21 Ekim 2016 Cuma

Bugün Cuma

Bir günün sonuna daha vasıl olduk. Bugün Cuma saat 16.49. Haftanın son, iki günlük tatilin ilk saatleri. Çok çalışan (!) kamu görevlileri iki gün dinlenecek ve Pazartesi günü dinç bir zihin ve bedenle işine başlayacak, verimli istekli olarak  vazifelerini  yapacak. Ancak zamanla kanıksanıyor bir kısım şeyler ve sıradanlaşıyor. 1975 li yıllarda hafta tatili iki gün olduğunda öğrenciydim. Cumartesi öğleye kadar ders yapardık. Öğrenciliğin yapısı gereği cumartesi tatiline sevinmiştik.Sonra muhtelif iş kollarında çalıştık. Bir ara 1979 yılı yaz döneminde hiç hafta  tatilimin olmadığı  fırında çalışmıştım. Okullar açılınca ayrıldım. Ancak fırında  eleman olmadığı zamanlarda ev yakın olduğundan beni çağırırlardı. Gecenin bir vakti Fırıncı Ramiz Abi çekinerek evimizin kapıyı tıklatır ve  "gelirmisin Sertif hasta oldu. Onun yerine çalışır mısın fırında" - Tamam derdim. Çünkü para kazanacaktım. Sabah saat 07.30 sıraları okul arkadaşım Muhlis fırının önünden geçerken beni görüp gelir "hadi hazırlan Okul saati geldi" derdi. Hemen eve gider bir çırpıda giyinir. Kitaplarımı alır Muhlisle okula giderdim. Okulda hareketli dersler olduğunda zaman geçip  giderdi. Ancak tarih dersi olduğunda, ne yaparsam yapayım gece çalışmasının yorgunluğuyla derinliklere -uykunun derinliklerine- dalardım. Hocam sağolsun hoşgörüyle karşılar hadi  gidip yüzünüzü yıkayıp gelin derdi.
O günler geldi geçti... Bu günlerde gelip geçecek...Hayırlısı.

11 Ekim 2016 Salı

Kahvehaneler Üzerine Şef Garson.

Önceleri Habeşistan'da, sonra Yemen'de yetişen ilk kahve bitkilerinin Osmanlı'ya gelmeye başladığı tarih XIV. yüzyıldır.[4]
1550'lerde de İstanbul'da ilk kahvehane açıldı ve kısa sürede yakın ve uzak ülkelere yayıldı. 17. yüzyılda, kahvehane Osmanlı Devleti sınırlarının dışında, Avrupa'da görülmeye başlandı ve kısa zamanda popüler oldu.
Kısa zaman içerisinde kahvehane sayısı hızla arttı, kahve içmek ve yarenlik etmek amacıyla buralarda toplanan muhtelif zümrelerden ve değişik kültür seviyelerinden insanlar, çok hızlı gelişen bir kültürel birikim ortamı, sosyalleşme mekânı, siyasî iktidar karşısında seslerini duyurabildikleri bir kamusal alan meydana getirdiler.

Osmanlı'da kahvehane

Osmanlı geleneksel toplum kültürünü şekillendiren saray, medrese ve cami dışında, “sivil” bir anlayışla ortaya çıkan kahvehane, XVI. ve XVII. yüzyılların İstanbul’unda, pek sık rastlanmayan bir tepkiyle karşılaştı. ‘Miskinlerin buluşma mekânı ve fitne yuvası’ olarak görülen kahvehane, başta iktidar olmak üzere toplumun çeşitli kesimlerinin tepkisini çekti.
1567 yılında başta Suriçi İstanbul olmak üzere İstanbul’daki bütün kahvehaneler kapatıldı. Hatta IV. Murat, bu gerekçelerle kahvehaneleri top yekûn kapatmaya yönelik şiddetli ve kapsamlı girişimlerde bulundu. Sadece Eyüp ve çevresinde 120 kahvehane kapatıldı. XVI. yüzyılın ikinci yarısında ve XVII. yüzyılın ilk yarısında ‘tehlikeli yerler’ olarak görülen kahvehaneler ‘külliyen’ kapatılırken XVII. yüzyılın ortalarından itibaren otorite, ‘tehlikeyi’ önlemek için toptan kapatmak ve yıkmak yerine, yekdiğerlerine ‘ibret olsun’ babında tek tek bazı kahvehaneleri kapatarak bir tür yıldırma siyaseti takip etti.
Ancak kahvehanelerin sayısı günden güne artmaya devam etti. Kanuni Sultan Süleyman’ın hükümdarlığının son dönemlerinde İstanbul’da 50 kahvehane bulunduğu belirtilirken, bu sayı, XVI. yüzyılın sonunda altı yüze ulaştı. XIX. yüzyılın başlarında ise 2.500’lere kadar çıktı. Hem sayı olarak, hem de itibar olarak kahvehanelerin önemi arttı. 18. yüzyılda yeniçeriler toplum hayatının her alanına müdahale etmekteydi. Zorba olarak bilinen bazı yeniçeri üyeleri çeteler kurdular. Bağlı bulundukları ortalardan üyeler toplayan zorbalar, kahvehaneler satın alarak çetelerinin "mafya mekanı" olarak kullandılar. İşlerini buradan yönettiler. Bu zorbalardan bazıları lüks kahvehaneler kurmakla nam salmıştı. Bu zenginliğin kaynağı kanun dışı topladıkları paralardı.[5] Dönemin kahvehane sahibi ünlü zorbalarından: Kahvecioğlu Burunsuz Mustafa Kuledibi Kahvehanesi'ne, Darıcalı İbrahim Çavuş Hendek Kahvehanesi'ne, Galatalı Hüseyin Ağa Çardak İskelesi Kahvehanesi'ne, Tiflisli Ali Toygar Tepesi Kahvehanesi'ne sahipti.[6]
Kahvehane zaman içerisinde mevcut kültürel ve toplumsal hayatın içerisine dâhil olmayı başardı. Kültürün üretildiği ve tüketildiği bir mekân haline geldi. Birçok değişikliklere uğrayarak hayatiyetini devam ettirdi. Her ne kadar sadece erkek sosyalliğini barındırsa da Osmanlı şehrindeki kamusal yaşamın önemli bir kısmını oluşturdu. İlk başlarda marjinal bir yenilik olarak görülen kahvehane, çok geçmeden normalleşti ve toplumun ekonomik, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayan merkezî bir konuma geldi.


Vikipedia kısaca böyle anlatıyor.
Bugün de kahvehaneler için hala geçerliliği olan eleştiriler var.
Ve hala miskinliğin, boş zaman geçirmenin mekanlarından. Sınırlı ekonomik düzeydeki halk kesimlerinin sosyalleştiği alanlar da denebilir. Başlangıcındaki ilk amacı kıraat olsa da sadece iri puntolu gazetelerin öncelikle sporla pardon futbolla alakalı arka sayfalarının kıraat edildiği hanelerdir. Bazı kıraathanelerde tozlu bir raf üstünde güneşten ve sıcaktan bozulmuş ciltleri ve sayfalarıyla var olan kitapları da sayarsak  göstermelik olarak isminin gereğini yerine getiriyorlar denebilir. Sözlü kültürün geliştiği mekanlar olarak da sınıflandırılabilir.
  • Türkiye’deki kahvehane ve kütüphane sayılarının kıyaslaması şöyledir; 
  • Kütüphane sayısı: 1.412-
  • Kahvehane sayısı: 570.000-
  • Buna göre 49.000 kişiye bir kütüphane düşerken, 122 kişiye bir kahvehane düşmektedir. 
  • Maalesef Türkiye’de ihtiyaç malzemeleri sıralamasında kitaplar 235. Sırada yer almaktadır.
  • Türk çocukları kitap okuma konusunda çoğu Afrika Ülkelerinin gerisinde kalmış durumdadır. Japonya’da toplumun % 14 ü, Amerika’da % 12 si, İngiltere’de ve Fransa’da %21i düzenli kitap okurken Türkiye ‘de yalnız 10.000 kişide 1 kişi düzenli kitap okuyor.
  • Nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken,73 milyon nüfuslu Türkiye’de bu rakam 2-3 bin civarında kalıyor.
  • Türkiye’de 1 kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın; bir Norveçli 300, Amerikalı 210, İngiliz ve Japon 87 katını ayırıyor dünya. Ortalaması da Türklerin ayırdığı zamandan 3 kat fazla.
  • Türk halkı kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat ayırıyor. Türkiye kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkesinin gerisinde kalmış durumda.
  • Türkiye’de 100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. (http://www.ozetkitap.com/tr/bunlari-biliyor-musunuz)

Şehremini-Şehrkızı adlı kitabının 62. sayfasında Orhan Koloğlu; "...Bir saraylının, Yemen Valisi Özdemir Paşanın 1540 larda oradan kahveyi getirmesi, bir dönüşü başlatmıştı....Valimizin hemen arkasından, 1554 de Halepli Hakem ile Şamlı Şems adlı iki Arap'ın Tahtakale'de birer kahvehane  açmalarıyla yepyeni bir çağın ilk adımı olur. Mecma-i Zürefa diye nitelenen i Saraya erişemeyen okuryazarların burada sohbet toplantıları başlatması ilgiyi arttırır...İmamlar ve müzezzinler "halk kahvehaneye müptela oldu,mescitlere kimse gelmez oldu."dediler.Ulema ise " Messavihanedür" (kötülükler yeri),ana varamktan meyhaneye varmak evladur" ... diye ifade etmektedir.

Çocukluğumun geçtiği Semtteki kahvelerle ilgili gözlemlerim:

Manisa Şehrinin güzide semtlerinden olan Karaköy kahvelerinde dostlarla bir çay içip dertleşmek de öyle kabarık faturalar getirmezdi.
Şimdiki kahve dünyası kafeleri gibi değildi. Kasa, adisyon v.s. standartlar, misyon,vizyon bilinmezdi. Nevi şahsına münhasır denir, kahvelerin de bulunduğu semte göre şekillenen mahalli kaideleri vardı.Yurt çapındaki kahvelerin ortak kuralları tabii ki vardı. Ben o kadarını bilemem ancak bölgesel gözlemlerim üzerinden bazı sonuçlara varabiliyorum. Birbirinin halini, derdini tasasını bilen insanlar topluluğunun, mahallenin bir parçasıydı. Vakıfbank'ın müşteri arttırmak için kullandığı "halden anlamak" reklam kelimesi olarak değil gerçek anlamıyla vardı.

Sadece ekonomik bir getiri amaçları yoktu.  Günün her saatinde belli insan grupları bulunurdu. Gündüz saatlerinde ihtiyarlar dertleşirler, sohbet ederler, tavla başında rekabet ederlerdi. Şehrin diğer kısımlarında işlerinden dönenlerin oturup sohbet edip kısa kağıt oyunlar çevirdikleri zamanlar akşam üzerleri ve akşam yemeği sonrasıydı. Mahalle kahveleri bir başka açıdan meclis, forum olarak işlev görüyor diyebiliriz. Siyasi düşüncelerin analiz edilerek genel kanaatlerin oluştuğu mekanlardı. Mahallede, kahve bakkal,cami varsa hamam birbirine yakın yerlerde olurdu. Berber, bazen kahvenin bir köşesinde çalışırdı. Hırs,kâr yoktu. Kanaat ve paylaşım vardı.O günler için geçinmek kelimesinin insan onuruna yakışan anlamları vardı.

Doğal olarak şehirleşme köyden kente hızlı göç mahallede oturanların sayısını arttırdı.Yüksek dağlarda oluşan yağmurun karın sel olarak gelip akarsuyu bulandırdığı gibi sanayileşme kent nüfusunu arttırdı. Mukim dostluklar gitgide azaldı, kendi kabuklarına çekilir oldu insanlar, dertlerini paylaşacak sadece ruh doktorları ve psikologlar kaldı.Stres aldı yürüdü. İnsanlar kendi meselelerini çözemez oldular, intiharların oranı artmaya başladı.

Kemerinin yan tarafındaki bozuk para cüzdanını şıkırdatarak dolaşan şef garsonlar ise insaflı ve inisiyatif sahibiydi. Bazen es geçer, hesap düzlerdi, fakir fukaradan -içini acıtanlardan- para almazdı. Durumu bilen hali vakti yerinde bir kısım devamlı müşterisi de şef garsondan para üstü almazdı. İfşa edilmez, açık açık konuşulmazdı. Gözler ve gülümsemeler, bazen bir göz kırpışla şef garson durumu anlardı.

Kahveden ayrılmak, hesap ödemek isteyen müşteri ayağa kalkar hesap diye seslenirdi. Ve hızla yanına yetişmek hesabı almak zorundaydı şef garson. Koşa koşa  ya da hızlı adımlarla yürürken  -istemeseler de  o kadar çok bozuk para yüzünden- cüzdan her adımda  şıngırdardı.
(Eski -gençlik zamanlarımın- hatıraları arasında güler yüzlü hareketli bir şefi hatırlıyorum Ahmet (Dolay) Abi. O da diğer şefler gibi müşteri çağırdığında, madeni paraların şıngırtısını azaltmak için sağ eli deri bozuk para kesesinde göbeği oynayarak  (cüzdan mı desem) koşar giderdi müşterinin yanına, sessizce hesabı yapar ve ücreti alırdı.
Yüzündeki tebessümden bilirdik onun içhalini,Oğulları Vedat ve Fuat ta bir süre babalarının mesleğini yaptılar.Vedat iyi futbol oynardı.O da sessiz bir yapıya sahipti. Sonra biri yangın tüpü imalatçılığına,diğeri futbol sektörüne girdiler...)

Şimdiki "cafe"lerde elinizde adisyon makbuzuyla kasaya gidip ücretinizi ödersiniz. Hesap denetimi bakımından da rasyonel bir yöntem olsa da, eski gördüklerimiz bize daha samimi geliyor.


6 Ekim 2016 Perşembe

Verim.

Zamanı verimli kullanmak. Bu cümlenin gereğini layıkıyla yerine getirebilmek zor. Ancak bu zor amaca ne kadar yakınlaşılırsa o kadar iyi. İnsan maddi ve manevi yönleri olan bir varlık.Manevi yönden zaafa düştüğünde maddi kuvvetini kamil anlamında kullanamamaya başlıyor. Sünepeleşiyor, bezginleşip bitkinleşiyor.Ya da başka bir ifade ile miskinleşiyor.
O nedenle manevi yönünü kuvvetlendirmeli ki maddi yönü de buna bağlı olarak kuvvetlensin.
Hayatta başarı  kazanabilmek için manevi olarak güçlenmek zorunludur. 
Yeni ifadeyle içsel itki, eskilerin deyimiyle manevi tahrik insan denen varlığın bedenini ve beynini daha verimli kullanmasına sebep oluyor.
Çanakkale Savaşında Koca Yusuf'un koca top mermisini kaldırması gibi, Edison'un ampulü bulurken yılmadan başarıncaya kadar çalışması gibi...Ve akla gelmeyen nice örnekler...

Günlerin Getirdiği

 İki Eylülden bu yana  yazmadığımı fark ettim.
Yazmak için gereken eşref saati bekleyeyim derken unutup gittim bloğun satırlarını. Bu arada her saniye değişen dünyada ve dünyamda neler olmadı ki.
Çok şükür, 2 Ekim 23.00 sıraları ta dünyanın öbür ucundan kızım geldi, sağ salim. Onun sevinci neşesi yanında diğer olumsuzlukları boş veriyorum. Dünyada her şeyimizin dört dörtlük olması için mücadele etmeye, problemlerle uğraşmaya, ya da eldekilerin kaybetme riski ve korkusuyla pasifliğimi analiz etmeye boş veriyorum.
Allah'ın izniyle bizde var olan, bizlere bahşedilen nice nimetleri fark edip şükretmek varken, neden olmayanlar için üzülüyoruz ki. Olmamasında da vardır bir Hikmet deyip es geçebilmeliyiz.
Okullar açıldı küçük oğlan lise ikiye yani 10 sınıfa başladı. Geçen hafta İzmir'deki bir maçta bileğini incitmiş sağ kolu alçılı alçılı dolaşıp duruyor.
Yine 10 gün kadar önce büyük oğlum da dershaneye başladı. Hareketlerinde bir heyecan, yeniden başlamanın tatlı güzel bir telaşı var. Başarma azim ve gayreti içinde görüyorum. belki birkaç küçük aksaklık olabilir. Aşar gider, neleri aşmadı ki. Her şeye rağmen amacına kilitlenip başarıya ulaşacağını düşünüyorum ve güveniyorum. İnşallah her üçü de muvaffak olacaklar.
Biz de, anne baba olarak her üçüne elimizden gelen desteği veriyoruz. Her ne kadar bazen isteklerini tam karşılayamasak da, elimizdeki imkanların durumunu ve böyle olmasının sebeplerini izah ederek ikna etmeye çalışıyoruz.
Dünyada her şey bizim isteklerimize göre ilerlemiyor. Bazen yeni bir gelişme için imkanlarımızı riske atabiliyorken, bazen de var olan dengeyi koruma refleksiyle isteklerimizi gelecekteki beklentilere göre sıraya alıyoruz. Bu da hemen sonuç almak ve amaca hemen ulaşmak düşüncesinde olanlarda kırılganlıklara sebep oluyor. Doğal olarak ana sebep, imkan/istek dengesine her birimizin farklı bakmasıdır. Sorunun çözümü birbirimizin isteklerini yeni bir noktada, yeni bir denge kurarak karşılayabilirsek bulunabilir. Çözüm birbirimize imkanlarımızı, amaçlarımızı ve korkularımızı iyice anlatabilmekle açık iletişimle bağlantılı diye düşünüyorum.
Hayat akıp gidiyor üzülsek sıkılsak, boşversek de... Akıp giden zaman içinde sadece kayda geçen eylemlerimizin sorumluluğu omuzlarımızda bir klasör yükü olarak dolaşıyor ömrümüzün sonuna dek.
Eğer eylemlerimiz pozitif , insani ve maddi çevremize yararlı eylemlerse bu klasör yükünü taşımak mutlu bir haberi, müjdeyi taşımak gibi yormuyor insanı. Işıltılar içinde güzel bir yolda ilerliyormuş hissiyle yürüyorsun... 
Eğer omuzundaki klasör negatif eylemlerle doluysa, sanki ağır, pis kokulu kirli, ayıplarla dolu bir çuvalı omuzlarında istemeyerek taşımaya çalışıyor, sürüklüyor gibisindir. Bataklık, karanlık gizli korkularla dolu bir yolda   bir gizli yer bulup atmak istersin ya öyle bir şey... 
Fakat,o pis çuvaldan ve yoldan  gerçekten tam anlamıyla kurtulmak istersen onun da kolaylıkları var... Sadece pozitif eylemlerle dolu klasörleri taşıyanların yoluna girmeye  niyetlendikten ve son kararını verdikten sonra, iç dünyanı arındırıp kolayca geçebilirsin.
En güzeli; bir şekilde kafamızın önemli bir bölümünü olumlu ya da olumsuz olarak  işgal eden o klasör çuvalından unutarak kurtulmak ve hiç bir şey yokmuş gibi sıfırdan pozitif bir sayfa açarak başlamak... 

Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır. 

Her şey sende başlar ve sende biter.
İşte böyle, mevzuya nereden girdik nereden çıktık,

Yine iç hesaplaşmalarımın dışavurumunu paylaştım gayri ihtiyari olarak.

2 Eylül 2016 Cuma

Yaz sonu bitkinliği

(İşyerinde arkadaş uyardı.-Abi ne zamandır blog sayfasına yazmıyorsun! Ben de uyarısını dikkate almak zorunda hissettim. Ne yazayım diye düşünürken başlayıverdim hayırlısıyla...)
. . .
Ağustos sıcakları da geçip gidiyor. Havada, sıcaklardan yorgun düşmüş yellerin ılık serinliği dolaşıyor. Bazen benim, bazen senin bağrına hafif ferahlıklar bırakıp, başka taraflara doğru usulca geçip gidiyor.
Ama, sadece havada değil, ağaçlarda da sıcaklarla mücadele etmenin yıpranmışlığı, yerlere dökülmeye başlayan sararmış yapraklarla kendini belli ediyor.
Hepimizin üzerinde bir bitkinlik var. Gerçekten de sıcaktan serine geçmek ilk  anda insanı bitkinleştiriyor. Vücut kimyası  yani hormonlarımız kendini hemen adapte edemiyor sonbahara.
Ancak hayat devam ediyor. Bizi yıpratan sıcakların meyvelerin olgunlaşmasına vesile olduğunu, sıcakların sonunda bereketli hasatların beklediğini de unutmamalıyız.
Ağustos ortasından itibaren ovanın yüzünde bağcıların telaşını sadece o işlerle irtibatı olanlar bilir. Bizim gibi şehrin mutena mevkilerinde klima gölgelerinde çalışan hazırcılar ve onların cevresinde geçinip dünyadan bi haber evlad-ı iyali değil.
Önceki zamanlarda şehir ova ile çok daha bağlantılı idi. Bağbozumu, pamuk hasatı ve tütün zamanı bilinirdi. Toprakla uğraşanların dertleri ve telaşları şehirde yaşayan insanları etkilerdi. Esnafı, çerçisi, manifaturacısı, bakkalı,kuyumcusu bilirdi."Üzüm veresiye, tütün veresiye" leri ve tütün taban fiyatının kaç olduğunu,  borsayı kuru üzümü. Traktör kasalarında ovaya giden üzüm kesicilerini, pamuk toplayıcılarını, dayıbaşıları unuttu yeni nesil... Şehir sanayileştikçe bunlar geride kaldı.
Artık çeyizine  eşya alacak parayı biriktirmek için,  traktör kasalarında elinde yiyecek çıkını ile kasa kenarına büzülmüş beyaz yaşmaklı, güleryüzlü genç kızları göremezsiniz. O kızlar evlendi, çoluk çocuğa karıştı ve şimdi çocukları, -yine bir kısmını başları yaşmaklı da olsa- yüzleri yorgun ve karamsar, otobüs duraklarında kendisini fabrikaya götürecek servis araçlarını bekliyorlar.
Onlar sabahın köründe servis otobüslerine binerken yolun karşı tarafında da yarım saat sonra yine yüzleri yorgun ve bitkin vardiyadan çıkmış servisten inenleri görürsünüz.

Köyler kasabalar ve ovalarda yaşanılanlar onlar için sadece annelerinden çocuklarına anlatılan hatıralar yumağıdır artık...(02 Eylül 2016-16.20)

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Karanlık kuyulardan Aydınlık Kıyılara Doğru

İnsan her yeni gün olumsuz haberler duymaktan dolayı ne televizyon, ne internet haber veren hiçbir kaynağı görmek istemiyor. Sıkıntılar üzüntüler ülkede yaşayan bireyleri kaygıların derin kuyularına düşürüyor. İnşallah tez zamanda elem ve kaygılarla dolu derin kuyulardan, umut neşe, barış ve huzur dolu aydınlık kıyılara ulaşılır. 
Düşman zihnen ve bedenen felç etmeye uğraşıyor. Ülkede yaşayanlanları atalet içinde pasif olmasını olayları uzaktan seyretmesini ya da kendi istediği eylemleri yapması için farklı yönlerden manupule etmeye çalışıyor. Asimetrik savaş yaşanıyor.Düşman net olarak ortada görülmüyor. Sadece birilerinin düşmanın çıkarlarına hizmet eden eylemleri ile varlığı anlaşılıyor. Yeni savaş biçimi bu,  Ülkenin nadide kurumlarının bir an evvel yeni savaş çeşitlerine göre mücadele edecek bir yapıda düzenlenmesi gerekmektedir. Sadece güvenlik kuvvetleri açısından değil stratejik öneme sahip diğer devlet kurumlarının da buna dahil edilmesi şarttır. Haberlerde anlatılan acı olaylardan çıkarılan sonuç bu. 
Doğal olarak düşman  düşmanlığın yapacaktır. Doğal olmayan savunma reflekslerinin dumura uğramasıdır. Bir an önce  gaflet uykusundan uyanarak devletin ve milletin varlığını tehdit eden şer odaklarına / ocaklarına karşı yapılması elzem olanı yapabilmektir. 
Allah memleketin dirliği ve birliği için gayret gösterenlere yardım etsin. Güç, kuvvet versin.

18 Ağustos 2016 Perşembe

Ne olacak bu memleketin hali.

      Ülkenin batısında yaşayan bizler, sadece gelen haberlerden izlediğimiz doğudaki terör olaylarına üzülüp kahroluyoruz.Kendi aramızda,dost sohbetlerinde üzüntümüzün belirten ifadeler kullanıyoruz. Vatandaşlar olarak gerçekten, samimiyetle her hangi bir art niyet taşımadan içimizden geçenler bunlar. 
     Ancak yeterli mi ? Bir kötülük gördüğünde eliyle düzeltmeye çalışmak, güç yetmezse diliyle yanlışı ifade ederek düzeltilmesine destek olmak , o da olmazsa kalbiyle buğzetmek (Ki imanın en zayıf noktası budur.) Peygamber tavsiyesidir.  
   Ülke günden güne karanlık bir kaosun, bir girdabın içine sürükleniyor. İçimiz, ruhumuz durgunlaşarak, bezgince izliyoruz -film izleyen bir seyirci gibi- olan biteni. 
     "Devlet,organize olmuş toplulukların,milletlerin  ideallerinin iradesini temsil eder" diye tanımlar devleti bir düşünür. Atalarımız "ya devlet başa ya kuzgun leşe" demişler. Yine " besle kargayı oysun gözünü" ata sözünü de söylemişler.
   Devletimizin başında bulunanların akıllıca düşünüp hızlı, etkin, acil çözümler ve tedbirleri uygulamaya koymaları gerekiyor. 

    Bizler, Anadolu coğrafyasının batı ucunda yaşayan Türk milletinin fertleri olarak neler yapmalıyız?

    Dünyanın egemenleri, emperyal çıkarlarına engel olduklarını düşündükleri ülkelerle aklın mantığın almadığı yöntemlerle -istediklerini kabul ettirinceye kadar - mücadele ederler.
Saldırı altındaki ülkenin idarecileri -eğer sağduyularını kaybederlerse- ülke adına yararlı yaptıklarına inandıkları bir kısım eylemin aslında düşmana yaradığını farketmeyebilirler.
     Bu gibi zamanlarda düşmana karşı birleşerek ortak akılla, iştişare ile düşünce üreterek, akılcı eylemlerle soğukkanlı ama hızlı ve etkin bir şekilde mücadele edilmelidir. "Mevzu Vatansa Gerisi Teferruattır" sözünü düstur alarak kişisel ya da politik kavgaları bir yana bırakmalıdır.
Etrafımızda son yirmi yıllık sosyal, siyasal ve askeri olaylara baktığımızda, düşmanın kendi amaçları için  kullandığı insanlarla teslim aldığı ülkelerin nasıl bir acı, yıkım  ve kaos ortamında bulunduklarına hep beraber şahidiz.
   Irak'ta bir zengin ile bir fakirin huzursuzluk ve endişesini düşünün,Bir memlekette huzur kalmadığında ne zenginliğin ne paranın ne de malın mülkün anlamı kalıyor. Huzursuz Irak'ta zengin bir insan olmak mı? Huzurlu bir Irak'ta bir fakir olmak mı? Burada ülke ismini değiştirebilirsiniz. Eskiler "Allah dirlik ve düzenimizi bozmasın" derken bunu kastediyorlardı.
    Düşman keşke her zaman mertçe topuyla tüfeğiyle karşımıza çıkabilecek cesareti gösterebilse. Binlerce yıldan bu yana doğuda Çin sınırında, batıda Viyana önlerine kadar ve Kore ve Kıbrıs dahil ne zaman karşımıza çıksa dersini almıştır. O nedenle dersini aldığından başka  yöntemlerle işini gördürmektedir. Vatandaşlarımızın içindeki iyiniyetleri, inancı,imanı manupüle ederek, niyetlerini örterek kandırmaktadır. Bazen din kisvesi altında, bazen ırk, bazen mezhep çatışması bahaneleriyle birliğimizi beraberliğimizi kardeşliğimizi hedef almaktadır. Mertçe değil, kalleşçe devam eden örtülü bir savaşın göbeğindeyiz.
   Ümitliyiz, nice sıkıntıları aşmış Yüce Türk Milleti bu günleri de Allah'ın izniyle, evlatlarının fedakarlıkları ve ferasetiyle aşacaktır.













17 Ağustos 2016 Çarşamba

Gerçeğin Sadık Bekçisi Olmak.

Bugün odatv internet sitesinde emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz'un Cumhurbaşkanımıza yazdığı bir açık mektup vardı.Okudum. Açık mektubunda gündeme dair tecrübelerini, önerilerini ve isteklerini iletiyordu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası emekli bir komutanın düşüncelerinin ilgili makamlarca önemseneceği kanaatindeyim. Mektubun içindeki aşağıdaki  cümle dikkatimi çekti;
"Her dediğinize “evet” diyen ve size ve ülkenin geleceğine zerrece katkısı olmadığı açığa çıkmış bazı danışmanlarınızı da etrafınızdan uzaklaştırmanızı, gerçeğin sadık bekçilerine çevrenizde yer vermenizi bekliyoruz."
Özellikle  "Gerçeğin sadık bekçisi olmak" kelimesi keşke herbirimizce uygulanabilse.O zaman ülkenin bir çok sorununun düzeleceğine inanıyorum.
Yani araştırmaları ve deneyimleriyle doğruluğunu test edip kanıtladığı fikirlerinden taviz vermeden,eğilip bükülmeden duran mert insanlara ihtiyacımız var. Her rüzgarda fırıldak gibi dönmeyen,baskı karşısında fikirlerinin haklılığını söylemekten vazgeçmeden bekleyenler lazım memleketimize.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Altıncı Yıl

Blogda ilk yazıyı 8 Temmuz 2011 tarihinde yazmışım.Bu gün ise 15.Ağustos 2016.Aradan geçen zaman içinde hayatımda bir çok şey değişti.Gelişti...
Öncelikle, aynaya baktığımda 2011 deki ben değilim gördüğüm. Çevremde nice yakınlarım gitgide eksiliyor.Kimi ebedi hayata yolcu oluyor, bazısı da uzaklara göçüyor. Ancak hep aynı yerlerde gezip dolaştığımdan değişenleri farkedemiyorum. Çünkü değişim denilen şey bir anda oluşmuyor. Eskilerin deyimiyle tedricen -yani yavaş yavaş - oluşuyor. Değişim aniden olursa zihninde yer ediyor insanın.
Öyle işte, öylesine ...
Sonra eskisi gibi yeniliklere hevesim kalmadığını,dolabımdaki eşyaların yıllar içinde fazla değişmediğini farkediyorum. "Şu ayakkabı alalı beş yıl olmuş, şu ceketi alalı onüç yıl olmuş" diyorum kendi kendime...
Sonra evden eskisi kadar sık ve heyecanlı çıkmadığımı, günden güne daha durgunlaştığımı hissediyorum.

12 Ağustos 2016 Cuma

San antonio texas 2 / Mankurt

Sonunda o gün geldi.
Biraz buruk biraz üzüntü serpilmiş bir akşam vakti kızımı,arkadaşını ve büyük oğlumu uğurladık İstanbul'a gitmek üzere İzmir'den.
Büyük oğlum İstanbul Yeşilköy'de kalacak okuluna gidecek, Kızım ve Arkadaşı ise başka bir uçakla önce Paris'e ,oradan da Houston şehrine uçacaklar.
Yolculuk esnasında sağlıklı haberleşemedik. Ara ara mesajlar gönderdiler. En son Houston'a indiklerini üç buçuk saatlik bir karayolu yolculuğu yaptıklarını yaklaşık kırkbeş dk sonra San Antonia ya ulaşacaklarını ifade etti.

...

Zaman geçti. 
Şu an 12 ağustos 2016 yaklaşık iki aylık süre zarfında memlekette neler oldu neler bitti, neler geçti.
Başlıbaşına acı bir olay 15.Temmuz'u yaşadık. İnanamadık köprüye yerleşen tanklara ve halkına silah doğrultan askerlere ve ateş eden ve cana kıyan... 
Nasıl bir cinnettir bu. 
Dualı peygamber ocağını bu hale sokanlara lanet olsun.!  Helikopterlerle  güvenlik güçlerimizin üzerlerine, binalarına takır takır mermi atan hainlere ve onları bu hale -mankurt haline- getirenlere lanet olsun.
Ve yaklaşık 27 gün geçmesine rağmen hatırladıkça kelimelerin yetersiz kaldığı bir sıkıntıya duçar oluyorum. Gerçekten ya dar kelime dağarcığımın etkisi, ya da bu laneti bir insan olarak nasıl yapabildiklerine hala anlam verememem. 
İnşallah gereken dersleri, lüzum eden tedbirleri alıp böyle bir acıyı bir daha yaşamayız.
Yapılacak olan adaletle, akılla, bilimle ve 5000 yıllık tecrübe ile devlet idaresini yeniden düzene sokmak...
"Tedbir iyidir ama güvenmemek daha iyidir" demiş bir düşünür...

Saat 15.25 yazısı.27.06.2016

Yarı uykulu gözlerle bakıp duruyorum ekrana. Nedenini tam çözemediğim bir bezginlik içindeyim. Oruç mu, uykusuzluk mu, atalet mi,motivasyonsuzluk mu? Bir şeyler yazarak ataleti yenmek için uğraşmaya başladım. İnşallah hayırlı bir sonucunu görürüz. Günler gelip geçiyor. Ben ise yol kenarından geçen günlere bakıyorum. Günün içindeyim ama sanki dışarıdan seyrediyorum. Kendi tekdüzeliğimi, yeknesaklığımı. Konuşmak da gelmiyor içimden. Bazen etrafımdakileri de kırdığım oluyor. Bu durum yaşla ilgili sanırım. Andropoz kelimesi. Tip 2 diyabet rahatsızlığı ile birlikte androjen hormonlarının azalması bitkinlik, bezginlik, sinirlilik yapıyor olabilir. Bezginliklerimin sebebini buldum mu?

Şehirde dün ikindiden sonra hava kapanmaya bulutlanmaya başladı.Bu sabah hava yine bulutluydu.Yaz aylarına denk gelen Ramazan günlerinde havanın serinlemesi oruç tutanların rahatlamasını sağlıyor. Şehirde imkanı olanların evlerindeki klimalar gürül çalışıyor. Ne gecenin sessizliği,ne sabahın sükuneti kaldı. İçeride serinlik, dışarıda gürültü... Kliması olmayanlar serinlemek için pencerelerini açıyorlar. Klimaların gürültüsü odalara giriyor. Uyumaya çalışanların kulaklarında yan komşudaki dış klima ünitelerinin odayı serinletmek için asenkron motorların pompa ve pervane çevirirken ortaya çıkan mekanik seslerini dinlemek mecburiyetinde kalıyorlar. 
Yani apartman,elektrik,teknoloji ,kolaylık, konfor ve huzursuzluk. Birileri rahata ererken diğerleri sıkılıyor. Otopark, yoğunluk, sıkışıklık, huzursuzluk. Çarpık kentleşme, şehirleri bırakıp köylere mi kaçmalı...İmkan bulursan yap.

...Yine takıldım.Ne yazayım ki diye düşünmeye başladım. Konular bulmak, yazmak mecburiyetin deymişim gibi uğraşıyorum. Bu çabaların insana yararı olabilir. Klavyeye bakmak beyninden geçenleri klavye üzerinden bilgisayarın ekranına ve hafızasına aktarıvermek. 

Mümin Sekman'ın Ataleti yenmek kitabını okuyorum. Şu anda bilgisayarda kendimi zorlamamın sebebi de bu.İçimden gelen boş ver bırak akışına  iç sözlerinin akıntısına direnmeye çalışıyorum. Başaracağım. İçimden bana seslenen olumsuz fısıltıları, az duyan sol kulağıma aktaracağım ki duymayayım. Sağ kulağımda ise fısıltısını arasıra duyduğum güzel sözlerin artması için beynimin bu sözleri söyleten nöronlarını uyandırağım, iç benliğimdeki olumlu sesleri teşvik edeceğim.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...