28 Temmuz 2017 Cuma

Beklemek

Beklemek. Gelecek olan bir müjdeyi, bir haberi, kaybolmasın diye bir nesneyi beklemek. Anlamından da anlaşılacağı üzere duraganlık pasiflik içerir. Özellikle de sabır vardır beklemenin muhtevasında.

"Sabır; ruhun umulan oluşa verdiği mühlettir." diyordu bir kitabının satırları arasında Sezai Karakoç doğrudur dediği, öyledir.

Bir ağacın gövdesinin kökleriyle sarıldığı toprağın üstünde,  gökyüzünün altında durup büyümesi, yaşantısını devam ettirmesi gibi, bir ağaç gibi beklemek. Bir asker gibi sınırların dikenli tellerin yanında gelebilecek bir tehlikeye karşı beklemek. 

Sağlık kurumunun acil servisinde gelecek hastaları beklemek. Ya da uzaklara gönderdiği bir yakınının gelişini beklemek. Akşam olduğunda işten çıkıp eve gelecek olan babasını beklemek. 

İçinde özlemin, hasretin, kavuşmanın, barışmanın hayallerini saklayan ve gülümseyen yüzlerde uzaklara dalgın bakarken derin bir iç çekişle anlaşılabilen mutlu geleceği beklemek. 

Doğumevinin kapısında endişe, sevinç, tedirginlik içinde ne yapacağını bilemez bir telaşın girdabında adımlayan, içerden gelecek bir bebek ağlaması sesini, baba olmanın ilk heyecanı ile bekleyen eş .

Üniversite sınavının  sonucunda aldığı puana göre, sıraladığı isteklerinin tutup tutmadığını yerleşip yerleşmediğini öğrenmek için sonuçların açıklanacağı günü, anı dakikayı gitgide artan bir heyecan içinde beklemek. 

Genelinde isteğinin gerçekleşme umudu içinde, ancak olamayabileceğini de ihtimal dahilinde tutan bir düşüncenin sonucunda yaşanan karmaşık duygularla beraberdir, sessizce oturarak,  ayakta durarak, düşünceli ama yavaş adımlarla ileri geri yürüyerek o anın gelmesi beklenir.

Beklenen geldiğinde haber olumluysa sevinç çığlıklarının ardından bir mutluluk sağanağı dökülmeye başlar bazen gözlerden. 

Eğer beklenen ümit edilen olmadıysa bu defa durgun bir yüz, sessiz bir hıçkırık ve  bir hüzün selidir aynı gözlerden dökülen.

Karlı dağların başında,
Salkım salkım olan bulut,
Saçın çözüp benim için,
Yaşın yaşın ağlar mısın? Yunus Emre

Allah dileyen herkesi beklediklerine, özlediklerine  tez zamanda kavuştursun.
28.07.2017

27 Temmuz 2017 Perşembe

Talep ve Nasip


Üniversite sınavına giren büyük oğlum aldığı puana göre bir yere yerleşme ihtimalinin yüksek olduğunu söyledi geçenlerde. Ve yaklaşık üç yıl kaldığı İstanbuldan bıktığını bu nedenle dışarıdan değil, Manisadan bir bölüm seçmeyi düşündüğünü ifade etti. Ancak yerleştirme sonrasında okula kayıt için diplomayı alması gerektiğini bu nedenle İstanbula gidip gelmesi için biraz bütçe hazırlamamı istedi.

Ben ise; Araba derdindeyim. Hiç bir yere uzanamaz oldum sanki. Sanki kanatları kırılmış göçmen kuşlar gibi, yukarıdan geçen kuş sürülerine bakar gibi, arabayla geçenlere bakıp duruyorum.

Temmuz ayının başlarında on iki yıldan beri zahmetimi çeken cefakar otomobilimi satmıştım. Meğer ki otomobilli yaşama alışmışız. Yeni bir araç arasak da hemen denk gelmiyor. Araç çok ancak elimizdeki maddi imkanlarla alabileceğimiz araçlar beklentilerimizi karşılamıyor. Gönlümüze uygun düşen bir vasıta denk getirmeye çalışıyoruz. İnşallah denk gelir de aldığımız vasıtayı hayır için yararlı işlerimiz için kullanırız.

Bu arada büyük oğlumdan bir teklif geldi. İstanbul Avcılar daki okuluna gidip diplomasını almak, aldıktan sonra da fırsat bulursak araç bakmak fikri ortaya çıktı. Aile meclisi toplandı. Erkekler komisyonu olarak İstanbula gitmenin diplomayla beraber hem seyahat anlamında, hem de araç bulma anlamında ve gençlerin yetişmesi bakımından da yararlı olacağı görüşü ile seyahat oluru alındı.

Ben izin alamazsan oğlan tek başına gidecek önce okulunu sonra fırsat bulursa araç bakma işini yapacak. Beyenip seçtiğinde de ben parayı eft yapacaktım.( Bu niyeti aile meclisine açmadık gizliydi) Oğlanda arabayla gelecekti.
Bu niyetle pazartesi Müdür Beyle görüştüm uygun gördü. Ama Ömer Bey "bir gün git gel pestil olursun, yapamazsın" deyince, yeniden görüşerek sağolsun Müdür Beyden iki gün izin aldık.İyi ki Ömer Beyin önerisini yapmışım yoksa çok zor olurdu.

Biz kafamızda araç derdinin dalgınlığı ile uğraşırken, hem diplomayı alıp hem de biraz gezebiliriz saf niyetiyle   işyerinden iki gün izin alıp büyük oğlan, küçük oğlan ve ben bir pazartesi geçesi İstanbul istikametine yola çıktık. Sabah hedefe ulaştığımızda diploma işinin olamayacağını anlayınca, üzüntü ve gerginlik içinde hedefteki diğer konuya odaklanarak durum değerlendirmesi yaptık. ( Bu sırada yaşanılanları ve karar sürecini kapalı tutmak istiyorum (!)

(...Zaten günlerdir internetteki araba satış sitelerini tarayıp duruyordum. Geçen Cumartesi akşamı arayıp tararken bir kaç araca denk gelmiştim.  Biri Ispartada 2008 model chevrolet 88 00 km de benzinli, lpg li. Diğeri İzmitte  Dacia Sandero 2013 model 120 00 km de. Dizel. Bir diğeri de Turgutlu da 2010 model  Renault Sembol idi 22.500, dizel. Ancak kaç günden beri sitedeydi. Beklemesinin bir sebebi olabilirdi. O sıralarda kaportacı arkadaşın işi olduğundan aracı incelemeye gidemedik.Demek ki bazen bir şeylerin denk gelmemesinde de bir hayır oluyor. Önceki İkisi beklentilerimize uygun idi.( Kızın fikrini aldım.Beyaz renk olduğu için Daciayı beyenmişti....)

Yakın hedef olarak birkaç telefon konuşması derken nihayetinde İzmitte amacımıza ulaştık. İçimde nelerle karşılaşacağımızı bilememenin getirdiği belirsizlikten olduğunu tahmin ettiğim bir kıpırtı, heyecan vardı. Zaten her değişim anında hafifte olsa yaşadığım bir duygu bu heyecan. Emektar yeşil periyi satmaya giderken de öyle idim. (Sonunda kızın beyendiği oldu. Ama diğerleri de -sağolsunlar- aracı görünce olumluydular.)

Değişim anında yaşadığı bu heyacanı yönetebilirse insan, yeni ufuklara açılabilir diye düşünüyorum.
Bu düşünceler ve hatıralarla Salı gecesi eve geldiğimizde yorgun ama amacına ulaşmış insanların rahatlığı vardı. İnşallah işin mali boyutundaki ayarsızlıklar ve tutarsızlıklar bir şekilde aşılacaktır. 

29 Haziran 2017 Perşembe

Ramazandan Sonra

Ramazan biteli dört gün oldu. Dün de bayram bitti. Ve dünden itibaren hayat -Ramazan öncesi- bıraktığımız yerden devam etmeye başladı. 
Sabah işyerine tam zamanında geldim  ve personelinin yarısı izinli olan büroda beklemeye başladım. Diğer birimlerde çalışanlar birbirinin geçmiş bayramlarını kutluyorlar... 
Sistemde yeni gelen ve hemen bitecek  bir görev olmadığından internette araştırma (!)  yapıyoruz.

Ancak mesai saatleri ilerledikçe havanın sıcaklığı artmaya başlıyor.  
Gün devam edip güneşin ışıkları batı yarım kürenin sonuna yaklaştığında, işyerinden ayrılıyorum. Güneş gözlerimi kamaştırmasın diye şapkamı öne doğru eğdikten sonra bisiklete binip çarşı içinde devamlı kullandığım  yoldan  eve doğru gidiyorum.

Evde herkeste bir bezginlik, sıcaktan kurtulmak için serin yer arayışı, ama nereye gidilirse gidilsin nafile, sıcak her yerde .
Ev; en üst, en son kat olduğundan, güneşi her yönden alıyor. Davetsiz misafir gibi ya camlardan ışığıyla ya da kızgın duvarlardan ısısıyla, hararetiyle evimize giriyor. Bu kadar sıcak ve samimi bir misafir evde yaşayan bizleri sıkıyor, terletiyor, Bir an evvel gitmesini bize uygun uzaklıklardan sadece bir kuru selam vererek geçmesini istiyoruz. Her şeyin aşırısı zararlı.

Güneş de sonunda istenmediğini anlamış olacak ki sessizce  ve bizlere farkettirmeden evden ayrılarak batıdaki  dağların ufuklarından sesleniyor ışıklarına ve biraz bize küskün bir edayla terkediyor şehrin ufuklarını. Dalga dalga azalan ışık, merhale merhale loşluğa ve ardından gelecek karanlığa hazırlıyor bizleri.  
Akşam yavaş yavaş çöküyor. Karanlıkla beraber bir efkar yayılıyor yalnız, hassas kırılgan gönüllere. 
Gün başka diyarlara göç etsede ardında duvarlara yollara, vasıtalara görünmez bir yapışkan mayi gibi bıraktığı sıcaklık durmaya devam ediyor. O gecenin bir yarısına kadar bizlerle yaşamaya hemhal olmaya devam ediyor. 
Gecenin bir yarıısnda bizlerin haline her daim acıyan Rabbimiz hafif bir yel estiriyor şehrin sokaklarına.
Ve Temmuz sıcaklarında bu şehrin içinde yaşamaya çalışan bizler, ancak o saatten itibaren bir nebze ferahlayabiliyor ve yarı baygın halde uykulara dalabiliyoruz.(29.06.2017)

9 Haziran 2017 Cuma

Oruç Tut Sıhhat Bul"

Ramazan ayında iradesi imkanı olanlar, sağlığı yerinde olanlar, canları istiyorsa oruçlarını tutuyorlar.
Bu ay yaklaşırken içimde gelişen tedirginlik oruca başlayınca gitgide azalıyor. Bir süre sonra yeknesaklaşıyor. Günlük aktivitemin standart bir eylemi haline geliyor. Unutuyorum. Vücudum da unutuyor, akşam sofraya oturuncaya kadar. 

Sofraya oturunca çocuklarla beraber ezanı top sesini beklerken gitgide geriliyoruz. Top patladığında yarışta depar atan sporcu gibi hırsla saldırıyor çocuklar. İster istemez o yarış havasına kendimi kaptırdığım zamanlarım oluyor. Benim için kötü. Beklemeli sakin bir şekilde yemeğimi yemeliyim. Çünkü hızlı yemek doyduğunu anlamamaya yol açıyor. Bu da daha fazla kalori  ve yemek sonrasında şişkin mideyle sıkıntılı sıkıntılı beklemek demek . 

Sonra sahura kadar, gidebilirsen teravih, ardından evde tv izlemek gecenin bir yarısında uykuya dalmak, yine gecenin bir başka zamanında  eşimin veya çocukların seslenmesiyle davul gümbürtüleri arasında uyanmak. 

Yine sofraya oturarak kahvaltı türü hafif yiyeceklerle donatılmış masada birşeyler atıştırmak. Ne olur ne olmaz, hava sıcak olabilir suyu bir bardak daha fazla içeyim. Acıkabilirim. Şimdi sahur bitti topu patlayacak çabuk olmalıyım, Bir parça daha yesem zararı olmaz, Ne de olsa akşama kadar bir şey yemeyeceksin, Tedbirli ol v.s gibi iç düşünceler arasında yine sofradan biraz (!) fazla yiyerek kalkmak, Sonra öğleye kadar doğurma zamanı gelmiş büyükbaş hayvanlar gibi sıkıntılı sıkıntılı dolaşmak. Bazı günler böyle oluyor. 

Ekseriyetle diğer günlerde ise sakin, ölçülü, dengeli, kurallara uygun geç acıktırıcı ve enerjiyi dengeli bir sekilde akşama kadar sürdürmeye yarayacak gıdalarla beslenerek devam ettiriyorum orucumu. Böyle günler daha sakin huzurlu geçiyor.  

Dengeli olmak hayatın her anında aşamasında gerçekten en  önemli insani hususiyetlerden. Eskilerin deyimiyle itidalli olmak.   

Hayatın içinde gelişen olaylarda ve olaylarla ilintili yeni süreçlerde her zaman dengeli olmak soğukkanlı olmak bizim sorunları daha kolay çözebilmemizi sağlayacaktır diye düşünüyorum. 

Orucun biyolojik yapımıza yararları yanında akılcı düşünebilmemize de katkıları olduğunu düşünüyorum.Çünkü gücünü kaybettiğinin farkında olan insan, gücünü sınırlı bir zaman içinde dikkatli kullanarak (pilini bitirmemeye özen göstermesi) yaşadığı ortamdaki sorunları daha akılcı, rasyonel, pragmatik ve en önemlisi etik olarak çözmek zorundadır. ( çünkü ibadet yapıyor.) 

Bir ay boyunca midesini boş tutarken zihnindeki kirlilikleri de temizleyebilirse insan, Ramazan sonrası hayatı çok daha olumlu hale gelir. 

Her  oruç tutan bu olumlu değişimi gerçekleştirebilse, toplum yaşadığı o güzide ayın güzelliklerini içine sindirmiş olarak bir sonraki Ramazana kadar aklen ve manen daha da gelişebilir. 


Oruç, midemizin ıslahından çok zihniyetimizin davranışlarımızın ıslahına vesile olursa amacına ulaşmış olacaktır diye düşünüyorum. (09.06.2017 Cuma)

2 Haziran 2017 Cuma

2017 Ramazan 6 gün

        2017 senesinin Ramazan ayının altıncı gününün de sonuna geldik çok şükür. Oruç tutan arkadaşlarda halsizlikle bağlantılı bir sükunet hakim. Bu sükunet diğer oruç tutmayan arkadaşları da etkiliyor sanırım. Ya da şahıslara ve Ramazana saygılarından dolayı sükunet onların davranışlarını da belirleyen ana unsur oluyor belki de.
           Ayrıca gündüzleri özelilkle sabahın ilk saatleri ortalık süt liman. Çünkü iftar teravih, teravih sonrası sonhbetleri ve sahur ardından sabah namazı derken uykusuz ya da az uykulu geçen zamanın ardından ramazan sabahları sessizleşiyor, sakinleşiyor.
        Akşama doğru  iftar saati yaklaştıkça yeniden hareket başlıyor. Evine yuvasına yetişmek isteyenler, iftar saatinde sofrada bulunmak isteyenler, eve yiyecek alma telaşına kapılanlar ortalığı ister istemez velveleye veriyorlar. Olsun. O kadar da olsun.
        İnsan bünyesinde ise öğleden sonra gitgide halsizlik artıyor, enerji azaldıkça hareketler kısıtlanıyor.
        Öfke, masallarda geçen ulaşılamayan kaf dağlarının zirvelerinde karanlık bir mağaraya saklanıyor.Hırs'ın nerede olduğunu da Ramazan boyunca kimse bilmiyor. Zaten öğrenmek de istemiyor aklı eren insanlar.  Öfkeyle beraber nice muzır hal ve davranış varsa onlarda öfkenin önderliğinde aynı mağaradalar sanırım. 
        Ramazan ayı sona erdiğinde enerjiler kaloriler vücutta artmaya başlıyor. Tüm o kafdağına saklananlar yeniden bir virüs misali ruhumuzun cidarlarını sarmalamaya başlıyor.
          İnşallah bu yıl kaf dağındaki o mağaranın ağzı kapanır da hayatımızı ve huzurumuzu bozan muzırlar içeride mahsur kalıp dışarı çıkamazlar. 

               Yanımıza gelemezler.
(2 Haziran 2017)

24 Mayıs 2017 Çarşamba

İşgünü

Bu yıl Ramazan ayı 27 Mayıs 2017 ilk oruç için ilk sahura kalkmamızla başlayacak. İnşallah o güne sağlıkla kavuşur ve oruçlarımızı tutabiliriz.
İş yerinde bir süredir sessizlik, gerginlik, durgunluk değil benim için işsizlik hakim. Sisteme kaç zamandır iş düşmüyor. Her sabah geldiğimde bilgisayarı açıyorum. Sisteme giriyorum. Yapılacak iş sayısı sıfır gösteriyor.
Beklemek özellikle başıboş beklemek bir süre sonra insanda kayıtsızlık boşvermişliğe yol açıyor. Uyurgezer gibi mesainin son dakikasına nasıl geldiğimi anlamıyorum. Belki de emekliliği doldurmuş olmamım da bu kayıtsızlıkta etkisi vardır.
Sadece bende mi bu boşluk diye etrafa göz gezdirdiğimde benim kadar olmasa da bir sukunet var. Her kes birşeylerle meşgul oluyor. Yanımdaki masadaki değerli arkadaşım geçen gün müdürün yere düşürerek bozduğu radyoyu düzelttirdi ve arasıra kendi keyfince müzik açıyor. Dinliyoruz.
Kaç zamandır müdürün odaya telaşla girip işlerin akibetini sorduğunu göremiyorum. O da odasında bilgisayarda birşeylerle meşgul, misafir ağırlamakla meşgul.
Saat 16.59 ve bugünlük kapanış. (24.05..2017)

9 Mayıs 2017 Salı

Rüzgar

09/05/2017

İki günden beri güneybatıdan bazen sert, fırtına olarak bazen de  yel gibi esen rüzgarlarla beraberiz şehrin sokaklarında. Tozla dolu gözlerimiz, kulaklar ve burun deliklerimizle işimizin peşinde koşturup duruyoruz.
Ve şehrin keşmekeşi içinde hepimizde bir sersemlik bir uyku hali var. Mutena bir köşede kediler gibi büzülüp şu rüzgarlar geçinceye kadar dinleniversek ne iyi olur.

Rüzgarlar fırtınalar ardından gelecek olanların ya habercisidir ya da müjdecisi. Çünkü bahar geçip mevsim yaza döndüğünde gelen bulutlar ya sel olup taşar gider bir yerleri yıkar gider. Ya da dolu olup bağları bostanları gülistanları fidanları çiçekleri dalları yaprakları kırar gider. Yani yaz yağmurları Nisan yağmurlarına benzemez sert olur felaket, korku taşır bilenlerin gönüllerine.
İnşallah bu defa yazdıkların saçma bir düşünce yumağı olur da güzel sakin yağmurlarla karşılaşırız.

İşyerinin penceresinden gördüğüm çam ağacı, esintiyle  yapraklarını bana doğru eğip," saat 17.00  oldu haydi evine git" der gibi sallıyor.
Bilgisayarı kapatıp gitme zamanı. Bisiklete binme zamanı, evde uzanma zamanı geldi.

10/05/2017

Sabah işe gitmek amacıyla evden çıktığımda dünkü hava yoktu. Sukunet vardı. Oradan oraya savrulup esmekten bitap düşen yorulmuş rüzgarların şehrin içinde bir kuytu bulup dinlendikleri zamanlardı.

Bir gün önce hava tahmin raporlarına güvenerek geleceğinden ve yağacağından tedirgin olduğum yağmur, bulutlarını şehrin üzerinde biriktirmemiş olsa da, güneydoğu yönünde yüksek irtifalarda görülen  kuzguni renkli bulut kümeleri öğleden sonra yeni bir hareketin başlayacağını belli ediyordu.

Hareket için gerekli basınç değerleri oluşuncaya kadar rüzgarlar kayıtsızca dinlenebilirlerdi.

Artık güneş kış dönemindeki gibi değil. Daha sıcak daha parlak. Bu  sıcaklık ve parlaklığı farkeden gözlerden gönüllere bir mutluluk sevinç ışınımı gidiyor sanki.

Daha iyi hissediyor kendisini  insan daha moralli, daha pozitif, daha neşeli.

15/05/2017

Beklenen yağmur gelmedi. Hava tahminleri gerçekleşecek diye bir şey yok ama yine de insan çoğunlukla tahmin ettikleri çıktığı için beklentiye giriyor. Bu kez de öyle oldu.Yağmur yok. Ancak memleketin bir yerlerinde kara yağmur bulutlarının dolaştığı bazı yerlerde yağmur olduğu dün gece yarısından itibaren havanın serinlemesiyle beli oldu. Hava hafif esintili ve serin. Yol ortasındaki palmiye ağaçlarının en tepedeki dalları  rüzgarın esintisiyle uğuldayarak bir o yana bir bu yana sallanıp duruyorlar.
İş yerinde ise bekliyoruz. İş bekliyoruz. Burasının adını artık işyeri demesek de işsiz yeri desek daha uygun olacak. Dışarıda kahvehane önlerinde sandalyelerde kaykılmış bedenleri ayak ayak üstündeki bacaklarıyla ileriye doğru boş mu düşüncelerini baktığı anlayamadığım bir kısım insanlardan farkımız sadece sabah işe gelmemiz. Onlar dışarıda biz içeride oturuyoruz. Bekliyoruz...

Tasarruf

Tasarruf kelimesi toplumun nice zamandır  unuttuğu ya da önem vermediği kelimelerdendir. Çünkü bu kelime; iradeyi, az harcamayı,çalışmayı, zevklerden, keyiflerden, isteklerden vaz geçmeyi hatırlatır.
İnsan nefsinin doyumsuzluğu nedeniyle tasarruf yapmak zor bir iştir, mücadeledir. 

Ama sabrederek tasarruf eden ve çalışanların yaşadığı meşakket; biriktirilenler arttıkça,  gözle görülür etkilerini belli etmeye başladıkça,  tasarruf yapmaya canla başla devam edebilirler. 

Zihinlerinde yarın diye bir kelimesi, gelecek beklentisi olmayanlar ise vur patlasın çal oynasın havasında vurdumduymazlığı kendine şiar edindiklerinden, isteklerinin sınırlandırılmasını hazmedemez, kabul edemezler, sabredemezler.  Oyuncağı elinden alınmış çocuklardaki mızmızlanma benzeri sert tepkiler hiddetler, öfkeler başlar.

Daha sonra da o memleketin insanlarının sonu iyi olmaz.;

"Çalışmadan üretmeden rahat yaşam yollarını itiyat haline getirmiş milletler önce haysiyetlerini sonra istikballerini daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkumdurlar."(K.Atatürk) 

O nedenledir ki geleceklerini düşünen insanlar daha güzel bir geleceğin ancak çalışmayla ve tasarrufla inşa edilebileceğini bildiklerinden  tesir edebildikleri insanlara tasarrufu gayreti ve çalışmayı  önerirler. 

Sabır, fedakarlık, kanaat,irade, idare, tasarruf birbirini tamamlayan güzel kelimelerdir. 

Tasarrufun ters anlamlısı ise harcamadır, savurmadır, tüketmedir... Ve sevimsizlik barındırır, Ölçüsüzlük barındırır. 

Olumsuzluğu anlatabilmek için eski insanlar "Harca harca nereye kadar!" "Nerede bu yoğurdun bolluğu" , "mirasyedi "  "hayatını harcamak"  gibi darbımeseller tamlamalar kullanırlardı.

Ne mirasyedi gibi , ne de varyemezler gibi olmalı..

İnsanın hayatını sağlıklı devam ettirebilmesi için çalışma, tasarruf ve harcama dengesini kurabilmesi gerekir.

Böyle olursa hayat daha anlamlı, keyifli ve mutlulukla dolup taşar  diye düşünüyorum.


3 Mayıs 2017 Çarşamba

Kağnı.

Çocukken yaz tatillerinde Kütahya Gediz İlçesine yakın olan köyümüze giderdim. Temmuz ayının kavuran sıcakları geldiğinde tarlalarında biçilen ekinleri  yükledikleri, önde iki öküzün yavaş yavaş çektiği tekerlekleri gıcırdayan ve gıcırtıları uzaklardan bile duyulan kağnılar dikkatimi çekerdi. Gece gündüz harmanyerine  taşırlar, ardından harmanyerinde işibiten dövülen ayıklanan buğdayları ve samanları ambarlara taşırlardı. Günler geçtikçe o seslerle yaşamaya alışır, her an kulağımıza gelen ağlamaklı iniltileri kanıksar ve dikkate almaz farketmez olurduk....

Büyük iki tekerlekli, yapımında sadece ağacın kullanıldığı el yapımı araçlardı. Yokluktan, ihmalden ya da beceriksizlikten yağlanması geciktirilen tekerlekler bağlantı noktasındaki ağaca sürttükçe, yağı azaldıkça gıcırtısı artardı. 
...
İlkokul üçüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz Hasan Hoca Türkçe dersinde  bir konuyu okutuyordu. Biz de hem dinliyor hem de kitaptan takip ediyorduk. "Millet malıdır" başlıklı ders konusu kısa yazıyı sınıfa okuyan arkadaşım bir ara yutkundu sustu nefes aldı ve yeniden okumaya başladı,  Ancak sesinde bir burukluk oluştuğunu farkedince yakınında olduğumdan parmağımı kaldırdım. Okuyan sıra arkadaşımdaki değişikliği öğretmenimiz de farketmişti ve hemen bana eliyle sen devam et diyerek işaret etti. Arkadaşıma  dokunarak durdurdum ve  hemen kaldığı yerden devam ettim. Fakat konunun içine dalarak o kadar etkilenmişim ki biraz sonra aynı boğukluk bana da sirayet etti.  Sesim tıkanmaya başlarken, bu defa öğretmenin diğer sıradaki kız arkadaşa okutmaya başladı.

Kitabı okuyan kız arkadaşıma bakarken bir ara sınıf öğretmenimizle göz göze geldik. Gözlerinin altındaki yeni kabarmaya başlamış, damlamaya hazırlanan pırıltılar vardı. Sınıfta arka sırada oturan haylazlar grubu bile susmuştu. 

Hepimiz etkilenmiştik.
Şerife Bacının Kağnısı ve bacının çocuğunun soğuktan titremesini anlatan bir kitaptan alıntılanan  kısa bölümdü. Ama hepimiz o soğuğu, çaresizliği,vatan için yapılan fedakarlığı hissetmiştik.

(..."Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı'nda yaşlı kadın ve erkekler ile birlikte İnebolu'da bulunan cephaneleri Ankara'ya götürülmesinde çocuğu ve kağnısıyla yer alırken kış şartları nedeniyle Aralık 1921'de donarak öldü... Anlatılan odur ki, cephane ıslanmasın diye battaniyesini cephaneye sarmış bebeğine de sarılıp onun donmaması için uğraş vermiştir...


http://fotogezi.blogspot.com.tr/2011/02/kurtulus-savasnn-kadn-kahramanlar_16.html")


1919-1920-1921- 1922- 1923 ardı ardına yazılan bu rakamların o günleri bire bir yaşayan Anadolu için büyük önemi,anlamı vardı. İstila - İşgal - Zulüm - Birlik - Mücadele - Azim / Gayret - Kurtuluş - Zafer ve  Cumhuriyet kelimelerinin de...
...
1973 yılı idi ve  Cumhuriyetin ellinci yılının 29 Ekimini Hükümetle Hatuniye Camisinin arasındaki tören alanında (şimdi park) yeni kutlamıştık. Aylar öncesinde şiirler şarkılar belletmişti öğretmenimiz. Hasan Hocamız 1928 doğumlu idi, ama seneler boyu çektikleri yüz hatlarındaki derin çizgilerle belli oluyordu. Ve bu bayrama hazırlığı diğer bayramlara göre daha farklıydı. Daha telaşlı, daha yerinde duramaz, daha heyecanlıydı. "Müjdeler var yurdumun toprağına taşına,  erdi  Cumhuriyetim elli şeref yaşına" diye başlayıp devam eden marşlar ezberlemiştik günlerce.

Ve o beklenen  gün geldiğinde şehrin tüm okullarının pırıl pırıl siyah önlüklü öğrencileri ve en güzel elbiselerini giymiş  öğretmenleri ile alanın doğu tarafında sağ eli havada üzerinde takım elbisesiyle bize bakan Atatürk heykelinin karşısında sıradaydık. Öğretmenler uzakta kendi aralarında muhabbetteyken yem bulmuş serçe sürüleri gibi cıvıldaşıp duruyorduk.
Büyükler kürsüye çıkıp uzun nutuklar çekiyorlardı. Biz ise durmaktan, ayakta beklemekten sıkılıyorduk. 

Bir ara okul müdürümüz öğretmenleri çağırdı. Öğretmenlere birer paket verdi. Telaşla sınıflarının yanına koşuşturdular. Öğretmenimiz de sınıf başkanını çağırarak bir şeyler tembihledi ve elindeki paketi verdi. Başkan en öndeki öğrencileri elindekileri paylaştırdı. Öndeki öğrenciler geriye doğru tek tek dolaşmaya başladılar. Merakla sıranın bize gelmesini bekliyoruz ama sıradan çıkmaya da çekiniyoruz. Çünlü öğretmen gözetliyor. Bizi daha okuldayken uyarmıştı. Alanda şımarmak yok yoksa cezalandırırım demişti. Oynayamıyoruz. Sonunda elindekilerle başkan bizim sıraya geldi.Sağ elinde bir iğne, sol elinde  kırmızı beyaz renkli bir kağıdı  siyah önlüğümün sağ üst cebinin üzerine tutturuverdi. İçe dönük beş ayın içinde bulunan tek yıldızlı bir arma, kağıt rozet. 

Cumhuriyet Bayramı kutlamaları -çocuklarımın katıldığı törenler hariç- daha heyecansız idi.  Zaman geçtikçe kuruluşun ve kurtuluş heyecanı da azalıyor mu acaba?

Çocukluğumuzda Kurtuluş Savaşını yaşayan büyüklerimiz vardı etrafımızda. Konu açıldığında anlatırlardı. Masal havasında dinliyor olsak da ilk kaynaktan yaşananları dinlemek ve kitaptan da okumak pekiştiriyordu.

Şehrin kurtuluş günü  olan 8  Eylül de şenliklerle kutlanırdı, 

Fener alayı düzenlenirdi. Ellerinde yanan meşalelerle askeri birlikler uygun adım yürüyüşle batı kışladan İzmir caddesinden kırmızı köprüden Mesir camisinin önünden geçerek hükümet alanına doğru şehri dolanırdı.
Meşale; bir metrelik sopanın üzerine tek bir çivi ile çakılmış küçük bir teneke konserve kutusuna kül doldurulur ve içine gaz dökülerek yakılır.Aynı hizadaki askerler sağ elleriyle tutarlardı.
Ellerindeki meşalelerle ve coşkulu marşlarla, uygun adım rap rap yere vuran postal ritmiyle, gecenin karanlığında az aydınlatılmış İzmir caddesi üzerinde  yürüyen askerleri seyreden halk kurtuluşu daha iyi idrak ederdi.

Özellikle uzaktan trompetlerin o düzenli ve davulun sıralı vuruşunu duyunca, anneler babalar evde kim varsa apar topar evlerden caddeye koşmaya başlardık.

Gaz dökülerek yakıldığından ateşle beraber kara bir duman da çıkaran meşalelerin uzaktan görüntüsü ateşin kızıllığı, askerin marşları, uygun adım yürürken postal sesleri ve askeri bando/ trompet takımının katıldığı marşların şatafatını inşallah birgün sizlerde görürsünüz. O zaman ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Tören kıtasında yürüyen askerler yanımıza geldiğinde  yer sarsılırdı, titrerdi. Ve o an biz kopardık. İçimizdeki çoşku ayyuka çıkardı. Tren geçerken demiryolunun yakında bulundu iseniz o sarsıntıya benzer sarsıntıyı bilirsiniz.

Şimdi birkaç film, açık oturum, bir kaç basit tören ile iş geçiştiriliyor sanki. 
O heyecan ve coşkuyu -ne yalan söyleyeyim- arıyorum.

Ama -yok-

7 Nisan 2017 Cuma

Merhaleler.

Pus sardı yine. 
Sabahtan görülen mavi gökyüzü ve cam gibi yemyesil olan güneyimizdeki dağlar yine dumanlandı. Cuma namazına girerken, güneybatıdan kapkara bir bulut kütlesi hızla şehrin üzerini örtmeye başlamıştı bile. 
Acaba namazda iken yağmura tutulurmuyuz diye tedirgin oldum. ama şu an itibarı ile saat 15.45. Sadece o ilk gelen kara bulut kütlesinin ardından şehrin üzerini sarmalama, yığınak yapma işi devam ediyor. 
Baharı müjdeleyen ılık hava ve güneş ışığının arasına kara bulutlar girdi.

Aşama aşama merhale merhale tedrici olarak gelir bahar ve yaz. Birden gelmez. Alıştıra alıştıra gelir ve alıştıra alıştıra gider. Ağustosun 15 inden itibaren inişe başlar sıcaklar. Yine adım adım serinler ve soğur havalar. Mevsim geçişleri denilen bu olsa gerek. 

Eğitim,  öğretim, terbiye de aynı şekilde, aşama aşama yüklenir insana, yani insan zihnine ve bedenine.

Spor yaparken ilgilendiğimiz spor dalının temelleri öğretilir. Ardından antenmanlarla  aşama aşama yeni bilgiler ve beceriler eklenir. Azim gayret, yetenek ve şans bir araya gelirse şampiyon olur.

İnsan hayatı da öyle değil mi? Anne karnında başlar, doğar büyür gelişir, yetişir, yaşayıp, kırlaşan saçlar, zorlanan yollar, bükülen beller derken son yolculuk, son yattığımız yer -o da nasip olursa- bir musalla taşından sonra mezar. Aşama aşama gelişiyor, sonlanıyor.

Belki de toplumların gelişmesi ıslah olması ya da bozulması dejenere olmasında da aynı kaideler geçerlidir.
Merhale merhale.
Gemiler su alıp batarken de birden değil yavaş yavaş gömülürler deryanın derinliklerine.
Ve transatlantik denilen büyük gemiler de yavaş yavaş hızlanırlar. yavaş yavaş dururlar. Durduklarında da ilk hareketleri zor olur.

Ağaçlar da birden kurumazlar, önce hafiften bir renk değişmesi başlar yapraklarda, ardından adım adım kuruma başlar. Esasında ağaç belli eder azar azar sararmakla su ihtiyacını, hastalığını.
Bilenler alıcı gözle bakanlar anlar, farkederler bu durumu.
Her şey merhale merhale.

Pisliğe, pis kokuya alışan insanlar zamanla pis kokuyu duymazlar diyor Haliçte Yaşayan Simonlar kitabında Hanefi Avcı. Söylemese de yaşayanlar bilir bunu. Bir vakitler İzmirde şehrin içinden geçen Yeşildere isimli akarsunun  halk arasındaki adı  (..)okludere idi. Çünkü yakın semtlerin pis suları, lağımları Yeşildereye akardı. Etrafında semtler vardı. İnsanlar güzel (!) İzmirde o koku içinde yaşayıp giderlerdi.  O tarihlerde Halamın  evi de  Yeşilderenin 30-40  metre yakınında idi  ve her gittiğimde uzun süre burnumu kapatır, ağzımdan nefes alır, yavaş yavaş alışırdım, (mecburen) İşkencenin bir türü de bu olsa gerek...

Ancak inkılaplar devrimler için bu geçerli midir denirse. Geçerlidir. Önce toplumlar kriz belirtisi gösterirler, krizler çözülmedikçe yavaş yavaş büyür ve memnuniyetsizler isyanı başlatır. Ardından yenilenme gelir. Kabuk değiştirme gibi.




Bir eski hatıra.

Geçen Salı (04.04.2017) akşam üzeri işten çıkınca yönümü eve değil de Karaköye doğru çevirdim. Akşamın yorgunluğu omuzlarımdan bastırsa da yavaş yavaş yürüdüm. Önce her zaman bulma ihtimalim olan kahveye baktım. Yoktu. Sonra küçük adımlarla biraz daha yukarıya çıktım. Parkı geçtikten sonra parkta oynayan  küçük yeğenimi gördüm. Dayı dedi dedem parkın köşesinde oturuyor. Baktım. Babamda beni gördü. Yanına gittim.  Dereden tepeden birçok konuda sohbet ettik. 
Bir ara yine hatıralarına daldı. Bugünlerde yaşadıklarını birbirine karıştırsa da çocukluğunu iyi hatırlıyor. Üç ya da dört yaşlarında 1943-1944 kıtlık yılları, Dedem Çanakkalede jandarma. Bir kaç devre askerin tezkereye gönderilmediği Alman Harbi dedikleri Seferberlik yılları, 2 dünya savaşı yılları. 1914-1915 doğumlu olduğunu sandığım dedem jandarma olduğu için yeniden askere çağrılmış tahminin.  Ebem kaynanası görümcesi hepsi bir bahçe içindeki birkaç odada yaşıyorlar. Bir oda ebem dedem ve biricik oğulları babam. Ancak dedem askerde. Ebem ve babam yalnız. Kaynanası ve görümcesi ile sıkıntıları var. gelir kaynağı yok. Birikmiş yok. Yiyecek yok, gıda yok... Aşağı yukarı köyün ekseriyeti aynı durumda. Babam sokağa çıktığında sıcak, yumuşak  ekmek yiyen arkadaşlarını görünce üzülüyor. Komşuların bazıları çocukları aç kalmasın diye bulup buluşturup ekmek yapıyorlar. Ancak kendilerine yetecek miktarda  olan ekmeği evde yemesini söyleseler de dokuma tezgahı başında işe dalan ana babalarının elinden kurtulanlar  dışarda kendilerince  gösteriş yapıyorlar. Bilseler yapmazlar ama yapıyorlar. Bunu farkeden komşular ise ebemlerim dam üstündeki ocağın bacasından iple ekmek/ yiyecek sarkıtıyorlar.Çünkü yüzyüze gelirlerse alan da veren de utanacak hicap duyacak. Birisi damüstüne çıktığında bacadan birşey sarkıtıyorsa yemek zamanı, yardım etmek isteyen diğeri onu görünce bacadan sarkıtma işini bitirp evine ininceye kadar gizleniyor, bekliyor. Ne zaman ki ortalık sakinliyor, o da yukarı damüstüne çıkıp ebemin bacasından başka bir gıda sarkıtıyor. 
Ancak aşağıda bulunan Ebem iplerin renginden kimin sarkıttığını biliyor, anlıyor,belli etmiyor. Sessiz bir kabullenme karşılıklı olarak. Bu bizim kendi örneğimizde şahit olduğumuz, ama başka sıkıntıda olanlara da benzer yöntemlerin kullanıldığına dair bir delil sayılabilir.
Ebem yirmili yaşlarda küçük çocuğu ile yalnız.Ve eşi asker. Ve eşinin yakınları anlayışsız. Onların haberi olması da durumu değiştirebilir. Belki de gizliliğin bir sebebi de yardım eden komşuların aralarındaki aile içi gerginliği bilmeleri.
Ebem rahmetlinin bir başka hatırasında ise Babam yumurta istediği için,ocakta sahanda kaynayan suyun içine kabukları soyulmuş kuru soğanı  kaynattığını, babamın ne zaman pişecek dediğinde bak hala kaynıyor,pişmedi  diyerek aldatmak zorunda kaldığını anlatmıştı.  
Yine günlerden birgün dedemin yakın köylerden asker arkadaşı Çanakkaleden izne gelmiş, gelirken dedem mektup göndermiş ve çocukların durumuna bir bakıver deyip, küçük oğlunun fotoğrafını istemiş.  Asker arkadaşı köye gelip babamı ve ebemi görmüş, Oğlunun fotoğrafını istediğini söylemiş. İzinden geri döneceği güne kadar bir fotoğraf çektiriverin de götüreyim Hasan Ali ye demiş.
Ebem kimle nasıl gittiyse Gediz e gidip babamın  boydan bir fotoğrafını çektirmiş. Günü gelince asker  arkadaşı ile dedeme yollamış. Dedem arkadaşına işinin ve çocuğunun halini sorduğunda arkadaşı Hasan Ali iyi değil demiş. Zordalar. Zor durumdalar, iyi görmedim demiş tekrar tekrar. Dedem bu duruma çok üzüldüğünden olsa gerek.günlerden bir gün  Uşağa çıkan bir göreve kendini kaydettirerek o bahaneyle köye de uğramış ve eve girdiğinde  Ebem o kadar halsizmiş ki, baygın baygın yüzü duvara, sırtı kapıya  dönük uzanıyormuş, dedemi görmemiş, farketmemiş, ya da moral çöküntüsü var... Dedem içeri girmeden, hemen bir eşekle Gediz e inmiş. İmkanı ölçüsünde ev ihtiyaçlarını eşeğe yükleyip gelmiş. Birkaç yük odun getirmiş. Evin ev olduğunu tekrar hissetmiş ebem.

İşte Çanakkaleye giden o fotoğraf babamdaydı. Ben de alıp tarayıcıdan büyük boy hale getirmiştim.
Birgün köye gittiğimde ebemi ziyaret etmiştim. Çocukluğunun geçtiği keçi güttüğü uzak dağların eteklerindeki arazilerini gören, geniş penceresinin yan duvarında babamın çocukluğunun eski fotoğrafının  A4 e bastığım kopyasını yorgan ipiyle bir mukavvaya dikmiş ve duvardaki çiviye asmıştı.
O fotoğraf yarımdı. babamı ayakta durması için tutan iki el görünüyordu. Diğer kısım ebemin fotoğrafı mahrem olduğu için ayrılmış. Ama dedem mi ayırdı. Fotoğrafı vermeden Ebem mi kesti öğrenemedim. Ayrıca diğer parça nerede o da mechul.
( Birgün olur da unuturum, eksiğiyle, kusuruyla bizden de bir kayıt kalsın sonrakilere. )


Rahatlık

Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikaye...