26 Kasım 2018 Pazartesi

Kayıkçı Nine

Evlerinin bulunduğu çıkmaz sokaktan İzmir caddesine doğru inerken solda Arnavut Remzi Amcaların evi vardı. İki katlı kerpiç evin geniş avlusunun dış duvarları da  kalın kerpiçlerle örülmüştü. Aşağıya doğru inerken bu evin iki kanatlı geniş kapısının yanı başında kerpiç duvara oyulmuş bir yuva göze çarpardı.Yuvanın etrafında bir kaç küçük  ağaç, testi biçiminde oyulmuş bir  taş var idi. Bu küçük yuvanın üst kısımları yukarıya doğru gitgide azalan siyah islerle örtülmüştü. Saman pürçekleri sırıtan sıvalı ve beyaz boyalı duvarda bu siyahlık bir tezat meydana getiriyordu. Yuvanın alt tarafında ise aşağıya doğru incelerek uzayan  kirli ve yapışkan bir akıcı sıvının akarken soğumasından oluşan izler vardı.Yuva 40 cm yükseklik, 15-17 cm genişlik ve derinlikte idi. İçi de isli, kirli ve yağlı idi.
Akşamın alacakaranlığında oradan geçerken bazı ihtiyarlar ninelerin  deliğe eğilerek mum yaktıklarını görünce, o kirli ve yapışkan  maddenin mum eriyiği olduğunu kavramıştı. Mum genellikle Cuma ve Kandil gecelerinde yakılırdı. Karanlığın içinde hava akımının geldiği yönün tersine doğru eğilen alevin nar kırmızısı ışığı çevredeki varlıkların gölgelerini de sağdan sola savurup cevirirdi.
Uzak pencerelerden bakanlar ile yakın pencerelerden o anda dışarı bakan bir kısım sokak sakini ise o ışık dalgalanmasını görünce bir an ürperirlerdi. Özellikle sokaka lambasının ampülünün patladığı günlerde mum ışığının çevresine verdiği ışığın etkisi artardı. Bir gün sonra mumu yakanın yanına uğranarak önceki gece mum ışığının nasıl oynadığını,nasılda parladığını anlatırlardı. Mumu yakan da gerçekten geçen defa yaktığım mumdan daha mı parlaktı ışığı diye meraklı sorularla öğrenmeye çalışırdı o gece mumun yanışına şahit olan değerli misafirlerinden.  Bazı kendini bilmezler her ne kadar rüzgar oynattı olarak adlandırsa da mum ışığının öyle titremesinin, dalgalanmasının onlarca sebebi belli idi. Bir hikmeti vardı. Bu hikmet, içilen kahvelerin ardından dahi bir uzun süre analiz edilirdi. Mumu yakanın niyeti, önceki zamanlarda yaptığı eylemlerinin mahiyeti ile ilişkilendirilirdi.Ve sonra her misafir kendi idraki çerçevesinde aldığı bilgi ile aydınlanmış (!) olarak evine dönerdi.
Karanlıkta  mum yandığı geceler çocuklar yalnız geçemezlerdi. Evden aklı eren biri oraya kadar geçirir ve uzaklaşıncaya kadar beklerdi.

Bazı günler - belki de özel günler-  çoğunlukla ihtiyar ninelerin bu mevki çevresinde dolaşarak  çöpleri topladıkları, çalı süpürgesi ile yerleri süpürdükleri görülürdü.( Bayram ve Ramazan önceleri olabilir.)
Bahar geldiğinde yeşillenen otların ve ağaçların arasında belirsizleşir hiç dikkat çekmezdi. Ancak  bilenler o yuvaya bakarak biraz ayakta dikilirlerdi.( Dua ederlerdi) Bilmeyenler, yabancılar ise yaz ya da kış yeşillik içinde görülmez veya kuru otlar içinde görülür dikkat çeker durumda olsa bile bilmediklerinden önemsemeden hızla geçip giderlerdi. 
O sokağa  taşındıkları ilk aylardan itibaren Rahmetli Annesi de temizlikçiler ve korumacılar kafilesine katılmıştı. İhtiyar ninelerin ve uzak diyarlardan şehre gelmiş,  gurbet uşaklarının yer iz bilmez eşleri de bu kafileye katılırlardı. Sanki bir sosyalleşme, yer edinme, o sokağa kendini kabul etirme zemini idi. Bu ekibin en saygıdeğeri, reisi ise  Uncubozköyden gelip buraya Yunan harbinden sonra yerleşen Kayıkçı Nineydi.( Sadece lakabı bilinirdi.) Bu Nine o yerin tam karşısında otururdu. 
(Kocası Muradiye ile Yuntdağı köyleri arasındaki yol geçişinde Gediz nehri üzerinde kayıkçılık yaparmış. Acaba Kayıkçı Ninenin Annesini çok sevmesin arka planında Annesinin Gediz İlçesinden gelip  Gedizli Hatice olarak tanınmasından mıydı....Çünkü o Gediz Nehri ki kocası rahmetli ye  toplum içinde bir ehemmiyet, saygınlık, rütbe kazandırmıştı. Yuntdağ tarafının en mırmırlı şahsı olsanız bile Gediz çayını geçerken - hele bir de acil işiniz varsa o geçitteki Kayıkçı Amcaya muhtaçsınız. O istemezse yolcu doluncaya kadar beklemek zorundaydınız. Nice eşkiya, nice kanun kaçağı da ona muhtaçtı. Gece acil özel bir iş için geçmek isterseniz kayıkçı bir bahane ile sizi geçirmek istemezse geçemezdiniz... Ne zaman ki köprüler yapıldı... Kayıkçılık da suların dağlardan aldıklarını önlerinde süpürdükleri gibi , silip süpürüldü...O günler geride kaldı. Fakat kayıkçı Amca kadir bilir bir şahış olduğu için yokluğa yoksulluğa düşse de hep saygıyla hatırlanır olmuş, aranıp sorulur olmuş ondan iyilik görenlerce...)
Nine kendisinin bildiği, -ya da bu yazıyı yazan o yaş dönemi dahilinde kendisi bilmese de- bazı özel günlerde  üç ayaklı saçayağını alır,  delikli duvarın karşısında müsait bir noktaya koyarak altına odunları toplayıp üzerine bir tava yerleştirirdi. Tavanın içine Uncubozköydeki zeytinliklerinden çocuklarının ve torunlarının toplayıp yağını çıkartarak getirdikleri zeytinyağından besmeleyle yavaşça dökerdi. Altına yerleştirdiği çırpıları (kurumuş bağ çubukları) odunları üfleye üfleye tutuşturmaya çalışırdı. Ama nefesi yetmez ve yüksek sesle söylenmeye başlardı. Sesleri duyan yakın kapı komşularından evde işi bitenler  koşturur ve Ninenin elinden  yavaşça tutarak kapı kenarına yerleştirdikleri oturağa oturturlardı. Ocağın başına toplanır  üfleyerek tutuştururlardı. Duman  sokağa yayıldıkça kapılar yavaş yavaş açılıp kapanmaya başlar. Kiminin takunya sesli takur tukurlu, kiminin terlik şıpırtılı sessiz adımları ocağın başına doğru yaklaşırdı. Ellerinde kenarları eğri büğrü, altı biraz siyahlaşmış  alimunyum tepsi içinde üzeri örtülmüş bir şeyler getirirlerdi. Diğer ellerinde de küçük oturakları bulunurdu.
Mor renkli, dışında  bir kaç yerinden sırları dökülmüş üstten saplı çinko çaydanlık ile çay bardakları ve şekerlik bulunan çay tepsisi de ninenin yanına yerleştirilirdi. Çay zamanını o bilir ve en genç olan her kimse yanına çağırır  çayları dağıttırırdı. Nine hem çayını içer hem de uzaktan seslenirdi. Ateşe çırpı atın yavrum? Ayşe yağ kızdı mı? Fatma  hamurları tavaya düzgün yerleştir! Hasibe pişileri yakma, hemen çevir! Güllü önce şu bekleyen çocuklara ver sevabına! Sonra konu komşuya dağıtırız! Şadiye sen de evde yatan kayınbabana  götürmeyi unutma. Benden de selam söyle Allah şifa versin!...
 (O da  ateşin başında dumandan gözleri yansa da bir sıcak pişi için dünyadaki en önemli işi olan oyunu bırakıp  bekleyenlerden biri idi. )

Pişiyi bir gazete kağıdına sarıp veren teyze -aman yanmayın soğuyunca yersiniz- dese de, kim dinler  ki...Ofuldaya pufuldaya üfüre üfüre yemeye başlardı çocuklar. Çünkü geç yiyen ve bekleyen kişi ana kuzusu olduğunu ispatlamış olurdu. Ama o sıcak pişiyi - ya da dağıtılan her ne ise- Bazen kazanda kaynayan sonra yerlere serilen bulguru, bazen saçtan yeni alınmış gözlemeyi, yufkayı...- sıcak sıcak yiyen diğerlerinin gözünde sanki kale fetheden Malkoçoğlu olurdu . İşte çocuklukta en önemli nokta burasıdır. Akranlarınca önemsenmek. Bu ergenlik dönemi sonuna kadar ademoğlunun/havvakızının davranışlarını yönlendirir....
İşte bazı geceler İzmir caddesinden yukarıya eve  doğru giderken eğer bir de elektrikler kesilmişse, veyahut sokak lambasının ampulü patlamışsa kimseye ifade edemediği korkusuyla başbaşa kalır sokağın İzmir caddesine birleştiği noktada beklerdi. Caddenin köşesinde oyalanır ki bir kişi yukarı dönsün o da onun arkasına takılsın ve o geçidi sükunetle atlasın...Bu arada önünden giden,ardına takıldığı kişiye korktuğunu farkettirmesin....
Öndeki arkasından gelen yeni yetmenin korkusunu anlamaz gibi  görünse de, yıllar önce kendisinin aynı korkuyla nasıl arka sokaklardan eve geldiğini unutmamıştır... Karanlıkta belli belirsiz bir gülümseme ile  "sen küllahıma anlat küçük bey" deyip karanlığa doğru yürümeye devam ederdi...

14 Kasım 2018 Çarşamba

Kasım Güneşi

15 Kasım sabahının ilk güneşi bölümde mesul olarak görev yapan, yakında emekli olacak personelin (*) açık alnına vurup içeriye yansımıştı. Yanına gelen karşı tarafta oturan diğer memureye hararetle birşeyler anlatıyordu. Ön tarafında dökülen saçları nedeniyle  kafasını ileri geri salladıkça başına vuran parlak güneş bir an kayboluyor, kafasını öne indirince yine ışıltılar saçmaya başlıyordu. Sohbetin harareti devam ettikçe konunun gidişatına bağlı olarak bu gidip gelmeler bir süre devam etti. Sonra içeriye giren 4/c li hademenin bir sözüne gülerek başını geri çekti.  Odanın kendine ait köşesindeki loşluğun içinde çevresini kolaçan etmeye başladı. Odanın zamanla değişen havası, ya da gündemi ile konuşmaları konudan konuya akıp gitti.

Yüksek yetkili resmi müessesenin bu kritik önemdeki bölümünde öğle  istirahatına kadar sürecek, her gün benzerleri yaşanan  gidişattı.
Sonra dönen dünyanın güneşe pozisyonu değiştiği için güneş bir an kayboldu ve önce pencere kenarlarına ardından müessesenin dış duvarlarına doğru çoğaldı gölgeler. Odanın içini bir hoş loşluk işgal etmeye başladı. 
Ancak kendilerine göre çeşitli konular bulan iki bayan misafirin de dahil olduğu derin sohbet içinde havadaki, ışıktaki değişim  bu önemli müessesenin değerli çalışanlarınca farkedilemedi bile.
O ise kafasının içini nice  zamandır meşgul eden sıkıntısını önünde çalışmak için yerleştirilen cihazın ekranına yazdığı kelimelerle paylaşarak çözümler arıyordu. Önüne çıkan çözümlere cesaret edip girişemiyordu. Bu arada bulduğu çözümü başkaları da bulup kendi sıkıntılarını çözdüklerinde ise içini yine sıkıntı dolduruyordu.

(*) -Bölüm mesulü olan personelin hassas bir yapısı vardı. Titizdi ve mükemmeliyeti arayan bir kişiliği vardı. Uzun yıllar görev yaptığı kasabasının belediyesinin sıkıntıları ile saçını başını dağıtmıştı. O kadar ki belediyeye girmeden evvel samimi olduğu belediyede görevli bazı arkadaşları o belediyede görev yaptığı ve sorumlu müdür olduğu zamanlardan sonra kendisinden çekinir olmuşlardı. Hiçbir yanlışı affetmiyordu. Bu ceza vermek anlamında değil hatalarını söyleyerek kendilerine çeki düzen vermelerini istemesindendi. Kasabanın iyiliği için, iyi olduğu bazı dostlarıyla kötü olmuştu. Ve bir ara gösterdiği gençlik fotoğrafı ile şimdiki hali siması  arasında belirgin bir fark vardı.Tanımayan aynı kişi olduğuna inanmayabilirdi. Bu böyledir. Vatandaşın sevdiği kişiler onlardan bedel istemeyen hep yediren kendisine şirin gözükenlerdir. Vatandaş kendisine sorumluluğunu hatırlatanlardan, acı gerçekleri ifade edenlerden  hoşlanmazlar. Bir gün herşey berbat olduğunda ise sadece "ellerim kırılsaydı da" diye beddua edip, hayatlarına ( yani daha rezil olarak) daha alt seviyede devam ederler. Doğru söyleyen nerede olursa olsun fazla sevilmez. )

   

İzin

Pazartesi izin dönüşünün ilk günü idi. Yaklaşık iki haftalık izin sürecinin ardından göreve başladığı ilk gün değil ikinci hatta üçüncü günde dahi hala izin modunda olduğu dıştan gözlemleyen arkadaşlarınca farkedilip şakayla karışık ifade edilir olmuştu. Ama ne yapabilirdi ki içindeki devinimsizliği devinime çevirebilecek bir gücü kalmadıysa, oturup düşünmek ve çevreyi dinlemekten başka ne yapılabilirdi?  
Çalışma masasının önündeki dar koridorda olurlar, ifadeler, son gün, mahkeme, yazı gelmedi sözlerinin geçtiği telaşlı konuşmalar içinde odadan  odaya  koşuşturanların arasına günün belirli vakitlerinde elindeki çay tepsisiyle içeri giren -bezgin yüz ifadeli- 4/C sıfatlı tekel mağduru hademeler ise ortalığa biraz olsun sükunet serpiyorlardı. 
Çalıştığı yer şehrin en yetkili resmi müessesesi idi. Ve bu müessesede en alçak boylu olan, en çok telaş ve panik üreten (telaş makinası olan) bir şahıs ise çalıştığı birimin sorumlusu olarak görev yapmaktaydı. Onu gördükçe tersine kendisinin daha da sakinlediğini, sakinliğin ne güzel bir insani haslet olduğunun farkına varıyordu. 
Ve birim sorumlusu yetkilinin kendi şahsına yönelen övücü sitayişkar ifadelerin samimiyetine dair hiç kuşku duymadan hemen inanarak dakikalık  hatta saniyelik bir süre içinde o samimi havaya (!) dalması benimsemesi bir harikaydı. Daha da harika olanı ise, bir kaç dakika sonra odasına giren diğer bir misafir ile bir önceki hakkında eleştirilerini hiç sıkılmadan yine aynı içtenlikle yeni gelene ifade edebilmesiydi. Bu özellik o yüksek yetkili müessesede hiç kimsede bulunmadığı gibi, kendisi de belki bu özelliğinin bilincinde değildi. Bu onun içtengelen doğal karakteristik  bir hususiyetiydi.  
Ancak yine de hakkını yememek lazımdı. Kendi dünyası içinde şahsından bizzat yardım destek isteyenlere hiç bir gocunmaya girmeden pervasızca yardım etmeye çalıştığı da bir başka gerçekti. Sadece onun varlığı ve ehemmiyetini kabul ederek bilgi ve deneyimine güvendiğini uygun dille ifade edebilenlere  sınırsız destek vermesi onun çevresindekilerce tam anlaşılamayan bir başka özelliğiydi...
Anlaşılamıyordu, çünkü uzun yaşam süresi içinde biriktirdiği olumlu olumsuz nice hayat deneyiminin onu getirdiği mecra (aslında herkeste de böyledir.) herkesten farklı bir yer idi. Nasıl ki yüksek dağlardan akıp denizin kıyısında deltaya yayılan milli çamurlu toprak, geldiği dağların farklı yerlerine yağan yağmur ve sellerden ötürü farklı renk ve özellikte oluyorsa; İnsan da öyledir. 
O da Doğu Anadolunun yüksek zirvelerle karlı dağlarla çevrili yaylalarından kıvrıla kıvrıla akıp giden çaylar gibi aka aka kendini bu şehirde bulmuştu. tabii ki getirdiği miller kumlar ve çamurlar da diğerlerinden farklıydı. 
Bu nedenle -kimse kabul etmese de- kendince  haklıydı. Ve yine bu nedenle kim ne düşünürse düşünsün kendi dünyasında mutluydu.
Dedesinin yanında İşviçrenin Alp dağlarında yaşayan, etrafındaki her olayı olumlu yönden gören ve yoran iyi niyetli, yetim Polyannanın hikayesini  okumasa bile, çocukluğunun acıları içinde -Anadolunun doğusundaki karlı dağlarda- yüreğinde bir nevi kendi Polyannasını geliştirmişti. 

salça

"Herşeye karışma"  anlamında argoda bir terim vardır. "salça olma" nereden esinlenerek  uydurulduğu anlaşılamaz bir terim değildir. Yeri geldiğinde samimiyetin derecesine bağlı olarak kişiler arasında kullanılan arka sokakların diline dahil edilen bir ifadedir.
Derin dondurucular, buzdolapları çağı gelmeden çok önceki tarih çağlarında kurutma ve tuzlama bir saklama  yöntemi olarak kullanılırdı. Kurutma ve tuzlama çürümeyi önlerdi. Ancak yeni suni soğukluk çağı başlayalıberi şoklanmış taze meyva ve sebzeler zuhur etmeye başlasa da sofralarda. Bu çağın geçiş dönemini yaşayan kuşak hala hayatta olduğundan salça ve pestil, et ve kuyruk yağı kavurması  benzeri kişisel üretim mamullerinin bazıları  kullanılmaya devam edilmektedir. Fakat  çamaşır ipinde tuzlanmış kurban eti mandallandığını hiç bir zaman göremeyecekler ve neden böyle yapıldığını bilemeyeceklerdir.
Yeni nesil (g kuşağı), nasıl salça yapılacağını bilemeyeceğinden zaten kaybolup gidecek ve belki de yüzyıllar sonra gelecek şehirlerin arka sokaklarında yaşayan g kuşağı bitirimleri kendi aralarında "salça olma " dediklerinde/ ya da sosyal medya ile mesajlar alıp verdiklerinde-  mecazını bilseler bile, gerçekte salçanın ne menem bir şey olduğunu bilemeyeceklerdi.
Salça;  her an her yerde her evde bulunabilmesi, domates yokluğunda yerine ikame edilebilmesi,  bir çok  yemekte tad ve renk vermesi için kullanılan bir lezzet katkısı olması nedeniyle Türk mutfağının vazgeçilmezlerindendir.
İşte bu nedenledir ki argo  terminolojisinde her konuya karışan, müdahele eden şahısları durdurmak / susturmak / pasifize etmek için yerinde bir benzetmeyle  kullanılmaktadır. Bu mecaz ifadeyi ortaya çıkaran sivri akıllı her kim ise doğru bir tercih yapmıştır. 
 Yemek tarifelerinin hazırlık listeleri içinde bir yemek kaşık salça olarak girizgah bulan. Ardından  "tencerede yağda kavrulan soğanın için katarak karıştırınız" diye devam edegelen bu domates özütünün önemi/ehemmiyeti ise,  aç kaldığınızda ve evde yemek bulamadığınızda bir dilim ekmeğin üzerine sürerek ısırdığınızda - ağzınızın şapırtısıyla- daha iyi anlaşılır.

5 Ekim 2018 Cuma

Okçular Tepesindeki Nöbetçi

O tepeden her ne olursa olsun ayrılmamaları emredilmişti. Savaş hangi aşamaya gelirse gelsin Komutan'dan "tepeden inin!"  son emri gelinceye kadar  tepeyi bekleyeceklerdi. Bu nedenle gözleri önünde kıyasıya süren savaşı heyecanla seyrediyor, katılmak isteseler de verilen kesin emir gereği yerlerinden ayrılamıyor, arkadaşlarının canla başla mücadele ettikleri cenge  katılamıyorlardı.
Gün döndü. Vakit ilerledi, güneş  batıya, gölgeler doğuya doğru yavaş yavaş uzamaya başladı. Toz bulutu içinde kaybolan savaşçıların önündeki düşman bozguna uğradı.
Tepedekiler aşağıdaki arkadaşları coşkuyla düşmanı kovalarken seyretmekten bıkmışlardı. Bir fırsat  olsa ateşlenecek, kızgın çığlıklarıyla kendilerini aşağıya salıvereceklerdi. 
Sonunda huylanan bir atın hızla ileriye koşması bardağı taşıran son damla oldu. Bu ileri koşuş hamlesini görünce beklenen emrin geldiğini düşünerek  hepsi birden gayrı ihtiyari  aşağıya doğru bir akın içinde buldular kendilerini...
Ancak gerçek öyle değildi. Tepede, uç noktada dört bir yanı gözleyen komutanları öyle bir emir vermemişti. Gidenleri geri gelmeleri için çağırsa da sesini duyuramadı. Sesini duyan birkaç askerle kaldı tepenin üzerinde. Uzaklarda karşı tepelere çekilen düşman süvarilerinin komutanı  o tepenin boşaldığını görünce diğer tepelerin ardından görünmeden son hızla yaklaştı o tepeye ve tepeyi ele geçirdi. Kalan bir kaç askeri şehid ederek orduyu arkadan sarmaya başladı. Zafer kazanmakta olan ordu arkası sarılınca çembere alındığını geç de olsa farketti ve zayiatı fazla olan bir huruç hareketiyle çemberi yararak yeniden galibiyete doğru ilerlemeye başladı.

Kıssadan hisse çıkarmak gerekirse:
Hayatın neresinde olunursa olunsun  emanet edilen noktaları iyi korumalı ve düşmana teslim etmemelidir. Çünkü yeniden kurtarmanın her zaman daha maliyetli ve zayiatli bir acı sonucu olabilir. Hatta belki de geri dönülmez kayıplar oluşturabilir. 
Yani,
Son pişmanlık fayda vermez.

14 Eylül 2018 Cuma

Güz Ayları

"Güz ayları geldi dost dost bozuldu bağlar/hazan yeli değdi değdi dalıma benim" türküsünü Sabahat Akkiraz'dan dinlerken, ovada bağlarını bozan üzümlerini kurutan ve çuvallayıp tüccara teslim eden bağcılar geldi aklıma.       
Ağustos ayının onbeşinci gününden itibaren sıcak ve güneş bulunduğu tahttan yavaş yavaş inmeye başlar, Esen serin yellerin getirdiği hava değişimi, yanıp kavrulanları ferahlatır.      
Ve serinleyen hava ile birlikte gitgide kışa hazırlanmaya başlayan tabiat; önce sararıp dökülerek dağılıp ortaya saçılan  yapraklarla değiştiğini belli eder. Bu, çetin koşullara karşı ilk önlem olarak tabiatın fazlalıklarından kurtulmaya çalışmasıdır aslında..   
İlk anda oluşan serinleme genel olarak bedenlerimize yararlı olsa da, gözleyebildiğimiz doğada açık sarı ve parlak beyazın yerine yavaşça kahverengi ve sarının yerleşmesini önce gözler fark eder, ardından ruh dünyamızdaki değişimi de tetikler.   Melankoli, kendini hayatında yapıp yapamadıklarını, kazanıp kaybettiklerini düşünme ve murakabe başlar iç alemimizde...Sıcaktan ve hareketten bunalan dış dünyamıza sükunet hakim oldukça, ruh dünyamızda efkar,hüzün, melankoli, doygunluk, pişmanlık gibi hisler  gelişir. 
Acaba insan  bu ruh haliyle kendini kışa mı hazırlamaktadır.?.. 
Bilinmezlik içeren doğabilimcilerle ruhbilimcilerinin ortak çözeceği bir soru, bir muamma...
Gün erken kararır, insanlar akşam telaşına, koşuşturmaya daha erken başlarlar. Odun kömür istiflenir. Sobalar kurulur, kışlıklar çıkarılır. çatılar damlar aktarılır, sıvası dökülmüş duvarlar sıvanır.. Kırık camlar tamir edilir. Anneler anneanneler, komşu teyzeler, hanım ablalar kurutmak amacıyla pazardan kilo kilo biber patlıcan alıp kuruturlar. Tarhanalar yapılır. Salçalar hazırlanır... Kışlık  hırkalar örülmeye başlanır. dı. Şehirlerin bir bölümüne doğalgaz gelince, şehir sakinlerinin odun kömür telaşı, yerini "eyvah doğalgaz faturası bu yıl ne kadar gelecek" endişesine bırakır oldu.
İnsan denen canlının da -varlığını rahat sürdürebilmek için-kış mevsimine bir çok hazırlığı var imiş vesselam...

15 Ağustos 2018 Çarşamba

Sonbahar

Anne Babamın doğup büyüdüğü  yerler geldi aklıma.
1970 yılı öncesini tam hatırlayamasam da  köy 1970 depreminde yanıp yıkıldığı için devlet tarafından yeniden yapılmıştır. Bu nedenle yerleşim planlı nizamidir.
Yerleşim sınırındaki son noktaya kadar parke taşı döşeli sokaktan araziye çıkılınca toprak yoldan  yavaş yavaş tırmanmaya başlanır, araçların yürümesine uygun olmayan, sadece hayvanlar ve insanlar tarafında kullanılacak genişlikteki yolların arasından terleye terleye devam edilir ve tam nefesin biteceği bir noktaya gelinince çeşmenin şırıltısı duyulur. Çeşmeler, gölgeli geniş dinlenmeye nefeslenmeye uygun yerlerdedir. Ya da çeşme ilk yapıldığında etrafına dikilen kavaklar söğütler zamanla büyüyüp geliştikçe gölgeleri   serin bir alan oluşturmuş olabilir. Bunu ancak o süreci yakından gören ve yaşayan hayatta kalmış ihtiyarlar bilebilir.
   
Yaz güneşinden kavrulmuş sarı otların arasından yükselen azat-meşe -palamut  ağaçlarının yüksek dallarına asılı kalan kuş yuvalarına girip çıkan kuşların kanat pırpırları, arıların böceklerin vızıltıları  duyulur.  Eylül başından itibaren olgunlaşan meyvaların  sarktığı ağaçlara yaklaştıkça, esen yellere karışmış meyva kokuları gelir. Bir kısmı olgunlaşıp yere düşen yerde börtüye böceğe yem olan meyvalar, bir kısmı da dalında kurda kuşa yem olan çürüyen sarkan meyvalar. Kalanları gayretle ve emekle toplayan insanlar ,bu meyvaların uygun olanlarını (kışın hoşaf yapmak niyetiyle) doğrayıp kuruturlar. 

Bağlarda bostanlarda sararan yaprakların arasına sükunla birlikte hüzün de çöreklenir. Uzaktan duyulan bir anırma sesine dikkat kesilip kulak kabartınca, sürüklenen kuru dalların  hışırtısına karışan tıkırtılar ve hayvan sahibinin seslenmeleri duyulur.               
Özellikle güneş batıya doğru iyice yanaştığında, doğuya doğru gitgide uzayan gölgelerin yollara düşen siluetlerinin hareketlenmeye başladığı görülür.  Akşam olmadan köye ulaşma çabasıyla dar yollardan sıra sıra yürüyen insanlar,  arkalarında belli belirsiz hafif bir toz bulutu bırakarak ilerlerler. Çocuk sesleri anne seslenmeleri, hayvan tıkırları ve rüzgarın dallardaki hışırtısı birbirine karışır...
   
Gölgeler koyulaştıkça köye dönmekte geç kalanların hızı daha da artar. Geç kaldıkları için kızgın ya da telaşlı bir ruh haliyle, yolda karşılaşanlar sadece selam vererek devam ederler yollarına. Muhabbet, zamanın geniş olduğu, telaşsız başka bir güne, başka bir karşılaşmaya kalmıştır. Akşamın alacakaranlığı, şeytanın karı boşadığı zamanlardır. Tekin olmayan, loşluğun, boşluğun ve belirsizliğin pozisyon aldığı vakitlerdir.

19 Temmuz 2018 Perşembe

Kafası Karışık

-Günaydın Abi nasılsın?
-İyiyim, ya sen nasılsın? Biraz uykusuz kalmış gibisin ne oldu?
-Hiç sorma, geçen gece bir rüya gördüm etkilendim. Geceleri o rüyayı düşünmekten uykum kaçıyor.    Abi anlatayım mı? 
"Anlat" dedi Abisi.
-15-16  Temmuz gecesiydi. Bir kızla kaçıyorum. Sevinçliyim heyecanlıyım. Arkamdan kovalayanlar var, ama içimde yakalanma korkusu yok. Bir ara elinde silahı ile kızın babası ile karşılaşıyorum. Silah bana doğrultulmuş. Fakat bir nebze olsun korku, ölüm korkusu  yok. Bir sevinç bir coşku bir mutluluk. İlginç olan yanımda bulunan kız kim siması nedir, nasıldır hiç bilmiyorum, ilgilenmiyorum. Nasıl bir olay bu çözemedim. Birkaç günden beri  düşünüyorum. Boş verip geçeyim mi?
-Bence her rüyanın bir arka planı vardır kardeşim.
- Nasıl yani?
- Önceki zamanlarda başından geçen veya çok düşündüğün, zihnini meşgul eden olaylardan etkilenerek insan ruhu uykunun derinliklerinde çözmeye çalışır sorunlarını. Bu çözüm bazen bir teselli olur umut verir insana, bazen de içinden çıkılmaz kaoslara sürükler karamsarlığa yanaştırır. Ama sonuçta rüyadır.  İşte bu rüyaları birilerine anlattığında insan, anlattığı kişi genellikle hayra yorar. Ki, gönlünde yanan umut ışığı sönmesin, umudu tükenmesin diye. Çünkü insanın kendi düşüncesini bilinçaltının etkisiyle gerçekleştirme ihtimali vardır. (kendini gerçekleştirme) Bu nedenle kötü gerçekleştirmeler oluşmasın diye, hep hayra yorulur ve umut verir rüya yorumcuları. İyi ki de öyle yaparlar.
-Benim rüyamı nasıl yorumlayabiliriz,tabir edebiliriz?
-Elinde tuttuğu uzanmış meşalesiyle hürriyet'in ve elinde tuttuğu  terazi ile  adaletin  sembolü olarak kadın heykellerini hatırlatmak isterim sana. Erkek daha sert ve acımasız  görünür, kadın ise anadır, daha merhametlidir, paylaşımcıdır. Bu nedenle ulvi duyguları anlatmak isteyen sanatçılar genellikle kadın figürünü kullanırlar. tabi tersi de var. Kadının teninin sergileyerek, ifade etmek istediklerini eserlerinde anlatmaya çalışan sanatçılar da vardır. Kadın figürü biçiminde o heykellerde sembolize edilenler için, tüm dünyada nice insan nice çileler, mücadeleler vermiştir. Özgürlüğün ve adaletin dünyada hakim olması için dünyanın tüm yörelerinde insanlar ellerindeki imkanlar dahilinde bazen aktif bazen pasif olsa da uğraşmışlardır. Ve engel olmak isteyen kuvvet sahipleri ile egemenlerle savaşılmıştır.  Bu uğurda şu an  mücadele edenlerin yarının baskıcıları olabilme ihtimaline karşı da sürekli  teyakkuz halinde olmalı ve beklenene, ideal olana ulaşılsa bile çürümeye karşı tedbirli ve uyanık olmaya devam etmelidir .(Bkz. Hayvan Çiftliği George Orwell)
 -Bu insanları, nice zamandır süregiden çıkarlarını kaybedeceğini anlayan birileri silahlarıyla ve kuvvetleriyle takip edip ele geçirmek ve hedeflerinden vazgeçirmek ister.
-Yanında yüzünü bilmediğin, bir mutlu diyara ulaşmak için umutla birlikte kaçtığın kadın, işte o kadındır. Rüyanda silahıyla takip eden babası  olarak görülen şahıs, o çıkar sahiplerini sembolize eder.  Kadın seninle beraber istekle koşuyor. Onu her hangi bir şekilde maddi bağlarla bağlamıyorsun. Ortak idealler için birlikte kaçıyorsunuz. Baskıdan, zulümden ... Süreci meşakkatli olsa da sonucu güzel olacak bir rüya. İnşallah özgür ve adil bir dünyada elele olacaksınız. (Bkz.Cengiz Aytmatov, Cengiz Hana Küsen Bulut)
-Bu rüya yorumu yeterli oldu mu?
-Abi senden önce  komşu teyzeye de sormuşum. O ise uzun uzun nasıl bir boyu boyuna  huyu huyuna bir endamlı kızın beni beklediğini ama babasının biraz bu işe ters baktığını anlattı. İkna için biraz uğraşacağımı, ter dökeceğimi ancak sonunda muradıma ereceğimi anlattı.Ve ben de eh yakında nasibimiz çıkacak evleneceğim diyerek sevinip heyecanlanmış idim. Tüh.!
-O zaman bana neye tekrar sordun ?
-Keşke sormasaydım Abi. Kahvede oturup çay içerken, zaman geçsin, muhabbet olsun diyerek  Abimin fikrini de alayım demiştim.
 -Ama kafamı karıştırdın be Abi! diyerek  kızgın ve gergin bir halde, ne yapacağını bilemeyenlere has karmakarışık bir surat ile kahveden hızla ayrıldı.








  

18 Haziran 2018 Pazartesi

Seçim

Yaklaşık bir haftadan bu yana şehrin havası değişmese de gürültüsü değişmeye başladı. Sekiz havuzunun yakınındaki yollardan karşıya geçmeye çalışırken, araçların ve araç kornalarının sesi son günlerde duyulmuyor artık. Çünkü seçim çadırlarının -mı desek çardaklarının mı desek- önündeki hoparlörler bir yandan, yolda hareket halinde olan seçim propaganda araçlarının şarkılı türkülü yayınları öte yandan, ortalığı tam bir keşmekeşe çeviriyor. Allah o bölgede oturan yaşlı, hasta ve küçük çocuklular ile gece vardiyasında çalışan ve gündüz uyumak zorunda olanlara kolaylık ve sabır versin.
Ancak şu gerçeği de kabul etmek gerek; Çünkü seçim müzikleri yalnız, sessiz bir ortamda dinlendiğinde dinleyicinin hislerinde  bir farklılık oluşturuyor. Hislerine göre seçim yapacak olanlar seçsinler artık. hangi müzik güzel çalıyorsa o partiyi.
Ama başlarına başkan, meclise vekil seçmek isteyenlerin durumu daha karmaşık, daha zor. Çünkü onlar, kulaklarına gelen hoş tınıların coşkusuyla değil mantıklarıyla sonuca ulaşmak istiyorlar. Ki memlekette en zor iş mantık kullanmak olduğundan düşünceli düşünceli -Nasrettin Hocanın pazara çıkardığı düşünceli hindiler gibi- başları önlerinde şehrin sokaklarını arşınlıyorlar.
Seçim mi, geçim mi ?
...
Ve sonra beklenen gün geldi çattı. Şehir sakinleri sabahın şafağında terli yastıklarında derin uykularında iken,  uyuyanlarca hissedilmeyen bir devinim başlamıştı. Sandık görevlileri zamana karşı bir yarış içinde seçim bölgelerine yetişme telaşındaydı.
Sandık düzenleme faaliyetleri biter bitmez yavaş yavaş seçmenler sandıklara gelmeye başladılar. Görevliler  hata yapmamak için pür dikkatle işlerini yapar, seçmeni gözetirken saat 17.00 yi buldu. Prosedürleri uygulaya uygulaya en son tutanağı da imzaladıktan sonra sandık heyeti vedalaştı. Başkan  çuval elinde merkeze gitmek üzere bir polis gözetiminde binadan ayrıldı.
Teslim merkezine indiğinde diğerleri gibi sandığından bir üye ile teslimi beklerken yanında  üç dört genç peydah oldu. Gençler elleri önlerinde sessizce biraz uzağında bekliyorlardı ve kendisiyle değil yanındaki sandık üyesi ile  konuşuyorlardı. Öfkelendi, gençleri rencide etmemek için üyeye yavaşca seslendi. "Bunlara söyle beklemesinler." Sandık üyesi onları "siz gidebilirsiniz ben buradayım " diyerek gönderdi.  Ardından üye de gittti.
Teslim merkezi  çeşitli engellerle donatılan bir askeri eğitim alanındaki gibi sandık başkanlarının ellerinde bulunan çuvalları almamak için elinden gelen gayreti gösteriyordu.( Her seçimde olduğu gibi)
Saat 20.30 dan 23.00 e kadar süren ayaktaki uzun bekleyişten sonra kendisine de sıra geldi. Tek tek çuvaldakileri teslim ederek  biraz öfkeli ama çok yorgun- bitkin bir halde merkezden ayrıldı.

Eve geldiğinde saat 12.00 yi bulmuştu. Televizyonu seyreden çocuklarının heyecansız halinden her şeyin bir önceki gün gibi -normal- olduğunu -istikrarın sürdüğünü anladı. Kendisi de biraz baktı, her hangi bir anormallik yoktu. "Asayiş berkemal"di. Hatta bazı haber kanalları seçim programlarını erken kapatmıştı." Eh"dedi." Vakit geldi artık daha da fazla dayanamam" deyip kendini yatağın yumuşak zeminine teslim etti...

Ancak bir gün sonra işyerine geldiğinde anladı ki, seçime katılan tüm liderler sonuçları sükunetle karşılamış ve  memleketin dahilinde -bilmediği ama varlığını hissettiği birileri tarafından- asayişin berkemal hale getirildiğini farketmişti!

"Önce vatan sağolsun gerisi zamanla yoluna girer" diye düşünerek bu sayfayı kapattı.

Hayırlısı olsun.

Ramazan Sonrası

Nihayet Ramazan ayı da bitti. Üç gün üç gece süren kutlamalar yaparak, bayram yaparak  uğurladık gelecek seneye kadar. Ama Ramazan'ın o sükuneti hala bünyemizi etkilemeye devam ediyor. Bedenimizin, özellikle midemizin terbiyeli terbiyeli yerinde durması, kazınmaması, yiyecek diye azıtmaması ne hoş. Bu rahatlık ister istemez ruhumuzu da olumlu yönde etkiliyor. Gıda ürünlerine, yiyeceklere, dünyanın ahvaline karşı bu kayıtsızlık -ne zamana kadar süreceğini bilemesek de- bu sükunet gerçekten hoşnutluk veriyor. 
Eğer bu durumu uzun süre devam ettirebilse insan, bir dervişin dünyaya bakışını, bir hint fakirinin umursamazlığını, bir fransisken papazının vurdumduymazlığını yakalayabilir. Dağ başlarında yaşayan hayatı idame derdindekiler gibi, bir lokma bir hırka, sadece hayatı sürdürebilecek yeterlilikteki ihtiyaçlarının karşılanmasıyla mutluluğunu çoğaltabilir.  
Kendine yetebilmek, hırslarını yenerek fazlalıklardan vazgeçmek, her ne kadar üretim ve tüketim ekonomisinin çarklarının dönmesini olumsuz yönde etkilese de dünyadaki kaynakların daha uzun süre yetmesine ve bozulmamasına yol açacaktır. 
Ne ozon tabakasının delinmesi, ne küresel ısınma, ne buzulların erimesi, ne de kuraklığın ekvator çizgisinden aşama aşama kuzey yarım küreye doğru etki alanını genişletmesi olacaktır. Her şey aslına doğru rücu edecektir.
(1985 li yıllarda Çernobil Nükleer Santralinin patlamasıyla beraber çevresindeki büyük bir alan insanlar radyasyondan etkilenmesin diye çok hızlı boşaltılmış, insansız alan  haline getirilmişti. Geçen günlerde bir televizyon ekibi gerekli tedbirleri alarak o bölgeyi gezmiş. Kütüphanelerde kitaplar dağılmış ve yıpranmış, binalar yıkılmış, demir eşyalar çürümüş, o bölgenin ana  yeşillik örtüsü yavaş yavaş ortaya çıkmış ve kurtlar çoğalmış. Kurt, yaban hayatının temel canlılarındandır. Özetle, insanlığın içinde kendi nesline bile zararı olan bir kısım adem oğlu, kirli ellerini geri çekince doğa aslına dönmeye başlıyor...)
Bu konuda;1995 yılında Yellowstone Milli Parkına salınan 14 kurdun yarattığı değişimler doğanın muhteşem yapısına örnek olacak cinsten kurtların milli parka bırakılmasının ardından parkın ekosisteminde hayret edilecek cinsten değişimler gerçekleşiyor. 
(https://odatv.com/14-kurt-neyi-degistirir-demeyin-2805171200.html)
Türkiye de de böyle bir girişim için 5 kurt doğaya bırakılıyor. Bir yıl sonra 3 ü ölüyor.
Yani geri çekildiğinde arsız insanlık doğa kendini tamire yeniden başlıyor.
Savaşlar, paylaşım savaşları da olmayacaktır. Büyük sermaye sahiplerinin dünyayı çıkarları için kullanması, manupule etmesi de olmayacaktır. 

Elindeki ile yetinmek, elindeki ile yaşamı sürdürmeye çalışmak...
Yunus Emre;
Mal da yalan mülk te yalan. 
Var biraz da sen oyalan. 
Mal sahibi mülk sahibi. 
Hani bunun ilk sahibi" diye ne güzel söyleyivermiş.

Sadece kanaat... "kanaat tükenmez hazinedir" deyimi de bu  anlatılanları özetleyen bir ifadedir. 

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Fırsat

Ramazan ilk haftasına doldurdu. Bu süre içinde oruçlarını aksatmadan  tutmaya çalıştı. Tuttu demek için hesap gününü mizanı beklemek gerek. Bahşedilen hayatın sınırları içinde, tüm eylemlerinin sonucunu niyetinin temizliği katsayısına bağlı olarak, hesap günü bilecek. O ana kadar sabırla ve ümitle hep iyinin, doğrunun, güzelin, faydalının, hayrın ve hakkın peşinde olunacak. 
Ramazan zihinlerin ve bedenlerin  restorasyonu için de yeni fırsatlar getiriyor.
İstekleri ve ıstırapları var. Istıraplarının karmaşası içinde uykuya dalmak isterken, aklından geçen nice çözümler sabah olduğunda -aklına gelen ve geçen hayaller- hanesine yazılmaktan başka bir işe yaramıyor. Ama o hayaller, ıstıraplarının gerginliğini yok ettiğinden ya da hafiflettiğinden olsa gerek gecenin bir vaktinde- çok şükür- uykulara dalabiliyor. Mayıs ayının on yedinci gününden bu yana geçen zaman içinde unutma denilen nimetin verdiği sukunetle gitgide hafiflediğini hissediyor. Bunu Ziya Paşa "hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür" diye açıklamış.( İnsan hafızası unutur)
Süregiden hayatın keşmekeşi içinde yetmeyenler, az gelenler, sınırlar, yokluklar arasında ilerleyip duruyordu. Kendisi için bir şeylerin olup olmaması o kadar önemli değildi belki ama, evlatlarının isteklerinin geçinme sınırlarını aştığı zamanlarda geriliyordu. Düşüncelere dalıyordu. Efkarlanıyordu. Daha sonra da sabır zamanla toparlanır, denge yeniden kurulur diyerek kendi kendini teselli ediyordu...

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...