3 Temmuz 2014 Perşembe

Uzak kalmak

Bu blogla irtibatım gitgide azalıyor.

Kafamdaki meşguliyetler mi etkiliyor.Üşengeçliğim mi ağır basıyor bilmiyorum.
Ancak tarihlerinden de belli ki klavyeleri sadece iş için kullanıyorum.
Blog sayfalarına ne zamandır girmemişim.
Acaba anlatmak istediğim birşeyler kalmadı mı.Yoksa kendi içime daha da kapanıyor muyum.?

Yine işyerimde masamdayım.Radyom açık ve radyoda Soma dolayısıyla ağırlaştırılmış bir dinleyici istekleri proğramı.Hüzünlü türküler dinliyorum.Klavye ile liste yaparken kafam bazen kilitleniyor .
 Radyoyu kapatıyorum bir süreliğine,sonra tekrar açıyorum.

Blogtan ayrı kaldığım müddet zarfında babam ve küçük kardeşimle eşi birlikte umreye gittiler.

İstanbul da okumaya gayret eden oğlum sık sık,Ankarada okuyan kızım daha seyrek olmak üzere gidip geldiler.

Küçük oğlum bilgisayardan fırsat buldukça bazen ders çalışıyor.Okula gidiyor.Bazen judoya gidiyor.

Eşim; bazen öfkeli, bazen üzüntülü,bazen gergin,bazen samimi,bazen resmi bir şekilde            -karşılayamadığım isteklerinin umudu içinde- kendi dünyasında yaşayıp (ömrünü sürdürüp) gidiyor.

Ben ise ne sevinç,ne hüzün ne olduğunu anlamadığım bir durağanlık içinde/ mutad bir tekdüzelikle evden işe işten eve gidip geliyorum.

Bazen şükrediyorum sağlığıma ,

Bazen de -sıkıldığım uyuyamadığım gecelerde- uzak dağ başlarında ıssız bir ormanda,yanında küçük bir derenin şırıltısını duyarak , tahta bir barakada yalnız bir yaşam sürdüğümü hayal ederek dalıyorum uykulara.



2 Temmuz 2014 Çarşamba

Yaz tatilleri 1974-1977

 Ortaokul 1 sınıfının yaz tatili başlarında babam elinde bir naylon çuvalla geldi.Ama o naylon çuval değilmiş kumaşıymış.Kumaşi belli ölçülere göre kesti önce dış kenarlarını bir kenarı açık kalacak şekilde dikti. Açık kalan kenarların iki yanına da iki sap dikti. On onbeş tane kadar annemle beraber hazırladılar.
Evde eski model pedallı yarım devir zenith marka bir dikiş makinemiz vardı. Ayak kısmı sınger olan bir toplama makine. (Hala babamda ve hala babam kullanıyor.Dün akşam babamdaydık, denemek için kullandım.Unutmamışım,dikiş yaptım.)
-Oğlum yarın perşembe pazarı bunları seyyar satıcı Hüseyin Amcanın yanında durarak satmaya çalış, satılıp satılamayacağını deneyelim. Tanesi 5 liradan satmaya çalış Ben sabah  işe gideceğim.Öğleden sonra iş çıkışı ben de geleceğim. Beraber satışa devam ederiz dedi.
Sabah havuzlu çarşının doğu kısmında yol üzerine yere sergi açıp, tülbent bezi,kaput bezi,takke v.s satan rahmetli Hüseyin Amcayı buldum. Babam onunla konuşmuştu, haberliydi. Elimde birgün önce Babamın ve Annemin diktiği çantalarla yolun aşağısına doğru Beyaz saray sinemasının önünden inerek meyva ve sebzecilerin bulunduğu girişe ilerledim. Aşağıya dağcılık ihtisas kulübünün köşesine kadar gittim.Oradan tekrar Hüseyin Amcanın sergisinin yanına yürüdüm. Bazen çantaları Hüseyin Amcanın yanındaki boşluğa yaydım. Öğleden sonra saat 3,5 a kadar kaç defa gitti hatırlamıyorum. Ama babam geldiğinde 7 tane satmıştım. 35 lira para toplamıştım. 350-400 lira maaş alan babam için bu satış beklentisinin üzerindeydi. Hemen kendisi de satış için pazarı çantacı diye seslenerek dolaşmaya başladı. Akşam olduğunda 20 adet civarında bir satış ve yaklaşık 100-110 lira civarında bir hasılat toplamıştık. Hüseyin Amca -ben akşama kadar bu kadar toplayamıyorum deyince rakamın önemin daha iyi anladım.
Başarmanın sevinciyle eve geldik.Annem babam ve benden oluşan aile meclisi toplandı. Diğer iki kardeşim 4 ve 6 yaşlarındaydılar meclis kararlarına katılamıyorlardı. Hesaplar yapıldı. Yaklaşık bir tanesinin maliyeti 2,30-2,5 liraya geliyordu.100 liralık bir hasılatta 50-55 lira kazanç kalıyordu. Bizim aile için büyük bir rakamdı. Karar verilmişti. Bu işe devam edilecekti... Devam ettik... Yıllar yılları kovaladı. Halk arasında Karaköyde Babamın  önceden Gedizli Enver olan lakabı Çantacı Enver olarak değişti...
O yıllarda Pazar günleri bazen Çiğli Pazarına,bazen de Karşıyaka pazarına  trenle, Çarşamba günleri Salihli pazarına trenle, Yine Çarşamba günleri Akhisar Pazarına otobüsle-trenle gidip gelmişliklerim olmuştur.(Hangi ilçeye gideceğime kim karar veriyordu.hatırlamıyorum.Ancak organize yeteneği olan ve okma yazması olmasa bile zekası yerinde olan Annemin yönlendirdiğini sanıyorum.) 20 tane sattım mı 100 lira hasılat 55 lira kar,5 lira masraf .Pamuk toplamaya 15 liraya gidiyordu kadınlar. Allah Bereket Versin.
Pazartesi günleri Turgutlu Pazarına gittiğim zamanlarda olmuştu. Karışık bir pazardı Turgutlu pazarı. Salı günleri Saruhanlı pazarına rahmetli Yüncü Mehmet Meyreli Amcanın;  Oğlu Ömer, kaputçu hemşerimiz Hüseyin Amca, Tülbentçi neşeli ve şakacı Nurcan Amca, eski Amerikan içki şişelerini toplayıp satan şişeci amcayla (Amerikalı idi lakabı ) ve her akşam sayarak kar zarar tesbiti yapmadan toplanmayan Ömerin yünleri, bizim mallarımızla sıkış tepiş dolduğumuz kırmızı steyşin renosuyla,
Yine bir zaman  Halıcı Mustafa Taşkıran Abinin kardeşleriyle beraber sıkışarak doluştuğumuz kırmızı ford transit kamyonetiyle Saruhanlıya gidip gelmişliklerimiz olmuştu.
Sıcak, toz, rüzgar, ter, pazarın meyva sebze kokuları, çürük kokuları hafızamın bir yerlerinde aralanmayı bekliyor.
Salihli'de Çarşambaları kurulan garajın yanındaki pazarın bir yerlerinde kavak sırıklarıyla üstü örtülü tente yapmış kasetçiler.
Kasetlerin sergilendiği tezgahın altına yerleştirilmiş aküden enerji alan, oto teybi monte edilmiş gümbür gümbür oto hoperlörleri ile en son kasetleri dinlettiren kasetçi sergilerinde,  ilk defa duyduğum ama sonuna kadar herhangi bir şarkısını tam dinleyemediğim Edip Akbayram'ın "dehha Mehmet emmi", nakaratlı bu tarla susuz tarla diye devam eden sonunu merak ettiğim...
Neden sonuna kadar dinleyemedim. Çünkü müşteri kaseti istiyor kasetçi teybe takıp dinlettiriyor. Sağlam ve çalışır olarak alıcıya teslim ediyor. Diğer istenen şarkıyı (şarkı yanlış ençok türkü ve gençler tarafından arabesk Orhan Gencebay eserleri satılıyordu.) Benim dinlediklerim işte o deneme dinletileriydi.  Pazarı dolaşır tekrar yolu hep kasetçilerin yanından geçirir ,kasetçilerin ses duyulabilecek kadar yakınlarında uygun bir köşede çanta satışı yapardım. Akşamüzeri 16,30 a kadar.
Evde kasetçalarımız yoktu.Kaset alamazdık, olsa da ona verecek para yoktu. Eve şahsıma ilk kasetçaları 1981 de aldı babam.
Sonra yavaşca tren istasyonuna gelir biletimi alıp 17.00 treniyle geriye Manisa ya dönerdim.
Arada Ali Dayımlara da uğradığım olurdu. Ancak utanırdım.Çünkü trende iken camları açar dışarı bakardım. Ovaları,köyleri,bağlarda çalışanları,karayolunda hızla giden araçların trenle hızlarını takip ederdim.Trenin lokomotifinin bulunduğu kısma gayrihtiyarı yüzümü çevirdiğimde gözlerime kül kaçardı. Terli  yüzüme kül tozu yapışırdı. Maden işçileri kadar olmasa da il merkezinden ilçeye gelen bir şehirli çocuk bu haliyle ilçede biraz garip mi karşılanırdı. Bilmiyorum. Çözemediğim bir eksiklik hissiyle akrabalara fazla uğramamaya çalışırdım. Dayımla Annemin bazen gerginleşen ahvalindenmiydi. Onu da tam çözemedim.
Ama hatırlayınca içime nedendir bilinmez bir burukluk çöker...Şu anda da öyleyim...










1 Temmuz 2014 Salı

Arapoğlu Suat


1970 yılların başlarında Manisa Karaköyde Hacı Yahya Camisinin at sulanan yalaklarının karşı tarafında İzmir yolunun dönemecine  park etmiş koyu kurşuni renkte bir  kamyonet görürdünüz.




Skoda marka kamyonetin kasasında kenarlara monte edilmiş tahta oturaklar mevcuttur. Kasanın etrafına oturanlar düşmesin diye 30-35 cm yüksekliğinde bir korkuluk kaynatılmıştır. Arkada sürücüyü ve lakabını belirten  bir yazı mevcuttur. Yağlı boya ile  "Arapoğlu Suat"yazısı.  Hiçbir zaman arka kapağın  yandaki pimli zincirlerinden çıkarılarak açıldığını hatırlamıyorum. Sürekli kapalıydı. Acaba  yazı okunması için mi açılmıyordu. İçeri kasaya binmek isteyenler arka tampona basarak binerlerdi. Günün belirli saatlerinde bazı köylüler arabanın kasasındaki tahta oturaklara otururlar ve sessizce beklemeye başlarlardı.




Kaderlerine razı insanların sabırla hiç ses çıkarmadan kızmadan öfkelenmeden beklemeleri bugün dahi merakımı celbeder durur.Neden sessizdiler,sabırlıydılar.Tahminim bu yolları yaya yürümek, eşekle, at arabasıyla gitmek ile beklemek arasında seçim yapınca, tahta oturak üzerinde sarsıla sarsıla da olsa gitmek yürümekten evlaydı. O zamanlar her köye asfalt yolların olmadığı, araçların yetersiz olduğu zamanlardı.Ve Arapoğlu Suat Abinin aracı o günün şartları içinde hızlı ve rahat bir vasıta idi.

Genellikle akşamüstüleri bekleşenleri hatırlıyorum.
(O zamanlar ve belki de her zaman Manisa Şehrinin batı tarafında İzmir yolu istikametinde olan köylerde yaşayanların toplanma yeri Karaköy Hacı Yahya Camisinin önü ile Karaköy Hamamı arasında mıntıka idi.Uncubozköylüler, Keçiliköylüler, Dereköylüler, Gürleliler,Sabuncubeli köyleri,Manastır gibi köylere irtibat noktası burası idi. Şimdi her ne kadar ulaşım sıkıntısı kalmasa da yılların alışkanlığı bu köylüler Manisa'ya yerleştiklerinde Karaköy ya da Karaköy'e yakın yerlerde ev alırlar, kiralarlar. Şehrin diğer yerlerinde otursalar dahi ille bu semte uğramak alışkanlıklarıdır. Çünkü köyden bir ses bir nefes, bir haber duyma, dostlarını eski ahbaplarını görme şansları vardır.)
Benzeri bir alışkanlık Manisanın doğu köyleri içinde geçerli, Çobanisalılar, Hacıhalilliler, Karaoğlanlılar, Harmandalılılar,Sancaklı Bozköylüler,İğdecikliler de Manisanın Alaybey Semtinde ve yakınlarında yerleşirler ve Alaybey kahvelerinde bekleşirler.
Hareket zamanı geldiğinde güleryüzlü Suat Abi aracın başına gelir. Şoför mahalline oturur.Kornaya bir iki defa dokunurdu.
(Önemli bir insandı Suat Abi o günlerde.Öğretmenler,memurlar,köylüler, Manisanın Sabuncubeli taraflarındaki köylerde işi olanlar Suat Abinin bilgi görgü ve deneyiminden yararlanırlarsa işleri daha düzgün ve çabuk halledilirdi.O zamanlar şoför esnaflığı kıymetli mesleklerdendi. Karaköy Pazarının kurulduğu pazartesi  günleri seferler biraz daha sık yapılırdı.Perşembe günleri de sefer sayısı fazla olabilir.)

 Araca binme niyetiyle  Çamuroğlu Osman'ın Kahvesinde oturanlar varsa korna sesini duyunca çaylarındaki son yudumları dahi almadan telaşla araca doğru seyirtirlerdi. İsterse koşmasınlar.Bir daha ki sefer bir gün sonra olduğundan,yaya gitmek ile yetişmek araşında tercihleri araçla gitmek olduğundan kasaya binerlerdi nefes nefese. Zamanı geldiğinden mi, yolcusu tamam olduğundan mı bilinmez, arka tekerlekleri belirli şekilde içe doğru yamuk duran bu skoda sessizce kalkar, o zamanlar benim bilmediğim gitmediğim görmediğim bir meçhule doğru arkada oturup sabırla bekleşen yolcularıyla beraber İzmir caddesinden batıya dış mahalle yönüne doğru hareket  eder giderdi.7-8 yaşlarındaki ben için ilgi alanımda olmayan bu eylem yıllarca devam etti durdu.

Bir ara skodanın modeli değişti. Eski bombeli yuvarlak hatları olan alçak ve küçük skodanın yerine daha üst model köşeli burunlu daha yüksek bir Skoda oldu.Yeni model Skodanın rengini hatırlayamadım. Araçların plakalarını da hatırlamıyorum.Ancak arka tekerlekleri eski Skoda gibi içe dönüktü.

Kış yaklaştığında insanın ayakta durabileceği yükseklikte bir branda geçirirdi arka kasanın üzerine, içeriye rüzgar girmezdi. Ancak soğuğun çaresi yoktu.Yolcular brandanın altında kışın soğuk rüzgarlarından, yağmurundan korunurlardı.
Suat Amcanın branda sarma işlemi titiz bir işlemdi. Brandayı üst köşelerinden demir borularla düzenlenmiş kasanın üzerine özenle yavaşça yerleştirirdi. Kenarlarında bulunan deliklerden iple gererdi. Delikli kısmın dış tarafında ince dikilmiş ayrı bir örtü vardı ki araç ilerlerken deliklerden aracın içine rüzgar girmesini önlerdi. Önde soför mahallinin üstünde ve iki yanda şeffaf naylondan pencereler, pencerelerin üstüne kıvrılmış ve bir kemerle brandaya bağlanmış branda parçası vardı. Gerekli hallerde dışarıdan bağlı kemer sökülür ve pencere altındaki kopçasına takılarak pencere kapatılırdı.Yağmurlar geçip rüzgarın rahatsızlığı azaldığı günlerden bir gün yine yavaşça özenle dikkatle branda toplanır ve katlanarak gelecek yıl için kaldırılırdı.Çünkü sıcaklarda branda ter sıcak ve sıkıntıydı yolcu için.Ve güneş sıcaklığı brandayı yıpratırdı. Her şey yerinde ve zamanında işe yarardı.
Skoda kamyonetin şoför yanındaki koltuğa ik kişi oturabilirdi. Bu bölüm protokol içindi. Suat Abinin önem verdiği dostları veya önem derecesi yüksek zevat ya da ihtiyarlar bu kısma otururdu. Birde arka kısım dolu olduğunda öndeki bu yer ek kontenjan olarak devreye girer en son gelen şanslı yolcu protokolde yolculuk ederdi mecburen. Diğerleri arkada kasa kenarına vidalanmış oturaklarda kim önce gelirse en iyi yeri almak kuralına göre yerleşirlerdi. Belkide Çamurun Kahvesinde son ana kadar bekleyenler, en sona kalarak arka kasa dolduğundan, protokol koltuğunda yolculuk etmek niyetindeler miydi, bilmiyorum.

Arapoğlu Suat son seferini ne zaman yaptı onu da hatırlamıyorum.

Köy yolları düzeldikçe,köylerde araç sayısı arttıkça,köylüler farklı alternatiflerle karşılaştıkça, Arapoğlu Suat Abinin de işlerinin yavaş yavaş azaldığını düşünüyorum.Geçiş döneminde köylüye  yardımcı oldu. İşlevini tamamladı.Şehrin o günlerini yaşayanların hafızalarında birer hatıra olarak kaldı.
Günlerden bir gün Telekom da Müşteri Hizmetleri Servisinde sorumlu iken , fatura yatırmak amacıyla gelen telefon abonelerince  daha işyeri açılmadan uzun kuyrukların başladığı günlerden birinde güney tarafında bulunan müşteri kapısında içeri gireceğim sırada kapı önündeki mermer basamaklara  yaşlı iki  karı kocanın oturduğunu gördüm. İlk bakışta tanıdım ama belli etmedim. -"Buyrun efendim içeri alalım sizi" dedim.Odaya girdik birer çay ikram ettim.Daha çaylarını bitirmeden odacı telefon faturalarını ödeyip geldi. İlgiden memnun ama merak içindeler.
Sonra anlatmaya başladım. Ancak Suat Amcanın kulağı ağır işitiyordu. Eşininde yardımıyla anlaştık. Babamın ismini söyleyince memnuniyet ile beraber bir şaşkınlık içinde evlerine döndüler.
O günden sonra Suat Amca Rahmetli oluncaya kadar beni nerde görse konuşurduk / ağır işiten kulaklarından dolayı gülen yüzlerle bağırışırdık.
Bazen Hamamcı İsmail Amcanın oğlu arkadaşım Astsubay Necdet in dükkanına uğradığımda -"Suat Amcanın selamı var derdi. Telefonu yine çalışmıyor." Arızaya arkadaşlara haber verirdim.

Geçenlerde Suat Amcanın eşi babamla selam göndermiş.Vefa ve hatırlanmak güzel bir şey.

Bunu neden yazdığıma gelince büyük oğlu Ahmet'i gördüm sabah işe gelirken,-Tedaşa uğradığını emeklisine az kaldığını anlattı.

Kısaca eski günler-anılar depreşti gönlümde de ondan.














30 Haziran 2014 Pazartesi

Perşembe Sevdası

Geçen hafta perşembe günü idi.
Yine Hatuniye Camiinin güney kısımlarına götürdü bizi ayaklarımız.Üç arkadaş yazın asmalarla sarılı  çardağı altında serinlemek için oturduğumuz, sonra da arasıra gidip oturmayı alışkanlık haline getirdiğimiz çardaklı kahveye gittik. Zaten kahveci tanıyordu. Hemen çaylarımızı getirdi. Benim çayım şekersizdi ve yine şekersiz geldi. Bilinmek tanınmak hoş bir şey. Ama iyi bilinmek daha hoş belki de.
Çaylardan sonra ben izin istedim.Şakayla karışık bildikleri halde nereye gittiğimi sordular.Biliyorsunuz dedim. Buraya kadar gelmişken şöyle bir etrafı kolaçan etmeden gitmek olmaz dedim. Ayrıldım. Dolaşırken kahvedeki arkadaşlarımın birinin ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir şey gördüm. Hemen gidip haber verdim. Beraberce geldik ve baktı. İsteksizce aldı. Sonra konuşarak yavaş yavaş yürüyerek işyerlerimize döndük.
Bir hafta sonra arkadaşım, perşembeyi iple çektiğini o aldığı parçadan çok memnun olduğunu, başka arkadaşlarının da geleceğini söyledi.Ancak her istenilen her zaman bulunmayabilirdi.Pazarın nasıl olup nasıl gelişeceği tam anlamıyla bilinemezdi.
Ve beklenen persembe günü geldiğinde hava yağmurluydu.Bir gün önce ve sabah yağmur yağmıştı. Arasıra çiseliyordu. Çardaklı kahvede çaylarımızı içtkten sonra yine de uğradık dolaştık ama gerçekten de yağmur sebebiyle gelen satıcılar azdı.Gelenler ise muşambalarla yağmura karşı önlem almış olanlardı.

3 Ramazan 2014

Ramazanın üçüncü günü 18 Ağustos 2011 Perşembe tarihli bir yazımda da Ramazandan bahsediyordum.Yine bir Ramazandayız. Öğleden sonra saat 15.44 işyerindeyim ve iftara yaklaşık 5 saat var.İçimde bir uyuşukluk,hafif bir halsizlikle beraber kendini belli ediyor. 

İş çıkışında eşimi arayacağım neler lazım akşama diye soracağım.Güneş fazla etkilemesin diye kullandığım şapkamı takacağım ve yavaş yavaş batıya güneşe doğru Malta semtine doğru ilerleyeceğim.Bu gün pazartesi olduğundan karaköy pazarından sipariş çıkarsa onları da alıp eve yollanacağım.

Evde durumuma göre ya biraz uzanacağım ya da televizyonda uygun bir program denk gelirse seyredeceğim.Sonra iftara yarım saat kala hanımdan bir ses duyulacak -sofrayı hazırla kızım! Mutfaktan tıkırtılar gelmeye başlayacak.Hava kararırken beni de sofraya çağıracaklar.

Bu arada öfke makinası büyük oğlum bir yerlerden sökün edip gelecek. Yemeğe başlayıncaya kadar burnundan gelen soluma sesleri hepimizi tedirgin edecek. (Onun öfkesinin barutu Ramazan topunu daha fazla patlatabilir) Ama top patladıktan sonra midesine yemekler girdikçe sükuneti artacak.

Küçük oğlum köyde anneannesinin yanında.Sanırım abisinin baskılarından kurtulmak amacı ile  köye gitti.Onu özlüyoruz.Evde herkesin yeri ayrı.Sofrada eksikliği hissediliyor. İnşallah yarın köye gidip alıp gelirim.

Evde günlük rutin gidişatımız bu ahvalde ...






14 Ocak 2014 Salı

Gözünüz yolda,kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim.

15.Ekim 2013 günü büyük oğlumu İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsüne götürmüştüm.uzun bir yol, sıkıntılı bir yolculuk.
Eşim Ben ve Oğlum.Gece saat 22.00 sıraları Manisa dan ayrıldık.Ödünç aldığımız bir yol/yön gösterme cihazının rehberliğinde yola çıktık.Birkaç defa mola verdik.Sabaha karşı saat 04.30 sıraları boğaz köprüsüne yaklaşırken uygun bir yerde kısa bir şekerleme yaptık.Sonunda sabah 07.00 de Avcılardaydık.
Oğlum yurt kayıt işlemlerini yaparken kampüsün içinde bekledik.Mühendislik fakültesinin kantini yurtların yanındaydı.Aracı park ettiğimiz yerden görülüyordu.Birer çay içtik.
Derken oğlumun işi bitti.
Birgün kalabiliriz düşüncesi ile kampüs misafirhanesinde yer ayırtmış idik.Yoğun trafik,yol,yer bilmezlik sıktı bizi. Misafirhane uğrayıp rezervasyonumuzu iptal ettik.
Öğleyin oğlumuzla vedalaşıp yeniden dönüş yoluna koyulduk.Fakat trafik yoğunluğu ile yol bulma cihazının azizliği bizi aynı yerde birkaç tur attırdı.Eşim aynı yerde dönüyoruz dese de ben cihaza güvendiğimden kulak asmıyordum.Ben de farkettim sonunda aynı yerde dolap beygiri gibi döndüğümüzü.Yol bilmezliğime,otobüsle gitmeyip de bizi buralara sürükleyen oğlumuza,yön bulma cihazına öfkelendim.Cihazı kontrol ettim.Eşim yol boyunca kaldırıp çevirirken ekrana dokunmuş ve ekran yeni görevlere geçmiş.Temizledim tüm görevleri, hedefi Manisa yaptım.
Yeniden düzeltilmiş /güncellenmiş hedefimizle yola çıktık.Önceki gecenin yorgunluğu kendini göz kapaklarımın üzerinde belli ederken köprüyü geçtik.Mehmetçik Vakfı tesisleri diye bir mola yerinde biraz dinlendim.İlerledik Yalova içinde akşam karanlığı çökmüştü. Bir saat kadar yeniden mola verdik
Tekrar yollardayız.
Yalova çıkışında sağda Opet'in bir istasyonunda ihtiyaç molası verdik.Sağolsunlar güzel bir çay verdiler içtik.Yaban ellerde bir sıcak çay ikramının insanın içiyle birlikte kalbini ısıttığını da öğrendik.O durumu yaşamayınca anlayamıyor insan.Atalarımızın dediği sıcak suyun gurbete faydası vardır.Doğru.Güleryüzün/bir tatlı tebessümün yeri geldiğinde bin vuslata bedel olduğunu da öğrendik.
Yine yollardayız.Sağımızda solumuzda virajlar,işaret levhaları, ışıklar, kasabalar, köyler, istasyonlar, lokantalar, restoranlar. birer şerit gibi gelip geçiyor.

Gözlerim ve reflekslerimde hafif durgunluk hissedince eşim başlıyor şarkıları,ben de katılıyorum.Birlikte şarkı söylemek -ister inanın ister inanmayın-hen uykuyu dağıtıyor,hem neşeyi,hem de muhabbeti arttırıyor.Tavsiye edilir.Ancak Zeki MÜREN'in yıllar önce radyo reklamları verirken sözlerinin ilk cümlesi gibi olmak koşuluyla;.
"Gözünüz yolda,kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim."
...
Susurluk, Balıkesir gecenin üçü yine göz kapaklarımın üzerine binen ağırlık,artık eşimin şarkıları da etkilememeye başladı.Sağda bir mola yeri.Arabayı yanaştırdık.Dağlar arasında ıssız bir yurt köşesinde eşiyle birlikte yolculara hizmet veren bir köylü kardeşim. İndim bir bardak çay içtim.Bir saat daha gözlerimi dinlendirdim.Biraz dirilince yeniden yollardayız.
Dağları yavaş yavaş aştık,önce düz ardından iniş başladı.İniş Manisa ovasına doğru yaklaştığımızın müjdecisiydi.Hava aydınlanmıştı.
Bir süre sonra Akhisar, Kırkağaç,Gördes,kavşağı ardından Akhisar ilçesi geldi.İlçede sağa doğru Zeytinliova yoluna dönerek demiryolunu geçer geçmez solda bulunan Kaptanın Yeri isimli çorbacıda sabah çorbamızı içtik.Sabahın ilk hareketlenmeleri başlamıştı yollarda.
Önümüzde Manisa dağı yavaş yavaş büyümeye başladı gözümüzde.Demek ki Manisaya yaklaşıyoruz. Saruhanlı,Yeniköy,Üçel,Gediz köprüsü, solda Cumhuriyet dönemi sanayi hareketleri çağından kalma -yeni çağın kahramanlarınca- yıkılan tekstil harabeleri, öğretmen evi,garaj,sola sinyal,Ticaret lisesi,Malta ve ev, kapımızdayız.
Kızım karşımda,küçük oğlumu okula hazırlıyor.
Çok şükür.16.10.2013 saat 07.30.

11 Kasım 2013 Pazartesi

Döndü Ebemin Anlattıkları 2

Bu yaz Ağustos ayında Kütahya da Muzaffer Amcamın Kızı Hamide nin biricik kızı Esra nın  düğününden   dönüşte Köye uğradık.
Biz sürekli gelemediğimiz için yılda bir kaç zaman kullanılan bu evi onurlandırmak için gelirdi. Sevinirdik. Eline ayağına üşenmez,tatlı diliyle uzun uzun dualar okurdu bize.
Yine öyle oldu.Ebemle tekrar bir araya  geldik. Babam ben Aslınur,Gülsüm bir arada iken evimize geldi oturduk, hal hatır sorduk.Elimizde kamera vardı. Çalıştırdık.Sorular sorduk.Uzun bir süre yaklaşık 55-60 dakika bize eskilerden anlattı,anlattı,anlattı...
 Biz  kamerayla kaydettiğimiz için sevinçliydik.Konuşma bittikten sonra kaydettiğimizi incelediğimizde,sessiz modda kayda aldığımız anlaşıldı.Üzüldük..Keşke ilk anda kontrol etse idik dedik...

İş o gün anlattıklarından hafızamda kalanları yazmaya çalışacağım.

Köyün üst tarafında bulunan Muzaffer Amcalarımın bahçesine köyde amele bulunamadığından uzak köylerden iki işçi gelmiş.Ebemde oradaymış.
Ebem amelelerden birine -"sen o köyden Koca Ömerin nesi oluyorsun aynı ona benziyorsun" diyerek ismini sormuş,
 İşçi, Ebemin kendi dedesini tanımasına hayret etmiş, dedesine benzetilmesinden,dedesinin bu yörelerde tanınan bir şahıs olmasından dolayı kıvanç duymuş olmalı ki gülümseyerek;
-"Benim adımda Ömer,bana dedemin adını koymuşlar.Dedem Hacıydı"...v.s diyerekdedesinden övgüyle bahsetmiş,
-"Nereden tanıyorsun dedemi Ebe" diye sormuş Ömer adındaki işçi.

Ebem "Senin dedene hakkımı helal etmiyorum"demiş.
Birden bire gelen bu çarpıcı sözden dolayı şaşırmış -"Neden Ebe demiş" İşçi Ömer.;
Anlatmış Ebem:
"Küçüktüm, yoksulluk yılları birkaç keçinin peşinde (Eliyle işaret ederek) Şu ilerde gördüğünüz uluyol un ardında Turgutlar tarafındaki damımızın yakınlarında ağamla beraber.hayvan/keçi  güdüyorduk.Keçilerin içinde bir tanesi pırıl pırıl sarı rengiyle ,güzelliğiyle dikkat çekiyordu. Sarılığından dolayı ona sarı gevur ismini takmıştık.O keçiyi çok seviyorduk,gözümüz gibi bakıyorduk.
Günlerden bir gün  yine dağlarda,bayırlarda sürü güderken sürümüzün yanına deden Koca Ömer geldi.  Bizim sarı keçiyi zorla aldı. Sırtladı götürmeye başladı. Gücü kuvvet bizden çok daha fazlaydı.
Ağam arkasından koştursa da bağırıp çağırsa da nafile, vermedi.
"Bak kardeşim ben bu hayvanı almaya karar verdim, fazla üstüme gelme sana zarar veririm" demesi üzerine  ağam takipten vazgeçmk zorunda kaldı.
Biz ağlayarak eve döndük.
Babamıza anlattık.Babam da gidip istedi.
Babama "Bayram Ağa,çocuklar yanlış görmüşlerdir. Ben öyle bir şey yapmadım" demiş.
-"Çocuklara mı bana mı inanıyorsun" demiş.
Etrafında başka insanlar da olduğundan ve köylerinde sözü geçen biri olduğundan inanmamış köylüleri de -"Bayram ağa yanlışlık var,yapmaz Koca Ömer böyle bir şey" demişler.

-"Biz ağamla ikimiz biliyoruz onun yaptığını ancak gücümüz yetmedi.alamadık.O  yoksulluğumuzun içinde Babam annem,kardeşlerim,biraz daha fazla debelenmeye başladık deden yüzünden .
İşte bu yüzden hakkım helal etmiyorum." demiş.
İşçiler üzülmüşler,düşünmüşler,-"Ebe hakkını helal ediver" demişler ama nafile.
İşçi Ömer akşam iş dönüşünde köyde bulunan babasına ve akrabalarına durumu anlatmış.
Günler sonra akrabalarından sözü geçen ağırbaşlı bazı kimseler Ebemi ziyarete gelerek elini öpüp dedeleri için helallik istemişler bir kaç kez..
Ancak Ebem "nasıl helal olsun diyeyim.Kardeşlerim vardı hakkı olan.O yıllardan bu yıllara nice nice torunlarımız oldu.Kardeşlerim vefat etti.Hak uzayıp gitti.Ben helal ettim demekle bitmez ki.Kardeşlerimin ve çocuklarıımızın ve torunlarımızın ve onların çocuklarının hepsinin hakları var o sarı gevur adındaki keçide.Sarı gevur  keçimiz kesilmeyip üreseydi.80 yıl  boyunca soydan soya üreye üreye sürümüzün sayısı ne hale gelecekti. Nereden bileyim. Ben onlar adına helal olsun diyemem" demiş.
-"Ahirette helalleşsinler" demiş.

Ve hala belki ikna ederiz ümidiyle,eski günlerin, hem de dedelerinin anısına ,saygıları ve sevgilerinden gelip el öpüp giderlermiş...

(Ben Koca Ömer diye hatırlıyorum ancak emin de değilim.)

İkinci bir hatıra.

" Dedemin bir uzun bıçağı,palası,kaması vardı.Üzerinde kılıfı vardı.Turgutlardaki evimizin bir odasında duvarda asılı dururdu.(Ebem bazen tarif ederken aletlerin isimlerini karıştırıyor.Pala,bıçak,kama,kılıç,kılıcın kını ...ben kılıç diyeceğim doğrusunun ne olduğu geçmişte kaldı.)
 Turgutlar da bulunan damlarına bir gün köyden Dedemin  yakın bir arkadaşı gelmiş.-"Kardeş,Senin duvarda asılı kılıcını bir günlüğüne bize verirmisin.Bir yere gideceğiz tehlikeli.Dağda bayırda başımıza bir iş gelmesin." demişler. Dedemin içini bir şüphe / korku kemirmeye başlamış,başlamış ama arkadaşını da kıramamış.Vermiş kılıcı."- Aman dikkat edin." demiş.
Birkaç gün sonra eve jandarmalar gelmiş Dedemi alıp gitmişler.Dedemin babası ne derse desin ikna edememiş zaptiyeleri,
Zaptiyeler,"bize, mahkemeye çıkacak,alın gelin emrini verdiler"demişler.Dedemi Gediz e oradan Kütahya ya götürmüşler.
Sebebi gece vakti kimliği belirsiz kişilerce bir kız kaçırılmış yakın köylerde.Kaçırma esnasında ev halkına da zarar verilmiş.Yerde ise  bir kılıç yatıyormuş.Sormuşlar soruşturmuşlar bu kılıcın dedemin olduğu ortaya çıkmış.
Bilinen bir kılıçmış bu.Hangi savaşlarda kimlerle beraber kullanıldı ise köylülerce bilinirmiş. Ya da üstünde bir işaret,nişane mi vardı.
Bu delile dayanarak dedemi tutuklamışlar.Ne anlatsalarda biz yapmadık deseler de yerdeki delilden dolayı suçlanmışlar.
Dedemin babası Kütahyada süren mahkemeler esnasında tarlalarını mallarını yavaş yavaş satmış oğlu hapisten çıksın diye avukatlara yedirmiş.
Sonunda mahkeme sonuçlanmış ve dedem uzak yerlerde bulunan bir adaya hapsedilmiş.
Bu arada babası iyice yoksullaşmış. İhtiyarlamış.kaç yıl geçtiyse Yıllar yılları kovalamış ve bir gün dedem hapisten çıkıp gelmiş.Oğlu geldi diye babası da kardeşleri de çocukları da çok sevinmişler.
Dedem heybesinde sarı renkli içi sulu meyvalar çıkarmış.İlk defa görmüşler böyle meyvaları. Şaşırmışlar.
 -"Benim hapsolduğum adada her tarafta bu meyva ağaçları vardı."demiş dedem.Hapishanede tavandan bitler bir yumruk gibi üstüste imiş ve tavandan yere top halinde düşüp dağılırlarmış,dökülürlermiş...

Bu arada Ebemin sözünü kestim."Ebe" dedim" Kıbrıs olabilir mi.Çünlkü orada portakal mandalina ağaçları çok"
Ebem" Ne bileyim ben oğlum" dedi..

Ben de" Eğer Kıbrıs ise İsmail Amcamda aynı yere askere gitti.Gazi oldu "dedim."Yani dedende,Amcamda aynı yere gitmiş olabilirler" dedim.

Biri mahpus,diğeri asker olarak...Biri suçsuz yere yattığı cezasını bitirip gelmiş,diğeri Kıbrıs harekatında gazi olup gelmiş....


İşte böyle...

.....

.

8 Kasım 2013 Cuma

Temizlik işçileri

 6 Kasım günü yazımı ;

"Yükseklerde gri yağmur bulutları beklemekteydi. Yağmurla ıslanmış kuru çınar yaprakları darmadağınık bir şekilde zemine yapışmışlar bekliyorlardı.
Yeni bir yağmur dalgasında sürüklenmeyi, ya da hafif bir rüzgarla kuruduktan sonra, yine başka bir rüzgara kapılıp uçup gitmeyi.

Yapraklar rüzgarlarla uçuşmayı beklerken , bizler de o şarkıdaki gibi (kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına) bahtımızın rüzgarında uçuşmayı  bekliyoruz.(saat :15.09) " 

diye bitirmiştim.

Bu sabah işyerinde  masama oturmadan önce odamdaki pencereden arka bahçeye baktığımda;  belediyeye ait mavi renkli bir traktörün römorkuyla beraber   jeneratörün yanına park etmiş olduğunu gördüm. 

İleride birkaç temizlik işçisi ellerinde süpürge ve faraşlarla yerdeki kurumuş, ancak önceki gün yağan yağmurdan dolayı yere yapışmış olan yaprakları süpürmeye çalışıyorlardı.
Her bir yaprak için süpürgeyi yere bastırıyor ve çöp faraşına doğru zorlayarak itiyorlardı.
Bir kaçı ise yaprakları yığıyor; biriktirdiği yaprakları faraşa süpürüyordu. 

Sonunda meydan temizlendi. Başlarındaki reisin talimatıyla römorka bindiler. Römork açıktı. 
Traktör ilerlemeye başladığında hızın rüzgarı üşütüyor olmalı ki, römorkun ön tarafına geçerek sırtlarını gidiş yönünün tersine doğru çevirip  çömeldiler. Ceketlerinin yakalarını kaldırarak boyunlarını göğüslerine doğru büzdüler. Bir ikisi ellerinde sigarayı avuç içlerinde gizleyerek içiyordu. 

Traktörün üzerinde ise soğuğu ve rüzgarı engelleyen siperlik vardı. Her nedense reis üşüme emareleri göstermiyordu. O da sürücünün yanına, siperlikli traktörün arka teker üstündeki yere oturdu.

En sonunda  sürücü, traktör ve römorkun etrafını kolaçan ettikten sonra direksiyona geçti. 
Motoru çalıştırdı.Tırıl tırıl dizel motor sesi. (Yeni tip motorlar,çevre hassasiyetiyle hem emisyon,hem de gürültü olarak çok daha sessiz) Traktör önce geri geri gitti. Sola yanaşarak manevra yaptı. 

Arkada bulunanlar kalkık yakalarının arasına indirdikleri eğik boyunlarıyla birbirlerine sokulmuş halde, traktörün üzerinde oturan reis ise kendinden emin ileriye doğru bakarken, tırıltısı gitgide uzaklaşan araçlarıyla  ilerdeki yoldan sola dönüp yeni bir göreve doğru kaybolup  gittiler.

Ağaçlar  hafif rüzgarda nazlı nazlı sallanıyorlardı. 
"Bu mevsim bu ağaçlar ve üzerlerinde bulunan bu yapraklar belediye işçilerine kara kış başlayıncaya kadar daha çok iş çıkaracaklar " 
diye düşünerek yerime oturdum.

Bilgisayarımın çalıştır düğmesine basmadan evvel  her zaman TRT Nağmeye ayarlı olan radyomun düğmesini çevirdim. 

Yeni bir iş günü yine başlıyordu...

6 Kasım 2013 Çarşamba

Yağmurlu bir 21 Aralık

Gündüzün en kısa ,gecenin en uzun olduğu 21 Aralık günündeyiz.

Bugünlerde hava yağmurlu geçiyor Manisada.
Her yerde ıslaklık,nem ,rutubet var.
Yolda yürürken geçen araçlardan kendinizi korumalısınız.
Belediyenin yeni düzenlediği yollarımızın ne sürücülerce ne de yayalarca
bilinemeyen bazı noktalarında oluşan alttaki derinliğini tahmin edemediğimiz çukurlar suyla doluyor.
Araç sürücüsü farkına varırsa yavaşlıyor.Fark etmezse yayaların vay haline.
Ya da derin bir çukursa aracının alt takımlarının vay haline.
Sadece yol yapımı konusunda basit bir ihmal,iş geciktirme,ya da denetimsizlik.
İster istemez faturasını beraberce ödüyoruz.
Geçenlerde (19 Aralık Pazar 17.30 ) Uncubozköyden Karaköy e araçla gelirken laleli kavşağından sonra bir araç yoğunluğu vardı.İlk anda sebebini anlayamadık. Hiçbir araç YSE kavşağındaki alt geçide girmek istemiyor. Tam bir kaos.Karaköy e gideceğimden sağa yanaşmıştım.Alt geçidin yakınına kadar ne olduğunu anlayamadık. Alt geçidin biraz önünde polis memuru el kol hareketleriyle araçları  Karaköy yoluna yönlendiriyormuş.Araçlarda sağa girmeye çalışıyor.
Kaos ve gariplikler ardarda.Yol laleli kavşağında kapatılarak araçlar farklı güzergahlara yönlendirilebilir.
Yağmur suyunun sebep olacağı zararlara karşı alt geçitte bir mekanizma olması gerekir.

Yağmur rahmet ardından bereket getiriyor...
Yağmurun fazlası ise (eğer önem alınmamış ise)  kargaşa, felaket...

Şemsiye ile yağmur altında Kırmızı köprüden dere boyunca adım adım yukarıya Çaybaşına doğru yürümek.
Derenin içine bakıp, akarsuyun taşların arasında çağlayarak kıvrım kıvrım akışını,taşlara çarptığında beyaz köpüklerle çağıldayışını,önüne kattığı taşıyabileceği büyüklükteki dalları çöpleri alıp gitmesini,
Esen yelin savurduğu sararmış kuru çınar yapraklarının yağmur damlalarıyla uçuşarak sulara kapılmasını... durup seyretmek.

İvaz Paşa Camisinin eski duvarlarından akan yağmur suyunun  damladığı yerde oluşturduğu küçük göle damla damla tıpırdayışını dinlemek.
Namazdan çıkan cemaatin ıslanmamak için telaşla evlerine doğru koşuşturmasını durup seyretmek.
Akşam karanlığı çökmeye başladığında ve ışıklar yandığında sokak lambalarının yola yansıttığı pırıltıları seyretmek...

Kırmızı Köprüden yukarıya çıkarken  solda kalan avcılar kıraathanesinde ,kahvedeki müşteriler tek tek evlerine giderken gidecek yeri olmadığından ,derenin çağıldayışına dalarak ,buğulu camlardan yansıyan kendi gölgesinde akşamın yalnızlığını sorgulayanlara ...geçerken şöyle bir bakmak.

Dereler çağlamaya başladığında sanki kulaklarımızın içinden gönlümüze doğru akıyor ve içimizi arıtıyor.

Sonra sükuna ermiş bir ruhun melankolikliği içinde eve doğru yavaş yavaş yürümek...

6 Kasım 2013 sonbaharın ilk yağmuru

Öğleyin yemek sonrası arkadaşlarla Hatuniye Camisinin batı tarafındaki kuyumcular çarşısında dolaşırken hava kapalıydı. Yükseklerden Spil dağının zirvesini sıyırarak, güneyden kuzey doğuya hızla geçen kurşuni yağmur bulutları yağmurun her an düşeceğini düşündürüyordu ve düşen yağmurun da kuvvetli olacağını anlatıyordu.

İş yerine geldiğimde radyomu açtım. TRT Nağme her zamanki şarkıları terennüm etmeye başladı.İşlerle meşgul olurken bir an sırtımın dönük olduğu  pencereden dışarıya baktım.

Pencerem güneye doğru idi ve eski adliyenin arka tarafındaki araçların park edildiği meydana bakıyordu. Bana göre meydanın sağında kalan lojmanların doğu tarafına çizgi boyu sıralanmış çınar ağaçlarının ve çam ağaçlarının dallarının rüzgardan savrulduklarını,kurumuş dökülmüş  çınar yaprakları ve diğer hafif çöplerin anafor haline dönerek havalandıkları görülüyordu.

Rüzgarla beraber güneydoğu yönünden yağmur damlaları da düşmeye başladı.İnce sık damlalarıyla kuru yaprakları ve yeri ıslattıkça, rüzgar ıslanan ve ağırlaşan yaprakları uçuramamaya başladı.

Bu arada sol tarafımdaki jeneratörün yanındaki sundurmadan bir şahıs ağzından sigara dumanlarını savura savura biraz telaşla adliye lojmanlarına doğru hızla geçti.

Sundurmanın altında bulunan siyah 4x4 bir araç sileceklerini çalıştırarak sola doğru bir manevra yaparak ilerleyip gitti. Tekerlekleri arkasına ve yanlara doğru su sıçratıyordu.Aracın tekerlek izleri ıslanmış zeminde belli oluyordu.

Yağmur hala yağıyordu.Hızını azaltmasına, incelmesine, uzaktan belli olmamasına rağmen yağıyordu.

Sundurmanın üzerine düşen yağmur damlaları oluklardan yere doğru akmaya, yerde su yolları oluşturmaya başladı. Ancak su yolları yerdeki yaprakları sürükleyecek kadar çok değildi.

İçerde ise hayatın her zaman süregelen bilinen telaşı devam ediyordu. Memurlar kendi aralarında işlerle ilgili konularda çalışırken / konuşurken, Müdür Yardımcıları ise önlerinde biriken evrakların doğru olup olmadığını incelemekle meşgul oluyorlardı.

İşinin sonuçlanmasını bekleyen vatandaşlarda kapı önünde ve koridorda belirsiz bir sürecin bir an önce sonuçlanmasını sabırla bekliyorlardı.

Bu arada yanıma gelen arkadaşla sohbet ettikten sonra uğurlamak için dışarı çıktığımda yağmur dinmişti.

İçeriye geldim masama oturmadan önce yanından geçtiğim penceremden güney yönündeki meydana tekrar baktım.

Yükseklerde fırtına dinmiş olmalı ki gri yağmur bulutları hareketsizdi. 
Yağmurla ıslanmış kuru çınar yaprakları  da darmadağınık bir şekilde zemine yapışmışlar bekliyorlardı.

Yeni bir yağmur dalgasında sürüklenmeyi, ya da hafif bir rüzgarla kuruduktan sonra,yine başka bir rüzgara kapılıp bilinmezliklere doğru uçup gitmeyi.

Yapraklar rüzgarlarla uçuşmayı beklerken , bizler de o şarkıdaki gibi (kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına) bahtımızın rüzgarında uçuşmayı  bekliyoruz.(saat :15.09)
(TRT Nağmede de aynı şarkıyı çaldı.Saat 15.40 da hoş bir tesadüf)

13 Ağustos 2013 Salı

Yağmur

Gazeteler,internet;Batı Anadoluda yarın yağmur var diyordu sabah incelediğimde. Havaya baktım şöyle bir,özellikle Sivrice Tepesi üzerinden İzmirden akıp gelen bulutlar var mı diye. Yoktu. Ancak öğleden sonra saat 16 sıraları hava karardı. Bir iki damla düştü yere. Çocukluğum aklıma geldi. Yaz yağmurlarında nemli toprağın kokusu dolardı nefesime. Şimdi şöyle bir kokladım havayı ve yeri. Yok. Nemli asfalt kokusu geliyor burnuma Ya burnumuz da eskidi koku alamıyor. Ya da şehir değişti.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...