Azeri yazar Anar Rızayev in bir kitabı.Karakutu Yayınları Şubat 2008 1.baskı.(1000 adet) Çeviren İldeniz Kurtulan.
Azerbaycanda İstanbul özlemi çeken idealist bir bilim adamının yaşadığı sıkıntılar ve sonunda özlemine kavuşması . Fakat hayalkırıklıkları ile örgülenmiş bir özlemine kavuşma bu.
Türk halkının Karabağ meselesine bakış tarzı.Üniversitelerin akademik kadroları arasındaki bayağı ilişkiler; İnsanların sözlerine sadık olmaması... Ve Sıraselviler semtinde karanlık bir otel odasında hikayenin sona erişi.(116 ıncı sayfada)
Ardından bir kaç hikaye ve 355 sayfadaki "Mutlaka Görüşürüz" başlıklı hikayesi.
Sıraselvilerde Bir Otel Odası hikayesinin bir devamı gibi. Sanki aynı zamanda İstanbulda yaşadıklarını farklı zihniyetteki farklı farklı insanların birbirlerini eleştirileri, her şeye kendi çıkarlarına göre yaklaşmaları, her şeyi kendi menfaatlerine göre yorumlamaları ve yönlendirmeye çalışmaları, verdikleri sözleri tutmamaları.(Sözlerinin eri insanlar değiller,Yalancılar,hırsızlar,sahtekarlar)
Bunlardan bezmiş bir Azeri Kardeşimizin iğrenerek yazdıkları diyebilirim. Acı olan yazılanların büyük kısmına Ben de katılıyorum. Keşke böyle olmasaydı.
Ve hikayenin sonunda telefonla kendisini arayacak bir dostuna verdiği sözü yerine getirmek için telaşla saat 6 dan evvel eve varma çabası.Saat 6 ya 5 kala eve girdiğinde ise ferahlaması.Saat 6 da telefonun çalması. Arayanı biliyor.
-Merhaba İldeniz Bey.
-Merhaba.Geçen hafta sözleşmiştik saat 6 da arayacağım diye...
Hikaye bitiyor.(Tahminin bu eseri çeviren Rahmetli İldeniz Kurtulan dı arayan)
Sayfa 381 "O Gecenin Sabahı." adlı hikayesi ise gece vakti bir apartmanda geçiyor.Kapı önüne yanaşan bir aracın motor gürültüsü,hızlı yürüyen insanların ayak sesleri. Apartmandaki dairelerde yatağında bu sesleri dinleyenlerin kendileriyle yaptıkları iç muhasebe.Ayak sesleri her daireye yaklaştığında daire içindekilerin heyecanı.Ve sabah, gece gelişen olayların nihayetinde beklenmeyen son.
Teşekkürler Anar Rızayev
Bu bloğu oluşturmaya Temmuz ayı içinde,sıcak bir öğle sonrasında başlamıştım.Aklıma ilk gelen kelimeyi yazıvermişim başlığa...
13 Şubat 2012 Pazartesi
10 Şubat 2012 Cuma
Rıfat Ilgaz.Yokuş Yukarı
7.Şubat günü hava yağmurluydu.
Arkadaşlara öğle arası yemekten sonra kütüphaneye gitmeyi teklif ettim.
Sağolsunlar kırmadılar hep birlikte (İsmail,Seyfi ve Ben) gittik.Onlar kütüphanenin güvenlik görevlisi eski arkadaşlarla sohbet ederken ben içeriye şöyle bir göz attım.
Azeri Yazar Anar Rızayev in "Sıraselvilerde bir otel odası", Rıfat Ilgaz ın "Yokuş Yukarı", Ahmet Turan Alkan ın "Altıncı Şehir" eserlerini aldım. İkisi bildiğim yazarlara ait, biri ise ismini duyduğum fakat çok da bilmediğim bir yazara aitti.
O akşam heyecanla 3 kitaba da el attım.İçlerinden "Yokuş Yukarı" önceliğim oldu. Çünkü Hababam Sınıfının yazarı. Film serilerini çocukluğumdan itibaren kaç kez izlediğimi unuttuğum.1976 larda ilk izlediğimde duyduğum heyecan ve coşku ileriki yıllarda eleştirel bir hal aldı.Eleştirdiğim ve kendime göre eleştirilerimde haklı olduğum yönler vardı.Filmin Kahramanları;İnek Şaban,Güdük Necmi,Kel Mahmut,Hafize Ana, aklıma bir anda gelenler.Özellikle Kel Mahmut rolüyle Münir Özkul yıllar geçtikçe daha bir değer kazanıyor gözümde ve gönlümde; sabırlı, iyiniyetli, vakur, prensipli, idealist. Adile Naşit ise rolüyle özdeşleşmiş. Müşfik, merhametli..
Nedense filmi izlediğim halde başka eserlerini okumamamıştım. (Nedeni belli dünya görüşleri kafamdaki görüşlerle örtüşmüyordu da ondan.Peşin hükümlerimin,ön yargılarımın etkisi vardı.)
Yazarın yıllarını harcadığı yayın dünyasındaki anıları akıcı bir dille aktaracağını hissettim.Gerçekte hissettiğim gibi gelişti. Kitabı bir nefeste okudum."Güdük Kalemler" bölümünü eşime ve kızıma da yüksek sesle okudum. Sonunu getiremedik üçümüzde de bir anda gülme krizi oluştu.
