına koydurur, kendi gözleri seçemediğinden güzel sesli olan büyük torununa okuturdu. Torunu ebesi duyabilsin diye sesini yükseltirdi.
O da bir ritimle ileri geri belli belirsiz sallanmaya başlar, göz pınarlarından akan yaşları tutamaz, gayri ihtiyari yüzünü kol yenleriyle silerdi.

Bir bayram günü  iş bularak şehre yerleşen damadıyla küçük kızı ve ilkokula giden biricik yavrularıyla ziyarete gelmişlerdi. Evdekilerle beraber her yeri baştan aşağı temizlemişlerdi. Ancak Onun devamlı bulunduğu odada sırtlarını dayadıkları  ot dolu kıtıkları, yer minderini ve kilimi silip süpürseler de duvara dayalı övendire ile raftaki çakı ve madalyaya dokunamamışlardı.

Küçük torunu merakla sordu, "Ebe neden elletmiyorsun? Siliverelim." 

"Olmaz yavrum" dedi.  "O övendirenin nodulunda öküzleri zorladığım zamanların izleri, sapında terli çamurlu ellerimin kirleri, Milli Mücadele günlerinin hatırası, kokusu hala duruyor. Silindiğinde sanki unutuverecekmişim. "
-Ebe eski övendire ne işe yarar ki, öküz mü kaldı, saban mı kaldı, kağnı mı kaldı?
-Belki lazım olur yavrum.
-Neye yarar Ebe? Düşman yeniden  gelirse Yeniden Milli Mücadele yapmak için mi?
-İşte şimdi doğruyu buldun. Benim akıl erdiremediğimi söyledin.
-Unutmamak için, geçmişi hafızamızda canlı tutmak için,  yani dediğin gibi Yeniden Milli Mücadele yapmak için...


 Kağnı:Öküzlerin çektiği tahta tekerlekli araba.(tdk sözlük)
 Üvendire:Hayvan dürtmeye yarayan ucu sivri demirli değnek.(tdk sözlük)
 Nodul: Üvendirenin ucundaki sivri demir.(tdk sözlük)

(M. Aslınur OYAN) 31.01.2018

Fırındaki Resim Sergisi

30.10.2017

       Sanat okulunu yeni bitirmiştim. Hemen bir iş bulma imkanı yoktu. Bu arada önceki yaz çalıştığım kara fırından işe devam etmemi istediler. Boş durmaktansa çalışmak kazanmak iyiydi. Haziran sonunda çalışmaya başladım. Ben dahil beş kişiydik. Patron kürekte,  Sertif, Hamza Abi ve İbrahim hamurhanede çalışıyorlardı.Tezgahtan ekmek satmak, kabarmış mayalanmış ekmek hamurlarını aşağıya indirmek, fırın ağzına yerleştirmek ve pişen ekmekler fırından çıktığında camekana sıralamak, fırına depodan odun getirmek, ateşi takip etmek ve yakın bakkallara ekmek götürmek ise bana ait görevlerdendi.
       Patron hariç hepimiz yirmi yaşından küçüktük. Fırının sadece üç hamurcusunun girdiği hamurhanesinin sıvaları dökülmüş ve un tozlarına bulanmış duvarlarında,  gazetelerden kesilerek hamurla yapıştırılmış değişik nahoş resimler mevcuttu. Bu resimlerin fırına uygun olmadığını söylesem de  Hamza Abiyi aşamıyordum.  

        Günlerden bir gün Hamza Abinin askerliği çıktı. İşten ayrıldı. Askere gitti. Artık fırında dört kişiydik. Onun gittiği günün ertesinde eleman yetersizliğindenzaman zaman  hamuru tartıp yuvarlayarak ekmek  hazırlamaya da yardım etmeye başladım. Artık hamurhaneye girme imkanım olduğundan hemen duvardaki nahoş resimleri söktüm.

           Bayrak dergisinin ilk sayılarının çıktığı o günlerde yakınımızda bulunan bir işyerinde (Anakoç Gıda Pazarı)  Yeniden Milli Mücadele Dergisinin eski sayılarını görmüştüm. Her sayıdan birer tane seçerek tartmış, yerine aynı ağırlıkta eski gazete vermiştim.

         Vakit buldukça söktüğüm resimlerin yerlerine  eski (özür-tarih olarak fikir olarak değil) Yeniden Milli Mücadele dergilerden beğendiğim kapak resimlerini A3 boyutunda kopyalayarak yapıştırmaya başladım. Nahoş resimlerin yerine yapıştırdığım yeni yazılar, şekiller resimler, grafiklere çalışanlardan hiç kimse bir şey demedi. Teşvik eden de olmadı. Sükut ikrardan mıydı? Her yeni gün bir kaç resimle geliyor, hamurla duvara yeni kopyaladığım resimleri yapıştırıyordum.
     
       Hatırladığım ve kopyalayıp yapıştırdığım bir slogan; "Milli Harp Sanayii Savsaklanamaz" ve altında daire içinde bir tank resmi bulunan kapak. Buna benzer kopyaladığım nice dergi kapağı sıra sıra duvarları dolduruyordu.

    Günlerim yeni günleri kovalayıp dururken, bir gece   fırının önüne saat 23.30 sıraları şehrin batı tarafından hızla gelen   yeşil renkli Renault otomobil yanaştı. İçinden telaşı her halinden belli olan yaşlı bir astsubay indi. Fırında ne kadar ekmek olduğunu sordu. Söyledik. Ücretini ödeyerek acele bagaja yerleştirmemizi istedi. Yerleştirdik. U dönüşüyle geriye batı kışlaya doğru hızla uzaklaşıp gitti.
        ...
   Her zamanki mutad işlerimizle uğraşırken sabah oldu. Cuma sabahıydı. Şehirde hareket başlamamıştı. Saat 06.30 sularında Babamın da çalıştığı Pamuklu Mensucat Fabrikasına sabah vardiyasına gidecek işçilerin otobüs durağından geriye doğru geldiklerini gördük. "İhtilal olmuş o sebeple otobüs gelmeyecek biz de evimize gidiyoruz" dediler.

       Fırına fazla uzak olmayan eve aceleyle giderek küçük pilli cep radyomu aldım. Radyoda Hasan Mutlucan kahramanlık türküleri söylüyordu. O anda 1974 Kıbrıs Harekatı zamanlarını hatırladık. İhtilal olduğuna kanaat getirmiştik.
                ...
     12 Eylül harekatı birinci haftasını doldurmuştu. İlk geceden itibaren fırına askeri cemse ile  nöbetçi bırakılmaya başlanmıştı. İki saatlik nöbet bitince bir araç gelir önceki nöbetçiyi alır yerine elinde kırıkkale tüfeğiyle başka bir  nöbetçi bırakırdı.

      Sabah nöbet değişimine gelen araçta, araç komutanı olan sarışın ufak tefek genç teğmen cemseden indiğinde patron bir çay tutuşturdu eline. 

         O sırada göz kapaklarına kadar un tozuna bulanmış iki genç  fırının üst katındaki hamurhaneden güle oynaya aşağıya çay içmeye iniyordu. Dışarıya çıkıp ellerine aldıkları süpürge ile birbirlerinin tozlarını bir kenarda silkeledikten sonra çaylarını aldılar.

       Teğmen, iki gencin indiği  beyaz un tozları bürümüş hamurhanenin kapısına doğru baktı.  Merdiveni tırmandı ve fırının hamurhanesini merakla incelemeye başladı.
       
        Aradaki boşluktan hamurhanedeki teğmeni takip ediyordum. Duvardaki resimlerin üzerine doğru eğiliyor  tek tek inceliyordu. Sanki bir resim galerisinde dolaşıyormuş gibi her şeklin, ifadenin, resmin, yazının  önünde duruyor, bakıyor, düşünüyor ve bir sonrakine geçiyordu.  Bir ara yanına gittim." Kim yaptı bunları?" dedi. "Ben yaptım" dedim.  

        Duvarları resimlerle bezeyen olarak, ihtilalin sıcak zamanlarında yapılan incelemenin nasıl bir sonla biteceğini heyecanla beklemeye başladım. 

        Yaklaşık on beş dakika geçmesine rağmen gergin beklemenin stresiyle, çok uzun gibi gelen bir süreden sonra, teğmen elinde soğumuş çay bardağı ile aşağıya indi, şöyle bir gözlerime baktı. Çaya teşekkür ederek cemseye bindi gitti.
       
         17 yaşında bir genç olarak  yeni bir heyecana, yeni bir riske  giremezdim.

         Sergimi  güçlü ileri ve mutlu bir Türkiye de açmak üzere kapattım.


10 Ocak 2019 Perşembe

Ocak Yağmurları

Sabah işyerine gelirken sağındaki yani güneyindeki dağlara baktı. Beyaz örtüsü ile muhteşem olduğu kadar ürküten bir yanı vardı dağın ve kayalıklarının. Gece boyu süren fırtına dinmiş, yerini yağmura bırakmıştı. Yağmur zamanla dağların beyaz heybetini silmeye başlamıştı bile... 
Yeryüzüne düşen yağmur damlalarının çokluğu ve ilk anda nereye gideceğini bilemeden çırpınmaları, onun paçalarını ıslatıyorsa da memnundu. "Yağmur berekettir" dedi. Sıçrayarak yere düşen damlalar bir araya gelerek birikiyorlar ve kendilerince bir yön bulup hedeflerine doğru inmeye başlıyorlardı. İnsanoğlunun "akmaya başladılar" dedikleri aşağıya, büyük denize doğru bir yönelişti bu. 
Büyük deniz onları mahşeriydi sanki. Sıcak havalarda denizlerden bulutlara yükseliyor, gökyüzünde diyar diyar gezerken,  takdir edilmiş bir mevkiye geldiklerinde aniden soğuyuveren havanın tesiriyle birbirlerinden ayrılmak zorunda kalıyorlar ve -gözyaşları mı denir, yağmur mu denir- yeryüzünün bir noktasına düşüyorlardı. 
Hüzünlenerek düştükleri o noktada bulunan diğer canlılar ise mutlulukla hayatlarını kurtardıkları için onlara seviyorlardı. Bir yanda ayrılışın hüznü diğer yanda inmenin sevinci....Garip...
Yunus Emre; 
"Karlı dağların başında,
  Salkım salkım olan bulut,
  Saçın çözüp benim için,
  Yaşın yaşın ağlar mısın?" derken şiirinde yüzyıllar evvel keşfetmiş bu açmazı, 
Bize de -sayfayı doldurarak zihni günün sıkıntılarından sıyırmak için- tekrar etmek düşmüş.
Biz memleketin batısında yağmurlardan bahsederken, Değerli bir Arkadaşımız da memleketin kuzey batısında dalgalardan, denizden, balıklardan bahsediyor, fotoğraflar çekiyor, hayatına yenilikler, yeni keşifler ekliyor. Eklesin sağlıklı ve mutlu olsun. Niyazımız budur...10.01.2019...17.35

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sis

Sabah uyandığında havanın diğer günlere göre daha karanlık olduğunu farketti. Genellikle yağmurlu günlerde böyle olurdu. Yağmur var herhalde dedi kendi kendine. Fakat yukarıdaki çatıdan yağmur damlalarının tıptıpları duyulmuyordu... Pencereden dışarı baktığında her tarafın yoğun sisle kaplı olduğunu gördü.
Kış mevsiminin içinde  Aralık ayının son haftasında  sis, nem ve soğuk buluşmuşlardı yine. Her üçü birbiriyle hasret giderirken, şehirde yaşayanlar ise keşmekeş içinde bir yerden bir yere yetişmek telaşındaydılar. Hava akımının olmaması nedeniyle şehrin üstüne çöken sis ya da yoğuşma, güneşin gelmesini engellediği için soğuğun etkisini arttırıyordu. Ayrıca havada asılı kalan yoğun sisin altında çalışan araçların motorlarının egzost dumanları, baca dumanları da çatılarla sis arasında kendine bir yer buluyordu. Böylece hava kirliliği gitgide artıyordu.
Yazın çekilmez sıcağı, kışın sisler içinde kirli havayı solumaya yol açan sanayinin ve nüfusun ( balık istifi gibi) yoğunluğu idi. Çünkü şehrin hemen batısındaki organize sanayi bölgesi dünyanın en uygun yatırım yeri seçilmiş olmasına rağmen, içinde yaşayanlar için ise dünyanın en yaşanılmaz şehri ünvanını hak etmek için başarı basamaklarını adım adım tırmanıyordu.
Her coğrafyanın kendine özgü koşulları vardır, kapasitesi vardır. Bu şehri kuranlar sadece dağın kuzeye bakan meyilli yamaçlarına kurdukları şehri, yamacın bittiği yerde sınırlamış oldukları eski binalardan anlaşılıyor. Nüfus da  o sınırlı alana yerleştiğinde şehir kendi doğal düzeni içinde huzurla yaşıyor.  
Meyil, organik atıkların kirli suların  aşağıya doğru akması için, havanın her evin penceresinden tül perdeleri havalandırarak rahatça sirkülasyonu için önemli. Eski şehirde evlerin kuzeye bakan bölümleri hayat ve bahçe olarak tanzim edilmiş. Kapılar genellikle kuzeye açılır. iki sebepten olabileceği tahmin edilebilir. Kuzeyden esen rüzgar serindir ve yazın ferahlatır. Kuzeye bakan hayatlar ise yine aynı sebepten yapılır.   Zaten Nisan sonundan Ekim ortasına kadar günlük yaşam burada geçer.
Meyil savunma açısından da yararlı. Ova kışın yaşanan su taşkınları, bataklık ve sinekler yüzünden fazla talep görmemiş de olabilir. Kısaca o günün şartları altında dağ etekleri yaşamaya daha elverişli olduğu anlaşılıyor.

Bir tarihte dünyanın yatırım yapılabilir en uygun bölgesi seçildiği için öğünülen sanayi bölgesinin içinde bulunduğu havza, ovanın güney batısında olup, güney ve batısındaki dağlar  nedeniyle  yeterli hava akımının oluşamadığı bir yeryüzü köşesidir. (Sanayiye yetecek hava cereyanı mevcut değil, bazı fabrikalar gecenin koyu karanlığında bacalarından kirli gazları salarlar))
En batıda, yükseltilerle sınırlanan uç noktasının biraz kuzeyinde bulunan dar boğaz ise ovanın ortasından geçen nehrin denize dökülmek için bin yıllardır aka aka kendi kendine yol açtığı bir yerdir. Ayrıca Ankarayı ve Anadoluyu batı limanlarına  bağlayan tek demir yolu geçidi idi. Petrol rafinelerine giden kısa yolun da bulunduğu  bir boğazdır. Hatta basit bir hafriyatla en dar nokta doldurulsa, ovanın  ilk çağlardaki gibi bir göle dönüşme olasılığı vardır ve kolaydır. 
Boğazın güney tarafındaki arazi daha dik ve yüksek olup, kuzey tarafındaki yükseltiler  daha alçak olduğundan, balkanlardan gelen o meşhur soğuk ve yağışlı hava kütlesinin rahatça  boğaza yaklaşabildiği ve ovaya sızdığı uzaktan bakıldığında görülecektir.

Ayrıca çalışacak dinamik işgücüne, insan kaynağına  sahip olması,  ihracat ve ithalat için limana yakınlığı , organize sanayi bölgesi olarak değişik teşviklerin bulunması yöreyi sanayi açısından cazibe merkezi haline getirmiştir.
Sabahları bu cazibe merkezine şehrin içinden ulaşabilmek için, cazip olmayan sıkıntılar çekildiğini ise yetkili ve etkililier (bir avuç para için) göz ardı etmektedirler.

Geleceği düşünmeden tesis edilen fabrikalarla sanayileşmeye çalışıldıkça, hızlı sanayileşme için gözardı edilenler zamanla sorun olarak yaşayanların karşısına çıkmaya başlamıştır.
Bu karmaşık yumağın en üstüne güzel parlak çekici bir etiket basılarak kapatıldığında, sorunları yaşayan şehrin eski ve yeni sakinleri  her şeyi unutup aynı ürünü yeniden seçip satın alabiliyor.  

Yerel seçimlere bir kaç ay kalınca, yerel yöneticiler de seçim öncesi her zaman yaptıkları gibi asfalt kazıyarak  yeniledikleri siyah zemin üzerine çizdikleri, yepyeni parlak beyaz şeritlerle mevkilerini garantiye alacak  yatırımlara yeniden başlıyorlar. Makyaj yeniden başlıyor.
Fakat makyajın ardındaki yüzü ( zihniyeti)  hiç merak etmeyen seçmen yeni makyajlanmış şehrin güzelliğine kapılarak hayran hayran yeniden reisini seçiyor...
Böylece içindekilerin de durumdan memnun oldukları bir fasit daire dönmeye devam ediyor.

Dönsün! Bu dönüşten ızdırap duyanlar da, istemeyerek de olsa son ana kadar onlarla birlikte öfkeli öfkeli, bazen bağırarak, bazen dişlerini ısarak(*)  dönmeye devam edecek...


(*) Ismak: dişleri birbirine sımsıkı kapatmak.

19 Aralık 2018 Çarşamba

Kavak Yelleri

Yazıya başlarken bir bahane bir konu arar yazmak isteyen. Genellikle etrafında dolanan seslerden, hareketlerden ilham alır. Yazının başlangıç noktası bu olur ve esas konu yavaş yavaş gelişir. Radyoda çalan türküye takıldı yazanın kulakları ve zihni  " pencereden kar geliyor" türküsü ile başlayıp "bahçada yeşil çınar" türküsü ile devam edip giden koygun sesli bir hanımın okuduğu türkü ile ilgilenmeye başladı. Ancak türkü sona erdi. Böylece yazıya gerekli olan başlangıç bahanesini  bulmuştu.

Çıkış saatı  yaklaşırken büroda kimseler kalmadı. Son çıkan çalışma arkadaşı -başında esen kavak yelleri nin etkisiyle bu günlerde dağınık olan dikkati nedeniyle-  kapıyı aralık bıraktığından yüksek ve boş  koridordaki sesler duvarlardan aksederek  bir uğultu  sağanağı halinde odaya doluyordu....

Dışarda, yani şehrin bu en yüksek makamlı resmi dairesinin dışında aralık akşamının kasveti yavaş yavaş iniyordu. Gökyüzünde  yükseklerde bekleşen durgun kurşuni bulutlar akşam karanlığının daha çabuk çökmesine sebep oluyorlardı...

Yazanın, spontane-ani- gelişen yazma ihtiyacı sebebiyle derin konulara yaklaşmak mümkün değildi. Çünkü yüksek seviyeli veya derin konulara eğilecek ne birikimi ne de vakti vardı. Çalakalem aklına eseni bilgisayar tuşları aracılığıyla blog sayfasına aktarmak onu mutlu etmeye yetiyordu...

Girizgah konusu olarak sık sık türkü ve şarkılar olmasının nedeni de, radyoyu masasından /  hatta sağ kulağının dibinden hiç ayırmayan, sekiz dokuz saatlik mesai boyunca sürekli radyo dinleyerek başındaki kavak yellerini savurmaya uğraşan arkadaşıydı.
İşte bu sabah da sağlık ocağına kan vermeye uğraması nedeniyle işe gecikmesine rağmen, yan masadan radyonun sesi odada yankılıyordu.

17 Aralık 2018 Pazartesi

Meydan Muhabbeti

Bilgisayarın ekranının sağ altında  saat 16.11 i gösterirken, sol kulağı da çınlamaya başlamıştı. Büronun içinde üç personel kendi kendilerince bir şeyle meşguldü. Dışarda bariton sesli bir erkek personelin de katıldığı  en az beş katılımlı koridor toptantılarından biri hararetle devam ediyordu. Sonra işini bitiren  bürodaki bir  personel de -toplantıya katılmak üzere- kapıyı açıp çıktı.
 ... 
Disiplin kurallarının, iş yeri ciddiyetinin  yeterli düzeyde olmadığı  ortamlarda, kendini emniyette hisseden bir kısım personel, meydanı boş bulduğunda  serbest, lakayt, rahat davranışlara girişirler... Bu gibi işyerleri, sorumluluk sahibi olmayan çalışanlar için aranan ideal iş yerleridir. Ancak görülen  rahatlık yavaş yavaş başka sorunlara yol açmaya başlar. Amacından uzaklaşan-sapan personel, iş ile değil birbiriyle uğraşmaya başlar. İşini ciddi olarak yapan / yapmak isteyen personelin iş motivasyonunu da etkilerler. Özellikle çalışkan personel odak noktadır. Onu da dejenere etmek için maddi ve manevi bir çok hayırsız eylemde bulunurlar.

İşyerindeki verim düşüklüğünün alarmlarını duymayan, huzursuzluğun farkına  varamayan idareciler ise, bazen yanlış bilgilendirmelerle, gerçekten çalışanların aleyhine yanlış sonuçlara ve kararlara varırlarsa, sonuç; yapılan üretimin veya hizmetin gerilemesine, alıcıların / müşterilerin kaybedilmesine yol açar.

Bu durum; biraz da horozsuz kümeslerdeki tavukların haline benzer. Tavuklar kümese yeni gelen tavuğu-zayıfı didikleyip tüysüz teleksiz bırakırlar. Yumurta üretimi düşer, üretilen yumurtalar ayak altnda kırılır, Kümes sahibi olayın farkına varıp da çare bulursa, düzelmeye başlar.

Ne zaman ki bir horoz gelir iş değişir. Tanrı vergisi bir özelliğe sahip olan horoz, genlerinden gelen  bir dürtüyle "horozluk" yapar ve kümes " kümes" olarak işlevini yerine getirmeye başlar....

Herhangi bir müessesedeki yüksek  yönetici hiç bir deneyime sahip değilse bile tabiat kanunlarını gözlemleyerek, sadece horoz ve tavuk örneğinden dahi kendine ibret çıkararak, bir kısım iş yeri sorunlarına, düzensizliklerine, kaoslara çözümler bulabilir. Çalışma yaşamını da bu örnekteki gibi düşünerek düzeltme imkanı bulunabilir.

İş yönetimi üzerine nice bilimsel araştırmalar incelemeler, raporlar yazılmıştır, daha da yazılacaktır. Yazılması da gereklidir. Ancak sonuçta insan denen varlığın yaratılıştan gelen özelliklerini gözardı etmeden en uygun dengeyi (optimum noktayı) bularak tatlı sert, ciddiyetin ön planda olduğu samimi, insancıl bir denge kurmak en idealidir.

 Bu denge ile denetimin hassas bir karışımını ilaç olarak tavsiye edebilirim.

* Şahsımca insan denen varlığın yaratılıştan gelen özelliklerinin araştırılması sonucu ortaya çıkan bilgilerin ışığında, mutlu , madden ve manen doyumlu iş görenlerce,  iş yeri veriminin   arttırılması için geliştirilen yöntemler olarak da düşünebiliriz.

** Bir başka olumsuz bakış açısı; Acaba  kapital sahipleri insanı üzmeden sermayeyi nasıl daha verimli kullanabilirizi mi araştırtıyorlar. (Kârlılık) Ama sonuçta kaynaklar dünyaya ait.

  

5 Aralık 2018 Çarşamba

İşini yap

2018 yılı aralık ayının beşinci gününü gösterirken takvimler, nefes nefese içeriye girdi. Her sabah olduğu gibi yine gecikmişti. fakat büroda bu sabah bir gerginlik, bir sessizlik, bir durgunluk, bir kendi kendinelik hakim olduğunu farketmesi uzun sürmedi. Herkes (topu topu üç kişi) kendi kuru kabuğu içinde bir şeylerle meşgul olarak zamanı geçiriyor. Bu birşeylerin diğer adı iş. Ancak bu iş'in tanımını yapmak biraz zor. Muğlak, içi çok değişik bahanelerle/ katkılarla doldurulabilen bir meşguliyet veya aldığı ücreti vicdanen ve resmen hak edebilmek için meşru meşguliyet çabası olarak adlandırılabilir....
O zaman şu soru akla gelebilir: -Önemli olan sürekli meşgul olmak mı? Takipte olup, akıllı deneyimli bir eylemle "işi bitirmek, sonuçlandırmak mı ?" 

Bu konuda farklı bakış açıları, görüşler mevcut... Bir kısım eski düşüncedeki idareci için belirli süre içinde, belirlenen mekanda, belirlenen  faaliyeti sürekli yapmak, sürekli meşguliyet "iş" tir. Sorumluluğu altında bulunan kişi sanki bir harp hazırlığı varmış gibi her an idarecinin önünde görünebilir olacak, her an, masası üzerinde çalıştığı dosyalar / yazılar olacak, belli sürelerde üstü olan yetkilinin yanına giderek sorular soracak, açıklamalar isteyecektir ki, böylece çalıştığı var olduğu belli olsun ve idareci de idare ettiğinin bilincinde olsun, hazzına varsın!....
Masası boş olan tembeldir. Masası evrak kalabalığı içindeyse  çalışmaktadır. Çalışkandır. O nedenle bir kısım kurumlar görünmeyen örümcek ağlarıyla kaplı, oradan oraya koşuşturup duran ne yaptıkları  nasıl yaptıkları pek belli olmayan görevlilerle işgal edilmiştir. Bir robot misali üstlerine karşı gerekli saygıyı otomatik olarak gösterirler. Sonra evrak  dolu masalarına otururlar. Çalışma(!)ya devam ederler. İdareciler neyi, nasıl, ne kadar zamanda  yaptırdıkları konusunda hesap vermek istemezler. 

Bir başka görüş açısına göre işe "iş"; Neyi, ne zaman, nasıl yaptığından öte "gerekli  olanı istenilen zaman sınırları içinde  doğru ve hızlı bir şekilde sonuçlandırabilmektir." Bu görüş açısına göre görevlinin nerde nasıl ne şekilde ne biçimde olduğu önemli değildir. Önemli olan " işini bitirmesidir."

Verimli ve bilimsel bir çalışma düzeni için objektif koşulların ortaya konulması gerekir.  İş tanımı yapılır işin yapılış süresi hesaplanır ve o ölçüye göre görevlendirme,  iş paylaşımı yapılır. Maliyeti hesaplama imkanı olmalı her şey hesaplanabilir, ölçülebilir ve hesap verilebilir olmalıdır. Kişilerin serzenişlerine göre değil, verilerin  gösterdiği sonuçlara göre değerlendirme yapılmalıdır.

Bu görüşün savunucularınca yapılan gözlem ve hesaplamalara göre;  şu an devam eden düzen içinde görevli sayısı fazladır.

Onlarca, Çalışanların çoğunluğu görevini abartarak, işinin yoğun olduğunu  göstererek, fazla iş, ek görev almak istemezler. Farkına varamayan idareciler de sürekli personel sıkıntısı, eleman ihtiyacı  olduğu ifade ederek yakınır dururlar... Ancak o kadar personele rağmen çıkan " iş" bu kadardır. Verimlilik yoktur.  Demagoji, laf kalabalığı çoktur. İşten çok iş dışı şeyler meşgul eder, sabah kahvaltıları, karşılıklı büro ziyaretleri arasında biraz "iş tir yapılan, Dostlar alışverte görsün misali  .. 
İşter kabul edilsin isterse itiraz edilsin, Memleleketin dahilinde faaaliyette bulunan resmi dairelerin çok büyük bölümü bu şekildedir.... 

Yazıyı yazanda bu soruna dahildir.

26 Kasım 2018 Pazartesi

Kayıkçı Nine

Evlerinin bulunduğu çıkmaz sokaktan İzmir caddesine doğru inerken solda Arnavut Remzi Amcaların evi vardı. İki katlı kerpiç evin geniş avlusunun dış duvarları da  kalın kerpiçlerle örülmüştü. Aşağıya doğru inerken bu evin iki kanatlı geniş kapısının yanı başında kerpiç duvara oyulmuş bir yuva göze çarpardı.Yuvanın etrafında bir kaç küçük  ağaç, testi biçiminde oyulmuş bir  taş var idi. Bu küçük yuvanın üst kısımları yukarıya doğru gitgide azalan siyah islerle örtülmüştü. Saman pürçekleri sırıtan sıvalı ve beyaz boyalı duvarda bu siyahlık bir tezat meydana getiriyordu. Yuvanın alt tarafında ise aşağıya doğru incelerek uzayan  kirli ve yapışkan bir akıcı sıvının akarken soğumasından oluşan izler vardı.Yuva 40 cm yükseklik, 15-17 cm genişlik ve derinlikte idi. İçi de isli, kirli ve yağlı idi.
Akşamın alacakaranlığında oradan geçerken bazı ihtiyarlar ninelerin  deliğe eğilerek mum yaktıklarını görünce, o kirli ve yapışkan  maddenin mum eriyiği olduğunu kavramıştı. Mum genellikle Cuma ve Kandil gecelerinde yakılırdı. Karanlığın içinde hava akımının geldiği yönün tersine doğru eğilen alevin nar kırmızısı ışığı çevredeki varlıkların gölgelerini de sağdan sola savurup cevirirdi.
Uzak pencerelerden bakanlar ile yakın pencerelerden o anda dışarı bakan bir kısım sokak sakini ise o ışık dalgalanmasını görünce bir an ürperirlerdi. Özellikle sokaka lambasının ampülünün patladığı günlerde mum ışığının çevresine verdiği ışığın etkisi artardı. Bir gün sonra mumu yakanın yanına uğranarak önceki gece mum ışığının nasıl oynadığını,nasılda parladığını anlatırlardı. Mumu yakan da gerçekten geçen defa yaktığım mumdan daha mı parlaktı ışığı diye meraklı sorularla öğrenmeye çalışırdı o gece mumun yanışına şahit olan değerli misafirlerinden.  Bazı kendini bilmezler her ne kadar rüzgar oynattı olarak adlandırsa da mum ışığının öyle titremesinin, dalgalanmasının onlarca sebebi belli idi. Bir hikmeti vardı. Bu hikmet, içilen kahvelerin ardından dahi bir uzun süre analiz edilirdi. Mumu yakanın niyeti, önceki zamanlarda yaptığı eylemlerinin mahiyeti ile ilişkilendirilirdi.Ve sonra her misafir kendi idraki çerçevesinde aldığı bilgi ile aydınlanmış (!) olarak evine dönerdi.
Karanlıkta  mum yandığı geceler çocuklar yalnız geçemezlerdi. Evden aklı eren biri oraya kadar geçirir ve uzaklaşıncaya kadar beklerdi.

Bazı günler - belki de özel günler-  çoğunlukla ihtiyar ninelerin bu mevki çevresinde dolaşarak  çöpleri topladıkları, çalı süpürgesi ile yerleri süpürdükleri görülürdü.( Bayram ve Ramazan önceleri olabilir.)
Bahar geldiğinde yeşillenen otların ve ağaçların arasında belirsizleşir hiç dikkat çekmezdi. Ancak  bilenler o yuvaya bakarak biraz ayakta dikilirlerdi.( Dua ederlerdi) Bilmeyenler, yabancılar ise yaz ya da kış yeşillik içinde görülmez veya kuru otlar içinde görülür dikkat çeker durumda olsa bile bilmediklerinden önemsemeden hızla geçip giderlerdi. 
O sokağa  taşındıkları ilk aylardan itibaren Rahmetli Annesi de temizlikçiler ve korumacılar kafilesine katılmıştı. İhtiyar ninelerin ve uzak diyarlardan şehre gelmiş,  gurbet uşaklarının yer iz bilmez eşleri de bu kafileye katılırlardı. Sanki bir sosyalleşme, yer edinme, o sokağa kendini kabul etirme zemini idi. Bu ekibin en saygıdeğeri, reisi ise  Uncubozköyden gelip buraya Yunan harbinden sonra yerleşen Kayıkçı Nineydi.( Sadece lakabı bilinirdi.) Bu Nine o yerin tam karşısında otururdu. 
(Kocası Muradiye ile Yuntdağı köyleri arasındaki yol geçişinde Gediz nehri üzerinde kayıkçılık yaparmış. Acaba Kayıkçı Ninenin Annesini çok sevmesin arka planında Annesinin Gediz İlçesinden gelip  Gedizli Hatice olarak tanınmasından mıydı....Çünkü o Gediz Nehri ki kocası rahmetli ye  toplum içinde bir ehemmiyet, saygınlık, rütbe kazandırmıştı. Yuntdağ tarafının en mırmırlı şahsı olsanız bile Gediz çayını geçerken - hele bir de acil işiniz varsa o geçitteki Kayıkçı Amcaya muhtaçsınız. O istemezse yolcu doluncaya kadar beklemek zorundaydınız. Nice eşkiya, nice kanun kaçağı da ona muhtaçtı. Gece acil özel bir iş için geçmek isterseniz kayıkçı bir bahane ile sizi geçirmek istemezse geçemezdiniz... Ne zaman ki köprüler yapıldı... Kayıkçılık da suların dağlardan aldıklarını önlerinde süpürdükleri gibi , silip süpürüldü...O günler geride kaldı. Fakat kayıkçı Amca kadir bilir bir şahış olduğu için yokluğa yoksulluğa düşse de hep saygıyla hatırlanır olmuş, aranıp sorulur olmuş ondan iyilik görenlerce...)
Nine kendisinin bildiği, -ya da bu yazıyı yazan o yaş dönemi dahilinde kendisi bilmese de- bazı özel günlerde  üç ayaklı saçayağını alır,  delikli duvarın karşısında müsait bir noktaya koyarak altına odunları toplayıp üzerine bir tava yerleştirirdi. Tavanın içine Uncubozköydeki zeytinliklerinden çocuklarının ve torunlarının toplayıp yağını çıkartarak getirdikleri zeytinyağından besmeleyle yavaşça dökerdi. Altına yerleştirdiği çırpıları (kurumuş bağ çubukları) odunları üfleye üfleye tutuşturmaya çalışırdı. Ama nefesi yetmez ve yüksek sesle söylenmeye başlardı. Sesleri duyan yakın kapı komşularından evde işi bitenler  koşturur ve Ninenin elinden  yavaşça tutarak kapı kenarına yerleştirdikleri oturağa oturturlardı. Ocağın başına toplanır  üfleyerek tutuştururlardı. Duman  sokağa yayıldıkça kapılar yavaş yavaş açılıp kapanmaya başlar. Kiminin takunya sesli takur tukurlu, kiminin terlik şıpırtılı sessiz adımları ocağın başına doğru yaklaşırdı. Ellerinde kenarları eğri büğrü, altı biraz siyahlaşmış  alimunyum tepsi içinde üzeri örtülmüş bir şeyler getirirlerdi. Diğer ellerinde de küçük oturakları bulunurdu.
Mor renkli, dışında  bir kaç yerinden sırları dökülmüş üstten saplı çinko çaydanlık ile çay bardakları ve şekerlik bulunan çay tepsisi de ninenin yanına yerleştirilirdi. Çay zamanını o bilir ve en genç olan her kimse yanına çağırır  çayları dağıttırırdı. Nine hem çayını içer hem de uzaktan seslenirdi. Ateşe çırpı atın yavrum? Ayşe yağ kızdı mı? Fatma  hamurları tavaya düzgün yerleştir! Hasibe pişileri yakma, hemen çevir! Güllü önce şu bekleyen çocuklara ver sevabına! Sonra konu komşuya dağıtırız! Şadiye sen de evde yatan kayınbabana  götürmeyi unutma. Benden de selam söyle Allah şifa versin!...
 (O da  ateşin başında dumandan gözleri yansa da bir sıcak pişi için dünyadaki en önemli işi olan oyunu bırakıp  bekleyenlerden biri idi. )

Pişiyi bir gazete kağıdına sarıp veren teyze -aman yanmayın soğuyunca yersiniz- dese de, kim dinler  ki...Ofuldaya pufuldaya üfüre üfüre yemeye başlardı çocuklar. Çünkü geç yiyen ve bekleyen kişi ana kuzusu olduğunu ispatlamış olurdu. Ama o sıcak pişiyi - ya da dağıtılan her ne ise- Bazen kazanda kaynayan sonra yerlere serilen bulguru, bazen saçtan yeni alınmış gözlemeyi, yufkayı...- sıcak sıcak yiyen diğerlerinin gözünde sanki kale fetheden Malkoçoğlu olurdu . İşte çocuklukta en önemli nokta burasıdır. Akranlarınca önemsenmek. Bu ergenlik dönemi sonuna kadar ademoğlunun/havvakızının davranışlarını yönlendirir....
İşte bazı geceler İzmir caddesinden yukarıya eve  doğru giderken eğer bir de elektrikler kesilmişse, veyahut sokak lambasının ampulü patlamışsa kimseye ifade edemediği korkusuyla başbaşa kalır sokağın İzmir caddesine birleştiği noktada beklerdi. Caddenin köşesinde oyalanır ki bir kişi yukarı dönsün o da onun arkasına takılsın ve o geçidi sükunetle atlasın...Bu arada önünden giden,ardına takıldığı kişiye korktuğunu farkettirmesin....
Öndeki arkasından gelen yeni yetmenin korkusunu anlamaz gibi  görünse de, yıllar önce kendisinin aynı korkuyla nasıl arka sokaklardan eve geldiğini unutmamıştır... Karanlıkta belli belirsiz bir gülümseme ile  "sen küllahıma anlat küçük bey" deyip karanlığa doğru yürümeye devam ederdi...

14 Kasım 2018 Çarşamba

Kasım Güneşi

15 Kasım sabahının ilk güneşi bölümde mesul olarak görev yapan, yakında emekli olacak personelin (*) açık alnına vurup içeriye yansımıştı. Yanına gelen karşı tarafta oturan diğer memureye hararetle birşeyler anlatıyordu. Ön tarafında dökülen saçları nedeniyle  kafasını ileri geri salladıkça başına vuran parlak güneş bir an kayboluyor, kafasını öne indirince yine ışıltılar saçmaya başlıyordu. Sohbetin harareti devam ettikçe konunun gidişatına bağlı olarak bu gidip gelmeler bir süre devam etti. Sonra içeriye giren 4/c li hademenin bir sözüne gülerek başını geri çekti.  Odanın kendine ait köşesindeki loşluğun içinde çevresini kolaçan etmeye başladı. Odanın zamanla değişen havası, ya da gündemi ile konuşmaları konudan konuya akıp gitti.

Yüksek yetkili resmi müessesenin bu kritik önemdeki bölümünde öğle  istirahatına kadar sürecek, her gün benzerleri yaşanan  gidişattı.
Sonra dönen dünyanın güneşe pozisyonu değiştiği için güneş bir an kayboldu ve önce pencere kenarlarına ardından müessesenin dış duvarlarına doğru çoğaldı gölgeler. Odanın içini bir hoş loşluk işgal etmeye başladı. 
Ancak kendilerine göre çeşitli konular bulan iki bayan misafirin de dahil olduğu derin sohbet içinde havadaki, ışıktaki değişim  bu önemli müessesenin değerli çalışanlarınca farkedilemedi bile.
O ise kafasının içini nice  zamandır meşgul eden sıkıntısını önünde çalışmak için yerleştirilen cihazın ekranına yazdığı kelimelerle paylaşarak çözümler arıyordu. Önüne çıkan çözümlere cesaret edip girişemiyordu. Bu arada bulduğu çözümü başkaları da bulup kendi sıkıntılarını çözdüklerinde ise içini yine sıkıntı dolduruyordu.

(*) -Bölüm mesulü olan personelin hassas bir yapısı vardı. Titizdi ve mükemmeliyeti arayan bir kişiliği vardı. Uzun yıllar görev yaptığı kasabasının belediyesinin sıkıntıları ile saçını başını dağıtmıştı. O kadar ki belediyeye girmeden evvel samimi olduğu belediyede görevli bazı arkadaşları o belediyede görev yaptığı ve sorumlu müdür olduğu zamanlardan sonra kendisinden çekinir olmuşlardı. Hiçbir yanlışı affetmiyordu. Bu ceza vermek anlamında değil hatalarını söyleyerek kendilerine çeki düzen vermelerini istemesindendi. Kasabanın iyiliği için, iyi olduğu bazı dostlarıyla kötü olmuştu. Ve bir ara gösterdiği gençlik fotoğrafı ile şimdiki hali siması  arasında belirgin bir fark vardı.Tanımayan aynı kişi olduğuna inanmayabilirdi. Bu böyledir. Vatandaşın sevdiği kişiler onlardan bedel istemeyen hep yediren kendisine şirin gözükenlerdir. Vatandaş kendisine sorumluluğunu hatırlatanlardan, acı gerçekleri ifade edenlerden  hoşlanmazlar. Bir gün herşey berbat olduğunda ise sadece "ellerim kırılsaydı da" diye beddua edip, hayatlarına ( yani daha rezil olarak) daha alt seviyede devam ederler. Doğru söyleyen nerede olursa olsun fazla sevilmez. )

   

İzin

Pazartesi izin dönüşünün ilk günü idi. Yaklaşık iki haftalık izin sürecinin ardından göreve başladığı ilk gün değil ikinci hatta üçüncü günde dahi hala izin modunda olduğu dıştan gözlemleyen arkadaşlarınca farkedilip şakayla karışık ifade edilir olmuştu. Ama ne yapabilirdi ki içindeki devinimsizliği devinime çevirebilecek bir gücü kalmadıysa, oturup düşünmek ve çevreyi dinlemekten başka ne yapılabilirdi?  
Çalışma masasının önündeki dar koridorda olurlar, ifadeler, son gün, mahkeme, yazı gelmedi sözlerinin geçtiği telaşlı konuşmalar içinde odadan  odaya  koşuşturanların arasına günün belirli vakitlerinde elindeki çay tepsisiyle içeri giren -bezgin yüz ifadeli- 4/C sıfatlı tekel mağduru hademeler ise ortalığa biraz olsun sükunet serpiyorlardı. 
Çalıştığı yer şehrin en yetkili resmi müessesesi idi. Ve bu müessesede en alçak boylu olan, en çok telaş ve panik üreten (telaş makinası olan) bir şahıs ise çalıştığı birimin sorumlusu olarak görev yapmaktaydı. Onu gördükçe tersine kendisinin daha da sakinlediğini, sakinliğin ne güzel bir insani haslet olduğunun farkına varıyordu. 
Ve birim sorumlusu yetkilinin kendi şahsına yönelen övücü sitayişkar ifadelerin samimiyetine dair hiç kuşku duymadan hemen inanarak dakikalık  hatta saniyelik bir süre içinde o samimi havaya (!) dalması benimsemesi bir harikaydı. Daha da harika olanı ise, bir kaç dakika sonra odasına giren diğer bir misafir ile bir önceki hakkında eleştirilerini hiç sıkılmadan yine aynı içtenlikle yeni gelene ifade edebilmesiydi. Bu özellik o yüksek yetkili müessesede hiç kimsede bulunmadığı gibi, kendisi de belki bu özelliğinin bilincinde değildi. Bu onun içtengelen doğal karakteristik  bir hususiyetiydi.  
Ancak yine de hakkını yememek lazımdı. Kendi dünyası içinde şahsından bizzat yardım destek isteyenlere hiç bir gocunmaya girmeden pervasızca yardım etmeye çalıştığı da bir başka gerçekti. Sadece onun varlığı ve ehemmiyetini kabul ederek bilgi ve deneyimine güvendiğini uygun dille ifade edebilenlere  sınırsız destek vermesi onun çevresindekilerce tam anlaşılamayan bir başka özelliğiydi...
Anlaşılamıyordu, çünkü uzun yaşam süresi içinde biriktirdiği olumlu olumsuz nice hayat deneyiminin onu getirdiği mecra (aslında herkeste de böyledir.) herkesten farklı bir yer idi. Nasıl ki yüksek dağlardan akıp denizin kıyısında deltaya yayılan milli çamurlu toprak, geldiği dağların farklı yerlerine yağan yağmur ve sellerden ötürü farklı renk ve özellikte oluyorsa; İnsan da öyledir. 
O da Doğu Anadolunun yüksek zirvelerle karlı dağlarla çevrili yaylalarından kıvrıla kıvrıla akıp giden çaylar gibi aka aka kendini bu şehirde bulmuştu. tabii ki getirdiği miller kumlar ve çamurlar da diğerlerinden farklıydı. 
Bu nedenle -kimse kabul etmese de- kendince  haklıydı. Ve yine bu nedenle kim ne düşünürse düşünsün kendi dünyasında mutluydu.
Dedesinin yanında İşviçrenin Alp dağlarında yaşayan, etrafındaki her olayı olumlu yönden gören ve yoran iyi niyetli, yetim Polyannanın hikayesini  okumasa bile, çocukluğunun acıları içinde -Anadolunun doğusundaki karlı dağlarda- yüreğinde bir nevi kendi Polyannasını geliştirmişti. 

salça

"Herşeye karışma"  anlamında argoda bir terim vardır. "salça olma" nereden esinlenerek  uydurulduğu anlaşılamaz bir terim değildir. Yeri geldiğinde samimiyetin derecesine bağlı olarak kişiler arasında kullanılan arka sokakların diline dahil edilen bir ifadedir.
Derin dondurucular, buzdolapları çağı gelmeden çok önceki tarih çağlarında kurutma ve tuzlama bir saklama  yöntemi olarak kullanılırdı. Kurutma ve tuzlama çürümeyi önlerdi. Ancak yeni suni soğukluk çağı başlayalıberi şoklanmış taze meyva ve sebzeler zuhur etmeye başlasa da sofralarda. Bu çağın geçiş dönemini yaşayan kuşak hala hayatta olduğundan salça ve pestil, et ve kuyruk yağı kavurması  benzeri kişisel üretim mamullerinin bazıları  kullanılmaya devam edilmektedir. Fakat  çamaşır ipinde tuzlanmış kurban eti mandallandığını hiç bir zaman göremeyecekler ve neden böyle yapıldığını bilemeyeceklerdir.
Yeni nesil (g kuşağı), nasıl salça yapılacağını bilemeyeceğinden zaten kaybolup gidecek ve belki de yüzyıllar sonra gelecek şehirlerin arka sokaklarında yaşayan g kuşağı bitirimleri kendi aralarında "salça olma " dediklerinde/ ya da sosyal medya ile mesajlar alıp verdiklerinde-  mecazını bilseler bile, gerçekte salçanın ne menem bir şey olduğunu bilemeyeceklerdi.
Salça;  her an her yerde her evde bulunabilmesi, domates yokluğunda yerine ikame edilebilmesi,  bir çok  yemekte tad ve renk vermesi için kullanılan bir lezzet katkısı olması nedeniyle Türk mutfağının vazgeçilmezlerindendir.
İşte bu nedenledir ki argo  terminolojisinde her konuya karışan, müdahele eden şahısları durdurmak / susturmak / pasifize etmek için yerinde bir benzetmeyle  kullanılmaktadır. Bu mecaz ifadeyi ortaya çıkaran sivri akıllı her kim ise doğru bir tercih yapmıştır. 
 Yemek tarifelerinin hazırlık listeleri içinde bir yemek kaşık salça olarak girizgah bulan. Ardından  "tencerede yağda kavrulan soğanın için katarak karıştırınız" diye devam edegelen bu domates özütünün önemi/ehemmiyeti ise,  aç kaldığınızda ve evde yemek bulamadığınızda bir dilim ekmeğin üzerine sürerek ısırdığınızda - ağzınızın şapırtısıyla- daha iyi anlaşılır.

Rahatlık

Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikaye...