30 Haziran 2014 Pazartesi

Perşembe Sevdası

Geçen hafta perşembe günü idi.
Yine Hatuniye Camiinin güney kısımlarına götürdü bizi ayaklarımız.Üç arkadaş yazın asmalarla sarılı  çardağı altında serinlemek için oturduğumuz, sonra da arasıra gidip oturmayı alışkanlık haline getirdiğimiz çardaklı kahveye gittik. Zaten kahveci tanıyordu. Hemen çaylarımızı getirdi. Benim çayım şekersizdi ve yine şekersiz geldi. Bilinmek tanınmak hoş bir şey. Ama iyi bilinmek daha hoş belki de.
Çaylardan sonra ben izin istedim.Şakayla karışık bildikleri halde nereye gittiğimi sordular.Biliyorsunuz dedim. Buraya kadar gelmişken şöyle bir etrafı kolaçan etmeden gitmek olmaz dedim. Ayrıldım. Dolaşırken kahvedeki arkadaşlarımın birinin ilgisini çekeceğini düşündüğüm bir şey gördüm. Hemen gidip haber verdim. Beraberce geldik ve baktı. İsteksizce aldı. Sonra konuşarak yavaş yavaş yürüyerek işyerlerimize döndük.
Bir hafta sonra arkadaşım, perşembeyi iple çektiğini o aldığı parçadan çok memnun olduğunu, başka arkadaşlarının da geleceğini söyledi.Ancak her istenilen her zaman bulunmayabilirdi.Pazarın nasıl olup nasıl gelişeceği tam anlamıyla bilinemezdi.
Ve beklenen persembe günü geldiğinde hava yağmurluydu.Bir gün önce ve sabah yağmur yağmıştı. Arasıra çiseliyordu. Çardaklı kahvede çaylarımızı içtkten sonra yine de uğradık dolaştık ama gerçekten de yağmur sebebiyle gelen satıcılar azdı.Gelenler ise muşambalarla yağmura karşı önlem almış olanlardı.

3 Ramazan 2014

Ramazanın üçüncü günü 18 Ağustos 2011 Perşembe tarihli bir yazımda da Ramazandan bahsediyordum.Yine bir Ramazandayız. Öğleden sonra saat 15.44 işyerindeyim ve iftara yaklaşık 5 saat var.İçimde bir uyuşukluk,hafif bir halsizlikle beraber kendini belli ediyor. 

İş çıkışında eşimi arayacağım neler lazım akşama diye soracağım.Güneş fazla etkilemesin diye kullandığım şapkamı takacağım ve yavaş yavaş batıya güneşe doğru Malta semtine doğru ilerleyeceğim.Bu gün pazartesi olduğundan karaköy pazarından sipariş çıkarsa onları da alıp eve yollanacağım.

Evde durumuma göre ya biraz uzanacağım ya da televizyonda uygun bir program denk gelirse seyredeceğim.Sonra iftara yarım saat kala hanımdan bir ses duyulacak -sofrayı hazırla kızım! Mutfaktan tıkırtılar gelmeye başlayacak.Hava kararırken beni de sofraya çağıracaklar.

Bu arada öfke makinası büyük oğlum bir yerlerden sökün edip gelecek. Yemeğe başlayıncaya kadar burnundan gelen soluma sesleri hepimizi tedirgin edecek. (Onun öfkesinin barutu Ramazan topunu daha fazla patlatabilir) Ama top patladıktan sonra midesine yemekler girdikçe sükuneti artacak.

Küçük oğlum köyde anneannesinin yanında.Sanırım abisinin baskılarından kurtulmak amacı ile  köye gitti.Onu özlüyoruz.Evde herkesin yeri ayrı.Sofrada eksikliği hissediliyor. İnşallah yarın köye gidip alıp gelirim.

Evde günlük rutin gidişatımız bu ahvalde ...






14 Ocak 2014 Salı

Gözünüz yolda,kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim.

15.Ekim 2013 günü büyük oğlumu İstanbul Üniversitesi Avcılar Kampüsüne götürmüştüm.uzun bir yol, sıkıntılı bir yolculuk.
Eşim Ben ve Oğlum.Gece saat 22.00 sıraları Manisa dan ayrıldık.Ödünç aldığımız bir yol/yön gösterme cihazının rehberliğinde yola çıktık.Birkaç defa mola verdik.Sabaha karşı saat 04.30 sıraları boğaz köprüsüne yaklaşırken uygun bir yerde kısa bir şekerleme yaptık.Sonunda sabah 07.00 de Avcılardaydık.
Oğlum yurt kayıt işlemlerini yaparken kampüsün içinde bekledik.Mühendislik fakültesinin kantini yurtların yanındaydı.Aracı park ettiğimiz yerden görülüyordu.Birer çay içtik.
Derken oğlumun işi bitti.
Birgün kalabiliriz düşüncesi ile kampüs misafirhanesinde yer ayırtmış idik.Yoğun trafik,yol,yer bilmezlik sıktı bizi. Misafirhane uğrayıp rezervasyonumuzu iptal ettik.
Öğleyin oğlumuzla vedalaşıp yeniden dönüş yoluna koyulduk.Fakat trafik yoğunluğu ile yol bulma cihazının azizliği bizi aynı yerde birkaç tur attırdı.Eşim aynı yerde dönüyoruz dese de ben cihaza güvendiğimden kulak asmıyordum.Ben de farkettim sonunda aynı yerde dolap beygiri gibi döndüğümüzü.Yol bilmezliğime,otobüsle gitmeyip de bizi buralara sürükleyen oğlumuza,yön bulma cihazına öfkelendim.Cihazı kontrol ettim.Eşim yol boyunca kaldırıp çevirirken ekrana dokunmuş ve ekran yeni görevlere geçmiş.Temizledim tüm görevleri, hedefi Manisa yaptım.
Yeniden düzeltilmiş /güncellenmiş hedefimizle yola çıktık.Önceki gecenin yorgunluğu kendini göz kapaklarımın üzerinde belli ederken köprüyü geçtik.Mehmetçik Vakfı tesisleri diye bir mola yerinde biraz dinlendim.İlerledik Yalova içinde akşam karanlığı çökmüştü. Bir saat kadar yeniden mola verdik
Tekrar yollardayız.
Yalova çıkışında sağda Opet'in bir istasyonunda ihtiyaç molası verdik.Sağolsunlar güzel bir çay verdiler içtik.Yaban ellerde bir sıcak çay ikramının insanın içiyle birlikte kalbini ısıttığını da öğrendik.O durumu yaşamayınca anlayamıyor insan.Atalarımızın dediği sıcak suyun gurbete faydası vardır.Doğru.Güleryüzün/bir tatlı tebessümün yeri geldiğinde bin vuslata bedel olduğunu da öğrendik.
Yine yollardayız.Sağımızda solumuzda virajlar,işaret levhaları, ışıklar, kasabalar, köyler, istasyonlar, lokantalar, restoranlar. birer şerit gibi gelip geçiyor.

Gözlerim ve reflekslerimde hafif durgunluk hissedince eşim başlıyor şarkıları,ben de katılıyorum.Birlikte şarkı söylemek -ister inanın ister inanmayın-hen uykuyu dağıtıyor,hem neşeyi,hem de muhabbeti arttırıyor.Tavsiye edilir.Ancak Zeki MÜREN'in yıllar önce radyo reklamları verirken sözlerinin ilk cümlesi gibi olmak koşuluyla;.
"Gözünüz yolda,kulağınız bende olsun sevgili şoför kardeşlerim."
...
Susurluk, Balıkesir gecenin üçü yine göz kapaklarımın üzerine binen ağırlık,artık eşimin şarkıları da etkilememeye başladı.Sağda bir mola yeri.Arabayı yanaştırdık.Dağlar arasında ıssız bir yurt köşesinde eşiyle birlikte yolculara hizmet veren bir köylü kardeşim. İndim bir bardak çay içtim.Bir saat daha gözlerimi dinlendirdim.Biraz dirilince yeniden yollardayız.
Dağları yavaş yavaş aştık,önce düz ardından iniş başladı.İniş Manisa ovasına doğru yaklaştığımızın müjdecisiydi.Hava aydınlanmıştı.
Bir süre sonra Akhisar, Kırkağaç,Gördes,kavşağı ardından Akhisar ilçesi geldi.İlçede sağa doğru Zeytinliova yoluna dönerek demiryolunu geçer geçmez solda bulunan Kaptanın Yeri isimli çorbacıda sabah çorbamızı içtik.Sabahın ilk hareketlenmeleri başlamıştı yollarda.
Önümüzde Manisa dağı yavaş yavaş büyümeye başladı gözümüzde.Demek ki Manisaya yaklaşıyoruz. Saruhanlı,Yeniköy,Üçel,Gediz köprüsü, solda Cumhuriyet dönemi sanayi hareketleri çağından kalma -yeni çağın kahramanlarınca- yıkılan tekstil harabeleri, öğretmen evi,garaj,sola sinyal,Ticaret lisesi,Malta ve ev, kapımızdayız.
Kızım karşımda,küçük oğlumu okula hazırlıyor.
Çok şükür.16.10.2013 saat 07.30.

11 Kasım 2013 Pazartesi

Döndü Ebemin Anlattıkları 2

Bu yaz Ağustos ayında Kütahya da Muzaffer Amcamın Kızı Hamide nin biricik kızı Esra nın  düğününden   dönüşte Köye uğradık.
Biz sürekli gelemediğimiz için yılda bir kaç zaman kullanılan bu evi onurlandırmak için gelirdi. Sevinirdik. Eline ayağına üşenmez,tatlı diliyle uzun uzun dualar okurdu bize.
Yine öyle oldu.Ebemle tekrar bir araya  geldik. Babam ben Aslınur,Gülsüm bir arada iken evimize geldi oturduk, hal hatır sorduk.Elimizde kamera vardı. Çalıştırdık.Sorular sorduk.Uzun bir süre yaklaşık 55-60 dakika bize eskilerden anlattı,anlattı,anlattı...
 Biz  kamerayla kaydettiğimiz için sevinçliydik.Konuşma bittikten sonra kaydettiğimizi incelediğimizde,sessiz modda kayda aldığımız anlaşıldı.Üzüldük..Keşke ilk anda kontrol etse idik dedik...

İş o gün anlattıklarından hafızamda kalanları yazmaya çalışacağım.

Köyün üst tarafında bulunan Muzaffer Amcalarımın bahçesine köyde amele bulunamadığından uzak köylerden iki işçi gelmiş.Ebemde oradaymış.
Ebem amelelerden birine -"sen o köyden Koca Ömerin nesi oluyorsun aynı ona benziyorsun" diyerek ismini sormuş,
 İşçi, Ebemin kendi dedesini tanımasına hayret etmiş, dedesine benzetilmesinden,dedesinin bu yörelerde tanınan bir şahıs olmasından dolayı kıvanç duymuş olmalı ki gülümseyerek;
-"Benim adımda Ömer,bana dedemin adını koymuşlar.Dedem Hacıydı"...v.s diyerekdedesinden övgüyle bahsetmiş,
-"Nereden tanıyorsun dedemi Ebe" diye sormuş Ömer adındaki işçi.

Ebem "Senin dedene hakkımı helal etmiyorum"demiş.
Birden bire gelen bu çarpıcı sözden dolayı şaşırmış -"Neden Ebe demiş" İşçi Ömer.;
Anlatmış Ebem:
"Küçüktüm, yoksulluk yılları birkaç keçinin peşinde (Eliyle işaret ederek) Şu ilerde gördüğünüz uluyol un ardında Turgutlar tarafındaki damımızın yakınlarında ağamla beraber.hayvan/keçi  güdüyorduk.Keçilerin içinde bir tanesi pırıl pırıl sarı rengiyle ,güzelliğiyle dikkat çekiyordu. Sarılığından dolayı ona sarı gevur ismini takmıştık.O keçiyi çok seviyorduk,gözümüz gibi bakıyorduk.
Günlerden bir gün  yine dağlarda,bayırlarda sürü güderken sürümüzün yanına deden Koca Ömer geldi.  Bizim sarı keçiyi zorla aldı. Sırtladı götürmeye başladı. Gücü kuvvet bizden çok daha fazlaydı.
Ağam arkasından koştursa da bağırıp çağırsa da nafile, vermedi.
"Bak kardeşim ben bu hayvanı almaya karar verdim, fazla üstüme gelme sana zarar veririm" demesi üzerine  ağam takipten vazgeçmk zorunda kaldı.
Biz ağlayarak eve döndük.
Babamıza anlattık.Babam da gidip istedi.
Babama "Bayram Ağa,çocuklar yanlış görmüşlerdir. Ben öyle bir şey yapmadım" demiş.
-"Çocuklara mı bana mı inanıyorsun" demiş.
Etrafında başka insanlar da olduğundan ve köylerinde sözü geçen biri olduğundan inanmamış köylüleri de -"Bayram ağa yanlışlık var,yapmaz Koca Ömer böyle bir şey" demişler.

-"Biz ağamla ikimiz biliyoruz onun yaptığını ancak gücümüz yetmedi.alamadık.O  yoksulluğumuzun içinde Babam annem,kardeşlerim,biraz daha fazla debelenmeye başladık deden yüzünden .
İşte bu yüzden hakkım helal etmiyorum." demiş.
İşçiler üzülmüşler,düşünmüşler,-"Ebe hakkını helal ediver" demişler ama nafile.
İşçi Ömer akşam iş dönüşünde köyde bulunan babasına ve akrabalarına durumu anlatmış.
Günler sonra akrabalarından sözü geçen ağırbaşlı bazı kimseler Ebemi ziyarete gelerek elini öpüp dedeleri için helallik istemişler bir kaç kez..
Ancak Ebem "nasıl helal olsun diyeyim.Kardeşlerim vardı hakkı olan.O yıllardan bu yıllara nice nice torunlarımız oldu.Kardeşlerim vefat etti.Hak uzayıp gitti.Ben helal ettim demekle bitmez ki.Kardeşlerimin ve çocuklarıımızın ve torunlarımızın ve onların çocuklarının hepsinin hakları var o sarı gevur adındaki keçide.Sarı gevur  keçimiz kesilmeyip üreseydi.80 yıl  boyunca soydan soya üreye üreye sürümüzün sayısı ne hale gelecekti. Nereden bileyim. Ben onlar adına helal olsun diyemem" demiş.
-"Ahirette helalleşsinler" demiş.

Ve hala belki ikna ederiz ümidiyle,eski günlerin, hem de dedelerinin anısına ,saygıları ve sevgilerinden gelip el öpüp giderlermiş...

(Ben Koca Ömer diye hatırlıyorum ancak emin de değilim.)

İkinci bir hatıra.

" Dedemin bir uzun bıçağı,palası,kaması vardı.Üzerinde kılıfı vardı.Turgutlardaki evimizin bir odasında duvarda asılı dururdu.(Ebem bazen tarif ederken aletlerin isimlerini karıştırıyor.Pala,bıçak,kama,kılıç,kılıcın kını ...ben kılıç diyeceğim doğrusunun ne olduğu geçmişte kaldı.)
 Turgutlar da bulunan damlarına bir gün köyden Dedemin  yakın bir arkadaşı gelmiş.-"Kardeş,Senin duvarda asılı kılıcını bir günlüğüne bize verirmisin.Bir yere gideceğiz tehlikeli.Dağda bayırda başımıza bir iş gelmesin." demişler. Dedemin içini bir şüphe / korku kemirmeye başlamış,başlamış ama arkadaşını da kıramamış.Vermiş kılıcı."- Aman dikkat edin." demiş.
Birkaç gün sonra eve jandarmalar gelmiş Dedemi alıp gitmişler.Dedemin babası ne derse desin ikna edememiş zaptiyeleri,
Zaptiyeler,"bize, mahkemeye çıkacak,alın gelin emrini verdiler"demişler.Dedemi Gediz e oradan Kütahya ya götürmüşler.
Sebebi gece vakti kimliği belirsiz kişilerce bir kız kaçırılmış yakın köylerde.Kaçırma esnasında ev halkına da zarar verilmiş.Yerde ise  bir kılıç yatıyormuş.Sormuşlar soruşturmuşlar bu kılıcın dedemin olduğu ortaya çıkmış.
Bilinen bir kılıçmış bu.Hangi savaşlarda kimlerle beraber kullanıldı ise köylülerce bilinirmiş. Ya da üstünde bir işaret,nişane mi vardı.
Bu delile dayanarak dedemi tutuklamışlar.Ne anlatsalarda biz yapmadık deseler de yerdeki delilden dolayı suçlanmışlar.
Dedemin babası Kütahyada süren mahkemeler esnasında tarlalarını mallarını yavaş yavaş satmış oğlu hapisten çıksın diye avukatlara yedirmiş.
Sonunda mahkeme sonuçlanmış ve dedem uzak yerlerde bulunan bir adaya hapsedilmiş.
Bu arada babası iyice yoksullaşmış. İhtiyarlamış.kaç yıl geçtiyse Yıllar yılları kovalamış ve bir gün dedem hapisten çıkıp gelmiş.Oğlu geldi diye babası da kardeşleri de çocukları da çok sevinmişler.
Dedem heybesinde sarı renkli içi sulu meyvalar çıkarmış.İlk defa görmüşler böyle meyvaları. Şaşırmışlar.
 -"Benim hapsolduğum adada her tarafta bu meyva ağaçları vardı."demiş dedem.Hapishanede tavandan bitler bir yumruk gibi üstüste imiş ve tavandan yere top halinde düşüp dağılırlarmış,dökülürlermiş...

Bu arada Ebemin sözünü kestim."Ebe" dedim" Kıbrıs olabilir mi.Çünlkü orada portakal mandalina ağaçları çok"
Ebem" Ne bileyim ben oğlum" dedi..

Ben de" Eğer Kıbrıs ise İsmail Amcamda aynı yere askere gitti.Gazi oldu "dedim."Yani dedende,Amcamda aynı yere gitmiş olabilirler" dedim.

Biri mahpus,diğeri asker olarak...Biri suçsuz yere yattığı cezasını bitirip gelmiş,diğeri Kıbrıs harekatında gazi olup gelmiş....


İşte böyle...

.....

.

8 Kasım 2013 Cuma

Temizlik işçileri

 6 Kasım günü yazımı ;

"Yükseklerde gri yağmur bulutları beklemekteydi. Yağmurla ıslanmış kuru çınar yaprakları darmadağınık bir şekilde zemine yapışmışlar bekliyorlardı.
Yeni bir yağmur dalgasında sürüklenmeyi, ya da hafif bir rüzgarla kuruduktan sonra, yine başka bir rüzgara kapılıp uçup gitmeyi.

Yapraklar rüzgarlarla uçuşmayı beklerken , bizler de o şarkıdaki gibi (kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına) bahtımızın rüzgarında uçuşmayı  bekliyoruz.(saat :15.09) " 

diye bitirmiştim.

Bu sabah işyerinde  masama oturmadan önce odamdaki pencereden arka bahçeye baktığımda;  belediyeye ait mavi renkli bir traktörün römorkuyla beraber   jeneratörün yanına park etmiş olduğunu gördüm. 

İleride birkaç temizlik işçisi ellerinde süpürge ve faraşlarla yerdeki kurumuş, ancak önceki gün yağan yağmurdan dolayı yere yapışmış olan yaprakları süpürmeye çalışıyorlardı.
Her bir yaprak için süpürgeyi yere bastırıyor ve çöp faraşına doğru zorlayarak itiyorlardı.
Bir kaçı ise yaprakları yığıyor; biriktirdiği yaprakları faraşa süpürüyordu. 

Sonunda meydan temizlendi. Başlarındaki reisin talimatıyla römorka bindiler. Römork açıktı. 
Traktör ilerlemeye başladığında hızın rüzgarı üşütüyor olmalı ki, römorkun ön tarafına geçerek sırtlarını gidiş yönünün tersine doğru çevirip  çömeldiler. Ceketlerinin yakalarını kaldırarak boyunlarını göğüslerine doğru büzdüler. Bir ikisi ellerinde sigarayı avuç içlerinde gizleyerek içiyordu. 

Traktörün üzerinde ise soğuğu ve rüzgarı engelleyen siperlik vardı. Her nedense reis üşüme emareleri göstermiyordu. O da sürücünün yanına, siperlikli traktörün arka teker üstündeki yere oturdu.

En sonunda  sürücü, traktör ve römorkun etrafını kolaçan ettikten sonra direksiyona geçti. 
Motoru çalıştırdı.Tırıl tırıl dizel motor sesi. (Yeni tip motorlar,çevre hassasiyetiyle hem emisyon,hem de gürültü olarak çok daha sessiz) Traktör önce geri geri gitti. Sola yanaşarak manevra yaptı. 

Arkada bulunanlar kalkık yakalarının arasına indirdikleri eğik boyunlarıyla birbirlerine sokulmuş halde, traktörün üzerinde oturan reis ise kendinden emin ileriye doğru bakarken, tırıltısı gitgide uzaklaşan araçlarıyla  ilerdeki yoldan sola dönüp yeni bir göreve doğru kaybolup  gittiler.

Ağaçlar  hafif rüzgarda nazlı nazlı sallanıyorlardı. 
"Bu mevsim bu ağaçlar ve üzerlerinde bulunan bu yapraklar belediye işçilerine kara kış başlayıncaya kadar daha çok iş çıkaracaklar " 
diye düşünerek yerime oturdum.

Bilgisayarımın çalıştır düğmesine basmadan evvel  her zaman TRT Nağmeye ayarlı olan radyomun düğmesini çevirdim. 

Yeni bir iş günü yine başlıyordu...

6 Kasım 2013 Çarşamba

Yağmurlu bir 21 Aralık

Gündüzün en kısa ,gecenin en uzun olduğu 21 Aralık günündeyiz.

Bugünlerde hava yağmurlu geçiyor Manisada.
Her yerde ıslaklık,nem ,rutubet var.
Yolda yürürken geçen araçlardan kendinizi korumalısınız.
Belediyenin yeni düzenlediği yollarımızın ne sürücülerce ne de yayalarca
bilinemeyen bazı noktalarında oluşan alttaki derinliğini tahmin edemediğimiz çukurlar suyla doluyor.
Araç sürücüsü farkına varırsa yavaşlıyor.Fark etmezse yayaların vay haline.
Ya da derin bir çukursa aracının alt takımlarının vay haline.
Sadece yol yapımı konusunda basit bir ihmal,iş geciktirme,ya da denetimsizlik.
İster istemez faturasını beraberce ödüyoruz.
Geçenlerde (19 Aralık Pazar 17.30 ) Uncubozköyden Karaköy e araçla gelirken laleli kavşağından sonra bir araç yoğunluğu vardı.İlk anda sebebini anlayamadık. Hiçbir araç YSE kavşağındaki alt geçide girmek istemiyor. Tam bir kaos.Karaköy e gideceğimden sağa yanaşmıştım.Alt geçidin yakınına kadar ne olduğunu anlayamadık. Alt geçidin biraz önünde polis memuru el kol hareketleriyle araçları  Karaköy yoluna yönlendiriyormuş.Araçlarda sağa girmeye çalışıyor.
Kaos ve gariplikler ardarda.Yol laleli kavşağında kapatılarak araçlar farklı güzergahlara yönlendirilebilir.
Yağmur suyunun sebep olacağı zararlara karşı alt geçitte bir mekanizma olması gerekir.

Yağmur rahmet ardından bereket getiriyor...
Yağmurun fazlası ise (eğer önem alınmamış ise)  kargaşa, felaket...

Şemsiye ile yağmur altında Kırmızı köprüden dere boyunca adım adım yukarıya Çaybaşına doğru yürümek.
Derenin içine bakıp, akarsuyun taşların arasında çağlayarak kıvrım kıvrım akışını,taşlara çarptığında beyaz köpüklerle çağıldayışını,önüne kattığı taşıyabileceği büyüklükteki dalları çöpleri alıp gitmesini,
Esen yelin savurduğu sararmış kuru çınar yapraklarının yağmur damlalarıyla uçuşarak sulara kapılmasını... durup seyretmek.

İvaz Paşa Camisinin eski duvarlarından akan yağmur suyunun  damladığı yerde oluşturduğu küçük göle damla damla tıpırdayışını dinlemek.
Namazdan çıkan cemaatin ıslanmamak için telaşla evlerine doğru koşuşturmasını durup seyretmek.
Akşam karanlığı çökmeye başladığında ve ışıklar yandığında sokak lambalarının yola yansıttığı pırıltıları seyretmek...

Kırmızı Köprüden yukarıya çıkarken  solda kalan avcılar kıraathanesinde ,kahvedeki müşteriler tek tek evlerine giderken gidecek yeri olmadığından ,derenin çağıldayışına dalarak ,buğulu camlardan yansıyan kendi gölgesinde akşamın yalnızlığını sorgulayanlara ...geçerken şöyle bir bakmak.

Dereler çağlamaya başladığında sanki kulaklarımızın içinden gönlümüze doğru akıyor ve içimizi arıtıyor.

Sonra sükuna ermiş bir ruhun melankolikliği içinde eve doğru yavaş yavaş yürümek...

6 Kasım 2013 sonbaharın ilk yağmuru

Öğleyin yemek sonrası arkadaşlarla Hatuniye Camisinin batı tarafındaki kuyumcular çarşısında dolaşırken hava kapalıydı. Yükseklerden Spil dağının zirvesini sıyırarak, güneyden kuzey doğuya hızla geçen kurşuni yağmur bulutları yağmurun her an düşeceğini düşündürüyordu ve düşen yağmurun da kuvvetli olacağını anlatıyordu.

İş yerine geldiğimde radyomu açtım. TRT Nağme her zamanki şarkıları terennüm etmeye başladı.İşlerle meşgul olurken bir an sırtımın dönük olduğu  pencereden dışarıya baktım.

Pencerem güneye doğru idi ve eski adliyenin arka tarafındaki araçların park edildiği meydana bakıyordu. Bana göre meydanın sağında kalan lojmanların doğu tarafına çizgi boyu sıralanmış çınar ağaçlarının ve çam ağaçlarının dallarının rüzgardan savrulduklarını,kurumuş dökülmüş  çınar yaprakları ve diğer hafif çöplerin anafor haline dönerek havalandıkları görülüyordu.

Rüzgarla beraber güneydoğu yönünden yağmur damlaları da düşmeye başladı.İnce sık damlalarıyla kuru yaprakları ve yeri ıslattıkça, rüzgar ıslanan ve ağırlaşan yaprakları uçuramamaya başladı.

Bu arada sol tarafımdaki jeneratörün yanındaki sundurmadan bir şahıs ağzından sigara dumanlarını savura savura biraz telaşla adliye lojmanlarına doğru hızla geçti.

Sundurmanın altında bulunan siyah 4x4 bir araç sileceklerini çalıştırarak sola doğru bir manevra yaparak ilerleyip gitti. Tekerlekleri arkasına ve yanlara doğru su sıçratıyordu.Aracın tekerlek izleri ıslanmış zeminde belli oluyordu.

Yağmur hala yağıyordu.Hızını azaltmasına, incelmesine, uzaktan belli olmamasına rağmen yağıyordu.

Sundurmanın üzerine düşen yağmur damlaları oluklardan yere doğru akmaya, yerde su yolları oluşturmaya başladı. Ancak su yolları yerdeki yaprakları sürükleyecek kadar çok değildi.

İçerde ise hayatın her zaman süregelen bilinen telaşı devam ediyordu. Memurlar kendi aralarında işlerle ilgili konularda çalışırken / konuşurken, Müdür Yardımcıları ise önlerinde biriken evrakların doğru olup olmadığını incelemekle meşgul oluyorlardı.

İşinin sonuçlanmasını bekleyen vatandaşlarda kapı önünde ve koridorda belirsiz bir sürecin bir an önce sonuçlanmasını sabırla bekliyorlardı.

Bu arada yanıma gelen arkadaşla sohbet ettikten sonra uğurlamak için dışarı çıktığımda yağmur dinmişti.

İçeriye geldim masama oturmadan önce yanından geçtiğim penceremden güney yönündeki meydana tekrar baktım.

Yükseklerde fırtına dinmiş olmalı ki gri yağmur bulutları hareketsizdi. 
Yağmurla ıslanmış kuru çınar yaprakları  da darmadağınık bir şekilde zemine yapışmışlar bekliyorlardı.

Yeni bir yağmur dalgasında sürüklenmeyi, ya da hafif bir rüzgarla kuruduktan sonra,yine başka bir rüzgara kapılıp bilinmezliklere doğru uçup gitmeyi.

Yapraklar rüzgarlarla uçuşmayı beklerken , bizler de o şarkıdaki gibi (kapıldım gidiyorum bahtımın rüzgarına) bahtımızın rüzgarında uçuşmayı  bekliyoruz.(saat :15.09)
(TRT Nağmede de aynı şarkıyı çaldı.Saat 15.40 da hoş bir tesadüf)

13 Ağustos 2013 Salı

Yağmur

Gazeteler,internet;Batı Anadoluda yarın yağmur var diyordu sabah incelediğimde. Havaya baktım şöyle bir,özellikle Sivrice Tepesi üzerinden İzmirden akıp gelen bulutlar var mı diye. Yoktu. Ancak öğleden sonra saat 16 sıraları hava karardı. Bir iki damla düştü yere. Çocukluğum aklıma geldi. Yaz yağmurlarında nemli toprağın kokusu dolardı nefesime. Şimdi şöyle bir kokladım havayı ve yeri. Yok. Nemli asfalt kokusu geliyor burnuma Ya burnumuz da eskidi koku alamıyor. Ya da şehir değişti.

Devam.

Ne zamandır elim bloğun sayfalarına uğramıyor. Bilmiyorum. Hatıraları düşünmek istemediğimden mi? Ramazan ayının ve yazın getirdiği rehavetten mi? Çözemedim.

Belki de yazı yazma disiplini denen alışkanlık yok bizde eskilerin çala kalem dedikleri türden karalamaları gelişigüzel yapıyoruz. Böyle düşünüp kendimi eleştirsem de moralimi bozup yazmayı (tuşlara basmayı demek daha doğru ama ne yaparsınız alışkanlık) bırakmayı düşünmüyorum.

 Az ya da çok,kendi cephemin dar ya da alçak ya da yüksek pencerelerinden İçimdekileri / bildiklerimi / hissettiklerimi / fark ettiklerimi / duyduklarımı ve gördüklerimi düzensiz de olsa dökmek istiyorum. Bir hoş kayıt kalsın bizlerden de bu yalan dünyaya bizden sonra gelecek olanlara diye düşünerek.

Dil bilgisinin eksikliği var bununda farkındayım. Yazıp da hatalarınla kendini el aleme rezil etme diye fısıldıyor mantığımın hiçbir zaman dinlemediğim bu sesi. Ama ne yazık ki hep fısıldar durur bıkmadan pes etmeden bana.

Fırın günlerimin 12 eylül kısımlarını tamamlamayı düşünüyorum. Salihli de çocukluk günlerimde yaşadıklarımı da.9-10 yaşlarındayken Kütahya da vişne toplamaya gittiğimiz 1972-1973 lü yıllardan kalan anılarımı da.

Esasında her bakış her olay bir anı. Ancak anıların gelecek kuşaklara yararlı olabilmesi için gerçeği abartısızca yansıtması gerekir diye düşünüyorum. (13 Ağustos 2013 Salı)

30 Temmuz 2013 Salı

Refik Halit Karay"Bir Ömür Boyunca"

Kütüphanede rafları dolaşırken Refik Halit Karay'ın "Bir Ömür Boyunca"adlı eserine rastladım. Elime aldım. Okuyabilir miyim okuyamaz mıyım diye düşünmeye başladım.Öğle üzeri orucun verdiği bir gevşeklik var beynimde.
Almaya karar verdim.375 sayfalık bir kitap. Öyle akıcı geldi ki bana kısa sürede bitirdim. Sürgün anılarını, İstanbul'da yaşadıklarını anlatıyor. Akıcı bir dili var. Osmanlının son döneminde yaşadıkları ve o zamanlar gelişen olaylarla ilgili haklı tesbitleri var. Olaylara eleştirel mizahi bir bakışı var. Okuyunca haklılığını anlıyorsunuz. Kitaptaki anıları tahminim gazetede tefrika edilmiş. Mücadeleci bir kişiliği olduğu da anlaşılıyor.
Osmanlının yıkılışına  sebep olan kadronun bir kısmının Atatürk'ün etrafında bulunduğunu anlatıyor. Daha sonra temizlendiğini,
İzmir suikastını,komitacılığın zararlarını,
Resneli Niyazi'nin geyiğinin akibetini,
Türkçe hakkındaki düşüncelerini, batı dünyasına bakışını, anlatıyor.
O anlattıkça Onunla beraber, İstanbul'u, İstanbul'un semtlerini, Yeşilköydeki eski sıkıntılı zamanlarla ilgili ağabeyinin anılarını okuyor, Sinop'u, Ankara'yı, Beyrut'u, Halep'i geziyorsunuz. Güzel bir eser.
Bu kitap yazılmasa idi bazı olayların arka planını bilemeyebilecektik.

1935 yıllarda Atatürk'ün yaverlerinden birinin hatırası. Birgün Atanın yanına girdim önündeki bir kitaba bakıp gülümsüyordu. Ben içeri girince kitabı kapatıp sakladı. Merak ettim. Kitabın o yıllarda yasaklı olan Refik Halit Karay ın bir kitabı olduğunu gördüm."

Allah Rahmet Eylesin. 

15 Mayıs 2013 Çarşamba

12 Eylül 1980 Manisa (Fırında Çıraklık Günlerim)

11 Eylül 1980 günü saat 23.30 sıralarında dış mahalle tarafından fırının önüne yeşil renkli bir binek renault otomobil yanaştı. İçinden yine yeşil üniforması  ile rütbeleri çok olan kıdemli bir astsubay telaşla indi.
-Ekmek var mı ? dedi.
-Var dedik.
-Kaç tane var?

Manisa Karaköy "Yeni Doğan Fırını" diğer ismiyle "Çifte Yani Fırını "nda mesaimizin ilk saatleriydi. Fırın yeni hazırlanmış,hamur yeni mayalanmış,(Maya değil,maya akşam ezanından sonraki saatlerde hazırlanırdı. Gece boyunca önceden hazırlanan bu mayadan bir miktar alır yeni karılan hamura katardık.Bu işleme mayalanma denirdi.) İlk posta ekmeği yeni çıkarmıştık.
Mis gibi kokan,dumanı üstünde ellerimi yakan sıcak ekmekleri fırının camekanlarının altına dizmiştim. Fırınımız kara fırındı, küçüktü. Sabaha kadar ancak 1000-1200 ekmek çıkarabiliyorduk. Batı kışladan gelen astsubayın sorduğu saatte ancak 100 civarında ekmek vardı tezgahta.
-Daha başka yok mu.dedi.
-Hepsi bu dedik.
-Tamam arabanın bagajına gazetelerin üzerine sıralayıverin. dedi.
 Saydık ve dumanı üstünce sıcacık ekmekleri  sıraladık bagaja. Astsubay dört buçuk  liradan 90 küsür ekmeğin parasını peşin ödeyip yeşil renault sivil plakalı aracına bindi. Lastiklerini gıcırdatarak yeniden batı kışla tarafına dönerek hızla uzaklaştı.
Manisa'nın Karaköy Semtinden geçen İzmir Caddesi yeniden  sessizleşti.

Patron Ramiz Abi daha gelmemişti.
Ben,Hamza Abi,Sertif ve İbrahim vardık fırında.
(Sertif güreşçiydi. Manisa Sanat okulunu bitirdikten sonra İzmir Tekel Güreş Kulübü vasıtası ile İzmir Tekel e girmiş olduğunu duydum. İbrahim liseyi bitirdikten sonra astsubay oldu.Belki de emekli olmuştur.Hamza Kurtoğlu çınarlı kahvenin altında oturuyorlardı. Abilerinin kamyonları vardı. Kum çekiyorlardı. Hamza Abi şu an nerelerde bilmiyorum.)

Birbirimize baktık.Parayı kasaya attık.Erken peşin satışa memnun olmuştuk.Ama sebebi hakkında fazla düşünmedik."Askeriyede  bilmediğimiz bir sebepten  acil ekmek gereksinimi varmış ve bizden tedarik ettikleri için para kazanmıştık." diye düşünerek her gece yaptığımız mutad işlere döndük.

Hamza Abi,Sertif ve İbrahim yukarıda hamur karıyorlar,bekletiyorlar. Kesme teknesine indiriyorlar,terazide ölçerek yuvarlatıyorlar ve Sertif baston yapıyordu. (Baston ekmeğin yuvarlatılmış halden uzun hale getirilmesi işlemine verdiğimiz addı.) Baston yaparken tak tuk diye sesler çıkıyordu . Bu sese / gürültüye komşu evlerde yaşayanlar alışmıştı.

(Komşu evler Yüncü Mehmet Meyreli,Bakkal Abdullah Meyreli, Amcalar,Anneleri ve aileleri en yakındakilerdi.Gündüzleri Tüpçü Gani Abi batı komşumuz,Bakkal Cemil Abi ile lastikçi Bahri Abi uzak batı konşumuzdu.Bakkal Abdullah Amca ise doğu tarafındaki köşede idi.İki katlı bakkalın üst katında tek odalı küçük evde annesi oturuyordu.)

Ekmek hamurları ince uzun bezlerin bulunduğu pasalara döşeniyordu.
(Pasa bizim kullandığımız ismi idi.Başka yerde başka isimle anılıyor olabilir.Yaklaşık iki metre uzunluk 15 cm yükseklik ve 40 cm genişlikte boyutları olan ,ortasında tutmak için el girecek kadar açılmış(sapı) bir yeri bulunan tahtadan bir hamur taşıma aletiydi.)

Bu pasalar üstkat zemininde bulunan -hamurhane görülmesin diye- bir perde ile kapatılmış küçük pencereden altta bulunan bana uzatılıyor ve altkatta omuzum hizasındaki bu delikten gelen pasaları üstüste diziyordum. Bir süre bekliyor ve hamurların kabardığı, fırının derecesinin geldiği anlaşılınca ilk gelen ilk pişer tekniği ile küreğin başında bulunan Ramiz Abi nin elinin uzanacağı kadar yakınına yerleştiriyordum. Ramiz Abi sol eliyle pasa içinde yanyana sıralanmış hamurları ayıran bezi tutup çekerken sağ eliyle de ekmek hamurunu avucuna alıyor ve küreğin üzerine tek tek diziyordu. Fırının kapağını açarak lamba ile içeriye bakıyor. Boş olan tarafa küreği iterek hamurları bırakıyordu. İçerde bulunan yerin özelliğine göre bazen geniş,bazen dar küreği, uzun küreği, fırın doldukça sapı kısa küreği, duruma en uygun hangisi ise onu alıyor ve kullanıyordu. Bu arada pişenler varsa kürekle alıyor ve dışarı çıkarıyordu. Ben de sıcak ekmekleri tezgaha sıralıyordum. Hemen sıralamazsam diğer ekmekleri çıkarırken kürek çarpıyor,ya da tezgah dolarak ezilebiliyorlardı.

Fırının ısısı azaldığında Rahmetli Ramiz Abi "odun at" derdi. Yan tarafta bulunan külhan kısmındaki alt kapaktan odun atardım. Fırının odunlarını arka arsada bulunan depodan getirmekte benim görevimdi. Odunlar azalınca gidip kucaklayıp getiriyordum. Odunlar azaldığında ya da uygun fiyattan odun bulunduğunda arsaya kamyonlarla,at arabalarıyla,eşek yükleriyle yıkılırdı.
(yıkmak; eşeğin semerinin iki yanına sıkıca bağlanmış odun destelerinin ikisinin birden aynı anda yere bırakılmasıydı.Eğer biri sonra indirilmek istenirse eşeğin kendisi diğer taraftaki yükle beraber yere yıkılır ya da semer dönerdi.Eşeğe yük sarmak gibi eşeği yıkmakta ustalık/tecrübe  isteyen işlerdendi.Eğer sepet v.s. indirilecek ise her iki tarafa iki kişi sepetleri tutar birisi ipi çözer dengeli olarak indirilirdi.)

Belli zamanlarda yayladan at eşek yükleriyle motorcu Şeronun abileri de odun getirirlerdi. Bu işler sabah 06-07 sıraları olurdu. Yayladan gece inişi geçer, sabah erkenden şehre girilir.Fırının önüne ya da arka arsadaki odun deposuna yıkılırdı odunlar.(Neden?Çünkü gündüz ormancı tehlikesi vardı.)
Kışın yağmur altında ıslanan odunların yakması zor olduğundan kuruması için bir iki günlük odun ihtiyacı külhana istiflenirdi.

11 Eylülü 12 Eylül 1980 bağlayan gece boyunca her günkü işimize devam ettik.

Her gün sabah saat 06.30 sularında Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikasında çalışanlar  sabah postası için otobüs durağına toplanırlardı.

O günlerde Manisa Belediyesinin mavi renkli Bussing marka otobüslerinin çalıştığı, saat 06.30 Meteorolojiden hareket eden ilk sefer ile fabrikaya giderlerdi.
(Bu Bussing otobüsler Alman malıydı sanırım.Kapılar otomatik açılıp kapanırdı.Bu sistemi inceler dururduk otobüse bindiğimizde.Perçinlenerek ya da vidalanarak kapının üstüne monte edilmiş "Dikkat otomotik kapu çarpar" ikazı yazılı alimünyum küçük uyarı yazıları vardı.Dışarda monte edildiğini kapu kelimesinden tahmin etmiştim.)

Her nedense o gün grup halinde yavaş yavaş geri dönüyorlardı.
Fırının önünden geçerken
-"hayrola" dedik."Neden geri dönüyorsunuz?"
 -"ihtilal olmuş, asker yönetime el koymuş,sokağa çıkma yasağı başlamış,radyo söylüyor,otobüs gelmeyecekmiş,biz de eve dönüyoruz"dediler.

Heyecanlandık.

Fırındaki, fişi takınca hemen çalışmayan ,üç beş dakika sonra ısındıkça ses gelmeye başlayan lambalı radyoyu açtık.Yine cızırtılar içinde bir şey anlaşılamıyordu. Meraklıydık. Ne oluyordu memlekette ? Belki de şehir halkından ihtilali ilk duyan sivillerdendik. Belki de bir şeyler  yapmalı mıydık .

Telaşla eve gittim.( Donunun uçkurunu düzeltmeyi beceremeyen bizler sanki ne yapacaksak.Yaş on yedi, on sekiz, derdimiz ekmek derdi.Kavgayla  sağ solla ilgimiz olmayan bizler ne yapacaktık ki.) 

Evden radyomu getirdim.- bir solukta koşarak ulaşabileceğim yakınlıktaydı evimiz- . (Çok pil harcadığından arkasına iki büyük pil bağladığım üzeri deri kılıflı standar(d) marka idi radyom).
Radyoya 20 Temmuz Kıbrıs Harekatında olduğu gibi kahramanlık türküleri çalıyordu. Yine "Hasan Mutlucan'ın davudi sesinden coşturan,heyecana getiren türküler ardı ardına çalıyordu. Arada askerin yönetime el koyduğu anonsları veriliyordu. (Saat;07.00 civarı)

Fırının hemen altındaki sokakta eski mezarlıkta bulunan Maliye Muhasebe Yüksek Okulunda gece bekçiliği yapan Muradiyeli Şaban Abi geceleri yanımıza uğrar, sohbet ederdi.Aklıma ona haber vermek geldi. Koşa koşa gittim okula. Seslendim,seslendim. Uykulu uykulu kapıda göründü, "Abi ihtilal olmuş haberin olsun."deyince şaşırdı,heyecan içinde; "Eyvah,kimler yapmış acaba" dedi. "Askerler yapmış" cevabını verdim.

Yeniden fırına geldiğimde, hala ortalık sakindi.Saat sekize doğru, ortalık iyice hareketlendi. Fırının önünde ekmek kuyrukları olmaya başladı. Polis araçları dolaşmaya başladı.Polisler sokağa çıkma yasağı var evden  çıkmayın anonsu yapıyordu.Fırın önünde bekleşenler polis aracını görünce yan sokaklara saklanıyor.Polis geçtikten sonra tekrar fırına koşuyorlardı. Sonra bir revo kamyon yanaştı fırına içinden bir piyade çavuş elinde kırıkkale tüfeğiyle kapıda beklemeye  ve ekmek almak için kapıya yığılanları sıraya sokmaya başladı.Sıradakiler üçten fazla ekmek alamıyordu. Daha sonra bir başka revo her 30 metrede yolun iki tarafına asker indirmeye başladı.

En son ekmeği de pişirip sattıktan sonra fırını kapattık.Eve geldim. Cuma günü idi. Abdestimi aldım. Tekrar İzmir caddesine indim.Cuma selası okunmaya başlamıştı. Askere "Abi Cumaya gidecek ama sokağa çıkma yasağı var,ne yapayım ?" diye sorduğumda. "Bize görünmeden arka sokaklarda camiye gidebilirsin" cevabını verdi.

Gece fırına gidip çalışacağımdan eve gelip uyudum. Saat  16.00 sıraları Ramiz Abi eve gelmiş beni çağırıyordu."Hemen gel.Komutanlar ekmek çıkarmamız gerektiğini söylediler.Kimseye ulaşamadım.En azından fırında bulunalım az da olsa ekmek yapalım.Fırının çalıştığını görsünler komutanlar" dedi. Bu arada babamda Tekstil Fabrikasında gece vardiyasında olduğundan evdeydi. Babama "Enver sen de gel bir şeyler yapalım.Vatandaşlar da fırının önünde toplanmaya başladılar."dedi.

O gün Babamla beraber fırıncılık yaptık ve Manisa Karaköy halkının aç kalmaması için çalıştık.

Hatıralarımda kalan bilgilere göre 12 Eylül 1980 Cuma günü böyle geçti.

...
(Aklıma geldikçe devam ederim.)

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...