5 Ekim 2021 Salı

Hatıralar 1 (İğneci Fatma Teyze)

TRT Trabzon radyosunda "ordunun dereleri aksa yukarı aksa" türküsünü dinlerken  nerden ilişkilendirdi ise zihnim, eski komşumuz İğneci Fatma Teyze geldi hatırıma.(1970 ile  1985 yılları arası)

Evinin açık mavi renkte demirden yapılmış bir kapısı vardı.Yıllardır üst üste aynı renk boyanan kapının,yer yer kabuk bağlayan köşe kısımları ve girip çıkanların dikkatsizce sert eşyaları çarparak zedelediği boya, kapının orta kısmında kazınıp paslanmıştı.Kapıya gelen misafir  tarafından daha rahat açılması için  iç kısımdaki kilitten dışa tel uzatılmıştı. Kapıdaki tel deliğinin etrafı her zaman paslıydı. Teli çekmekten aşınmış bu yer hiç boya tutmuyordu sanırım. Kapı kapalı ise bu teli çektikten sonra ittirilerek girilebiliyordu içeriye.

Kapı duvarının son üst kısmında (Çocukları erişemeyeceği yüksekliğe monte edilmiş) telleri kopuk bir elektrik zili düğmesini sadece bilenler görürdü.Çünkü badana yapılırken üzeri boyandığından farkedilmezdi.

Sanat okuluna giderken o zili tamir etmek istedim.Tamir ettim mi hatırlamıyorum.Birkaç defa bozuk lambalarla uğraştığımı hatırlıyorum. Elektrik tesisatı eski tip siyah renkli ama maviye boyanmış çevirmeli anahtarların olduğu sıva üstü bergman borularla yapılmış eski bir tesisattı.Anahtarı çevirdiğimizde lambalara bakardık. İstediğimiz lamba yanmayınca çevirmeye devam eder istediğimiz lamba yanınca bırakırdık çevirmeyi. Bu tesisatın içine ek tel geçirmek zor olduğundan yeni kablolar boruların dışından oraya buraya uzatılmıştı. Zamanla üzerleri maviye boyanan kabloların nereden geçtiğini keşfetmeden tamirata başlanamazdı.

Her ihtimale karşı gelen misafirlerden haberdar olabilmek için  başka bir tedbir daha alınmıştı.Kapıyı açıp 15 -20 cm ittiğinizde sağdan soldan en az 5-6 komşu hanesinin dahi duyabileceği kuvvette ses çıkaran bir büyük çan kapının hemen üstüne asılmıştı.(Deve çanı olabilir)

Bu çan çınladığında İğneci Fatma Teyzenin evine bir şahsın girdiğini tüm komşular bilirdik. Fakat girenin hane halkından mı,yoksa misafir mi olduğunu ise bir sonraki eylem belli ederdi. Kapı "dannn" diye hızla kapanırsa (çarpılırsa) ev halkından ya da yakın çevreden birinin geldiğini anlardınız.Çünkü kapıya kibarlık yapıp ittirirseniz akşama kadar uğraşsanız kapatamazdınız. Çözüm çarpmaktı. Çanın tıngırdamasına (tıngırdama kibar kalıyor çan çan öterdi.) eğer kapı "dannnn" laması eşlik etmiyorsa yabancı bir misafir geliyordur eve. Komşuları olarak biz de bilirdik,evin esas sakinleri olan Rahmetli Mehmet Amca,Rahmetli İğneci Fatma Teyze,Atilla Abi, Misliye Abla, Muzaffer,((Muzo) sonradan lokmacı Muzaffer diye anılır oldu. Kardeşim. Dayılarıyla beraber Manisanın ilk lokmacıları onlardı.) ve küçük Hayrettin...

Bu ev, hareketin gece yarısına kadar hiç bitmediği sokağımızdaki nadir evlerdendi. İğneye gelenler, dostlar, ahbaplar, komşular,dertliler,dertleşenler,eksik olmazdı. Bizim merkez noktamızdı. İğneyi yapıp toparlanmak taş çatlasın10 dakika. Fakat gelenler diğer dertlerini de açarlardı Fatma Teyzeye Güzin Abla gibi. Bu yüzden uzadıkça uzardı. Ta ki eve yeni gelenlerden dolayı evde rahatları kaçıncaya, Fatma Teyze onlarla ilgisini azaltıncaya kadar.

Sokakta hiç bir evde buzdolabı yokken o evde vardı. Buz,soğuk su  lazım olduğunda "gir içeri al" derdi Fatma Teyze.

Sofadan geçip sağdaki ikinci odada bulunan buzdolabından  - yazın en aydınlık günlerinde bile kasvetli bir loşluğun olduğu bu odaya- biraz çekinerek girer ve alırdık. Bu oda misafir odası idi lakin eski varlıklı günlerin kasveti, resmiyeti sinmişti sanki bu odaya. Fatma teyze gir demeden kesinlikle girmezdik.

Evin her yanında serbestlik samimiyet varken bu oda neden böyleydi. Neden böyleydi şu an bile kafamda bir soru işareti olarak duruyor.

Sofadan girince sağda raf üstünde eski bir lambalı radyo bulunurdu. Hemen sağdaki birinci ilk oda ise Atilla Abinin kitaplarının da olduğu odasıydı.Atilla (Köylü) Abinin bir farklı ağırlığı / önemi vardı sanki. O günlerde bilemediğimiz bir önemi vardı.
Bu odanın sol içe doğru açılan kapısını çevirip içeri girince sağ üstte raflarda kitapları dururdu. Üniversite kitapları değişik sol yayınlar doluydu. Abimiz İGD denilen bir derneğin Manisa kurucularından olduğunu söylemişti bir ara. Ama bazen namaza gitmek ister sokaktaki ülkücülerden çekindiği için gidemezdi. Babam anlatmıştı Bayram namazına beraber gittikleri.

Misafir odasının yanındaki diğer oda ise küçücüktü. Odaya uyduruk bir tahta kapıdan  girilince  kargılardan yapılmış alçak bir tavanı olan loş bir oda ise karşılaşırdınız. Bu oda sonbaharda sobalar yanmaya başladıktan, ilkbaharda sobalar kaldırılıncaya kadar zaman geçirilen / konuşlanılan kışlık yaşam alanıydı. Kış gecelerinde bu odanın kapısının girişindeki ince uzun soba üzerinde kaynayan çayın kokusu,mis gibi kızarmış ekmek kokusu. Ekmek dilimlerinin sobanın yanlarına yapıştırılarak  kızardığında yere düşenlere sana yağı  sürülmesi ve Muzafferle Hayrettinle beraber çıtır çıtır afiyetle yenilmesi. Çocukluğumun unutamadığım hatıralarındandı. Bu hazzı kaç kış yaşadık hatırlamıyorum.

Fatma Teyze ve Babam ve Mustafanın babası Hüsamettin Amca,Zuhalin ve Nihalin  babası dip komşumuz Özdemir Abi fabrikada (Manisa Pamuklu Mensucat A.Ş.) çalışırlardı.Vardiyaları değişik olduğundan farklı zamanlarda gidip gelirlerdi işe. A-B-C postası,3/11-sabahçı,öğlenci,gececi diye vardiyaları isimlendirmişlerdi. Biz sokakta oynarken Meryem Abla çıkıp "susun,gürültü yapmayın çocuklar Özdemir Amcanız gece işe gidecek"  dediğinde azaltmaya çalışırdık gürültümüzü.  Sümerbank Manisa Pamuklu Mensucat Fabrikasında çalışırlardı. Bölümleri farklıydı. Babam dokuma ustasıydı.( Çünkü çocukluğu köyde dokuma tezgahları arasında geçmişti. Dokumacılık baba mesleği. Terziliği ise kayınpeder mesleği idi.Köyde terzi olan Anne dedemin yanına çırak vermişler.1950 li yılların ortalarına doğru Terzi dedem Salihli ye göçtükten bir zaman sonra  (Ebemgil)  Salihliye gelip Annemi istemişler. Terzi dedem Babamı iyi (Eski çırağı) tanıdığından kızını vermiş. Babamı 16-17 yaşında olduğundan  yaşını büyüterek Annemle evlendirmişler. Sonra köyde klasik gelin kaynana görümce problemleri yüzünden mecburen Salihliye gelmişler.1958-1965 yılları arasında Salihlide ikamet etmişler.1965 Salihli depremi ile önce Kütahya Gediz/Akçaalan'a sonra Pamuklu Mensucata işe girerek  Manisa' ya yerleşmişler. 

Babam, işten çıkınca arkadaşlarıyla Karaköy Kahvelerinde bir kaç el kağıt oynadıktan sonra eve gelirdi. Bazen para lazım olduğunda devamlı çıktığı kahveyi bildiğimden uğrar, kulağına sessizce para istediğimi söylerdim. Bu gelişlerimde hiçbir zaman beni kırmadı. İsteklerimi imkanı dahilinde karşıladı.Otur yavrum derdi, ama ben oturmazdım. (Utanırdım.) Allah Razı olsun. Ben ise çocukları yeri geliyor üç kuruş için kırıyorum.

Fatma Teyze ise gündüz vardiyasında olduğu zamanlarda fabrikadan saat 15 de çıkış düdüğü çaldığında işten çıkıp saat 16 ya doğru eve yorgun argın yalpalaya yalpalaya gelişini hatırlıyorum. Kadın başına 4 çocukla baş etmenin ne kadar zor olduğunu hal ve hareketleri belli etse de çocukluk mantalitemiz bunu farkedemiyordu. 
Hiç bir zaman bağırdığını.kızdığını duymazdık. Ama Misliye ve Muzaffer büyüyünce aralarındaki 2 yıllık yaş farkı birbirleri ile çatışmalara yol açıyordu. Fatma Teyzenin bile tahammül sınırlarını zorlayan noktaya geldiğinde. Sinirlerine hakim olamayıp çocuklarına bağırırdı.

Fatma Teyzenin 2.eşiydi Mehmet Amca.İlk eşi bizim köyde öğretmendi. Babamın öğretmeni. Eşi genç yaşta hastalıktan Hakkın Rahmetine kavuşunca tek çocuğu Atilla'sıyla yalnız kalmıştı. Kader takdir, Mehmet Amca ile karşılaşıp 2.kez evlenmişti.Ve ondan da Misliye.Muzaffer.Hayrettin ve Adnan isimli dört çocuğu olmuştu. Adnan küçük yaşta Rahmetli olmuştu.

Mehmet Amcanın lakabı Dişsiz Mehmet'ti neden öyle diyorlardı hatırlamıyorum.(Ama dişleri eksikti, ondandır.) Taş duvar-inşaat ustasıydı. Hatta müzenin duvarlarında onun emeği olduğunu söyler oğlu Muzaffer.

Mehmet Amca ile çok az hatıra var. Rahmetli Adnan la haşır neşir oluşunu hatırlarım. Bir keresinde 7-8 yaşlarında iken Yunan savaşından sonra bir kısım esirlerin Kırtık deresine toplandığını ve 5--6-7 Eylül 1922 tarihlerinde  bizim orduların önünden kaçan bozulmuş  Yunan ordsunun başıbozuklarının yangın ve katliamından dağlara kaçıp gizlenen halkın, -yakınlarını kaybetmenin öfkesi ve ızdırabı ile- onların bir kısmını linç ettiğini, (kırtık ismi ordan geliyor belki de) kendisinin bile orda olduğunu( linçe karıştığını mı /  ağaca çıkıp linci seyrettiğini mi orası net hatırımda değil )  gözleri - o günlerin dehşetini tekrar yaşar gibi- gerilerek   anlatmıştı.Yunan yazar Dido Sotirıyu Benden selam söyle Anadolu ya kitabında kırtıktan ve esir yunan askerlerinden bahsediyor.
benden selam söyle anadolu'ya dido sotiriyu ile ilgili görsel sonucu
llk çocuğu Atilla , Ticaret Lisesini bitirdikten sonra Ankara Basın Yayın Yüksek Okulunu bitirmiş ve 1981 de Manisa da bir resmi dairede işe girdi.Tapu Müdürlüğünde çalışan bir hanımefendi ile evlendi iki çocukları oldu.
Atillanın babası bizim köylü idi ve bizim köyde öğretmendi.O nedenle Manisa ya gelen köylüler eski gelinimiz diyerek kendilerine yakın bulduklarından onun evini kiralarlardı.(Fatma Teyzenin evi ile Hacı Pakize Hala nın evi arasında küçük altta bir oda üstte bir oda suyu dışarıdan Derdiler çeşmesinden kova ve testilerle alınan bir küçük kiralık hanesi vardı. İlk anda orayı tutarlar .Şehri tanıdıkça başka yerlere geçerlerdi.

Dört yıl kadar önce köyden bir teyze babamla ille konuşmak istiyor. Amcamlara haber gönderiyor."Abiniz gelince ne olur bana uğrasın." diye.Bir gün babam köye geldiğinde Amcalarım durumu anlatıyor. Babamda o teyzenin yanına gidiyor.Teyze yaşlı bir ayağı çukurda."Ben" diyor "yıllar önce Fatma Hanım ın evinde kirada iken acilen paraya sıkıştık. Fatma Hanımdan borç istedik. O da kendisinde para olmadığını yavrusu Atilanın geleceği için kenarda duran bir miktar oğluna ait birikim olduğunu onu isterlerse verebileceğini söyledi. Ödemek üzere aldık. Fakat yıllar yılları kovalıyor bir türlü ödeyemedik. Parayı verende alanda  Rahmetli oldu." Olayı bilen eşinin aldığını bilen hatırlayan teyze " bu parayı Fatma Hanımın oğluna  veriver. Sen onu tanıyorsun" diyor. Babam parayı alıyor. Ben köye gelince bana anlatıp Atilla'ya ver diyor. Babam köyde kalıyor. Alıp geliyorum Manisaya . Atilla Abi yi telefonla arıyorum. Eski işyerinin önünde buluşuyoruz. Parayı kendisine veriyorum. Atilla Abi sanki durumu hatırlıyor gibi, bana belli etmiyor gibi. Herhangi bir tepki vermiyor. Gelen para o günün karşılığını tam tutuyor muydu? Ya da o günler Atilla Abi içinde çok önemli günlerdi belki de. Meteliği kurşun sıktığı günlerdi belki de, soramıyorum. Sadece bana verilen emaneti teslim ediyorum.
Diğer kısım,  geç ödeyenler mahşerde birbirleriyle hesaplaşırlar...

Yan komşulardan bir de Hacı Hala vardı. Muzafferin Halası. Fatma Teyzenin görümcesi. Tatlı dilli güngörmüş güleryüzlü bir Manisa Hanımefendisi olarak hatırlıyorum. Bizde Hacı Hala derdik.Yaşlı haline rağmen elle çevrilen dikiş makinesi önünden ayrılmazdı. Birgün eşimle ziyaretine gittiğimizde Mekkede başına gelen bir olayı anlatmıştı.Hac için Mekkeye indikleri alanda konuşurlarken karşıdan bir camın tıkırdaması ile kendisini  bir ihtiyar kadının çağırdığını anlamış, gitmiş yanına. İhtiyar teyze çok güzel Türkçe konuşuyormuş. Evine davet etmiş.Yavrum demiş benim evim senin evin ne kadar kalmak istersen kal. Ben Türkçe tatlı dilli hoş muhabbet edenleri özledim sen de öylesin demiş.Kızım dinlen bir banyo yap yoldan geldin demiş." Yıkandım paklandım. Hac boyunca gidip geldim ihtiyar Mekkeli teyzemin yanına" diye anlatmıştı. Ne zaman hacca gitmişti. Ne zaman bu hatıralar oluşmuştu. Bize ne vakit anlatmıştı. Unuttum... ancak Türkçesi ve diksiyonu o kadar güzeldi ki ve hatıralarını anlatışı bence Mekkede onu evinde misafir eden yaşlı teyze uzaktan onun konuşmasını dinleyip hoşuna gittiği için çağırmıştır. Bu arada Refik Halit KARAY'ın "Eskici " hikayesi aklıma geldi.(http://sevimli.blogcu.com/eskici-refik-halit-karay/219391 ) 

Neyse Hacı Halanın kardeşi Mehmet Amcanın eşi İğneci Fatma Teyzemin evine tekrar girelim.
Açık mavi dış kapıdan içeri girdiğimizde solda; içinde bir zeytin ağacının olduğu açık  kömür deposu bulunurdu.  Hemen sol önde beton lavabosu olan bir çeşme, sağda yüksek ama dar bir tuvalet vardı.
Tuvaletin beton çatısına gereksiz eşyalar fatma Teyzeden haberli ve ya habersiz fırlatılırdı. (bence habersiz çünkü kızdığında Fatma Teyze Muzo veya Hayro oraya tırmanır bir şeyler bulurlardı.)

Bir gün ben de merak ettim tuvaletin küçük çatısını ve kimseye haber vermeden ayak basınca esneyen, ince eğreti  merdivenden tırmanıverdim.

İlk heyecanın/korkunun adrenalin denen şeyin nasıl bir şey olduğunu bu dar çatıda  hissettim. Yukarıdan aşağısı o kadar yüksek geliyordu ki uzun süre inemedim. Sonra çıktığıma ve merakıma binbir lanet okuyarak  nefesini tutarak kalbim dışarı fırlayacakmış gibi korkarak aşağıya indim.
Şu an yazarken bile o heyecanı yeniden duyuyorum...


Yazılması uzun zaman alacak bir gözlem zincirini/yaşanmış hatıralar yumağını çözüp aktarmak zor...

Şimdilik bu kadar...

29 Temmuz 2021 Perşembe

Sıcak, çok sıcak

Sıcak zamanlar, yaşadığı şehrin, bulunduğu ülkenin en sıcak zamanları olması yangın  riskini, tehlikesini  arttırıyordu. Televizyonlar günlerdir süren orman yangınlarından bahsediyordu. Akdeniz bölgesinde ve Batı Anadolu Bölgesinin güney kısımlarında da yangın haberleri artmaya başlamıştı. Bazı ilçeler köyler  yerleşim yerleri etkilenmiş hatta sadece bitki örtüsü değil nice hayvan ve bina da yanıp kül olmuştu. Uzakta olanlar üzülüyor ama içinde olanlar dehşeti yaşıyordu.. 

Çözümle ilgili makamların elindeki imkanlar ya sınırlıydı. Ya da imkanları verimli kullanamıyorlardı. Her yıl bu dönemler ülke ormanları için riskli zamanlardır. Önlemlerin, sorun ihtimal dahilindeyken alınıp, facia haline gelmeden uygulamaya konması gerekirken - ateş düştükten sonra yuvalara- teselli amaçlı birkaç üzüntülü gezinti ve birkaç söz ile durum atlatılmaya çalışılıyor gibiydi.

Ve bir büyük yetkilimiz; "çok şükür turistlerin bulunduğu bölgeye bir şey olmadı." mealinde bir şeyler söyledi/geveledi. "Yazık" diye düşündü. "Yazık. Bu ülkenin insanları birilerinin gözünde müstemleke ahalisi olarak görülüyor. Bazen konuşmamak konuşmaktan daha etkili bir eylemdir." diye düşünmesini sürdürdü.

Yeni yangın haberleri duyarım korkusuyla internet sayfasında haberleri izlemekten çekinir olmuştu.

Hayatımızın tüm alanlarında, olumsuzluklara karşı öncelikle tedbirler alarak yaşayacağımız güzel günlerin özlemiyle,  bu günlerin son acı günler olması temennisiyle  klavyeyi bugünlük bıraktı.

1 Nisan 2021 Perşembe

İkinci El

Salgın hastalık sebebi sayılan Çin virüsünün dünyanın her yanına yayılmadığı mutlu muhabbetli zamanların  birinde bit pazarındaki çobanlar çay ocağının altındaki çardakta oturuyordu. Evde kendisinin yapacağı tadilat  için aldığı, kullanılmış ama iş görür bir kaç malzemenin bulunduğu poşeti masanın kenarına  bırakmıştı. 

Yan masada oturan orta yaşlı hafif kırçıl sakallı zat, yarı dolu çay bardağını dudağına götürüp masasına koyduktan sonra  gülümseyerek "bit  pazarından eşya aldın galiba" diyerek laf attı. O da "Evde bir kaç tadilat işim var. Kendim uğraşacağım. Bir iki defa kullanılacak iş için yeni malzemeye gerek yok diye düşündüm. " dedi.

Kırçıl sakallı zatın giydiği kaşe pardesünün kenarları tüylenmiş rengi kırarmıştı. Gömleğinin yaka düğmesi de kopuktu. Durumunun çok da iyi olmadığı üzerindeki giysilerden anlaşılıyordu.

Kırçıl sakallı; "Bende bu pazar ziyaretleri bir hobi, hanıma ve çocuklara göre ise hastalık, Ne yapayım. İçimdeki merak hissi beni her hafta buralara çekiyor. "

"Öyledir, şehrin yabancısı olduğun üzerindeki gocuktan belli, bu mevsim hava sıcak olur. Nereden geliyorsun." dedi.

"Biraz uzaktan. Sabah erkenden arabaya atladım geldim. Uzağa giden tedbir alırsa başına kar değmez derler. Yola çıkan ne olur ne olmaz diyerek temkinli olmalı, gocuk ya da pardesü, eski ama işimi görüyor. Öyleyse yenisine ne gerek var. Hayatım boyunca  minimum masrafla geçinmenin yollarını aradım durdum ve şükür buldum da. " 

"Araban olduğuna göre durumun o kadar da olumsuz sayılmaz bence" dedi.

"İkinci el. Ayağımı yerden kesecek bir vasıta" dedi. 

Çayını bitirmişti. Eşi aradı eve çağırıyordu. Kahveciye seslendi. "İki çay dedi. Biri benim biri sakallı abimin." Parayı ödedi. Bu arada kırçıl sakallı zat da ayaklanmıştı. Çaya teşekkür etti. "Ben de kalkıyorum beraber çıkalım". dedi. 

Ne o ne de sakallı birbirlerine adlarını sormamıştı. Allah'ın iki  kulu dünyanın bu noktasında denk gelmişlerdi işte. Başları önlerinde aynı yönde yürümeye başladılar. Kırçıl sakallı, "arabam biraz ötede" diyerek yolun ilerisini gösterdi. Taşçılar  Mescidinin yanındaki inşaat malzemeleri satan işyerinin önünde yaklaştıklarında birden durdu. Cebinden çıkardığı uzaktan kumandalı anahtarın düğmesine basınca  kenara park etmiş araç kapılarından birinden kilit sesleri geldi ve aracın kapısı açıldı.  

Kırçıl sakallı, kendisine arabasına kadar eşlik eden yol arkadaşı ile tokalaşıp vedalaşarak araca bindi. Araç sol sinyalini yakarak yavaşça park ettiği yerden yola çıktı. 

Aracın arkasındaki Mercedes Compressör Automatic markasını okuyan yol arkadaşının gözlerindeki şaşkınlığa cevabını aracı hareket ettirirken yüzünde muzip bir tebessümle verdi. "İkinci el "

...

Elinde eski eşyaların bulunduğu poşeti istemsizce ileri geri sallayarak evine doğru yürüyor ve  hala "ikinci el ha" diye sayıklıyordu.


    

24 Mart 2021 Çarşamba

Umaro'dan Türküler



    İşyerinde sabahın ilk telaşı, mahmurluğu  atlatılmıştı. Köşedeki masasında üst üste yığılmış  klasörlerin içinde kaybolmuş olan bölüm şefi genç hanımefendinin telefonundan Erzurum türküleri çalmaya başladı. Nice zamandır hasret kaldığı türkülere bu vesile ile kavuştuğuna sevinmiş, içinden türküleri açana  minnet duymuştu. Hanımefendi Manisa doğumlu olsa da ailesi hala Erzurumla bağlantılıydı. Atayurdu Erzurum'un türküleri O'nu  mutlu ettiği kadar kendisini de memnun ediyordu. Eski günlerde, çocukluğunda geceleri pilli radyodan dinlediği ozanların çaldığı sazların -içini bazen sevince bazen hüzne gark eden seslerini- tınılarını hatırladı. 
    Telefonda çalan türkülerin biri bitince diğeri başlıyor altı kişinin çalıştığı odanın havası da sırayla değişiyordu. Neşeli halayları dinlerken yüzlerde bir tebessüm oluyor, iş icabı ayakta olanlar da adımlarını halayın ritmine göre atmaya çalışıyorlardı. Özellikle yaşı altmışa merdiven dayamış ancak çoluk çocuğun yetişmesi, geçim kaygısıyla emekliliğini her yıl bir sonraki yıla erteleyen kendisi de bu coşkun havaya katılıyordu.  
    Oda kapısı kapalı olduğundan dışarıdakilerin bürodaki durumdan haberleri olmuyordu. Kapının dışındaki koridorlarda  soğuk resmi rüzgarlar eserken içerde samimiyetin coşkunun sıcaklığı vardı. Şehrin en eski 110 küsur yıllık binasında üst katta oturan  yüksek yetkili bürokratların ciddiyetlerinin getirdiği bu resmi soğukluğu, -yıllardır binada çalışanlar alıştıklarından olsa gerek- artık hissetmeseler de, binanın kuzey tarafındaki basamakları aşınmış mermer merdivenlerden çıkarak güvenlik noktasında durdurulan vatandaşlarca bu soğuk hava daha net hissedilebiliyordu. 
    Önceki hafta babasının dedesi hakkında anlattıkları geldi aklına. Elektriğin iletişimin olmadığı o yıllarda babasının köydeki evlerinin alt katında bulunan tezgahta bez dokurken söylediği türküleri dinlemek için sokakta bekleşen ihtiyarların türkü bitip de evlerine doğru çıkarlarken "Sağol Umaro, sağol Hasan Ali sen de olmasan bu türküleri dinleyemeyecektik."diyerek takdir ettiklerini anlatırdı. Babasının Alman Harbi zamanında Çanakkale'de uzun yıllar Jandarmalık yaptığını, asker arkadaşlarından nice türküler dinleyip öğrendiğini,  bu türküleri köydekilerin ilk defa duyduklarını, dinleyenlerin bazen efkarlansalar da çoğunlukla ferahladıklarını, özellikle öğle ve ikindi namazlarından  sonra Camiden çıkan cemaatin evlerinin önündeki sokakta oyalandıklarını, esasında babasının türküye başlamasını beklediklerini anlatırdı. Önce dokuma tezgahının tıkırtısı başlar ardından Umarların Hasan Ali'nin türküsü başlardı. Tezgahın beklemesi demek ekmeğin azalması demekti. İş yaparken türkü dinlemesi dedesinden mi miras kalmıştı?
    Babasının anlattıkları hayal de olsa gerçek de olsa hoşuna giderdi. 

11 Şubat 2021 Perşembe

Yorgun

İkibinyirmibir yılının Şubat ayının onbirinci günü öğle sonrası saat 15.40. Durgun yorgun zamanlarım. Durgunum yorgunum ve özellikle kayıtsızım sanki. Bezginlik değil de kayıtsızlık var. Gitgide gücünün azaldığını farketmenin getirdiği bir yetersizlik hissinin sonucu olabilir. 

Bileklerinin dizlerinin eskisi gibi kuvvetle hareket edemediğini, kemiklerindeki iliklerinin eskisi gibi olmadığını her hareketinden sonra duyumsamak. Artık önceki zamanlardaki gibi her şeyi kendi istediği gibi yönlendirememenin ve sonuçlandıramamanın getirdiği bir boşvermişlik bu.  Kendini, kendi halini kabulleniş. Ancak bir başka huzurlu ortama  doğru kaydığını da farketti.

 Bu ortamda ilerledikçe  isteklerin taleplerin gitgide gerilerde kaldığını , ilerledikçe sakin ormanların içinde yaşanan sonbahar mevsimindeki gibi bir huzurun içini kapladığını anlamaya başladı....

Yani hayatın yeni bir evresine giriyordu. İster kabullensin isterse kabullenmesin, vücudu ve vücudunun fonksiyonları bu değişimi istiyordu. Yorgun yılkı atlarının bozkırda sükunetle gezinmelerini hatırladı. 

Ve alnına yayılan kır saçlarının kapladığı kırışık yüzünde hafif bir tebessüm belirdi.

7 Ocak 2021 Perşembe

Olan biten

02.01.2020.saat 14.40.. Genç şefimiz heyecanla yakınında oturan gence " bu yaşlar güzel yaşlar" dedi. Bir kaç günlüğüne büroya misafir (stajer) olarak gelen  küçükhanım, büroda yapılan işleri takip edip inceleyip kendine göre dersler çıkarırken, büro çalışanları da arada sohbetlerin bir ucundan ona hayat tecrübelerinden, yaşadıklarından bilgiler aktarıyorlardı.

Büroda işlerin yoğunluğuna göre gürültü bazen azalsa da hiç bir zaman sessizlik olmazdı. Sessizlik fark edildiğinde hemen radyonun kulağı bükülür, dinleyenin keyif ve zevkine göre değil de radyonun çekme düzeyine göre çıkan şarkılar dinlenirdi.

Radyo onun masasına yakın olduğundan bir çeşit büro dj.si sayılırdı. Abi radyoyu açar mısın? dedikleri anda bu isteği ikiletmez hemen radyonun fişini takarak sesi hafifçe açardı.

Şu an genç şef masasında önünde bulunan evrakına tüm benliğiyle eğilmiş vaziyette işini yapıyordu. Odada kendisinden ve genç şeften başka kimse yoktu. Kapı açıktı ama koridorda da sessizlik hakimdi. Ve nedense uykunun ağırlığı vücudunu esir almaya başlamıştı.

Bilgisayarında yazarak gönderdiği yazının onayı hala çıkmamıştı. Beklemekten sıkıldığından ayakları açılsın diye dolaşmaya çıktı.

...

07.01.2020 saat 14.06. Aradan geçen günlerde her zaman yaptıklarına devam etti.  Yemek içmek gidip gelmek, fırından ekmek almak, telefonla eşi işe görüşerek ihtiyaçları iş çıkışı tedarik ederek eve dönmek. 

Kendince tefekkür etti. 

"Sanki  dokuma tezgahında atkı ve çözgü diye ayrımlanan ve sıralanan  ipliklerin arasında sırayla gidip gelen dokuma mekiği gibi, hayat kumaşımızı zaman ipliğiyle örüyoruz. Ne zaman ki makina başındaki işçiye dokunan kumaş topunu makinadan çıkar emri gelecek, o zaman dokuduğumuz hayat kumaşının kalitesi uzmanlarca denetlenecek. Ve uygun dokunmuşsa satış mağazalarına, terzihanelere, hatalı  dokunmuşsa hurda üstüpü deposuna gönderilecek. 

Rabbimiz tarafından lütfedilen sınırlı döngü içinde bize verilen imkanlarla hayat kumaşımızı güzel dokur ve en güzel şekilde teslim ederiz inşallah." dedi, iç dünyasının sakin geniş koridorlarına doğru bakarak.

5 Ocak 2021 Salı

Sıradan Günler

Her yeri saran salgın hastalık tehdidi sebebiyle bir kaç gündür evden dışarı çıkmaya çekiniyordu.Bu tedirginliğinde yıllardır ilaç kullanarak kontrol altında tutmaya çalıştığı müzmin hastalığının etkisi olsa da,  özellikle son iki ayda kardeşlerinin  hastalığa yakalanmasının ve iki amcasının arka arkaya rahmetli olmasının da etkisi vardı.

Böylece o da "evde kal Türkiye" çağrısına katılmış oldu. Ancak evde bulunduğu günlerde vakti olduğu halde nice zamandır yapmayı planladığı faaliyetleri  yapamadığının farkına vardı. 

İşyerinde dönüşümlü çalışma programı başlayınca birer hafta aralıkla mesaiye gitmeye başladı. Evvelki zamanlarda olduğu gibi sabahları erkenden hazırlanmaya gerek yoktu. Sükunetle hazırlığını yapıyor ve evi ile işyeri arasındaki güzergahta günlük yürüyüşünü de tamamlıyordu. İşyerinde gelişen duruma göre yapılacak destek olunacak ne varsa elinden geleni yaparak öğleyi buluyordu.

İşyerinde öğle olduğunda ise, nice zamandır görüşmediği/görüşemediği eski kadim dostu İsmail ile öğle aralarında şehrin farklı noktalarına yürüyorlardı.

Mesafeye dikkat ederek şehrin sakin bölgelerinde sürdürdükleri bu yürüyüşlerde başka dostlarına da rastlıyorlar ve ayaküstü sohbetlerle günün olaylarını değerlendiriyorlardı. Bu değerlendirmelerinin sonucunda genellikle öfkeli bir halde sohbeti bitirerek ayrılıyorlardı. Öfke, sohbet ettikleri dostlarına yönelik değildi. sohbet konusunun getirdiği çıkmaza idi, çaresizliğe idi...

İl Halk Kütüphanesinde çalışan arkadaşıyla karşılaştıkları bir gün önceki sohbetlerinin sonunda da üçü birden hiç yapmadıkları bir şeyi yaparak - gelinen olumsuz nokta nedeniyle çaresizliklerine söverek- birbirleriyle vedalaşmışlardı.

Onlar farkında olsun ya da olmasın, onlarla veya onlara rağmen bir şeyler değişiyordu. Bu değişim sanki hızla akan sel sularında kendini suyun girdabına bırakmış saman çöpünün durumu gibi miydi?  Ne değişiyordu? Sadece bir anlık rahatlamadan başka sohbette bulunduğu arkadaşlarıyla  beraber sayıp sövmeleri neyi değiştiriyordu ki? diye düşündü bir an.

Saat öğle arasını gösterince yine şehirde yürüyüşe çıkmak için arkadaşını telefonla aradı. Yüz on yıllık tarihi binanın kuzey çıkış kapısı merdivenlerinde buluşmak üzere anlaştı. Ardından bilgisayarını kapattı. Ve kuzeyde bulunan Fatih Sultan Mehmet Han!ın çocukluğunu geçirdiği parka doğru yürümek niyetiyle odadan ayrıldı.

13 Aralık 2020 Pazar

Son gün

"Kendimi hazır hissetmiyorum" derler bazen sorumluluktan işten güçten, yüzleşmekten, sorgulanmaktan kaçınan insanlar. Belki de yapılması zor olan bir işe başlamamak için bir bahanedir bu söz. Bazen bir ömür biter ama o hazır hissedilecek an bir türlü gelmez.            

Çünkü kendimi hazır hissediyorum demek; sorun,  konu, proje, başlanacak her ne ise "başlayacak cesaretteyim" demektir.

Bunun zıddına bir kısım insanlar da -hazır olmasalar dahi-, düşünmeden dalarlar ve aksaklıklar, sorunlar karşılarına çıktıkça ellerindeki imkanlarla çözüm arar ve bulurlar. Nasıl olsa "kervan yolda düzülür hele bir başlayalım da sonrası Allah Kerimdir." derler. 

Ömür boyunca hayatın muhtelif noktalarında değişik sorunlar ortaya çıkacaktır. İşte bu sorunları karşılama durumumuz çözüm yöntemlerimiz çözme gayretlerimiz -sorun çözülsün ya da çözülmesin- kaderimizin kaydedilen eylemleri ya da eylemsizlikleridir. Ve hesap günü geldiğinde başarılar kadar, başarılı olsun olmasın çözme yöntemlerinin meşruluğu da değerlendirilecektir. Yani hayat oyununun her noktasında yapılanlar kadar yapılamayanlar da denetimden geçecektir. 

Bunlar inananlar tarafından bilindiği halde nasıl olsa bir gün yaparım düşüncesiyle genellikle boş verip ertelenebildiği kadar ertelenmeye çalışılır. Ancak yarına kavuşacağı meçhul olan insanın "ya yapamazsam." diye tedirgin olarak bugünün işini yarına bırakmadan bitirmesi gerekmez mi? 

Çünkü kimbilir belki de bugün son günümüzdür.

Bu yazı da, nice zamandır bloga yazmaya hazır değilim hazır olunca sonra yazarım düşüncesi ile aylardır oyalanan biri tarafından kaleme alındığından ,kendisi de bu muammanın yaşayan bir şahididir.

2 Kasım 2020 Pazartesi

Kaybeden Simitçi

Umumiyetle simitçi dense de onun yaşadığı şehirde sabahları çayla ve küçük bir peynir parçasıyla kahvaltılara tat veren bu hamur işine -nedendir bilmez- gevrekçi denirdi. O gün fırına ilk gidenlerden olduğundan ilk sıra onundu. İlk çıkan simitleri  tablasına sıralayarak daha güneş yeni doğarken  fırından sevinçle ayrılmıştı. Erken simit alan simitçi ilk müşterilere daha erken ulaşabilirdi ve simitlerini daha çabuk satabilirdi. Bağıra çağıra sokakları geçti. Manisa şehrinin batı ucunda tel örgülerle çevrili batı kışlanın subay lojmanlarına yakın olan tarafındaki eğitim alanlarına yaklaştığında, yeşil şapkalı askerleri arazide-eğitim alanında- şapkaları yere eğik dolaştıklarını görünce tel örgülere doğru ilerledi. Yine gücünün yettiğince bağırıyordu. 
Daha rahat seçebilsinler alabilsinler diye düşünerek simit tezgahını tel örgünün dibine yerleştirdi. Taze simitin buram buram kokusu çevreye yayılıyordu. Önce yakındaki bir kaç asker geldi. Tam alırlarken uzaktan bir düdük sesi duyuldu. Nöbetçi çavuş askerleri içtimaya mı çağırıyordu? Simit tablasının yanından geçerek içtima alanına gidecek olan  diğer askerler de gelerek telaşla simit almaya başladılar. Ortalık bir an karıştı. Bir anda tüm simitleri bitiriverdi. Tel örgüye simit uzatırken para alırken verirken kalabalıktan her şey karıştı. Para alıp simit vermeye yetişemeyince askerler tabladan kendileri almaya başladılar. Tabladan simiti alan asker abi koşa koşa gidiyordu. Kim  para atıyor., kim atmıyor, kim ne yaptı, nasıl oldu anlayamadı. Herkes yeşil elbiseli yeşil şapkalıydı. Simitler bir anda bitmişti.
O ise gecenin bir vaktinde fırına erkenden gitmenin sabaha kadar beklemenin uykusuzluğuyla sabahın mahmurluğu ile her şeyi karıştırdı. Satışlar dört beş dakikada sonuçlanmış. tablada hiç simit kalmamıştı.  Hesabı karıştırmanın simitleri bir anda kontrolsüzce satmanın, bitirmenin karmaşıklığı içindeydi. Elinde bir kaç simit parası vardı. Ama onlarca simit alınmış simit tezgahı bomboştu. 
Simitlerin bittiğine sevineceği yerde içine bir hüzün çöktü. Oturdu, üzüldü.  içi sıkıldı. Ümidini kaybetmişti. Üç kuruşluk sermayesi bir anda kaybolup gitmişti işte. Keşke bu tel örgüye yanaşmasaydı. Biraz daha uzun zaman alsa da başka yerlerde yine simitlerini satacaktı. Şu anda ise kaybetmişti. Kısa bir süre içli içli sessizce ama hıçkırarak yutkunarak ağladı. Ağlayınca biraz ferahlamıştı. 
Sehpasının üzerindeki örtüyü kaldırınca dağınık bozuk paraları gördü. Topladı bozuk paraları, kuruş kuruş saydı. Hesabı simitlerle tam tamına tutuyordu. Yüzünde yeni bir gülümseme belirdi. 
Biraz önce asker abileri hakkında düşündüklerinden dolayı üzüldü. İçinden geçenlere pişman oldu. Boş tablayı koltuğunun altına sıkıştırarak -bir yerleri fetheden mücahitler- gibi rahatlayarak fırına erkenden gidip fırıncı Remzi Amcası ile hesabını gördü. Kazancını cebine atarak erkenden eve doğru yollandı.
...
Hafızasının bir köşesinde yaklaşık elli yıl öncesinden beri bekleyen bu hatıra ona Türk Askerine neden güvenmesi gerektiğini yaşayarak öğrettiğinden her zaman kahramanlardan emin oldu. 

Ne zaman asker hakkında olumsuz dedikodular çıksa, o gün  yaşadıklarını yeniden hatırlar ve "Allah Ordumuza devletimize zeval vermesin. Hep birlikte Milletimize güzel günler görmeyi nasip etsin." diyerek tebessüm ederdi.

11 Eylül 2020 Cuma

Cibiliyetsiz

12 Eylül. Takvimde sıradan bir gün.Ancak kırk yıl önce bu memlekette yaşayanlar için ise anlamı var. Üzerinden geçen bunca yıla rağmen, 11 Eylül 1980 deki Türkiye bir daha geri gelmedi. Geriye bakıldığında  o gün için kazanım sanılan anarşinin durması dışında bir yararı olmadı. Hala yeni bir anayasa  yapılamadı, hala 12 Eylül anayasası kırpılıp uzatılıp kısaltılarak iktidar sahiplerince kullanılmaktadır. 12 Eylül den itibaren aşama aşama ülke değişti, değiştirildi. Ve şu an itibari ile gelinen noktanın çok da olumlu olmadığı gözlemleyenler düşünenler tarafından ifade ediliyor. 12 Eylül de kurulan bir zemberek memleket insanının boğazında gitgide daha da sıkılaşıyor. Dünyanın merkezinde özel bir coğrafyada üç tarafı denizlerle,  toprakları bereketli ovalarla ve dünyanın en güzide insanlarıyla dolu bu ülkede, o insanlara  fırsatlar imkanlar verilemiyor. Ülkenin her türlü kaynağı yanlış hesaplarla  heder ediliyor. Üzücü. Demokrasisinden,ekonomisine, üniversitesinden sendikasına adaletinden bürokrasisine kadar zembereğin çemberi daralmaya devam ediyor. Bundan etkilenmeyenler ya da kurtulanların hususiyetlerine karakterlerine bakıldığında ise;  güç odaklarına göre pozisyon alıp çıkarlarını geliştirmek ceplerini  doldurmak için manevra yapmayı çok iyi bilen renksiz, fikirsiz  idealsiz bukalemunlar olduğu anlaşılıyor. Ve bu çıkarları peşinde koşanlar  yüzünden iyi niyetle faydalı girişimlerde bulunmak isteyen bir kısım yetkililer de yanıltılıyor. Eskilerin cibiliyetsiz dedikleri bunlar mıydı? Eminiz er ya da geç  cibiliyetsizlerin ehliyetsizlerin kabiliyetsizlerin hakimiyetinin bittiği,  güzel güneşli günlerin yeniden doğacağı korkusuz endişesiz, yeşil ovalara doğru özgürce türküler söyleyip omuz omuza halaylar atacağımız  haykıracağımız coşacağımız günler  gelecektir. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

Akış

Ağustos ayının ortalarına yaklaşıldı. Durdurulamaz olan zaman akıp gidiyor. Sadece bir daha geri dönmeden akıp giden fırsatların, güzelliklerin, iyiliklerin  farkına varanlarca yapılan eylemler ve o eylemlerin etkileri, yansımaları  kalıyor geriye. En azından akıp gidene, akıp giderken - suya taş atınca oluşan halkalar misali- yapılanlar bazen anında, bazen de titreye titreye sonraki zamanlarda tesir edebiliyor. O da belki de hassas olanlarca fark edilip değerlendirilerek daha geniş, daha derin yeniliklere yol açabiliyor. Zamanın girdapları arasında tarihin tozlu sayfalarına dahi kaydolmadan kaybolma ihtimali de var. O nedenle akan zaman içinde hassasiyet sahiplerinin bulunması o toplum için bir şans. Ancak yaşanan an itibari ile bilinmedikleri, kadir kıymetleri anlaşılmadığı için bir kenarda bulduklarını kaydederek, biriktirerek/toplayarak gelecek zamanlarda kendileri gibi sabırla bekleyen yeni hassaslara öncülük ediyorlar. 

 Acaba hiç bir şeye dokunmadan gözlemlemek mi gerekiyor. Yoksa akıp gidenlerin içinde bulunan akışın safiyetini kirleten, ileride birikerek daha da olumsuz sonuçlara yol açacak olanları farkedince hemen eğilip bir kenara almak, yani temizlemek mı? Bu ise -suyun bulanmasına yol açabileceği için-  o akış içinde çıkarlarını gözetenlerin tepkisine yol açma ihtimaline karşı yapılması gereken mi? Yoksa...Tepki görmemek için sahte gülücüklerle, sadece pasif edilgen bir duruşla beklemek, beklemek ,beklemek mi?


Rahatlık

Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikaye...