28 Şubat 2018 Çarşamba

Boşluk

Bugün de sayfayı açtı ve boş sayfaya isteksizce baktı. Eli klavyeye bir türlü uzanmak istemiyordu. Nedenini bilmediği bir bezginlik mi ya da etrafında meydana gelen olayların  zihnini meşgul etmesinden miydi?
Havanın kaç zamandır kapalı, kasvetli, bulutlu olması mı etkiliyordu? 
Ve çevresine belli etmemeye gayret etse de, değişik zamanlarda birden yükselen gerginlik dolu sesi bir sıkıntısı olduğunu belli ediyordu.
Düşündü "nelerdir sıkıntılarım" diye tefekkür etti.
Gelir gider dengesini kuramıyordu. Her ay bir sonraki aydan çektiği avans ile ayı tamamlıyordu. Aile fertlerinin karşılanması gereken elzem ihtiyaçlarını karşılamalıydı. Ama karşılayabildiğini söyleyemezdi. Kendisi karınca kararınca tasarruf etmeye gayret etse de, faydası olmuyordu.
Babasının bir kaç aydan beri süregelen hastalığının etkileri vardı.Babasıyla konuşurken onun eski hatıraları başka hatıralarla karıştırıp yeni hikayeler uydurmasını dinlerken de sıkılıyordu. Yaşı yetmiş sekiz olmuş ayakta durabildiğine sevinmelisin dese de kendi kendine, sıkılıyordu işte.
İşyerinde etkin olamaması, belki de etkin olmak istememesi.İşin tek düzeliği, emekliliğinin gelip geçmesine rağmen işe devam etmesi, sıkıyordu.
Bazı hastalıkları olmasına rağmen perhiz yapamaması canını sıkıyordu.Ki perhiz ve kilo vermek rahatsızlığını azaltacak belki de yok edecek idi.
Önceki yıllarda haftada bir gün dağ yürüyüşlerine çıkardı. O gezintiler rahatlatırdı. Nice zamandır bu gezintileri de yapamıyordu.
Merak ettiği kitaplar vardı. Fakat kütüphaneden ödünç aldığı kitapları okuyacak ortam bulamıyordu. Ya da kafasının meşguliyetinden kendini veremiyor muydu? Ama aylık ve haftalık olarak takip ettiği dergilerini çok şükür okuyabiliyordu.
Elinde kumanda birbirlerine silah çeken , düello yapan silahşörler gibi televizyonu zapping yapıp duruyordu. Programlar da canını sıkıyordu. Ekranlarda seyrettiği milletin coşkusu onu nedense fazla coşturmuyordu.  Sıkılıyor televizyonu kapatıyordu.
Twitter, İnsegram, facebook arasıra bakıyordu. Fazlası canını sıkıyordu. E postalarını kontrol ediyor, biraz bakıyor sıkılıp kapatıyordu.
Ve her sabah aynaya baktığında akseden simasının, yüzünün hali de canını sıkıyordu.
Onun canını ne sıkmıyordu ki. Ne yapmalıydı da canının sıkıntısına bir çare bulmalıydı...
Çocukluğunun o başıboş, sorumsuz, ileriyi geriyi fazla düşünmeden, sadece önündeki ile oyalanıp, zamanı bile unuttuğu güzel günlerini hatırlayınca "kafaya takmamak" olmalı çözüm yolu diye düşünerek sayfayı kapatmaya uzandığında, blog sayfası doluydu çok şükür. (28.02.2018/16.20)

29 Ocak 2018 Pazartesi

Karargah

Sabah evden çıktığında ilk nefesiyle gözlükleri buğulanıverdi. Havanın ne kadar soğuk olduğunun göstergesiydi. Yakaları tüylü kabanının fermuarını çekerek boynuna kadar kapattı. Yün beresini kulaklarına doğru biraz daha indirdi.Yemek  taşıdığı poşetini sağ eline alıp, sol  elini cebine sokarak sokağı dönünce onu -eserek karşılayacak olan-   keskin soğuk dolu rüzgara karşı tedbirini aldı.
Sokaklarda kimseler yoktu. Okullar yarıyıl tatilinde olduğundan sükunet vardı ortalıkta.  

Babasını ziyarete gelen İzmirdeki halası ve  hala oğlu ile sohbet koyulaştıkça farkına varmadan birkaç bardak çay içmişti. halaoğulları İngilterede iki yıl önce dönerci dükkanı açmışlardı.İşler ve vergiler hakkında konuşurlarken, çocukları da yurtdışında staj yapma hayalleri ile kafalarına takılan soruları soruyorlardı. 

Eşinin, soran gözlerle sık sık bakarak içmemesini ima etmesine rağmen sohbetin derinliği arasında içivermişti. İşte eve geldiklerinde  o çaylar gecenin farkına varmasını sağlamıştı. Gece ikide yatıp saat yedide kalktığında, parça parça uykunun sersemliği ile eve dolaşırken   kızgınlık pişmanlık ve öfke bir arada başının üzerine iki kaşının arasına karargah kurmuşlardı.Ya da çöreklenmişlerdi. Eşi yıllardır tanıdığından kaşlarının arasındaki karargahı hemen farketmişti. Bir an evvel kapıdan çıkıp gitmesi için alarm durumunda hızla hazırlıklarına yardımcı oluyordu. Çünkü her an basit bir mesele  yüzünden harp patlayabilir sınır ötesi harekata başlamadan sınır içinde meskun mahale zarar verebilirdi.Şimdiyse işyerine vardığında akşamın nasıl olacağının kaygısı ile  geceden kalan uykusuzluğun gerginliğiyle başı önünde hızlı hızlı yürümeye başladı.

İşyerine geldiğinde hava açıktı.Güneş herzamanki gibi sabah öğle ve akşam eski bina etrafında yer değiştirirken, gölgelerin konumlarını -iş arasında- izleyerek doğu tarafındaki tarihi binalara yol orrtasındaki çamların gölgelerinin vurmasını bekledi. Çünkü o gölgeler vaktin geldiğini işaret ediyordu.  Gölgeler yerine geldi yani vakit geldi.Bugünlük paydos.29.01.2018-16.55

26 Ocak 2018 Cuma

Arşınlamak

Arif Sağ'ın davudi sesi duyuldu solunda oturan memurun masasındaki radyodan, "yare söyleme söyleme" diye devam edip giden efkarlı  bir türküydü bu..
Birden bire kendini bir hüzün karmaşasının içine girdiğini hissetti. Flüt sesinin fonladığı türkü devam ederken birim sorumlusu girdi odaya. Birşeyler söyledi ve telaşla kapıdan çıktı gitti. Türkü devam ediyordu. Türküyle beraber gönlüne yerleşen o kasvetli, kara dumanlı hava da devam ediyordu. Birden radyodaki türkü kesildi ve sazların hareketli ritmiyle çalmaya başlayan  yeni türküye, ince sesiyle eşlik eden   bir kadın sanatçının neşesi doldurdu ortalığı. 
Ama içine zerkolan kasvetli hava boğazı ile kursağı arasında  ses tellerine yapışıp kalmıştı. Hıçkırsa yapışıp kaldığı yerden çıkardı belki ama, hıçkıramazdı, rezil olurdu. Neden diye bakan meraklı şüpheli ya da acıyan gözlerle karşılaşmak istemezdi... İçine sakladı, gam dumanının başının üstünden yavaş yavaş dağılmasını bekledi.
Sonra, yeniden, ne anlattığı belli olmayan geveze biraz da şımarık radyo spikerinin mırıltıları sardı odayı. Masalarına kollarını dayamış sağ elleriyle mausu tutarak, sessizce internet sörfü yapan, arasıra  kıpırdadıklarından koltukları acı acı gıcırdayan orta yaşlı üç şahıstan başka kimse kalmamış diye yazacak iken, birden kapı açıldı hızla yanındaki masada oturan genç girdi odaya telaşla masasına  geçti koltuğuna oturdu.
Emekliliğini bekleyen emeklilik günü sayan arkadaşı ise  odanın orta kısmında geçiş için bırakılan  kapıdan pencereye kadar uzanan arada adım adım arşınlamaya başladı... 
Kendisinden emin olduğu,(işinin düzeninin yerinde olduğu -o an için keyfinin de yerinde olduğu- yavaş yavaş adımlarken hareketlerinden, yüzündeki tebessümden, özellikle adımlarını atarken ellerinin arkasına bağlayarak yürümesinden)   belli oluyordu... Ne mutlu dedi. Allah her daim iyilikler güzellikler, mutluluklar  versin diye dua etti içinden arkadaşına. 
Bu arada eşkiya dünyaya hükümdar olmaz dizisindeki başrol oyuncusu geldi hatırına ve arkadaşının hal ve tavırları ile dizinin kahramanının tavırları arasında bir özdeşlik olduğunu farketti. Gülümsedi...

Cumaydı ve yemeğe erken giderek namaza hazırlanacaktı. Odadan önce ihtiyar çıktı  ardından genç telaşla  afiyet olsun diyerek  ayrıldı...(26.01.2017-12:15)


24 Ocak 2018 Çarşamba

Poyraz

Mesai bitimine on beş dakika varken birim sorumlusunun odasına gitmişti. Kendi odasına, masasına dönerken koridorun karşı ucundaki doğu penceresinin ön tarafındaki demiryoluna doğru inen yolun  ortasında sıralanmış bulunan palmiye ağaçlarının bir hayli eğilerek sallandıkları farketti. 
"-Poyraz sert esiyor. Bu gece de halimiz harap" dedi mırıldanarak.
Odasına girdi. Bu defa kuzey penceresinden seyretti dışarıyı. Pencerenin dibinde bulunan çamın dallarında hareket yoktu. Bina kuzeyden gelen rüzgara set oluyor ve bu yöndeki ağaçları sert ve soğuk poyrazdan bir nebze olsun koruyordu.
Zaten şehrin güneyindeki yalçın dağın zirvesini bir kaç günden beri yoğun bulut tabakasından dolayı göremiyorlardı. Şehrin kuzey tarafında hava açık olduğu halde güneyindeki dağ silsilesinin önüne yığılmış kara bulutların yoğunluğu, Anadolunun kuzey batı ve kuzey taraflarında nice bir kışın sürmekte olduğunu hissettiriyordu. İnternetteki haber siteleri İstanbula kar başladı haberleriyle ve resimleriyle doluydu. 
Şehir sakin görünmesine rağmen yurdun diğer bölgelerinde meydana gelen hava durumundan olumsuz olarak etkileniyordu. Sadece hava değil, her şey etkiliyordu birbirini. -"Bir milletsek bir vatan parçamız varsa etkilenmekten daha doğal ne olabilir. Etkilemiyorsa o zaman tedirgin olmalı, korkmalı."diye düşündü.
Sonra kendisi sıcak odalarda hizmet etmeye çalışırken memleketin dağlarında tepelerinde kar kış demeden çabalayanları düşündü. Hayıflandı. 
"Yardım et Allahım yoksula,yolda kalmışa,
 Yardım et Allahım memleketin varlık ve bekası için gayret edenlere.."

10 Ocak 2018 Çarşamba

Oyuncakçı Affan Dede

"Samsunda dünyanın üçüncü büyük oyuncak müzesi kuruldu. Sunay Akın ın konsept danışmanlığı yaptığı müze iki milyon TL ye mal oldu." haberini okudu sabah internette gezerken bir gazetenin sayfasında. 
Aklına çocukluğu geldi. 1968 1970 li yıllar "68 kuşağı altıncı filo ile uğraşırken"  Karaköy  pazaryerinde altmışbeş yetmiş yaşlarında her ne kadar beyazlara bürünse de gençliğinde sarışın olduğu yüz hatlarından belli olan bir ihtiyar gözüne takılmıştı. 
Yılların yaşanmışlığı bir ağacın her yıl geçirdiği mevsimleri  nasıl kabuğuna nakşediyorsa ihtiyar da yüz hatlarına nakşetmiş gibiydi. Gülmeyen, fazla kırışık olmamasına rağmen kederli intibai veren, her zaman öne eğik bir başın çevrelediği durgun yüzünün sakalsız olması, kişisel bakımını elinden geldiğince sürdürmeye çalıştığını belli ediyor, her şeye rağmen düzenli titiz hali ile dikkat çekiyordu.

eski ahşap oyuncaklar ile ilgili görsel sonucuSırtında çantası iki elinde tuttuğu tahtadan oyuncakları, hafif ağlamaklı kısık sesiyle, pazarın peynircilerin olduğu kısmında, peynir bakan peynir alışverişi yapanlara yanaşıp, aralarda dolaşarak gelip geçenlere satmaya çalışıyordu. Sesinin tınısı lehçesi ve yüzünün sarışınlığı balkan facialarından sonra belki de mübadele ile  yurda gelenlerden olduğunu ve hala eski acıları içinde yaşadığını belli ediyordu. Macır*,yani göçmen taifesindendi.

Dedenin sattığı/ satmaya çalıştığı oyuncakları kendi eliyle evinde yaptığını düşündü. Çünkü başka yerde rastlamadığı şekillerde biçimlerde değişik oyuncaklardı.Eski acıların bir tezahürü müydü oyuncaklar? Bir ihtimal, uzak diyarlarda bıraktığı/kaybettiği küçüklerine yapar gibi bir hafta süresince yaptığı ve belki de yaparken konuştuğu oyuncakları satmak ona elem mi veriyordu? Acaba bu pazarda o oyuncakları alan kişiler var mıydı? Yoksa satamadan mı dönüyordu? Bilinmez, merak edilen, ancak cevabı bu gün itibari ile bulunamayan sorular.

Çocukluğunun o çağları için en öncelikli hayat gailesi oyunlar ve oyuncaklardı. Bu sebeple annesi elinden tutarak pazarı gezerken eve kalitesi ve fiyatı uygun pazarlıklar düzerken, etrafında dikkatini çeken farklılıklarla ilgileniyordu. Oyuncakçı dedeyi gördüğünde annesinin elinden kurtulmaya çalışırdı. Annesi ise kendisinden evvel rahmetli olan iki abisi sebebiyle üzerine fazla düştüğünden yalnız başına ip kadar uzatmazdı. Çekişip dururlardı ve sonunda annesi kazanırdı.


Eve belli zamanlarda babası oyuncaklar getirmesine rağmen  oyuncakçı dedenin imalatı bir oyuncak hiç almamıştı. Fabrikada işçi olan babası için oyuncakçı dedenin sattığı oyuncaklar pahalı mı geliyordu? Acaba dedenin imal ettiği oyuncakları babası beğenmiyor muydu? Ya da hemşerisi Uşaklı Çıngarcı Osman Amcanın Kırmızı Köprünün alt tarafında, mahrukatçı Muharremlerin odun, kavak ve sırık vesaire sattıkları dükkanlarının karşısına yaydığı yer sergisinde naylon kap kacak ibriklerin yanında sattığı plastik naylon oyuncaklar daha mı ucuzdu?  Osman Amca etrafa öfke seli içinde bağırıp çağırırken Babasının selamı ve tebessümünü görünce sinirleri geçiyor "Al Enver bu oyuncağı yeğenime hediye olsun" mu diyordu? Bilmiyordu.
eski plastik oyuncaklar ile ilgili görsel sonucu

Ama yine de hakkını yememeliydi babasının. Az mı oyuncak getirmişti. Hatta pazartesi günleri annesi ile pazara gittiğinde oyuncak alamadığına üzülse ağlasa dahi, o akşam üzeri babası fabrikadan eve gelirken oyuncakla geleceğinden o kadar emin olurdu ki, başka anneler, babalar ellerinde pazardan aldıklarıyla dolu filelerle yavaş yavaş önlerinden geçip giderken, o, sokağın başında sabırla umutla beklerdi. Sadece kendisi mi, hayır. Yokluğun, olmayana imrenmenin, merakın istemsiz (gayri ihtiyari) dürtüsüyle sokakta tüm zamanını birlikte geçirdiği oyun arkadaşları da onunla beraber beklerlerdi.
(Onlara ne oluyor , yüzsüzlük değil mi bu diye düşünenler olabilir. Ancak beraberliğin samimiyetin nasıl bir duygu olduğunu bilmeyen bireysellere bu duyguları anlatmak zor.   Çünkü onlar için paylaşmak enayilik, beklemek yüzsüzlüktür, dilenciliktir.)
Babaları, bağlarda bahçelerde çalışan, hayat mücadelesinde ancak evini geçindirebilen, öncelikleri oyuncak değil eve ekmek götürebilmenin tasasını çekerken; Anneleri de, evde  sınırlı imkanları ile yemek yapmak, çamaşır kaynatmak, bulaşık yıkamak gayretinde olan anne babaların çocuklarıydı bunlar. Küçük kardeşleriyle beraber merakla (belki de özlemle) beklerlerdi Enver Amcalarını.

Sonunda babası -kaçıncı yüzyıldan kaldığını bilmediği kemerli estelik yapısıyla ve  koca demir musluğuyla Sivrice Tepesi yamaçlarından gelen iyice ılımış suyunu yakınlarında yaşayanlara ve geçenlere sunan- Derdiler çeşmesinin yanındaki dönemeçten yukarıya doğru yöneldiğinde elinde gazete kağıdına sarılmış paketi görürlerdi. Babasına sevinçle koşturur sarılırdı. Babasının pamuk tozları yapışmış kaşlarına, pamuk tozu dolmuş kulaklarına ve  birkaç günlük tıraşsız yanaklarından dudaklarına batan sakallarına rağmen yanaklarını öperdi. Paketi heyecanla elinden alır, telaşla merakla  açardı. Bazen ondan evvel arkadaşları -noolur bir defa ben bakayım, diyerek elinden alırlardı. Ve kendi eline bazı günler tekerlekleri kaybolmuş olarak iade edilen, arkadaşlarının oynadığı bu oyuncakla - ama hem oyuncak sahibi olmanın hem de oyuncağı arkadaşlarıyla paylaşmanın verdiği mutlulukla/doygunlukla- eve gelirdi.

Okul hayatı başladığında -hangi yıl olduğunu hatırlamasa da ilkokul yılları olabileceğini düşündüğü- bir gün Cahit Sıtkı Tarancının bir şiirine denk geldi okuduğu ders kitabında. O günden sonra "Affan Dedeye para saydım. Sattı bana çocukluğumu..." diye başlayıp devam eden şiiri her okuduğunda hayaline o oyuncakçı dede gelirdi.

Kısık sesiyle "oyuncaklarım var, oyuncakçı" diye pazar aralarında dolaşarak  satmaya çalıştığı, tahta tekerlekli, ön tarafında bulunan deliğe bağlı ipi asılınca yürümeye başlayan, ilerledikçe kanatları hareket eden, hatta çın çın diye öten, üzerine tahta boyalarıyla renkli çizgiler, yuvarlak şekiller yapılmış oyuncaklar. Önündeki delikten iple bağlanarak kendisiyle beraber arkasından gelen, böyle bir oyuncağı süren çocuğun mutlu gülücükleri- bilenler için- her şeye değerdi ama...
Adını da bilmiyordu. Olsun yıllar sonra okuduğu şiirde öğrendiği Affan Dede ismini ona yakıştırmıştı ya. Bu dünyadan nerede nasıl göçtü bilmese de, bildiği şey ardından okunan duaların nerede defnedilmiş olursa olsun ona ulaşacağı. 
Allah Rahmet Eylesin Oyuncakçı Affan Dede.
Ne senin yaptığın gibi oyuncak yapanlar kaldı fani dünyada,
Ne de senin gibi sırtına sardığı, her biri kendine özgü, kendi ürettiği oyuncakları satanlar.
Ruhsuz her yer,
Nereye baksan  aynı kalıptan çıkmış makina, plastik, Çin oyuncakları...

Ancak çocukların gözlerinde dillerinde ve eylemlerinde o mutluluk hala var.

Öyleyse umut da var.

*( Muhacire halk arasında macır denirdi) 09.01.2018

29 Aralık 2017 Cuma

Dağların Düğünü

Dağların düğünüydü.
Soğuk bir kış günüydü.
Garibin ölümüydü.
Dünyanın bilinmez diyarlarından geze geze dağın zirvesinde konaklayan bulutlar da düğüne davetsiz gelmelerine rağmen fütursuzca gelinin üzerine kar konfetisi saçıyorlardı. Zirvenin ucu, düğünün en şatafatlı yeriydi. Kar fırtınaları, içini buyduran sert rüzgarlara karışmış kar tanelerinin ve sisin toz dumanı içinde rüzgarların uğultularına karışan kurtlar, tabiatın bu acı düğününde  acı türküler çığırıyorlardı uluyarak. 
Uzak vadilerden bir vadideki ağılda, eğik boyunlarının belli ettiği kaderine razı halleriyle yanyana sokulmuş koyunlar ise sessizce duruyorlardı.
Dışarıda kar fırtınalarıyla boralarla karışarak devam eden  bu korkunç düğünün bir an önce bitmesini ve  ağaçların yeşilliklerin bayramının, yani kendi şen günlerinin gelmesini  sabırla, tevekkülle bekliyorlardı. 
Ağılın loşluğu içinde kapı kenarında kıvrılıp yatıyor görünseler de gerginlikleri her hallerinden belli olan  kimi boz kimi siyah  tüylü heybetli köpekler ise dışarıyı gözlüyorlardı. Onların düğünle bayramla şenlikle ilgileri yoktu. Tek amaçları sürüyü korumak, yedikleri bir çanak aşın bedelini çobanlarına karşı sadakatle, sürüyü tehlikelerden koruyarak ödemeye çalışıyorlardı.Duruşlarındaki ciddiyet ve vakar güven veriyordu hem koyunlara hem de çobanlara.

Ağılın  kapısının az ilerisindeki kayanın ardında  karınları birbirine yapışmış  olsa da dolaşıp duran,  ağılı kolaçan eden bir kaç kurt ise kabarık kürklerinin cazibesine rağmen açlık kokan nefesleriyle, ne düğünün farkındaydılar, ne de bayramın. Tek dertleri açlıklarını yatıştıracak bir parça yiyecek.
Fırsat, zaaf, imkan, umut ...Yakınlarda yiyecek bulabilecekleri başka mekan, başka imkan yoktu. En sonunda "kurt kanunu"nu uygulayacaklar ve belki de kendi güçsüzlerinden başlayacaklardı. Karınlarının açlığına rağmen, sabırla o tek ağılın kapısını beklemelerine yol açıyordu.
Ancak nice yıllar nice hayvanlarını kurda kuşa yem etmiş çoban da, vahşete her verdiği kurbandan yeni dersler çıkara çıkara savunmasını sağlamlaştırmış, tecrübeleri ona düzgün tedbirler almasına yol açmıştı. Zaman geçtikçe dışarıdaki hava daha da sertleşiyor bekleyenler daha da acıkıyordu.

Tecrübeli çoban oturduğu yerden kalmadan kafasını hafifçe uzatarak baktığı pencereden şöyle bir dışarıyı kontrol etti. -Tamam dedi. -Zamanı geldi. Yavaşça doğrularak yan tarafta bulunan kokusu genzini yakan ağılın iç kapısını açtı. Tavana yakın sırladığı çuvallardan birini indirdi. Çuvalın ağzını açarak yemliklere döke döke  bir uçtan diğer uca kadar gezdirdi. Ancak koyunlar nedendir bilinmez yerlerinden kıpırdamadı. Koyunlara şöyle bir göz gezdirdi. -Diğer işi de halledeyim. Nasıl olsa kendi kendilerine kalkarak biraz sonra yemlerini yerler dedi.

Merdiveni dayadı.Çatı kapağını açarak çatıya çıktı. Karların altına sakladığı diğer çuvallardan birini aşağıya bahçeye  ittiriverdi. Kapağı kapayıp tutuna tutuna, gerisini kontrol ederek merdivenden indi. Odadan çiftesini alıp omuzuna astı.  Ağıldan çıktı. Aşağıya ittirdiği çuvalın ucundan tuttu. Sürüklemeye başladı. Dış kapıyı açmadan önce çuvalın ağzındaki ipi yavaşça çözdü. Kapıyı açarak yine sürükleye sürükleye karla dolu bahçeden geçirdi. Dış kapıyı açtı. Elindeki çifteyi  karşıdaki kayalığa doğrulttu. Ateşledi. Silah sesini duyan kayanın ardındaki bir kaç kurt korku içinde can havliyle koşarak hızla  uzaklaştılar. Çoban elindeki çuvalı sürükleyerek kayanın dibine getirdi. Çuvalın içindekileri kayanın diğer tarafındaki yardan aşağıya doğru içinde ne varsa döktü, sonra kan lı çuvalı silkeledi. 
Kurtlar uzaklaştıkları ve durdukları yerde nefes nefese geriye baktıklarında çobanın uçurumdan aşağıya döktüklerini farkettiler, uzakta olmalarına rağmen keskin burunlarıyla çuvalın içindekilerin kokusunu duydular. Aşağıya, dökülenlere doğru hızla koşmaya başladılar...

Çoban dış kapıyı kapamadan önce tekrar ardına baktığında kurtların hızla yardan aşağıya doğru koştuklarını gördü.

Artık ulumuyorlardı. Sesleri kesilmişti. Açlıklarının o içlerini sürekli kemiren  sesini bir kaç günlük bir zaman dahi olsa bastırabileceklerdi.

Yaşı, olgunluk çağlarını geçeli bir hayli olduğu aksak yürüyüşünden belli olan Çoban Aksakallarını sıvazlayarak memnun memnun gülümsedi:
-"İyi ki geçen gün ölen koyunun leşini çatıya saklamışım.Leş kurtların yiyeceği oldu. Karınlarını doyurdu. Yoksa bizim hayvanların da kurtların da hali haraptı. Bu haftayı da rahat geçireceğiz İnşallah."
diyerek yavaşça kapıyı tırkazlayıp emin adımlarla evine doğru yürüdü...29.12.2017

Sümdük ya da Sündük

Çocukluk yıllarında çevresindekiler, yanlarına gelen ya da yanlarından geçen bazı insanlar için  arkalarından sündük diye bir kelime kullanırlardı. Sürekli etrafından birşeyler talep eden bu şahıslar istediklerine ulaşmak için  acındırmayı/ acındırma ajitasyonunu  ilke edinmişlerdir.
Acındırarak karşıdakini ikna eder istediğine kavuşurdu genellikle. (Bir nevi dilencilik.ama dilencilik kadar düşük de değil.) Ancak isteği yerine getiren ya da onu izleyenlerin gözünde kendisinin fotoğrafını görmüş izlemiş olsa idi, belki de vazgeçerdi kullandığı isteme yönteminden. 

Verenlerin yüzünden yansıyan nefret acıma ve tiksinti karışımı  ifade  ona zevk mi verirdi? Bir nevi mazoşistlik mi? Davranışlarıyla isteğini bildirdiği kişiyi kendisine acındırma ve böylece gayesine ulaşma davranışı.
Acaba normal yollardan çalışarak didinerek isteğine kavuşamayacağı için mi yapardı?
Acaba çocukluk yıllarında ebeveynlerinin kendisinin hiç bir isteğini normal yollarla karşılamaması / karşılayamaması sebebiyle, hep yalvar yakar olduktan sonra mı istediklerine nail olmuştu da sümdük denilen huyu edinmişti? Bir alışkanlık bir psikolojik rahatsızlığın sonucunda mı o sıfatı o davranışı yapar olmuştu?

Elinde talep ettiği eşya  ile ayrılırken, yüzünde amacına ulaşmışların memnuniyeti, hazzı belli olurdu. Suratında (Nasıl bir suratsa)) haz sonrası rahatlamanın baygınlığını hissettiren bayağı bir sırıtış oluşurdu.  

Bunları düşünürken; Haklı istekleri için dahi sümdük (ya da sündük) demesinler diye, insanların gözünün içinde bir an parlayıp sönen  ishihza dolu bir bakışla karşılaşmamak için -ve kendisinden kendisi dahi tiksinir olmak, irezil,kepaze olmak korkusu ile- istemez isteyemezdi. 

Bu sebeple hakkı olan bir nesneyi tekraren istemekten  çekinirdi. Bu, bir nebze onur, bir parça gurur azıcık kibir'in birbiriyle düşük dozlarla karışımının meydana getirdiği bir davranış tarzı. İyi bir şey. Ama bir şekilde istemeyerek de olsa oranların hassas dengesi bozulursa baskın olan ile adlandırılabilir çevresindekilerce.  Onurlu, gururlu, kibirli, 

Onurlu insanın değerlere ilkelere göre bir duruşu vardır. İnsanlara karşılıklı hoşgörü içinde alçakgönüllü ve insanca yaklaşır. Gururlu ya da kibirli denen insan ise daha sert, keskin, üstten bakan bir tavır, davranış, ifade biçimi içindedir.
Yani eziklik de üstünlük psikolojisi de; insanı yoldan çıkarıcı, insanlıktan uzaklaştırıcı istenmeyen davranışlara neden olur. 

Allah hiç kimseyi ne ruhen ne de bedenen acınacak kötü durumlara  düşürmesin.

İnsanların onuruyla yaşayabilecekleri ve kendilerini geliştirebilecekleri, ezilmeyecekleri bir dünya;     Bu uğurda mücadeleden asla vazgeçmeyecek erdemli insanların varolduğu, kamil insanların hakim olduğu/yaşadığı bir dünya temennisi ile .. 29.12.2017-17:26

16 Aralık 2017 Cumartesi

Ayna

TRT Türkü de Yeşil ayna takındın mı beline Ahmet Günday in sesinden dinlerken, dışarıya bakmak istedi bir an ve yerinden yavaşça dogrularak pencereye yürüdü. Akşamın karanlığında ışıltılar saça saça birbiri ardı sıra hareket eden araçların yola akseden far ışıklarının asfaltta  uzayıp gitmesinden anladı. İkindiden sonra gökyüzünde güney batıdan kuzey doğuya hızla geçen bulutları sürükleyen lodosun bir ara aşağıda estiğinde tahmin etmişti beklenenin yaklaştığını ve kısa süre zarfında geleceğini... Bakınıp durduğu hastanenin beşinci katında sol yanındaki ağaç kümesinin tepelerinden bir  karga sürüsünün havalandığını ve kargaların ikili gruplar hâlinde ( galiba eşleriyle) kanatlarını rüzgara açıp  ucarlarken hayata kayıtsızlıklarını o an ki mutluluklarını gergin kanatların duruşundan anlıyordu.Sonra yine icerisiyle ilgilendi dışarıyı  o an pencereye gidinceye kadar unutmuştu. Islaktı yerler ve hastane odasında kendi alemlerinde meşgul iken etraflarındaki nice olanları farketmedikleri gibi hafif hafif çiseleyerek yağan rahmeti de farketmemislerdi.16.12.2017

15 Aralık 2017 Cuma

Ses


  • Sessizlik. Sadece sol kulağındaki çınlama artışının getirdiği rahatsızlığı hissetmekten. Sebebi çevredeki gürültünün azalması yüzünden iç sesin/ iç sıkıntıların/ arazların duyulması/farkedilmesi.  Büyük sarı devasa binanın içinde bulunan bu küçük odanın  kuzeye bakan penceresinden zifiri karanlığa doğru odanin ışıklarının yansıması. Sanki binanın yakınından helikopter geçiyormuş gibi gelen ses, helikopter olsa yaklastikca artar uzaklaştıkça azalır. Bu ses hep aynı seviyede. Öyleyse devamlı çalışan bir makinanın sesidir.  Odanın ana ışığı kapalı.Yatağın hemen üzerindeki yukarıya doğru ışık veren florasan açık. Sıcaklıkta gittikçe azalıyor ama alnındaki hafif ter neyin nesi oluyor. Alnına dokununca saçlarına  değdi ister istemez.Gitgide beyaz koyun postekisine dönüşen saçları bir hayli uzamış bir ara kestiriverse iyi olacak.

12 Aralık 2017 Salı

hemdert olmak

Yoğun bakım servisinden yeni çıkmış bir hastaya refakat ederken neler yapılır neler düşünülür. Hasta sıkıntılarıyla ağlayarak sizlayarak iyileşmeye çalışırken ona destek olmak, yardım etmek, moral vermek için neler yapılmalıdır.
Empati denilen kavramı kelimelerle tarif etmek yerine biri uygulayarak anlatabilir mi? Hem hal olmak denebilir, yoldas olmak, hemdert olmak da denebilir. En güzeli halden anlamak.
Hatayı beklerken kitap okumak istesen de ışığı kapatmak, uyku gelmese de uygun bir zeminde bir köşeye kıvrılıp hastayla beraber dinlenmek gerekir.
Bir yönden de hastanın nekahat - tahminimce iyileşme- dönemini rahat geçirmesi için uyuması yararlıdır. Bekleyen neye beklediğini niçin beklediğini bilmiyorsa, o bekleyiş bir işkencedir ona ve yararsizdir. Ya da düşük düzeyde etkilidir.
Bekleyenin motivasyonu ve iyileşmeye inancı ümidi varsa, hastanın iyileşmesine çok daha fazla katkı yapar . İnşallah o sabrı metaneti ve empatiyi gösteren kullardan evlatlardan oluruz.
Vesselam...(12.12.2017 00:34-Manisa Merkez Efendi Devlet Hastanesi Göğüs Bölümü Hasta Odası)

8 Aralık 2017 Cuma

Sınırlar

Sınırlar.
İnsanoğlu varlığını sürdürdüğü çevrenin sınırları içinde, öğrendiği bilgi ve tecrübelerle, geliştirdiği yeteneklerle yaşantısındaki zorlukları aşmaya çalışır.Hayatını daha kolay devam ettirmenin yollarını arar ve  yaratılışından gelen içgüdüleriyle bir çok sorunu çözmeyi de başarır . 
Çözüm bulamadığı meseleleri ise sınırları dışındaki diğer insan topluluklarının yaşantılarını inceleyerek bulmaya gayret eder. Bulduğunda önce taklit eder, ardından kendi hayat sınırları içinde özümleyerek benimser ve geliştirir.
Yıllar yılları kovaladıkça babadan oğula ve toruna aktarılan bu bilgiler, tecrübeler inkişaf eder gelişir. Ama hayatın dinamiği içinde yeni sorunlar, farklı meseleler ortaya çıkmaya başlar.Benzeri olaylarda yaşanılanlardan alınan derslerden yola çıkılarak yeni sonuçlara ulaşılır. İşte bu inkişaftır. Yeni pratikler kullanılmaya başlanır. Zamanla alışkanlık/itiyat  haline gelir. Sürekli kullanıldığından sıradanlaşır. Dikkat çekmez olur. Bir gün  o kolaylık getiren çözümler sunan araçları bir vesile ile kaybettiğinde, kafasına dank eder, farkeder vazgeçilmezliğini ve önemini.
En basit örnek elektrik. Ve ona bağlı tüm diğer kolaylıklar. Su pompalarından asansörlere, haberleşme cihazlarından doğalgaz kombilerine, hastanelerde tıbbi cihazlardan fırınlarda ekmek üretimine kadar... 
Elektriksiz bir hayat nasıl olurdu diye bir soru akla geldiğinde ve akla gelen başa geldiğinde  yeni nesillerin ne gibi tepkiler vereceğinin bilinmesi zordur. İster istemez önce bir şok yaşayacaklardır. Ancak o anda yeni çözümler üretecekler, yeni koşullara göre yaşantılarını daha düşük hayat seviyelerinde sürdürmenin yollarını bulacaklardır.
Gelecek bilimcilerinin, futuristlerin  kafasını meşgul eden konulardır bunlar.
Bilimin, bilim adamlarının bu gelişmedeki katkıları da, önemi de unutulmamalıdır. Bu gelişmeyi tetikleyen sadece sıradan insanın ihtiyaçları değildir. Daha çok kazanma daha çok üretim hırsı da etkilemiştir.
Örneğin:Pamuk üretiminin çokluğu, kumaş ihtiyacını karşılayan dokuma tezgahlarının insan gücü ile düşük miktarda üretim yapmaları, işçilerin daha çok çalışmak zorunda kalmaları işçilerin isyanına yol açmış ardından dokuma  makinelerinin gelişimi ile hem işçi ihtiyacı azalmış hem de daha çok daha hızlı üretim daha uygun maliyetlerle gerçekleşmiş , maliyetler azalmış karlar yükselmiş, kar araştırma geliştirme için de kullanılarak teknoloji gelişmiştir.
Bu süreçler terle acıyla kanla, baskıyla mücadele ile kazançla, hırsla birbirlerini etkileyerek, tetikleyerek günümüzdeki ortamı oluşturmuştur.Vesselam.(08.12.2017:15.39)


Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...