5 Ocak 2021 Salı

Sıradan Günler

Her yeri saran salgın hastalık tehdidi sebebiyle bir kaç gündür evden dışarı çıkmaya çekiniyordu.Bu tedirginliğinde yıllardır ilaç kullanarak kontrol altında tutmaya çalıştığı müzmin hastalığının etkisi olsa da,  özellikle son iki ayda kardeşlerinin  hastalığa yakalanmasının ve iki amcasının arka arkaya rahmetli olmasının da etkisi vardı.

Böylece o da "evde kal Türkiye" çağrısına katılmış oldu. Ancak evde bulunduğu günlerde vakti olduğu halde nice zamandır yapmayı planladığı faaliyetleri  yapamadığının farkına vardı. 

İşyerinde dönüşümlü çalışma programı başlayınca birer hafta aralıkla mesaiye gitmeye başladı. Evvelki zamanlarda olduğu gibi sabahları erkenden hazırlanmaya gerek yoktu. Sükunetle hazırlığını yapıyor ve evi ile işyeri arasındaki güzergahta günlük yürüyüşünü de tamamlıyordu. İşyerinde gelişen duruma göre yapılacak destek olunacak ne varsa elinden geleni yaparak öğleyi buluyordu.

İşyerinde öğle olduğunda ise, nice zamandır görüşmediği/görüşemediği eski kadim dostu İsmail ile öğle aralarında şehrin farklı noktalarına yürüyorlardı.

Mesafeye dikkat ederek şehrin sakin bölgelerinde sürdürdükleri bu yürüyüşlerde başka dostlarına da rastlıyorlar ve ayaküstü sohbetlerle günün olaylarını değerlendiriyorlardı. Bu değerlendirmelerinin sonucunda genellikle öfkeli bir halde sohbeti bitirerek ayrılıyorlardı. Öfke, sohbet ettikleri dostlarına yönelik değildi. sohbet konusunun getirdiği çıkmaza idi, çaresizliğe idi...

İl Halk Kütüphanesinde çalışan arkadaşıyla karşılaştıkları bir gün önceki sohbetlerinin sonunda da üçü birden hiç yapmadıkları bir şeyi yaparak - gelinen olumsuz nokta nedeniyle çaresizliklerine söverek- birbirleriyle vedalaşmışlardı.

Onlar farkında olsun ya da olmasın, onlarla veya onlara rağmen bir şeyler değişiyordu. Bu değişim sanki hızla akan sel sularında kendini suyun girdabına bırakmış saman çöpünün durumu gibi miydi?  Ne değişiyordu? Sadece bir anlık rahatlamadan başka sohbette bulunduğu arkadaşlarıyla  beraber sayıp sövmeleri neyi değiştiriyordu ki? diye düşündü bir an.

Saat öğle arasını gösterince yine şehirde yürüyüşe çıkmak için arkadaşını telefonla aradı. Yüz on yıllık tarihi binanın kuzey çıkış kapısı merdivenlerinde buluşmak üzere anlaştı. Ardından bilgisayarını kapattı. Ve kuzeyde bulunan Fatih Sultan Mehmet Han!ın çocukluğunu geçirdiği parka doğru yürümek niyetiyle odadan ayrıldı.

13 Aralık 2020 Pazar

Son gün

"Kendimi hazır hissetmiyorum" derler bazen sorumluluktan işten güçten, yüzleşmekten, sorgulanmaktan kaçınan insanlar. Belki de yapılması zor olan bir işe başlamamak için bir bahanedir bu söz. Bazen bir ömür biter ama o hazır hissedilecek an bir türlü gelmez.            

Çünkü kendimi hazır hissediyorum demek; sorun,  konu, proje, başlanacak her ne ise "başlayacak cesaretteyim" demektir.

Bunun zıddına bir kısım insanlar da -hazır olmasalar dahi-, düşünmeden dalarlar ve aksaklıklar, sorunlar karşılarına çıktıkça ellerindeki imkanlarla çözüm arar ve bulurlar. Nasıl olsa "kervan yolda düzülür hele bir başlayalım da sonrası Allah Kerimdir." derler. 

Ömür boyunca hayatın muhtelif noktalarında değişik sorunlar ortaya çıkacaktır. İşte bu sorunları karşılama durumumuz çözüm yöntemlerimiz çözme gayretlerimiz -sorun çözülsün ya da çözülmesin- kaderimizin kaydedilen eylemleri ya da eylemsizlikleridir. Ve hesap günü geldiğinde başarılar kadar, başarılı olsun olmasın çözme yöntemlerinin meşruluğu da değerlendirilecektir. Yani hayat oyununun her noktasında yapılanlar kadar yapılamayanlar da denetimden geçecektir. 

Bunlar inananlar tarafından bilindiği halde nasıl olsa bir gün yaparım düşüncesiyle genellikle boş verip ertelenebildiği kadar ertelenmeye çalışılır. Ancak yarına kavuşacağı meçhul olan insanın "ya yapamazsam." diye tedirgin olarak bugünün işini yarına bırakmadan bitirmesi gerekmez mi? 

Çünkü kimbilir belki de bugün son günümüzdür.

Bu yazı da, nice zamandır bloga yazmaya hazır değilim hazır olunca sonra yazarım düşüncesi ile aylardır oyalanan biri tarafından kaleme alındığından ,kendisi de bu muammanın yaşayan bir şahididir.

2 Kasım 2020 Pazartesi

Kaybeden Simitçi

Umumiyetle simitçi dense de onun yaşadığı şehirde sabahları çayla ve küçük bir peynir parçasıyla kahvaltılara tat veren bu hamur işine -nedendir bilmez- gevrekçi denirdi. O gün fırına ilk gidenlerden olduğundan ilk sıra onundu. İlk çıkan simitleri  tablasına sıralayarak daha güneş yeni doğarken  fırından sevinçle ayrılmıştı. Erken simit alan simitçi ilk müşterilere daha erken ulaşabilirdi ve simitlerini daha çabuk satabilirdi. Bağıra çağıra sokakları geçti. Manisa şehrinin batı ucunda tel örgülerle çevrili batı kışlanın subay lojmanlarına yakın olan tarafındaki eğitim alanlarına yaklaştığında, yeşil şapkalı askerleri arazide-eğitim alanında- şapkaları yere eğik dolaştıklarını görünce tel örgülere doğru ilerledi. Yine gücünün yettiğince bağırıyordu. 
Daha rahat seçebilsinler alabilsinler diye düşünerek simit tezgahını tel örgünün dibine yerleştirdi. Taze simitin buram buram kokusu çevreye yayılıyordu. Önce yakındaki bir kaç asker geldi. Tam alırlarken uzaktan bir düdük sesi duyuldu. Nöbetçi çavuş askerleri içtimaya mı çağırıyordu? Simit tablasının yanından geçerek içtima alanına gidecek olan  diğer askerler de gelerek telaşla simit almaya başladılar. Ortalık bir an karıştı. Bir anda tüm simitleri bitiriverdi. Tel örgüye simit uzatırken para alırken verirken kalabalıktan her şey karıştı. Para alıp simit vermeye yetişemeyince askerler tabladan kendileri almaya başladılar. Tabladan simiti alan asker abi koşa koşa gidiyordu. Kim  para atıyor., kim atmıyor, kim ne yaptı, nasıl oldu anlayamadı. Herkes yeşil elbiseli yeşil şapkalıydı. Simitler bir anda bitmişti.
O ise gecenin bir vaktinde fırına erkenden gitmenin sabaha kadar beklemenin uykusuzluğuyla sabahın mahmurluğu ile her şeyi karıştırdı. Satışlar dört beş dakikada sonuçlanmış. tablada hiç simit kalmamıştı.  Hesabı karıştırmanın simitleri bir anda kontrolsüzce satmanın, bitirmenin karmaşıklığı içindeydi. Elinde bir kaç simit parası vardı. Ama onlarca simit alınmış simit tezgahı bomboştu. 
Simitlerin bittiğine sevineceği yerde içine bir hüzün çöktü. Oturdu, üzüldü.  içi sıkıldı. Ümidini kaybetmişti. Üç kuruşluk sermayesi bir anda kaybolup gitmişti işte. Keşke bu tel örgüye yanaşmasaydı. Biraz daha uzun zaman alsa da başka yerlerde yine simitlerini satacaktı. Şu anda ise kaybetmişti. Kısa bir süre içli içli sessizce ama hıçkırarak yutkunarak ağladı. Ağlayınca biraz ferahlamıştı. 
Sehpasının üzerindeki örtüyü kaldırınca dağınık bozuk paraları gördü. Topladı bozuk paraları, kuruş kuruş saydı. Hesabı simitlerle tam tamına tutuyordu. Yüzünde yeni bir gülümseme belirdi. 
Biraz önce asker abileri hakkında düşündüklerinden dolayı üzüldü. İçinden geçenlere pişman oldu. Boş tablayı koltuğunun altına sıkıştırarak -bir yerleri fetheden mücahitler- gibi rahatlayarak fırına erkenden gidip fırıncı Remzi Amcası ile hesabını gördü. Kazancını cebine atarak erkenden eve doğru yollandı.
...
Hafızasının bir köşesinde yaklaşık elli yıl öncesinden beri bekleyen bu hatıra ona Türk Askerine neden güvenmesi gerektiğini yaşayarak öğrettiğinden her zaman kahramanlardan emin oldu. 

Ne zaman asker hakkında olumsuz dedikodular çıksa, o gün  yaşadıklarını yeniden hatırlar ve "Allah Ordumuza devletimize zeval vermesin. Hep birlikte Milletimize güzel günler görmeyi nasip etsin." diyerek tebessüm ederdi.

11 Eylül 2020 Cuma

Cibiliyetsiz

12 Eylül. Takvimde sıradan bir gün.Ancak kırk yıl önce bu memlekette yaşayanlar için ise anlamı var. Üzerinden geçen bunca yıla rağmen, 11 Eylül 1980 deki Türkiye bir daha geri gelmedi. Geriye bakıldığında  o gün için kazanım sanılan anarşinin durması dışında bir yararı olmadı. Hala yeni bir anayasa  yapılamadı, hala 12 Eylül anayasası kırpılıp uzatılıp kısaltılarak iktidar sahiplerince kullanılmaktadır. 12 Eylül den itibaren aşama aşama ülke değişti, değiştirildi. Ve şu an itibari ile gelinen noktanın çok da olumlu olmadığı gözlemleyenler düşünenler tarafından ifade ediliyor. 12 Eylül de kurulan bir zemberek memleket insanının boğazında gitgide daha da sıkılaşıyor. Dünyanın merkezinde özel bir coğrafyada üç tarafı denizlerle,  toprakları bereketli ovalarla ve dünyanın en güzide insanlarıyla dolu bu ülkede, o insanlara  fırsatlar imkanlar verilemiyor. Ülkenin her türlü kaynağı yanlış hesaplarla  heder ediliyor. Üzücü. Demokrasisinden,ekonomisine, üniversitesinden sendikasına adaletinden bürokrasisine kadar zembereğin çemberi daralmaya devam ediyor. Bundan etkilenmeyenler ya da kurtulanların hususiyetlerine karakterlerine bakıldığında ise;  güç odaklarına göre pozisyon alıp çıkarlarını geliştirmek ceplerini  doldurmak için manevra yapmayı çok iyi bilen renksiz, fikirsiz  idealsiz bukalemunlar olduğu anlaşılıyor. Ve bu çıkarları peşinde koşanlar  yüzünden iyi niyetle faydalı girişimlerde bulunmak isteyen bir kısım yetkililer de yanıltılıyor. Eskilerin cibiliyetsiz dedikleri bunlar mıydı? Eminiz er ya da geç  cibiliyetsizlerin ehliyetsizlerin kabiliyetsizlerin hakimiyetinin bittiği,  güzel güneşli günlerin yeniden doğacağı korkusuz endişesiz, yeşil ovalara doğru özgürce türküler söyleyip omuz omuza halaylar atacağımız  haykıracağımız coşacağımız günler  gelecektir. 

13 Ağustos 2020 Perşembe

Akış

Ağustos ayının ortalarına yaklaşıldı. Durdurulamaz olan zaman akıp gidiyor. Sadece bir daha geri dönmeden akıp giden fırsatların, güzelliklerin, iyiliklerin  farkına varanlarca yapılan eylemler ve o eylemlerin etkileri, yansımaları  kalıyor geriye. En azından akıp gidene, akıp giderken - suya taş atınca oluşan halkalar misali- yapılanlar bazen anında, bazen de titreye titreye sonraki zamanlarda tesir edebiliyor. O da belki de hassas olanlarca fark edilip değerlendirilerek daha geniş, daha derin yeniliklere yol açabiliyor. Zamanın girdapları arasında tarihin tozlu sayfalarına dahi kaydolmadan kaybolma ihtimali de var. O nedenle akan zaman içinde hassasiyet sahiplerinin bulunması o toplum için bir şans. Ancak yaşanan an itibari ile bilinmedikleri, kadir kıymetleri anlaşılmadığı için bir kenarda bulduklarını kaydederek, biriktirerek/toplayarak gelecek zamanlarda kendileri gibi sabırla bekleyen yeni hassaslara öncülük ediyorlar. 

 Acaba hiç bir şeye dokunmadan gözlemlemek mi gerekiyor. Yoksa akıp gidenlerin içinde bulunan akışın safiyetini kirleten, ileride birikerek daha da olumsuz sonuçlara yol açacak olanları farkedince hemen eğilip bir kenara almak, yani temizlemek mı? Bu ise -suyun bulanmasına yol açabileceği için-  o akış içinde çıkarlarını gözetenlerin tepkisine yol açma ihtimaline karşı yapılması gereken mi? Yoksa...Tepki görmemek için sahte gülücüklerle, sadece pasif edilgen bir duruşla beklemek, beklemek ,beklemek mi?


28 Haziran 2020 Pazar

Sınav

Üniversite sınavının ikinci günü Manisa CBÜ Mühendislik Fakültesi B blokta  giren oğlunun sınavı bitirip çıkışını beklemekte. Bir gün önce beraber olduğu arkadaşını bulamadı.Dolaşırken eski çalıştığı işyerinden iki arkadaşıyla karşılaştı.Kısa süren ayaküstü sohbetten ayrılırken birbirlerinin evlatlarına iyilikler başarılar dilediler. Öylesine etrafını kolaçan ettiğinde, çocuklarını bekleyenlerin kendilerine göre gölgelikli uygun ortamlar bulduklarını,bir kısmının dua ettiği Kur’an okuduğunu, bazılarının cep telefonlarına daldıklarını genel bir sükunet havasının hakim olduğunu müşahade etti. Kendisi de aracına gidip mukavva ile evden hazırlanan çay termosunu alarak uygun bir bekleme noktası aramaya başladı.Kızkardeşinin eşinin de görev yaptığı işyerinin en uç köşesinde bulunan  eski bir kamelyanın boş olduğunu görünce gidip yerleşti.Ve sınav sonuna kadar bazen getirdiği dergiyi bazen de cep telefonundan sosyal medyadaki günlük bilgi ve haberleri incelemeye başladı.Bu arada nice zamandır yazmadığı blog sayfasına bu gün hakkında bir kaç not düşmeye karar verince de okunmakta olan yazı oluştu. Kamelya altında beklerken ara ara başını kaldırıp şehrin güneydoğu ucundaki dağların göğün mavisine yaklaşmış koyu gökmavi silüetine incelemeye başladı. Şehrin kuzeybatı kısmında Yuntdağları eteklerinde kurulmuş üniversite tesislerinde püfür püfür esen hafif yele karşın, çukurda kalan Gediz Ovasının kavuran sıcağının tabana indikçe dalga dalga yoğunlaştığını biliyordu.Yaz günü ovayı bastıran sıcağın, uzak dağların sisli buğulu görünmesine yol açtığını da. Yakın yerler daha koyu, hemen altlarından başlayan ova nispeten daha tozlu asmalar daha açık yeşil, aralarda bulunan yüksek ağaçların gölgeleri nedeniyle daha koyu yeşil görünmesine rağmen, daha uzaklar gökmavinin koyudan açığa tonlarıyla kademelenmişti. Oturduğu kamelyanın etrafında ise bakımsız topraklarda gelişigüzel boy atan kimi kısa  kimi uzun dallı yapraklı otlar çiçekler bitkiler ise nazlı nazlı sallanıyorlardı. Arasıra öten kuşların cıvıltılarından başka ses de yoktu. ... Sınava giren çocukların/gençlerin geleceklerini etkileyecek bir dönüm noktası olan bu anlar bir kaç saat sonra bitecek ama yerini sonuçların açıklanacağı zamana kadar heyecanlı gergin bir bekleyiş alacak    diye düşündü ve içinden “Allah herkesin gönlünün muradını versin.“ duasını mırıldandı. 28.Haziran.2020 Pazar.11:58                  
Aynı günün akşamüzeri yeni bir görev çıktı evden. Çamköyde bulunan eşinin anne babasına ziyaret ve akşam eve dönüş. Çamköye geldiklerinde akşam güneşi şehrin batı tarafında bulunan Organize Sanayi Bölgesinin İzmir sınırındaki tepelerden son hüzmelerini yolluyordu. Ovanın kuzey kısmında yükselen yamaçlarda bulunan köyün  güneyinde kalan şehir yavaş yavaş gündüzün kavurucu sıcaklığından kurtulmuş, akşamın ılıklığı ortama yayılmış gibiydi.Ancak bu durum uzaktan gözlemleyenin bulunduğu mevkiye  göre yanıltıcı bir genellemesi de olabilirdi. Çünkü şehrin güneşin kavurucu sıcağı altında akşama kadar pişen asfalt yollarının beton binalarının emdiği ısının mahiyetini ancak o binalarda yaşayan, yollarda dolaşanlar bilir  düşüncesi ile yazıyı sonlandırdı.

26 Haziran 2020 Cuma

Dönüş

Günler sonra işyerine gelmek nasip oldu. Koronavirüs sebebiyle nice zamandır uğramadığı işyerine iş yeri sorumlusunun çağırması üzerine geldi. İşe, işyeri arkadaşlarına ve bölüm sorumlusuna karşı önceki zamanlara göre daha tahammüllü olduğunu hissetti. Ayrıca bölüm sorumlusunun da daha nazik ve daha sükunet içerisinde bulunduğunu farketti. Sanki bir şeyler daha yerine oturmuş gibi geldi," İnşallah bu böyle devam eder gider. Huzur ve sükunet içinde bir çalışma hayatı sürdürürüz." diye düşündü.
Bugün nedendir bilinmez ortalıkta sükunet rüzgarları esiyor gibi geldi. Acaba fırtına öncesi sessizlik mi? "Çevreden algıladığı bu sükunette  bir süreden beri işten uzakta olmanın, evde bulunmanın tesiri mi var? " sorusu aklından geçti. Önceki zamanlarda başından geçen gerginlikler ister istemez tedirgin ediyor temkinli ve tedbirli olmasına sebep mi oluyordu?
Bürodaki personel sayısının az olması, zamana karşı yetişecek işlerin ve kararların yazışmaların olmamasının yanında  birimle ilişkisi, irtibatı olan dairelerin, müdürlüklerin önceliklerinin koronavirüs tedbirleri ağırlıklı olmasının etkisi de bulunabilir.
Her neyse,  sabah 09 dan itibaren birim sorumlusunca kendisine verilen görev üzerinde gerekli dikkati ve özeni göstererek bir sonuca ulaştı.  Sonraki zamanlarda yeniden ekran başına oturmak temennisiyle klavyeyi bıraktı...

27 Mart 2020 Cuma

Yalnızlar

Fransızların ünlü bir askerleri vardı. Mareşal Lyauteh. Mareşal emekliye ayrıldıktan sonra, bir görev verilir. Görevi bitince de-yeni bir görev için beklerken sabırsızlıkla. ..Azizim ben doksan bir yaşıma basıyorum.Eğer kendime yeni bir meslek yapmak istiyorsam işe derhal başlamalıyım." ( Sf 128 Yalnızlar. Tarık Buğra) 
Hayatın fatihi olmak, hiç değilse hayat döküntüsü olmamak için işte bu iştiyak, bu idrak gerekti.

İş, herhangi bir meşgale zamanı değerlendiriyor. Ruhun çürümesini engelliyordu.Yaşamak uğraşmak demekti; didinmek,bir şeyleri ortaya koymak,bir sonuç almak, ne olursa olsun elle tutulur, gözle görülür bir sonuca başkalarının ihtiyacı olan, değeri paylaşılan bir sonuca varmak demekti. İşe yaradığımızı kabul ettirmek, kuvvetli olduğumuzu kendimize ispatlamak demekti:Yenmek demekti, kazanmak demekti. Bunun aksi de, yenilmenin son manası olan ölüme götürürdü.
...
Bir kavgada yenilişi, bir kavganın kaybını ikinciye başlangıç yapmak ve yenilişlerden, kayıplardan birşeyler kurtarabilmek! Önemli olan bu hırs, bu irade, bu enerji idi.hayat bu idi.
Hayatı bir piyango gibi gördüğünü ve ona ancak bir tek biletle katılabileceğine inandığını düşündü.Sanki çekiliş bitmiş,biletine amorti bile çıkmamıştı.Bilet çöplüğe!
Bahtsızlık, kayıplar,yenilişler! Bunlar bütün insanların kaderi idi.Yıkıcı olan bunlar değil,her kaybın yeni bir başlangıç imkanı getirdiğini görmemek, görememekti.
Başarısızlıkları söküp atamamanın zavallılığını duydu:

İnsan ömrü küçücük bir kayıktı. Okyanus onunla aşılacaktı. Yolcusu ona dertlerini, kederlerini, acılarını, başarısızlıklarını doldurmaya kalkışacak olursa, minik sandal, yol daha yarı demeden sulara gömülürdü. ( Sf 129 Yalnızlar. Tarık Buğra) 

 ..."Zavallı pervanecik" diye mırıldandı.
   "Kader" derdi o. Ve insanların kaderin diktiği sonlarına doğru, direnmeden, karşı duramadan sürüklendiklerine inanırdı: İnsan kaderine doğru bir pervanenin mum alevine gidişi gibi uçar!
Yarı alaycı, yarı yenik, böyle demişti bir gün.

 Hiç bir şey istememek... kazanmak için, eldekileri kaçırmamak veya korumak için kılını kıpırdatmayacaksın, sonra da olan bitenlere kader diyecek, sonucun yükünden kurtulacaksın!

Düştüğü, düşürüldüğü yerden bir avuç toprakla kalkmak!

Murad bunu hiç bir zaman başaramayacağını " içini yoklayıp geçen hırsa rağmen" hüzünle düşündü: Didişmeyi arsızlık,şirretlik gibi bir şey sayıyordu. Bunun, mücadele konularını iyi seçemeyeceğinden ileri geldiğini, mücadele konularını -hatta- bilemeyişinden doğduğunu düşünemiyordu.(age sf 131)
 Yaşamaya karşı durduğu ilgiyi zayıflatan başarısızlıklarının önemsizliğini artık görebiliyor, bunların ayaklarına kendi elleriyle taktığı bukağılar olduğunu artık anlayabiliyordu. bu aptallık bukağılarını söküp atacaktı; gidecekti.Gerçek hayata ve hayatının gerçeklerine dönecekti. (age sf. 132)
(23.11.2017)



Olan Olur.

Vahşi doğayı konu alan belgesel filmlerde sık sık rastlanan sahnelerdendir. Sürünün lideri olan hayvan, yaşı ilerleyip de güçten  takatten düşünce, bir gün  kendine güvenen bir genç hayvan çıkar karşısına ve dövüşür. Çoğunlukla da yaşı ilerlemiş olan hayvan bu kavgadan yenik ayrılır. Doğanın değişmez kanunudur bu. Eski sürüsünün etki alanından uzak bir yere, başı önde yavaş yavaş kuyruğunu kıstırarak çeker gider. 
İnsanoğlunun hayatının da böyle olduğunu bir kez daha yaşayarak teyit etti.  Çıkan tartışmalarda genellikle kaybeden taraf olmaya başladığını bir kez daha farkedince son kararını verdi. Hiç bir konuda karar vermeyecek geri çekilecekti. Dünyanın üç beş günlük sınırlı süresi içinde kendini fazla yıpratmaya değmez deyip, uzaklarda kimsenin ulaşamayacağı/rahatsız etmeyeceği bir mekan bularak kafa dinlemeye karar verdi. Yeter dedi kendi kendine. Kimin için bu gerginlikler, herkes kendi kaderini yaşayacak, sürünen sürünsün sana ne dedi. Herşeyi sen mi düzelteceksin, düzeltsen geliştirsen ne olacak. Sonunda hızla davranan açıkgöz biri elinden kapmayacak mı? Kurdun hakim olduğu ve kurt  kanununun geçerli olduğu ve gücünle normal yola sokamadığın etki çevreni niye zorluyorsun ki. Sal, ne fren ne de gaza dokunma.  Akışına bırak, her şey çarpacağı yere çarpsın dedi.
Uğraşıp durduğu emek verdikleri  için en yakınları bile destek çıkmayarak eleştirdiği bir noktada isen, değiştirmeye de, korumaya da gücün yetersiz kalıyor ise;  yapılacak en akıllıca eylem   her şeyi bırakıp "avı" sırtlanlara terketmektir diye düşündü. Yapılan vefasızlıklara rağmen, hala daha iyi ve güvenli gelecek olsun diye  daha fazla emek vermek enayilik, aptallıktır diye düşündü.  
O çatışma saatinden itibaren kendi içinde sürdürdüğü azmini, gayretini ve gelecekle ilgili murakabesini bitirdi, mücadelesini de...  
Olan olur.    29.11.2019

Tedarik

10 Mart 2020 günü yazdığı tahrik başlıklı yazının sonunda < ileride okuyabilirim> düşüncesi ile kitap alanlardan bahsetmişti. Koronavirüs tedbirleri sebebiyle ailesiyle evde beklerken küçük oğlu internetten bazı kitapları beğendiğini söyleyince önce onun istediklerini sipariş ettiler. Yabancı bir yazarın Şibumi, Osman Pamukoğlu Paşa nın yeni bir kitabı ((Trompetler Çalarken) ve Jack London un Vahşetin çağrısı kitaplarıydı. Ardından  kitapları incelemeye devam ederken daha önce okuduğu Alaattin Parmaksız Komutanın yazdığı <Türk Amerikan Savaşı-Kanlı Deprem> kitabının çok uygun bir bedelle satıldığını gördü. Kitapsever dostlarına da hediye etmek gayesiyle kitaptan birkaç tane sipariş verdi. Dört gün içinde kitaplar eve gelmişti. Artık koronavirüslü günleri geçirinceye kadar zihinlerini besleyecek gıdaların bir kısmını tedarik etmişlerdi. 
Bu arada büyük oğlunun biraz uzağında oturduğu koltukta kayıtsızca telefonuyla ilgilendiğini görünce <niye blog sayfasını takip edip de eleştirmiyorsun> diye sitem etti. Oğlu <artık kendi okuyucu kitlesini bulmalı blog yazanlar> diye şakayla karışık cevap verdi. O da <ay sonunda herkes kendi kaynaklarını bulmalı cevabı gelirse üzülme> diye yanıtladı.
Onun bu sayfalarda anlattığı hikayeler; orta halli, bazı sıkıntıları olsa da sırtını devlete dayamış bir vatandaşın koronavirüs meselesine basit / kaderci bir bakışı sayılır. 
Normal şartlarda bile hayatını sürdüremeyenlere, evlerinde maddi ve manevi zorluklar içinde beklemek zorunda olanlara, gelecekle ilgili çeşitli endişeler taşıyanlara,  Allah kolaylıklar versin.        (27.03.2020)

13 Mart 2020 Cuma

Korona günlerinde hayat

 Nilüfer'in  duygulu sesiyle söylediği  çok uzaklarda şarkısını dinlerken radyoda, aklına Aralık Ocak ayı içinde Çin'de Vuhan'da apartmanlarda günlerce mahsur kalan insanlar geldi. Ve  Gabriel Garcia Marquez'in "kolera günlerinde aşk" adlı eserinden çağrışımla yaşananlara korona günlerinde hayat deyiverdi.
Son üç ayda bize göre  çok uzaklarda olan Çin'de ortaya çıkan korona virüsünün adım adım dünyaya yayılmasını  ve ülkemize yaklaşmasını hep beraber izledik. Ve sonunda korktuğumuz önce kapımıza, sonra  başımıza geldi. Korona virüsünün yaygınlığı hakkında halk arasında değişik şüpheler konuşulsa da, resmi olarak şu an itibarı ile 2 olan sayının artmaması dileğimiz temennimizdir.
Belki de sıcak günlerin yaklaşması sıcak iklimde hayatını sürdüren ülkemiz insanları için bir şans.
Ancak kötü haber alınır alınmaz  kısa süren bir durgunluğun ardından tüm şehirlerde koruyucu malzemelerin ve  virüs dezenfekte edicilerin ayrıca kolonyaların çok hızlı olarak raflardan kaybolması da gösteriyor ki bu noktayı bekliyormuşuz. 
Virüsün yayılmasını sağlayan değişik sebeplerin var olduğu görülüyor. İnsanların dünyayı çok sık dolaşması, kalabalık ortamlar, toplumların temizlik hassasiyeti,  insan bünyesinin zayıflığı yani vücut direncinin yetersizliği, yaş, kronik diğer rahatsızlıklar gibi etkenlerin yanında, özellikle bazı ülkelerdeki   umursamazlıkta etkenler arasında sayılabilir.  
Ve son iki günden bu yana yaşadığı şehirde de insanların salgına karşı daha dikkatli davranmaya başladığını gözlemledi. Tokalaşmalar, yakın irtibatlar, temizliğe biraz daha dikkat edilmesi ve yüzlerdeki endişe, yüzler önceki zamanlara göre daha bir asık, daha bir düşük ve muhabbetlerin de gitgide azalması, insanların yavaş yavaş kabuğuna çekilmesi ilk farkedilenlerdi. Okulların tatil edilmesiyle birlikte, çalışan kadınların çocuklarını kime nereye bırakacağı düşüncesiyle izin taleplerinin arttığını gözlemledi.  
Virüs salgını nedeniyle gidip gitmemekte kararsız kaldığı Cuma namazına son dakikalarda yetişti. Cami bahçesinin  dışında  kendisi gibi son anda gelenlerin serdiği bir naylon hasır üstünde namazını kıldı. Mart güneşi altında geçen yaklaşık yarım saatlik zaman süresince biraz terledi. Yan tarafındaki hasırda namaz kılan bir kısım yaşı kemale ermiş cemaatin maske taktığını gördü. Namaz bittiğinde en arka sırada olmanın avantajı ile Camiden ilk çıkanlardandı. Kendince tedbir almıştı işte.
Feleğin çemberinin nasıl dönüp de nice kimselerin tekerine çomak soktuğunu bir kez daha müşahade etti.
Böylece "Kelebek etkisi" olarak adlandırılan teorinin gerçeğe dönüştüğünü, dünyanın herhangi bir yerindeki olayların az ya da çok dünyanın diğer kesimlerine de tesir ettiğini bir kez daha tesbit etti.13.03.2020 

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...