11 Eylül 2017 Pazartesi

Mola

Elli dört  yıl tekrar tekrar yaşadığım  Sonbahar mevsiminin ilk bölümü olan Eylül ayına geldik. Her yeni yılda takvimler aynı sayıların basıldığı yeni sayfalarla değişirken ben de mecburen gelişip değişiyorum.
İlk gençliğimde belirsizliklerle, tereddütlerle  ve melankolik hayallerle dopdolu geçirdiğim bu ay, zaman ilerledikçe  anı sayfalarıma yaşanan tecrübeler olarak  ekleniyor.
Önceki Eylül günlerimdeki meselelerimin büyütülecek kadar önemli olmadığını ancak o süreçleri aştıktan, yeni sıkıntılarla  karşılaştıktan sonra anlıyorum.
Fakat yaşamadığı her olay başından geçinceye kadar bilinmezliğin ve tecrübesizliğin anaforunda kafasını bulandırıyor genç insanın. Bu da normal.
Yaşımı başımı aldığım şimdiki zamanlarda ise bazı şeyleri boşverdiğimi, sorunları zamanın akışında yaşanarak çözülmesi için salıverdiğimi, daha kaderci - ya da miskin- pasifist bir insan olduğumu hissediyorum. Böyle mi olmalıyım diye düşündüğümde ise; sorunları kendi irademle ve gücümle çözebileceğime dair kanaatimi kaybettiğim sonucuna varıyorum.
Bugünlerde sorunlarımı ailemle çocuklarla daha çok paylaşıyorum ve hep birlikte ortak çözümler bulmaya çalışıyorum. Faydası da oluyor. Belki de ilk anlardan itibaren böyle olmalıydım. Fakat ailemden ve çevremde yaşadıklarımdan aldığım ön bilgi ve deneyim bu şekilde bir yöntemi yıllarca uygulamamı sağladı. Ailenin diğer fertlerini dünyanın sorunlarıyla  uğraştırmamak için, bu sorunlara tek başıma göğüs germek düşüncesi davranışlarımı ve eylemlerimi etkiledi.
Ancak yorgunluğun bitkinliğin etken olduğu altmışına merdiven dayamış bir fani olarak, desteğin, beraberliğin gereğini, önemini  -mecburen- idrak etmiş durumdayım.
Çünkü gücümü hissettiğim eski günlerde inisiyatif kullanarak  kendi başına karar vermenin, hayatın akışı içinde işlerin çabuklaşmasını sağlayan, daha basit daha etkin bir yöntem olacağını düşünüyordum.
Çünkü hayat mücadelesinde zamanın ve diğer imkanların rasyonel kullanılması fırsatların değerlendirilmesi gerekiyordu.
Aile içinde uzun karar süreçlerinin sonucunu beklemek şahsıma  ters  sıkıcı anlamsız bazen de aptalca geliyordu.
Bu ise ailedeki bazı bireylerin hayatın olumsuzluklarından bi haber olmasına yol açtı. Babalarının vatan kurtaran bir arslan olarak her sorunu halledebileceği kananatine varmalarına sebep olmuştu. Eski yolcu taşıma vasıtalarının arka camlarında "Ömür biter yol bitmez" vecizesi yazardı.  İşte o ömür bitiren yollarda yalnız başına kendi bedenin dışında dört bedeni daha arabanın koltuklarına oturtup bazen kamçıyı da yanlarına bırakarak önde koşturmak, zaman geçtikçe güç gelmeye başlamıştı zatıma.
Yoruldum, şükür ki yavaş yavaş yükümü üzerimden almaya başladılar.

Geçen yıllarımdan aldığım derslerden biri de; gecikmeli de olsa ailece ortak karar almanın  ve aile bireylerine sorunları anlatmanın/göstermenin işleri kolaylaştıracağını, bilerek duyarlı hale gelen bireylerin sorumluluk alarak çözüme daha çok katkı sağlayacağını -geç de olsa-anlamamdı.


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Kavak

İşyerindeyim. Sabahın ilk saatleri ve hala akşamdan tamamlayamadığım uykumun esiriyim. Bir an başımı çalışma masama koydum. O sırada bir arkadaşım internetten " Eklemedir koca konak ekleme "türküsünü dinlemeye başladı. Ben de o türkünün sözleri üzerinden ilk çocukluk çağlarımın geçtiği   güneşli güzel sabahlarıyla hatırladığım Salihli anılarına daldım. 

İnşaatı devam eden evimizin güneyde kalan duvarlarının arkasında sıra sıra kavaklar vardı. Babamın kavakçılar diye bahsettiği bir aile yaşardı. İşleri evlerin çatıları  damlar için kavak satmaktı. Ve kavaklıkları da vardı. Kavaklıklarının şehre en yakın kısmı bizim evin güney duvarında sona eriyor, öğle güneşi şehrin güneyindeki zirveleri karlı Bozdağlar üzerinden batıya yönelirken kavakların küçük yapraklı hareketli gölgeleri evimizi serinletiyordu.

Bahçedeki tulumbamızda sabah güneşinin ışığı altında yüzümüzü yıkarken, öğleden  ikindiye kadar ise serin kavak gölgeleri altında tulumbamızı kullanıyorduk. İkindiden sonra ise evin sağında - batı kısmında- kalan bölümündeki asmanın yaprakları gölgeliyordu. 

Avlumuzun tulumbaya kadar gri çimento ile kaymaklanmış parlak pürüzsüz bir zemini vardı.Tulumbadan öte tarafında birkaç sebze ekilebilecek toprak kısım ile duvar kenarında bulunan dört küçük  kavak  ben doğduğumda dikilmişti. ( Sonra 11 yıl daha büyüdüler ve 1974 senesinde sünnet masraflarım  için kesilip satıldılar.)

Güneyden vuran öğle güneşinin, kavak yapraklarında meydana getirdiği gümüş rengi pırıltı, balık pullarının gümüşi pırıltısını andırıyordu. Balığın kavağa çıkması sözü ile belki de bu benzeyiş vurgulanıyor.

Uzak şehirlere yolculuklar esnasında kıvım kıvrım dolaşırken Anadolunun yollarında, bir su kenarında, bir evin bir damın kenarında, uçsuz bucaksız bozkırı gece gündüz beklerken de görebilirsiniz.

Ressamlar bozkır resmi yapmak için tuvalin başına geçip ellerine fırçayı aldıklarında, kavak o resmin mütemmin cüzüdür.

Bir evde insan yaşadığını bacasından çıkan duman  belli ederse; huzuru sükunu o topraklarda insanın yaşadığını ya da ara sırada bile olsa uğradığını  ancak o resimdeki kavak belli eder.  Kavak olmadan bozkırı, köyü resmederseniz bir şeyler eksik kalır.

Kavak yelleri de vardır baharın sonuna doğru esen, esip de tozu ile gözleri göğüsleri burunları doldurup tıkayan kavak yelleri.

Gençlerin başında, ilk deli çağlarında esen yellerin adı da "kavak yelleri" olarak geçer. Anlatılabilemez. Sezen Aksu bir şarkısında bahsetmiştir. Bu yelin esintisini ancak çarpılan bu yele tutulan bilir.

Biz beton binalar arasında yaşadığımızdan göremesek de kavak hala eski evlerin çatı aralarında bulunmaya devam ediyor.

Şehirlerde apartmanların çatı katlarında yapılan ahşap pergüleler için estetik olmadığından kullanılmasa da, kavun karpuz satıcılarının kurduğu geçici çardakların üst kısımlarında brandanın altında rastlanabilir.  Köylerde yine damların ahırların, eski ahşap binaların çatıları altında, duvarın üst kısmından uçlarını görebilirsiniz. Kabukları alel acele soyulmuş fazla dokunulmamış, ana gövdesini zedelememeye özen gösterilerek sayaların altlarına yerleştirilmişlerdir.Çünkü zaten hafif ve sağlam olmayan yapısıyla bel vermeye hazırdır. Fazla yüke gelmez, azıcık fazla yük ve biraz nem onun esnemesine bel vermesine kamburlaşmasına yol açar.

Kırılmaması çökmemesi için  uygun yerine bir dayak destek konmalıdır. (21 Ağustos 2017 Pazartesi)

4 Ağustos 2017 Cuma

Taşın Altı

Yaptığı hayırlı bir eylemden sonra olumlu bir ruh hali içinde olmalı insan.
Ama gücü yettiğince imkan dahilinde tüm yapılacakları yerine getirdikten sonra, önlemlerini aldıktan sonra, olumlu bir ruh hali içinde, olumlu sonuçlar beklemenin ümidi içinde olmalı.

Yoksa pasif, hareketsiz edilgen bir durumda otur havaya bak ve dua et. Olumlu ümitli, hayırlı dualar et. işe yarar mı? İhtimal düşük. 
Ama amacın için çalıştıktan sonra daha alnında terler kurumadan ellerini açmasan dahi içinden geçen yakarışları duyar Rabbimiz. 
Ve amaca ulaşmak için yapılan eylem/gayret istek sahibinin isteği konusundaki samimiyetini göstermektedir. 
Pasif edilgen durum içinde güzel amaçlar besleyen kişi -dünyanın en acıklı nidasıyla niyaz etse dahi- samimiyetini eylemle ortaya koymadığı için  -amacı için ortaya yapıcı eylem koyana göre- geridedir. 
Yetersizdir. Bu olmayacak duaya amin demektir. 

Olabilecek bir istekse biraz da isteyenin elini taşın altına sokması lazım değil mi?

(Eskilerin deyimiyle " armut piş ağzıma düş.")

Gerçekten muhtaç olanları tenzih ederek; Toplumumuzun bir bölümünün, son zamanlarda yukarıda olumsuzluklarını saydığımız durumda olduğu müşahade edilmektedir.

Özellikle sınırlı kaynakları ile ancak hayatını sürdürecek durumda olan bir kısım zevat sadece kendilerine yapılan sosyal yardımlar için sosyal hizmet kurumlarının kapılarını aşındırmaktadır. Sınırlı kaynaklarının daha da geliştirilebilmesi için imkanlarını genişletecek faaliyetlere girişmemekte ya da  vaz geçmektedirler.

Çünkü üretmek; emek, gayret ve risk içerir. Onun  yerine hayatının beilli bir standardın altında olduğunu resmi olarak ispatlayabildiği takdirde, kendini sosyal devletin şemsiyesi içine atabilmektedir. Bu durumda herhangibir risk kalmamaktadır. Bu gibi kişiler için gelirin artması risk oluşturur. Eğer gelirinin arttığı resmi kayıtlarda belli olursa sosyal yardım çıtasının üstüne çıkacağından yardımsız kalabileceğini düşünerek pasif kalmakta ve devletin kesesinden beslenmeye devam etmektedir. Bu defa devletin elinde sosyal yardım için ayrılan payın artması neticesi kalkınmaya, eğitime  ayrılacak kaynak azalmaktadır. Bu kısır döngü ise tüm halkımızın topyekün fakirleşmesine yol açmaktadır.

Devletin çalışmayı teşvik ederek, çalışanı onurlandıracak ve daha net kriterlerle ihtiyacı olanları ayırabilecek formülleri ortaya koyarak (bir kısım memnuniyetsizlerin oy vermeyeceği endişesiyle) ertelemeden tavizsiz uygulaması gerekmektedir.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Yorgunluk

Yılların yorgunluğunu gönlümde hissetmesem de vücudumdaki azalarda hissettiriyor kırgınlıklarım. Sabahları işyerinin kırk kırkbeş adım olduğunu tahmin ettiğim yüz yirmi yıllık mermer merdivenlerini çıkarken daha iyi anlıyorum yorgunluğumu. 

Bir de eski günlerde çevik bir panter gibi her olaya atıldığım gibi atılmıyorum. Önce bakınıyorum, etrafı süzüyorum. Olayı düşünüp yorumluyorum. Harekete geçmemin faydası olacağına kanaat getirirsem eyleme geçiyorum. Yani gücümü daha rasyonel kullanıyorum. Çünkü azaldı.

İşyerine benim çalışmam için tahsis edilen masanın yanında bulunan koltuğa oturduktan sonra ihtiyacım olmasa akşama kadar kalkmayacağım.

Suratımdaki gülümsemeye yarayan kaslar gitgide işlevini yitiriyor, yukarıya doğru gerilemediği için asık suratlı bir şahıs olarak algılanıyorum beni tanımayanlarca. Ama öyle değil desem kim inanacak, bir gülümsemeye bile bahaneler bulan benim gibi bezgin birine.
İçimden bir ses biraz daha sık dişini diyor. Biraz daha. Sanki ne değişecekse. 

Cengiz Aytmatov Rahmetlinin Gülsarı romanında baş kahraman yaptığı "Gülsarı" isimli ihtiyar atın karlı tipili soğuk bir kış günü at arabasını zorla çekerken, sahibinin de arabayı arkadan iterken atının eski günlerini hatırlaması gibi, o yorgun ata benzetiyorum kendimi. Ama o at doru bir kısrakken başkaldırmış, zincirlerini kırmış zaptedilememiş ve Aytmatov'un romanına baş kahraman olmuş.  Ben öylemiydim de kendimi özdeştiriyorum.

Ama ne olursa olsun nefes alıyorum ve tuşlara basacak gücü kendimde buluyorum. 

Buna da şükür.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Çorba

Gecenin ilk saatleri... İşten eve geldiğimde içtiğim kahvenin üzerine, yemekten sonra arkadaşım Cihangirle kahvede konuşurken bir bardak çay daha ekleyince,  uyku uzak şafaklarda bekler oldu beni.

Gecenin ilk saatlerinde yatağımda uykuya dalma gayretindeyken büyük oğlum yanıma geldi. annesi uyanmasın diye sessizce kulağıma fısıldadı.-"Baba köye gitmek istiyoruz. İzin verir misin.?" Yaşı yirmiiki olan iki çocuğum ve yaşı onaltı olan küçük oğlumun taleplerine nasıl hayır diyeyim.  Ve artık hayatta kendi başlarına inisiyatif alarak bir şeyler yapmalılar diye düşünerek, her ne kadar bütçe eksilerde dolaşsa da "gidin ama dikkatli olun" dedim. 

Üçü de hızlı bir hazırlık safhasından sonra çantalarını alıp ellerimizi öpüp vedalaştılar. Onlar asansöre biner binmez eşim ve ben aceleyle balkona koştuk. Yukarıdan aracı seyretmeye başladık. Çantaları bagaja yerleştirdiler. Kızım öne, küçük arkaya, abisi direksiyona geçti. Tırıltıyla çalıştırıp yavaşça ilerlediler. 
Alalı daha bir hafta olan yeni beyaz aracımız karanlığın arasında arkada kırmızı ışıklarının silüetini yaya yaya gözden kayboldu. Sabah saat beşe doğru bir mesaj geldi kızımdan; "baba köye vardık." 

Her sabah kesintisiz aynı saatte çalan cep telefonunumun alarmını bazen duymadan kalktığım da olur. Ama bugün yorgunum. Zorlanarak kalktı yılların yorgunluğunu taşıyan vücudum. Eşimde gecenin bir vaktine kadar ayaktaydı ve dün Ayvalıktan teyzesini ziyaretten gelmişti. Yorgundu. Kıyamadım. Dolapta akşamdan kalan tarhana çorbasını ısıttım. Kuru ekmekleri bastıra bastıra çorbanın içine gömdüm. Biraz acı biraz tuz. yanında bir parça peynir. Ve kaşıklıktaki en büyük kaşık elimde. Çorbayı içmeye başladım. 

O anda hatırıma,  Babam 1968 li yıllarda Manisa Tekstil Fabrikasına sabah 07 vardiyasına yetişmek için hazırlanırken, Annemin hazırladığı yer sofrasında tıka basa kuru ekmekle doldurduğu  ekşi tarhana çorbasını telaşla ve hohlayarak kaşıklaması  geldi. 

Yıllar sonra ben de aynı durumdayım. Ancak beni takip edecek ve ileride benimle aynı sofrada yediklerime şahitlik edecek hatırlayacak gençler uzaklarda.

İşyerindeyim saat 10.07 olmuş ve karnımın keyfi yerinde. 
Ne yersen ye ama çorba bir başka tad, bir başka keyif ya da ilaç.


(02.08.2017)

28 Temmuz 2017 Cuma

Beklemek

Beklemek. Gelecek olan bir müjdeyi, bir haberi, kaybolmasın diye bir nesneyi beklemek. Anlamından da anlaşılacağı üzere duraganlık pasiflik içerir. Özellikle de sabır vardır beklemenin muhtevasında.

"Sabır; ruhun umulan oluşa verdiği mühlettir." diyordu bir kitabının satırları arasında Sezai Karakoç doğrudur dediği, öyledir.

Bir ağacın gövdesinin kökleriyle sarıldığı toprağın üstünde,  gökyüzünün altında durup büyümesi, yaşantısını devam ettirmesi gibi, bir ağaç gibi beklemek. Bir asker gibi sınırların dikenli tellerin yanında gelebilecek bir tehlikeye karşı beklemek. 

Sağlık kurumunun acil servisinde gelecek hastaları beklemek. Ya da uzaklara gönderdiği bir yakınının gelişini beklemek. Akşam olduğunda işten çıkıp eve gelecek olan babasını beklemek. 

İçinde özlemin, hasretin, kavuşmanın, barışmanın hayallerini saklayan ve gülümseyen yüzlerde uzaklara dalgın bakarken derin bir iç çekişle anlaşılabilen mutlu geleceği beklemek. 

Doğumevinin kapısında endişe, sevinç, tedirginlik içinde ne yapacağını bilemez bir telaşın girdabında adımlayan, içerden gelecek bir bebek ağlaması sesini, baba olmanın ilk heyecanı ile bekleyen eş .

Üniversite sınavının  sonucunda aldığı puana göre, sıraladığı isteklerinin tutup tutmadığını yerleşip yerleşmediğini öğrenmek için sonuçların açıklanacağı günü, anı dakikayı gitgide artan bir heyecan içinde beklemek. 

Genelinde isteğinin gerçekleşme umudu içinde, ancak olamayabileceğini de ihtimal dahilinde tutan bir düşüncenin sonucunda yaşanan karmaşık duygularla beraberdir, sessizce oturarak,  ayakta durarak, düşünceli ama yavaş adımlarla ileri geri yürüyerek o anın gelmesi beklenir.

Beklenen geldiğinde haber olumluysa sevinç çığlıklarının ardından bir mutluluk sağanağı dökülmeye başlar bazen gözlerden. 

Eğer beklenen ümit edilen olmadıysa bu defa durgun bir yüz, sessiz bir hıçkırık ve  bir hüzün selidir aynı gözlerden dökülen.

Karlı dağların başında,
Salkım salkım olan bulut,
Saçın çözüp benim için,
Yaşın yaşın ağlar mısın? Yunus Emre

Allah dileyen herkesi beklediklerine, özlediklerine  tez zamanda kavuştursun.
28.07.2017

27 Temmuz 2017 Perşembe

Talep ve Nasip


Üniversite sınavına giren büyük oğlum aldığı puana göre bir yere yerleşme ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi geçenlerde. Ve yaklaşık üç yıl kaldığı İstanbuldan bıktığını bu nedenle dışarıdan değil, Manisadan bir bölüm seçmeyi düşündüğünü ifade etti. Ancak yerleştirme sonrasında okula kayıt için diplomayı alması gerektiğini bu nedenle İstanbula gidip gelmesi için biraz bütçe hazırlamamı istedi.

Ben ise; Araba derdindeyim. Hiç bir yere uzanamaz oldum sanki. Sanki kanatları kırılmış göçmen kuşlar gibi, yukarıdan geçen kuş sürülerine bakar gibi, arabayla geçenlere bakıp duruyorum.

Temmuz ayının başlarında on iki yıldan beri zahmetimi çeken cefakar otomobilimi satmıştım. Meğer ki otomobilli yaşama alışmışız. Yeni bir araç arasak da hemen denk gelmiyor. Araç çok ancak elimizdeki maddi imkanlarla alabileceğimiz araçlar beklentilerimizi karşılamıyor. Gönlümüze uygun düşen bir vasıta denk getirmeye çalışıyoruz. İnşallah denk gelir de aldığımız vasıtayı hayır için yararlı işlerimiz için kullanırız.

Bu arada büyük oğlumdan bir teklif geldi. İstanbul Avcılar daki okuluna gidip diplomasını almak, aldıktan sonra da fırsat bulursak araç bakmak fikri ortaya çıktı. Aile meclisi toplandı. Erkekler komisyonu olarak İstanbula gitmenin diplomayla beraber hem seyahat anlamında, hem de araç bulma anlamında ve gençlerin yetişmesi bakımından da yararlı olacağı görüşü ile seyahat oluru alındı.

Ben izin alamazsan oğlan tek başına gidecek önce okulunu sonra fırsat bulursa araç bakma işini yapacak. Beyenip seçtiğinde de ben parayı eft yapacaktım.( Bu niyeti aile meclisine açmadık gizliydi) Oğlanda arabayla gelecekti.
Bu niyetle pazartesi Müdür Beyle görüştüm uygun gördü. Ama Ömer Bey "bir gün git gel pestil olursun, yapamazsın" deyince, yeniden görüşerek sağolsun Müdür Beyden iki gün izin aldık.İyi ki Ömer Beyin önerisini yapmışım yoksa çok zor olurdu.

Biz kafamızda araç derdinin dalgınlığı ile uğraşırken, hem diplomayı alıp hem de biraz gezebiliriz saf niyetiyle   işyerinden iki gün izin alıp büyük oğlan, küçük oğlan ve ben bir pazartesi geçesi İstanbul istikametine yola çıktık. Sabah hedefe ulaştığımızda diploma işinin olamayacağını anlayınca, üzüntü ve gerginlik içinde hedefteki diğer konuya odaklanarak durum değerlendirmesi yaptık. ( Bu sırada yaşanılanları ve karar sürecini kapalı tutmak istiyorum (!)

(...Zaten günlerdir internetteki araba satış sitelerini tarayıp duruyordum. Geçen Cumartesi akşamı arayıp tararken bir kaç araca denk gelmiştim.  Biri Ispartada 2008 model chevrolet 88 00 km de benzinli, lpg li. Diğeri İzmitte  Dacia Sandero 2013 model 120 00 km de. Dizel. Bir diğeri de Turgutlu da 2010 model  Renault Sembol idi 22.500, dizel. Ancak kaç günden beri sitedeydi. Beklemesinin bir sebebi olabilirdi. O sıralarda kaportacı arkadaşın işi olduğundan aracı incelemeye gidemedik.Demek ki bazen bir şeylerin denk gelmemesinde de bir hayır oluyor. Önceki İkisi beklentilerimize uygun idi.( Kızın fikrini aldım.Beyaz renk olduğu için Daciayı beyenmişti....)

Yakın hedef olarak birkaç telefon konuşması derken nihayetinde İzmitte amacımıza ulaştık. İçimde nelerle karşılaşacağımızı bilememenin getirdiği belirsizlikten olduğunu tahmin ettiğim bir kıpırtı, heyecan vardı. Zaten her değişim anında hafifte olsa yaşadığım bir duygu bu heyecan. Emektar yeşil periyi satmaya giderken de öyle idim. (Sonunda kızın beyendiği oldu. Ama diğerleri de -sağolsunlar- aracı görünce olumluydular.)

Değişim anında yaşadığı bu heyacanı yönetebilirse insan, yeni ufuklara açılabilir diye düşünüyorum.
Bu düşünceler ve hatıralarla Salı gecesi eve geldiğimizde yorgun ama amacına ulaşmış insanların rahatlığı vardı. İnşallah işin mali boyutundaki ayarsızlıklar ve tutarsızlıklar bir şekilde aşılacaktır. 

29 Haziran 2017 Perşembe

Ramazandan Sonra

Ramazan biteli dört gün oldu. Dün de bayram bitti. Ve dünden itibaren hayat -Ramazan öncesi- bıraktığımız yerden devam etmeye başladı. 
Sabah işyerine tam zamanında geldim  ve personelinin yarısı izinli olan büroda beklemeye başladım. Diğer birimlerde çalışanlar birbirinin geçmiş bayramlarını kutluyorlar... 
Sistemde yeni gelen ve hemen bitecek  bir görev olmadığından internette araştırma (!)  yapıyoruz.

Ancak mesai saatleri ilerledikçe havanın sıcaklığı artmaya başlıyor.  
Gün devam edip güneşin ışıkları batı yarım kürenin sonuna yaklaştığında, işyerinden ayrılıyorum. Güneş gözlerimi kamaştırmasın diye şapkamı öne doğru eğdikten sonra bisiklete binip çarşı içinde devamlı kullandığım  yoldan  eve doğru gidiyorum.

Evde herkeste bir bezginlik, sıcaktan kurtulmak için serin yer arayışı, ama nereye gidilirse gidilsin nafile, sıcak her yerde .
Ev; en üst, en son kat olduğundan, güneşi her yönden alıyor. Davetsiz misafir gibi ya camlardan ışığıyla ya da kızgın duvarlardan ısısıyla, hararetiyle evimize giriyor. Bu kadar sıcak ve samimi bir misafir evde yaşayan bizleri sıkıyor, terletiyor, Bir an evvel gitmesini bize uygun uzaklıklardan sadece bir kuru selam vererek geçmesini istiyoruz. Her şeyin aşırısı zararlı.

Güneş de sonunda istenmediğini anlamış olacak ki sessizce  ve bizlere farkettirmeden evden ayrılarak batıdaki  dağların ufuklarından sesleniyor ışıklarına ve biraz bize küskün bir edayla terkediyor şehrin ufuklarını. Dalga dalga azalan ışık, merhale merhale loşluğa ve ardından gelecek karanlığa hazırlıyor bizleri.  
Akşam yavaş yavaş çöküyor. Karanlıkla beraber bir efkar yayılıyor yalnız, hassas kırılgan gönüllere. 
Gün başka diyarlara göç etsede ardında duvarlara yollara, vasıtalara görünmez bir yapışkan mayi gibi bıraktığı sıcaklık durmaya devam ediyor. O gecenin bir yarısına kadar bizlerle yaşamaya hemhal olmaya devam ediyor. 
Gecenin bir yarıısnda bizlerin haline her daim acıyan Rabbimiz hafif bir yel estiriyor şehrin sokaklarına.
Ve Temmuz sıcaklarında bu şehrin içinde yaşamaya çalışan bizler, ancak o saatten itibaren bir nebze ferahlayabiliyor ve yarı baygın halde uykulara dalabiliyoruz.(29.06.2017)

9 Haziran 2017 Cuma

Oruç Tut Sıhhat Bul"

Ramazan ayında iradesi imkanı olanlar, sağlığı yerinde olanlar, canları istiyorsa oruçlarını tutuyorlar.
Bu ay yaklaşırken içimde gelişen tedirginlik oruca başlayınca gitgide azalıyor. Bir süre sonra yeknesaklaşıyor. Günlük aktivitemin standart bir eylemi haline geliyor. Unutuyorum. Vücudum da unutuyor, akşam sofraya oturuncaya kadar. 

Sofraya oturunca çocuklarla beraber ezanı top sesini beklerken gitgide geriliyoruz. Top patladığında yarışta depar atan sporcu gibi hırsla saldırıyor çocuklar. İster istemez o yarış havasına kendimi kaptırdığım zamanlarım oluyor. Benim için kötü. Beklemeli sakin bir şekilde yemeğimi yemeliyim. Çünkü hızlı yemek doyduğunu anlamamaya yol açıyor. Bu da daha fazla kalori  ve yemek sonrasında şişkin mideyle sıkıntılı sıkıntılı beklemek demek . 

Sonra sahura kadar, gidebilirsen teravih, ardından evde tv izlemek gecenin bir yarısında uykuya dalmak, yine gecenin bir başka zamanında  eşimin veya çocukların seslenmesiyle davul gümbürtüleri arasında uyanmak. 

Yine sofraya oturarak kahvaltı türü hafif yiyeceklerle donatılmış masada birşeyler atıştırmak. Ne olur ne olmaz, hava sıcak olabilir suyu bir bardak daha fazla içeyim. Acıkabilirim. Şimdi sahur bitti topu patlayacak çabuk olmalıyım, Bir parça daha yesem zararı olmaz, Ne de olsa akşama kadar bir şey yemeyeceksin, Tedbirli ol v.s gibi iç düşünceler arasında yine sofradan biraz (!) fazla yiyerek kalkmak, Sonra öğleye kadar doğurma zamanı gelmiş büyükbaş hayvanlar gibi sıkıntılı sıkıntılı dolaşmak. Bazı günler böyle oluyor. 

Ekseriyetle diğer günlerde ise sakin, ölçülü, dengeli, kurallara uygun geç acıktırıcı ve enerjiyi dengeli bir sekilde akşama kadar sürdürmeye yarayacak gıdalarla beslenerek devam ettiriyorum orucumu. Böyle günler daha sakin huzurlu geçiyor.  

Dengeli olmak hayatın her anında aşamasında gerçekten en  önemli insani hususiyetlerden. Eskilerin deyimiyle itidalli olmak.   

Hayatın içinde gelişen olaylarda ve olaylarla ilintili yeni süreçlerde her zaman dengeli olmak soğukkanlı olmak bizim sorunları daha kolay çözebilmemizi sağlayacaktır diye düşünüyorum. 

Orucun biyolojik yapımıza yararları yanında akılcı düşünebilmemize de katkıları olduğunu düşünüyorum.Çünkü gücünü kaybettiğinin farkında olan insan, gücünü sınırlı bir zaman içinde dikkatli kullanarak (pilini bitirmemeye özen göstermesi) yaşadığı ortamdaki sorunları daha akılcı, rasyonel, pragmatik ve en önemlisi etik olarak çözmek zorundadır. ( çünkü ibadet yapıyor.) 

Bir ay boyunca midesini boş tutarken zihnindeki kirlilikleri de temizleyebilirse insan, Ramazan sonrası hayatı çok daha olumlu hale gelir. 

Her  oruç tutan bu olumlu değişimi gerçekleştirebilse, toplum yaşadığı o güzide ayın güzelliklerini içine sindirmiş olarak bir sonraki Ramazana kadar aklen ve manen daha da gelişebilir. 


Oruç, midemizin ıslahından çok zihniyetimizin davranışlarımızın ıslahına vesile olursa amacına ulaşmış olacaktır diye düşünüyorum. (09.06.2017 Cuma)

2 Haziran 2017 Cuma

2017 Ramazan 6 gün

        2017 senesinin Ramazan ayının altıncı gününün de sonuna geldik çok şükür. Oruç tutan arkadaşlarda halsizlikle bağlantılı bir sükunet hakim. Bu sükunet diğer oruç tutmayan arkadaşları da etkiliyor sanırım. Ya da şahıslara ve Ramazana saygılarından dolayı sükunet onların davranışlarını da belirleyen ana unsur oluyor belki de.
           Ayrıca gündüzleri özelilkle sabahın ilk saatleri ortalık süt liman. Çünkü iftar teravih, teravih sonrası sonhbetleri ve sahur ardından sabah namazı derken uykusuz ya da az uykulu geçen zamanın ardından ramazan sabahları sessizleşiyor, sakinleşiyor.
        Akşama doğru  iftar saati yaklaştıkça yeniden hareket başlıyor. Evine yuvasına yetişmek isteyenler, iftar saatinde sofrada bulunmak isteyenler, eve yiyecek alma telaşına kapılanlar ortalığı ister istemez velveleye veriyorlar. Olsun. O kadar da olsun.
        İnsan bünyesinde ise öğleden sonra gitgide halsizlik artıyor, enerji azaldıkça hareketler kısıtlanıyor.
        Öfke, masallarda geçen ulaşılamayan kaf dağlarının zirvelerinde karanlık bir mağaraya saklanıyor.Hırs'ın nerede olduğunu da Ramazan boyunca kimse bilmiyor. Zaten öğrenmek de istemiyor aklı eren insanlar.  Öfkeyle beraber nice muzır hal ve davranış varsa onlarda öfkenin önderliğinde aynı mağaradalar sanırım. 
        Ramazan ayı sona erdiğinde enerjiler kaloriler vücutta artmaya başlıyor. Tüm o kafdağına saklananlar yeniden bir virüs misali ruhumuzun cidarlarını sarmalamaya başlıyor.
          İnşallah bu yıl kaf dağındaki o mağaranın ağzı kapanır da hayatımızı ve huzurumuzu bozan muzırlar içeride mahsur kalıp dışarı çıkamazlar. 

               Yanımıza gelemezler.
(2 Haziran 2017)

24 Mayıs 2017 Çarşamba

İşgünü

Bu yıl Ramazan ayı 27 Mayıs 2017 ilk oruç için ilk sahura kalkmamızla başlayacak. İnşallah o güne sağlıkla kavuşur ve oruçlarımızı tutabiliriz.
İş yerinde bir süredir sessizlik, gerginlik, durgunluk değil benim için işsizlik hakim. Sisteme kaç zamandır iş düşmüyor. Her sabah geldiğimde bilgisayarı açıyorum. Sisteme giriyorum. Yapılacak iş sayısı sıfır gösteriyor.
Beklemek özellikle başıboş beklemek bir süre sonra insanda kayıtsızlık boşvermişliğe yol açıyor. Uyurgezer gibi mesainin son dakikasına nasıl geldiğimi anlamıyorum. Belki de emekliliği doldurmuş olmamım da bu kayıtsızlıkta etkisi vardır.
Sadece bende mi bu boşluk diye etrafa göz gezdirdiğimde benim kadar olmasa da bir sukunet var. Her kes birşeylerle meşgul oluyor. Yanımdaki masadaki değerli arkadaşım geçen gün müdürün yere düşürerek bozduğu radyoyu düzelttirdi ve arasıra kendi keyfince müzik açıyor. Dinliyoruz.
Kaç zamandır müdürün odaya telaşla girip işlerin akibetini sorduğunu göremiyorum. O da odasında bilgisayarda birşeylerle meşgul, misafir ağırlamakla meşgul.
Saat 16.59 ve bugünlük kapanış. (24.05..2017)

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...