Anılar bazen acı bazen tatlı.Saik Faik,Aziz Nesin,İlhan Selçuk,Bedri Koraman,Semih Balcıoğlu,Orhan Veli, Orhan Şaik Gökyay,Sabahattin Ali....Bir çok yazarla, gazeteciyle, Bir çok gazete ile dergi ile Akbaba, Tan, Akşam...birçok yayınevinde ve patronlarıyla yaşadıkları kitapta akıcı bir dille anlatılmış. Artısıyla eksisiyle hayatına ait anılarını kitabın yaprakları arasına sermiş.
Kitabı okurken anıların oluştuğu mekanları kendimize göre kurguluyor ve kendimizi de yazarın yerine koyarak onun gözüyle yaşıyor sanki insan.( Bu da okuyucuya geniş bir hayal dünyası oluşturma imkanı sunuyor.Eseri okuduktan sonra aynı eseri sinema/tiyatroda izlemek bazen yavanlık hissi veriyor.)
Hababam sınıfını okuduktan sonra filmi izleseydim bu kadar etkisinde kalırmıydım ? Kitabın sonunda Rıfat Ilgaz ı geç de olsa biraz daha yakından tanımış oldum. Anılarını okumak,yazarın başından geçenlere karşı içimde burukluklar oluşturdu.
Bu yazıyı yazarken bile içimde bir burukluk hala mevcut...
Arkadaşlara öğle arası yemekten sonra kütüphaneye gitmeyi teklif ettim.
Sağolsunlar kırmadılar hep birlikte (İsmail,Seyfi ve Ben) gittik.Onlar kütüphanenin güvenlik görevlisi eski arkadaşlarla sohbet ederken ben içeriye şöyle bir göz attım.
Azeri Yazar Anar Rızayev in "Sıraselvilerde bir otel odası", Rıfat Ilgaz ın "Yokuş Yukarı", Ahmet Turan Alkan ın "Altıncı Şehir" eserlerini aldım. İkisi bildiğim yazarlara ait, biri ise ismini duyduğum fakat çok da bilmediğim bir yazara aitti.
O akşam heyecanla 3 kitaba da el attım.İçlerinden "Yokuş Yukarı" önceliğim oldu. Çünkü Hababam Sınıfının yazarı. Film serilerini çocukluğumdan itibaren kaç kez izlediğimi unuttuğum.1976 larda ilk izlediğimde duyduğum heyecan ve coşku ileriki yıllarda eleştirel bir hal aldı.Eleştirdiğim ve kendime göre eleştirilerimde haklı olduğum yönler vardı.Filmin Kahramanları;İnek Şaban,Güdük Necmi,Kel Mahmut,Hafize Ana, aklıma bir anda gelenler.Özellikle Kel Mahmut rolüyle Münir Özkul yıllar geçtikçe daha bir değer kazanıyor gözümde ve gönlümde; sabırlı, iyiniyetli, vakur, prensipli, idealist. Adile Naşit ise rolüyle özdeşleşmiş. Müşfik, merhametli..
Nedense filmi izlediğim halde başka eserlerini okumamamıştım. (Nedeni belli dünya görüşleri kafamdaki görüşlerle örtüşmüyordu da ondan.Peşin hükümlerimin,ön yargılarımın etkisi vardı.)
Yazarın yıllarını harcadığı yayın dünyasındaki anıları akıcı bir dille aktaracağını hissettim.Gerçekte hissettiğim gibi gelişti. Kitabı bir nefeste okudum."Güdük Kalemler" bölümünü eşime ve kızıma da yüksek sesle okudum. Sonunu getiremedik üçümüzde de bir anda gülme krizi oluştu.
Anılar bazen acı bazen tatlı.Saik Faik,Aziz Nesin,İlhan Selçuk,Bedri Koraman,Semih Balcıoğlu,Orhan Veli, Orhan Şaik Gökyay,Sabahattin Ali....Bir çok yazarla, gazeteciyle, Bir çok gazete ile dergi ile Akbaba, Tan, Akşam...birçok yayınevinde ve patronlarıyla yaşadıkları kitapta akıcı bir dille anlatılmış. Artısıyla eksisiyle hayatına ait anılarını kitabın yaprakları arasına sermiş.
Kitabı okurken anıların oluştuğu mekanları kendimize göre kurguluyor ve kendimizi de yazarın yerine koyarak onun gözüyle yaşıyor sanki insan.( Bu da okuyucuya geniş bir hayal dünyası oluşturma imkanı sunuyor.Eseri okuduktan sonra aynı eseri sinema/tiyatroda izlemek bazen yavanlık hissi veriyor.)
Hababam sınıfını okuduktan sonra filmi izleseydim bu kadar etkisinde kalırmıydım ? Kitabın sonunda Rıfat Ilgaz ı geç de olsa biraz daha yakından tanımış oldum. Anılarını okumak,yazarın başından geçenlere karşı içimde burukluklar oluşturdu.
Bu yazıyı yazarken bile içimde bir burukluk hala mevcut...
16 Ocak 2012 Pazartesi
Karla karışık yağmurlu bir Manisa hatırası
Kaç gündür küçük oğlum baba dağa çıkalım kar yağdı.Kar oynamak istiyorum deyip duruyordu.Ben ise aracın arızasını bahane ediyordum.
Bu cumartesi aracı sabahtan tamirciye götürdüm.Tamirci aracı kontrol edecek ve kış için gerekli eksikleri tamamlayacaktı.
Aracı Küçük Sanayideki tamirhaneye bırakarak,işi bitince haber vermesini tenbihleyip Küçük Sanayi içinde yürümeye başladım.
Merkezde Telekom santralinin üstündeki kahvede uzun süreli bir mola verdim.İki çay içtim.Çay güzeldi. Günlük gazeteleri kolaçan ettim ve çıktım.Niyetim bir hayli zamandan beri görmediğim bazı dostlara uğramaktı. Kayınpederimin hacı arkadaşı kaportacı Hacı Abiyi gördüm. Ayaküstü birer çay içtik,sohbet ettik ve vedalaştım. Bu arada tamirciden telefon geldi.Tamirhaneye yakındım. Hemen gittim.Araç tamir edilmişti. Biraz tamirci ile de sohbet ettik ve eve geldim.
Artık küçük beyi atlatacak bir bahanem kalmamıştı. Teslim oldum."-Hazırlan gidelim oğlum" dedim.Telaşla ve heyecanla hazırlandı.Asansörden aşağıya inip dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı bile.
Önce kararsız kaldık ne yapalım acaba vazgeçelim mi ? Sonra ne olursa olsun çıkalım Manisa Dağının karlı yamaçlarına doğru diyerek aracı çalıştırdık.-"Baba yalnız canım sıkılır Halamınoğlunu çağırsaydık." dedi. Telefonla aradık hastaydı. Halası da evde yoktu.Mecburen ikimiz çıkmaya başladık.
Karaköy Hacı Yahya Camiinin önünden sağa kıvrıldık, ilerden İvaz Paşa Camiinin yanından köprüyü geçerek tekrar sağa dağ yolundan dereyi sağımıza alarak devam ettik.
Kır kahvesi sapağında sola doğru yokuşa çıkmaya başlarken sağımızda Ağlayan Kaya (Niobe) yağmur damlalarının azizliği ile gerçekten ağlıyordu. Dağın karlı yerlerine doğru yağmur altında; sağımızda yıpranmış Manisa Kalesi harabelerini, solumuzda Adakale Mahallesinin sırtını dağa dayamış, kendisini yıkacak müteahhit bekleyen eski evlerini ardımızda bırakarak,Ulucamiyi üstten gözetleyerek devam ettik.
Mevlevihane kavşağından sağa saparak Milli Park yoluna girdik.
Oğlum "-Ne olacak baba benim halim. Yüksekten korkuyorum.Büyüyünce bordo bereli nasıl olacağım." diye hayıflandı. Zamanla alışırsın diye cevapladım.
Kar oyunu yalnız olmuyordu. Çağırdı. Bende ortak oldum mecburen. Yağmur daha da hızlanmıştı.Böylece 11 yaşındaki oğlum yağmur altında kartopu nasıl oynanırmış öğrendi. Yağmur çok yağmasına rağmen kara düştüğünde ses çıkarmadığından ortalık çok sessizdi.Ne yağmur şakırtısı vardı.ne de su şırıltısı. Kar su damlasını sessizce içine çekiyor ve bizim gibi kar görmemişlerin yağmurun şiddetini işitememesine ve sırılsıklam olmasına neden oluyordu.Sonunda çevrede bizden başka kimse kalmayınca "-yeter baba, yarın bir daha getireceğine söz verirsen gidebiliriz" dedi.Ben de inşallah geliriz dedim.
Araca döndüğümüzde iç çamaşırlarımıza kadar ıslanmıştık. Şimdi anneye nasıl anlatacaktık bu ıslaklığı."-Baba dedi.çok sıkışırsak ikimiz birden dereden geçerken oldu der atlatırız" dedi.
Aracı çalıştırdıktan sonra karlı zeminde araç performansının nasıl olacağını test ettim.birkaç fren denemesi yaptım. Kendime güvenimi tazeledim.
Eve döndüğümüzde eşimin bir işi vardı.O görmeden üstümüzü çabucak değiştirdik.Islak elbiseleri de çamaşır sepetinde diğer kirli çamaşırların altına karıştırarak delilleri gizledik.
İşte karla karışık yağmurlu bir Manisa hatırası.14.Ocak 2012 Cumartesi.
Bu cumartesi aracı sabahtan tamirciye götürdüm.Tamirci aracı kontrol edecek ve kış için gerekli eksikleri tamamlayacaktı.
Aracı Küçük Sanayideki tamirhaneye bırakarak,işi bitince haber vermesini tenbihleyip Küçük Sanayi içinde yürümeye başladım.
Merkezde Telekom santralinin üstündeki kahvede uzun süreli bir mola verdim.İki çay içtim.Çay güzeldi. Günlük gazeteleri kolaçan ettim ve çıktım.Niyetim bir hayli zamandan beri görmediğim bazı dostlara uğramaktı. Kayınpederimin hacı arkadaşı kaportacı Hacı Abiyi gördüm. Ayaküstü birer çay içtik,sohbet ettik ve vedalaştım. Bu arada tamirciden telefon geldi.Tamirhaneye yakındım. Hemen gittim.Araç tamir edilmişti. Biraz tamirci ile de sohbet ettik ve eve geldim.
Artık küçük beyi atlatacak bir bahanem kalmamıştı. Teslim oldum."-Hazırlan gidelim oğlum" dedim.Telaşla ve heyecanla hazırlandı.Asansörden aşağıya inip dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı bile.
Önce kararsız kaldık ne yapalım acaba vazgeçelim mi ? Sonra ne olursa olsun çıkalım Manisa Dağının karlı yamaçlarına doğru diyerek aracı çalıştırdık.-"Baba yalnız canım sıkılır Halamınoğlunu çağırsaydık." dedi. Telefonla aradık hastaydı. Halası da evde yoktu.Mecburen ikimiz çıkmaya başladık.
Karaköy Hacı Yahya Camiinin önünden sağa kıvrıldık, ilerden İvaz Paşa Camiinin yanından köprüyü geçerek tekrar sağa dağ yolundan dereyi sağımıza alarak devam ettik.
Kır kahvesi sapağında sola doğru yokuşa çıkmaya başlarken sağımızda Ağlayan Kaya (Niobe) yağmur damlalarının azizliği ile gerçekten ağlıyordu. Dağın karlı yerlerine doğru yağmur altında; sağımızda yıpranmış Manisa Kalesi harabelerini, solumuzda Adakale Mahallesinin sırtını dağa dayamış, kendisini yıkacak müteahhit bekleyen eski evlerini ardımızda bırakarak,Ulucamiyi üstten gözetleyerek devam ettik.
Mevlevihane kavşağından sağa saparak Milli Park yoluna girdik.
Oğlum "-Ne olacak baba benim halim. Yüksekten korkuyorum.Büyüyünce bordo bereli nasıl olacağım." diye hayıflandı. Zamanla alışırsın diye cevapladım.
Dağ yolunda kıvrıla kıvrıla ilerlemeye devam ettik,bir çok araç yol kenarında park etmiş.Etrafta insanlar ya duman altındaki şehre bakıyor,ya da çocuklarını avutmak için karlarla oynuyordu.Bazıları da araçlarının ön camına kardan adam yapmaya uğraşıyordu.
Devam ettik....Yollardan köprülerden virajlardan geçtik.Elinde kodak zx1 basit kamerasıyla fotoğraf çekiyor,bir yandan da yer beğeniyordu. Sonunda geçen yaz uğradığımız gönlüne göre bildik bir yer buldu. Dönüş yaparak uygun bir yere yanaştık.Kar oyunu yalnız olmuyordu. Çağırdı. Bende ortak oldum mecburen. Yağmur daha da hızlanmıştı.Böylece 11 yaşındaki oğlum yağmur altında kartopu nasıl oynanırmış öğrendi. Yağmur çok yağmasına rağmen kara düştüğünde ses çıkarmadığından ortalık çok sessizdi.Ne yağmur şakırtısı vardı.ne de su şırıltısı. Kar su damlasını sessizce içine çekiyor ve bizim gibi kar görmemişlerin yağmurun şiddetini işitememesine ve sırılsıklam olmasına neden oluyordu.Sonunda çevrede bizden başka kimse kalmayınca "-yeter baba, yarın bir daha getireceğine söz verirsen gidebiliriz" dedi.Ben de inşallah geliriz dedim.
Araca döndüğümüzde iç çamaşırlarımıza kadar ıslanmıştık. Şimdi anneye nasıl anlatacaktık bu ıslaklığı."-Baba dedi.çok sıkışırsak ikimiz birden dereden geçerken oldu der atlatırız" dedi.
Aracı çalıştırdıktan sonra karlı zeminde araç performansının nasıl olacağını test ettim.birkaç fren denemesi yaptım. Kendime güvenimi tazeledim.
Eve döndüğümüzde eşimin bir işi vardı.O görmeden üstümüzü çabucak değiştirdik.Islak elbiseleri de çamaşır sepetinde diğer kirli çamaşırların altına karıştırarak delilleri gizledik.
İşte karla karışık yağmurlu bir Manisa hatırası.14.Ocak 2012 Cumartesi.
13 Ocak 2012 Cuma
Ocak Soğuğu
Birkaç gündür hava kapalı.Medyada havaların daha da soğuyacağı bildirildiğinden hazırlıklıyız.
Önce yağmur ardından dağlara kar yağmaya başladı.Spil dağının eteklerine kadar indi kar.Küçük oğlum baba dağa çıkalım diyor. Ben ise arabayı kaydırırım korkusuyla peki diyemiyorum.
Yaya çıkabilsek diye düşünüyorum.Tehlikeli olabilir düşüncesiyle vazgeçiyorum.
Günler geçtikçe ve karlar eskidikçe karda oynamanın tadı da kayboluyor. İlk yağan taze karda eğlenmekle kırçıllaşmış karla oynamak bir olmaz demek istiyorum,diyemiyorum.
İşim çok,araba arızası bahaneleriyle erteliyorum. Ama bir yandan bende gitmek istiyorum...
Dağdaki beyazın, ayazı düşüyor aşağıda olanların üzerine.Soğukla,ayazla beraber şehir sokaklarındaki insan sayısı da azaldı. Sadece mecbur olanlar dışarıda. İşini bitiren tekrar içeriye sobanın ya da kaloriferin yanına yerleşiyor. Esnafın kapı önü muhabbetleri havalar ısınıncaya kadar dükkan içlerine taşınıyor. Sabahları güneşin ilk ışıkları sislerin arasından zorlukla iniyor şehrin üzerine.
Güneşin gün içindeki yansımaları da farklı oluyor. Akşam üzeri güneş voltajı düşmüş bir akkor lambanın sarımtırak ışığını gönderiyor aşağıya. Kış mevsiminde sonbaharın hüzünlü renklerini yakalayabiliyor son ışıklarda meraklılar. Fotoğraf meraklılarının hoşlanacağı bir renk harmonisi oluşuyor. Uygun zaman,uygun mekan, uygun ışık ve uygun bir açıdan bakabilirse o anı betimleyen güzel,özgün bir fotoğraf oluşabilir.Ya da ressamın kabiliyetine bağlı hoş bir resim.
Akşam olduğunda evi ve düzeni olanlar acele adımlarla evlerine gidiyorlar.Evde yemekten sonra tv karşısında uyuklamak ve eşiyle sıradan bir kaç konuşma yapmak,ardından televizyonda haberlere dalmak .
Akşam eskiyi getirdi aklıma. Çocukluğumuzun ilk zamanlarında elektrik ve televizyon yoktu.Uzun kış gecelerinde gaz lambasının ışığı altında annemin elişi yaparken dinlediği 6 büyük pilli bir radyoyu hatırlıyorum.
Yine akşamları misafirliğe gittiğimiz komşu evlerinde ihtiyar bir dededen ya da nineden dinlemeye başladığımız masalların heyecanına öyle kaptırırdık ki kendimizi, ağzından çıkan kelimeleri sanki yutacakmış gibi bir heyecan içinde nefeslerimizi tutar, beklerdik. Kaçırmayalım, sonra ne olacak acaba diyerek. Göz kapaklarınıza uykunun ağırlığı yavaşça çökerken masal dünyasının içine girip baş kahramanın ardına takılır giderdik..
O günler geride kaldı. Öyle masal anlatanlarda. Çocuklarım büyüdüğünde torunlarıma ne anlatacağım? Çocukların kafasını meşgul eden o kadar eğlence varken. Her türlü dijital eğlence ve çeşit çeşit çocuk filmleri varken zaten bizi dinlemezler. Boş ver. Eski günler gibi olmaz artık.
İçimden bir ses "boş ver" diyor "teslim ol akıntıya."
Başka bir ses ise : " Boş vermemeli, teslim olmamalı son nefese kadar uğraşmalı elden ve dilden ne geliyorsa yapılmalı " diyor. Ben bu sese uyacağım.
Bu konuda destek olabilecek masal kitapları da var. Anadolunun bağrından derlenmiş masalları okuruz bizde. Her ne kadar canlı bir anlatıcının kabiliyeti kadar olmasa da okuruz,öğreniriz, anlatırız, anlattıkça gelişiriz.
Önce yağmur ardından dağlara kar yağmaya başladı.Spil dağının eteklerine kadar indi kar.Küçük oğlum baba dağa çıkalım diyor. Ben ise arabayı kaydırırım korkusuyla peki diyemiyorum.
Yaya çıkabilsek diye düşünüyorum.Tehlikeli olabilir düşüncesiyle vazgeçiyorum.
Günler geçtikçe ve karlar eskidikçe karda oynamanın tadı da kayboluyor. İlk yağan taze karda eğlenmekle kırçıllaşmış karla oynamak bir olmaz demek istiyorum,diyemiyorum.
İşim çok,araba arızası bahaneleriyle erteliyorum. Ama bir yandan bende gitmek istiyorum...
Dağdaki beyazın, ayazı düşüyor aşağıda olanların üzerine.Soğukla,ayazla beraber şehir sokaklarındaki insan sayısı da azaldı. Sadece mecbur olanlar dışarıda. İşini bitiren tekrar içeriye sobanın ya da kaloriferin yanına yerleşiyor. Esnafın kapı önü muhabbetleri havalar ısınıncaya kadar dükkan içlerine taşınıyor. Sabahları güneşin ilk ışıkları sislerin arasından zorlukla iniyor şehrin üzerine.
Güneşin gün içindeki yansımaları da farklı oluyor. Akşam üzeri güneş voltajı düşmüş bir akkor lambanın sarımtırak ışığını gönderiyor aşağıya. Kış mevsiminde sonbaharın hüzünlü renklerini yakalayabiliyor son ışıklarda meraklılar. Fotoğraf meraklılarının hoşlanacağı bir renk harmonisi oluşuyor. Uygun zaman,uygun mekan, uygun ışık ve uygun bir açıdan bakabilirse o anı betimleyen güzel,özgün bir fotoğraf oluşabilir.Ya da ressamın kabiliyetine bağlı hoş bir resim.
Akşam olduğunda evi ve düzeni olanlar acele adımlarla evlerine gidiyorlar.Evde yemekten sonra tv karşısında uyuklamak ve eşiyle sıradan bir kaç konuşma yapmak,ardından televizyonda haberlere dalmak .
Akşam eskiyi getirdi aklıma. Çocukluğumuzun ilk zamanlarında elektrik ve televizyon yoktu.Uzun kış gecelerinde gaz lambasının ışığı altında annemin elişi yaparken dinlediği 6 büyük pilli bir radyoyu hatırlıyorum.
Yine akşamları misafirliğe gittiğimiz komşu evlerinde ihtiyar bir dededen ya da nineden dinlemeye başladığımız masalların heyecanına öyle kaptırırdık ki kendimizi, ağzından çıkan kelimeleri sanki yutacakmış gibi bir heyecan içinde nefeslerimizi tutar, beklerdik. Kaçırmayalım, sonra ne olacak acaba diyerek. Göz kapaklarınıza uykunun ağırlığı yavaşça çökerken masal dünyasının içine girip baş kahramanın ardına takılır giderdik..
O günler geride kaldı. Öyle masal anlatanlarda. Çocuklarım büyüdüğünde torunlarıma ne anlatacağım? Çocukların kafasını meşgul eden o kadar eğlence varken. Her türlü dijital eğlence ve çeşit çeşit çocuk filmleri varken zaten bizi dinlemezler. Boş ver. Eski günler gibi olmaz artık.
İçimden bir ses "boş ver" diyor "teslim ol akıntıya."
Başka bir ses ise : " Boş vermemeli, teslim olmamalı son nefese kadar uğraşmalı elden ve dilden ne geliyorsa yapılmalı " diyor. Ben bu sese uyacağım.
Bu konuda destek olabilecek masal kitapları da var. Anadolunun bağrından derlenmiş masalları okuruz bizde. Her ne kadar canlı bir anlatıcının kabiliyeti kadar olmasa da okuruz,öğreniriz, anlatırız, anlattıkça gelişiriz.
18 Ekim 2011 Salı
Ekim
Manisada serin günler başladı.Buralarda artık bir hırka alınmadan çıkılmıyor dışarılara.Sobalar yanmaya başladı.Hapşıranlar,öksürenler arttı.Günler kısaldı.Manisa Dağında ilk kar kırçılları görüldü.
Yani sürüp giden hayatın bir girdabına daha dalıyoruz.
Gelecek günlerin neler getireceğini bilemeden hayatın bize bahşedilen döngüsü içinde iyimser çabalarımızı sürdürüyoruz.
Yukarılara, Manisa Dağının zirvelerine doğru bakınca; yalçın kayalar, yamaçlar, dereler, tepeler,bitki örtüsü,hafif hafif sallanan ağaçlar görülüyor.
Dağın üzerinden bazen hızlı bazen yavaş yavaş süzülerek geçen alçak bulutlar ufku kapattığında, dağın siluetinin gözden kayboluvermesi gibi mi olacak hayatın bize bahşedilen döngüsü diye düşünüyorum.
Dağın üzerinden bazen hızlı bazen yavaş yavaş süzülerek geçen alçak bulutlar ufku kapattığında, dağın siluetinin gözden kayboluvermesi gibi mi olacak hayatın bize bahşedilen döngüsü diye düşünüyorum.
Aniden Manisa Tarzanı Ahmet Bedevi geliyor aklıma.Manisa Kalesi etrafında Onun diktiği ve yetiştirdiği ağaçları ve Ramazan toplarını attığı yeri.O yerde üzerinde 1941 yılında imal edildiği yazan eski bir top hala duruyor.Acaba Tarzan kullandı mı bilmiyorum.Allah Rahmet Eylesin.O da yaşadı Manisada. Bizde yaşıyoruz. Yaşadığımız yere, tarihle ve tabiatla içiçe olan vatanın bu güzide parçasına ne katkımız oluyor?
Manisa Kalesini düşünüyorum.Yıldan yıla yıkıntıları artan,duvarları iyice azalan Manisa Kalesini.
Hazine arayıcılarının gizlice değişik yerlerini delik deşik ettiği,bakımsız, ıssız ve sahipsiz.
Her kış her yağmurda sularla birlikte bozulup göçen, her sıcak günde çatlayıp dağılan.
Kısaca günden güne yitip giden kaleye.
Bazen belgesellerde izliyoruz Çin seddini. Hala ayakta.
Sonra Manisa yangını aklıma geliyor.1922 de Yunan giderken şehri yakıp yıkmış.Fakat Almanyanın, Fransanın,İtalyanın da şehirleri 2.Dünya Savaşında yerle bir oldu.Yeniden eskisi gibi düzenleyebildiler.
Biz ise sınırlı kaynaklarımızı akılcı kullanacağımıza,her üç dört yılda bir -iki ay sonra kanalizasyon,su,elektrik arızası bahanesiyle kırıp bozacağımızı bile bile- önceki dönemde yarım kalanları sökerek kaldırımlar asfaltlar parke taşları döşüyoruz.Neden her yeni gelen yönetim farklı bordür kaldırım stilleri döşüyor.Eskinin bozulanları onarılsa daha az masraf olmaz mı?Ya da hiç bozulmaması için yolun altından bir büyük kanal yaparak üst kısımla bir daha hiç oynanmasa.Olamaz mı.? Hayal mi.Ütopya mı?
İnsanın içinden gelmedikten sonra her şey bahane...Ya da biz düzelip duyarlı olmadıkça böyle gider...
21 Eylül 2011 Çarşamba
Eylül
Eylül...Yazın son kırıntılarını da kullandığımız hüzün,durgunluk,sükunet ayı.Sanki sıcaklıkların gitmesiyle heyecanlar ve coşkularda gidiyor.Neşenin eğlencenin hareketin yerini bir ciddiyet ağırbaşlılık sorumluluk dolduruyor.Sıcağın yerini dolduran serinlik gibi...
Hayatın yaz döneminde beklemeye alınmış bölümü yavaş yavaş devreye giriyor.Yollarda bir yoğunluk,sabah hareketli nüfusta bir artma oluyor.Özellikle okulların açıldığı 19 Eylül den itibaren çocuklar da sabahları harekete katıldığı için bu daha da belli oluyor.
19.Eylül itibaren evde devinim arttı.Herkes alarmda,herkes ayakta.Kahvaltı erkenden yapılıp ben işe,küçük oğlum yeni sınıfına bir büyük havasıyla,ikizlerden kız coşkulu,erkek durgun olarak okula yollanıyorlar.
Eylül;Yazlıklarda kalan emeklilerin (çoluk çocukları şehre döndüğü için) ikinci baharlarını daha sakin geçirmelerine, kendilerini düşünmeye zaman ayırmalarına yardımı oluyor.
Eski Mahalleden bir arkadaşımın kızı doğdu. Adını "Eylül" koydu.Allah analı babalı büyütsün,ömrü uzun olsun. (düğünü güzün olsun derlerdi eskiler) Bu yılın Eylül ayı onlar ve sevenleri için kolay kolay unutulmayacaktır sanırım.
. . .
21 Eylül öğleden sonra havada bir serinlik, hafif esen rüzgar kuru çöpleri burgulayarak uçuşturuyor.
İzmir yönünden güneybatıdan gelen yükseklerdeki beyaz bulut kümelerinde kuzeydoğuya doğru oluşan hareketlenmeler arkadan gelecek yağmurun habercisi. Bekliyoruz.Tüm şehir ilk sonbahar yağmurunun Manisaya düşmesini.
Hepimiz farklı eylemlerle, iş güçle uğraşmamıza rağmen kulak kirişte yağmurun ilk tıpırtısını duyacağımız anı bekliyoruz.
Güneş bulutların arasından açılıp kapanıyor.
Şehirde sıkıntılı, durduğumuz yerde bizi terleten nemli bir hava mevcut.
Hayatın yaz döneminde beklemeye alınmış bölümü yavaş yavaş devreye giriyor.Yollarda bir yoğunluk,sabah hareketli nüfusta bir artma oluyor.Özellikle okulların açıldığı 19 Eylül den itibaren çocuklar da sabahları harekete katıldığı için bu daha da belli oluyor.
19.Eylül itibaren evde devinim arttı.Herkes alarmda,herkes ayakta.Kahvaltı erkenden yapılıp ben işe,küçük oğlum yeni sınıfına bir büyük havasıyla,ikizlerden kız coşkulu,erkek durgun olarak okula yollanıyorlar.
Eylül;Yazlıklarda kalan emeklilerin (çoluk çocukları şehre döndüğü için) ikinci baharlarını daha sakin geçirmelerine, kendilerini düşünmeye zaman ayırmalarına yardımı oluyor.
Eski Mahalleden bir arkadaşımın kızı doğdu. Adını "Eylül" koydu.Allah analı babalı büyütsün,ömrü uzun olsun. (düğünü güzün olsun derlerdi eskiler) Bu yılın Eylül ayı onlar ve sevenleri için kolay kolay unutulmayacaktır sanırım.
. . .
21 Eylül öğleden sonra havada bir serinlik, hafif esen rüzgar kuru çöpleri burgulayarak uçuşturuyor.
İzmir yönünden güneybatıdan gelen yükseklerdeki beyaz bulut kümelerinde kuzeydoğuya doğru oluşan hareketlenmeler arkadan gelecek yağmurun habercisi. Bekliyoruz.Tüm şehir ilk sonbahar yağmurunun Manisaya düşmesini.
Hepimiz farklı eylemlerle, iş güçle uğraşmamıza rağmen kulak kirişte yağmurun ilk tıpırtısını duyacağımız anı bekliyoruz.
Güneş bulutların arasından açılıp kapanıyor.
Şehirde sıkıntılı, durduğumuz yerde bizi terleten nemli bir hava mevcut.
18 Ağustos 2011 Perşembe
Ramazan
Ailenin tüm üyeleriyle iftar sofrasında beraber olmak,
Manisa kalesinden atılacak top sesini ve ezan sesini beklemek ve hep birlikte iftar açmak ne güzel.
Küçük oğlumun orucu tutabildiği için duyduğu gurur ve kıvancı paylaşmak ne güzel.
Kızımın Annesine yardımı, geçen gün kendi elleriyle pişirdiği lezzetli çorba ne güzel.
Büyük oğlumun işten gelirken getirdiği sıcak pideyi paylaşırken mutfağa yayılan o mis gibi koku ne güzel.
Keşke bu mutluluk hep olsa.
Eksiklerimiz var.
Fakat var olanlara,sağlığımıza,mutluluğumuza,bir arada bulunabilmemize binlerce şükür.
Manisa kalesinden atılacak top sesini ve ezan sesini beklemek ve hep birlikte iftar açmak ne güzel.
Küçük oğlumun orucu tutabildiği için duyduğu gurur ve kıvancı paylaşmak ne güzel.
Kızımın Annesine yardımı, geçen gün kendi elleriyle pişirdiği lezzetli çorba ne güzel.
Büyük oğlumun işten gelirken getirdiği sıcak pideyi paylaşırken mutfağa yayılan o mis gibi koku ne güzel.
Keşke bu mutluluk hep olsa.
Eksiklerimiz var.
Fakat var olanlara,sağlığımıza,mutluluğumuza,bir arada bulunabilmemize binlerce şükür.
14 Temmuz 2011 Perşembe
Gazi Paşa
Atilla İlhan ın "Gazi Paşa"kitabını aldım kütüphaneden.Kurtuluş Savası yıllarında yaşananlara bir de Atilla İlhan gözüyle bakmak istedim.Kitabın kurgusuna,içinde anlatılanların tafsilatına girmek istemiyorum.Çünkü ne edebiyat eleştirmeniyim,ne de edebiyat üstadı.Sadece o yılları kitabın satır aralarından bakarak hayal etmek ve öğrenmek.Biz bilim adamı da olmadığımızdan hayalimizde bir olayı canlandırırken romanlar daha zengin bir içerik sağlıyor zihnimize.
İstiklale ulaşmak için yapılan mücadelede milletimizin tüm kaynakları rasyonel olarak kullanılırken,dünyadaki güç dengelerinin nasıl yönlendirilebileceğini, askeri mücadele ile siyasi mücadelenin -dış politikanın-nasıl hedefe kilitlenebileceğini bir nebze anlamaya çalışıyorsunuz.Ayrıca Gazi Paşa nın özel yaşamında oluşanları bazen buruk bazen sevinçle, okuyorsunuz.Annesiyle olan diyalogları,annesinin Latife Hanım istemeye gittiğinde yaptıklarını..Aydınlarımızın,bazen batının,bazen de doğunun etkisinde kalarak neler yaptıklarını,nerelere gitttiklerini.vs.vs..Kısaca iyiki okudum bu kitabı. Allah Rahmet Eylesin. Atilla İlhan.
İstiklale ulaşmak için yapılan mücadelede milletimizin tüm kaynakları rasyonel olarak kullanılırken,dünyadaki güç dengelerinin nasıl yönlendirilebileceğini, askeri mücadele ile siyasi mücadelenin -dış politikanın-nasıl hedefe kilitlenebileceğini bir nebze anlamaya çalışıyorsunuz.Ayrıca Gazi Paşa nın özel yaşamında oluşanları bazen buruk bazen sevinçle, okuyorsunuz.Annesiyle olan diyalogları,annesinin Latife Hanım istemeye gittiğinde yaptıklarını..Aydınlarımızın,bazen batının,bazen de doğunun etkisinde kalarak neler yaptıklarını,nerelere gitttiklerini.vs.vs..Kısaca iyiki okudum bu kitabı. Allah Rahmet Eylesin. Atilla İlhan.
8 Temmuz 2011 Cuma
Temmuz Sıcağı
2011 yılının 8 Temmuzu, Saat 16.10 öğleden sonra.İşiniz meşgaleniz yoksa, şu anda Manisa Şehrinde yapılacak tek şey; Ulucamideki tarihi çınarların altındaki çay bahçesinde oturup ayran yudumlamak...Dostlarla sohbete dalmak ve arasıra esen yelleri gözetip bağrınızı serinliğe çevirmek.
Yüzünüz kuzeye doğru döndüğünde ise göz alabildiğince uzanan, sıcaktan hararetten dalda dalga titremekte olan Manisa ovası,kıvrım kıvrım dolaştığı etrafındaki söğütlerden anlaşılan Gediz nehri,İzmir İstanbul yolunda tatil bölgelerine giden veya dönen araçların uzun kuyrukları..görülebilir.
Bunca sıcağa rağmen Gediz ovasının içinde traktörü üzerinde harıl harıl çalışanlar,bağlarını ,mısır tarlalarını sulayanlar,uzanıp şeftali ağaçlarından ermiş meyvaları toplayanları,eğilip domates tarlalarında olgun domatesleri toplayanları ise göremezsiniz...Biliyorsanız hissedersiniz...
Burada Ulucami çınaraltında oturup şehri ve ovayı gözlemekten canınız sıkılırsa Ulucami önünden güney batıya,dağa doğru gittikçe dikleşen yokuştan ilerleyip eski darphaneyi solda bırakarak Mevlevihane yoluna çıkılabilir.Bu kavşaktan sola dönülürse Mevlevihaneye,Spil Dağı Milli Parkına, Atalanına gidilebilir,
Kavşaktan karşıya bakıldığında az yukarıda Manisa Kalesi harabeleri göze çarpar.
Sağa batıya doğru dönüldüğünde birkaç yüz metre ilerideki Ağlayan Kayanın dibinden sola saparak ulu çınarların gölgeleri içinden geçip eski değirmene ulaşılır.Ve eski değirmen altındaki küçük kahveye gelinmiş olur.Derenin suyu var mı,yok mu? Bakılması gerekir.Dereye doğru eğilip kulak kabartılırsa belli belirsiz bir su şırıltısı belki duyulabilir.İlle de suyun sesi duyulmak istenirse kışın ve ilkbaharın başlangıcında coşkuyla köpürerek akan suları kırmızı köprüye kadar izleyebilme imkanı vardır.
Yüzünüz kuzeye doğru döndüğünde ise göz alabildiğince uzanan, sıcaktan hararetten dalda dalga titremekte olan Manisa ovası,kıvrım kıvrım dolaştığı etrafındaki söğütlerden anlaşılan Gediz nehri,İzmir İstanbul yolunda tatil bölgelerine giden veya dönen araçların uzun kuyrukları..görülebilir.
Bunca sıcağa rağmen Gediz ovasının içinde traktörü üzerinde harıl harıl çalışanlar,bağlarını ,mısır tarlalarını sulayanlar,uzanıp şeftali ağaçlarından ermiş meyvaları toplayanları,eğilip domates tarlalarında olgun domatesleri toplayanları ise göremezsiniz...Biliyorsanız hissedersiniz...
Burada Ulucami çınaraltında oturup şehri ve ovayı gözlemekten canınız sıkılırsa Ulucami önünden güney batıya,dağa doğru gittikçe dikleşen yokuştan ilerleyip eski darphaneyi solda bırakarak Mevlevihane yoluna çıkılabilir.Bu kavşaktan sola dönülürse Mevlevihaneye,Spil Dağı Milli Parkına, Atalanına gidilebilir,
Kavşaktan karşıya bakıldığında az yukarıda Manisa Kalesi harabeleri göze çarpar.
Sağa batıya doğru dönüldüğünde birkaç yüz metre ilerideki Ağlayan Kayanın dibinden sola saparak ulu çınarların gölgeleri içinden geçip eski değirmene ulaşılır.Ve eski değirmen altındaki küçük kahveye gelinmiş olur.Derenin suyu var mı,yok mu? Bakılması gerekir.Dereye doğru eğilip kulak kabartılırsa belli belirsiz bir su şırıltısı belki duyulabilir.İlle de suyun sesi duyulmak istenirse kışın ve ilkbaharın başlangıcında coşkuyla köpürerek akan suları kırmızı köprüye kadar izleyebilme imkanı vardır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Rahatlık
Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikaye...