10 Mart 2020 Salı

Tahrik

Bazı insanlar giyim mağazalarının  vitrinleri ve mağazanın içinde sergilenmiş giyim eşyalarıyla ilgilenirler. Bazıları da elektronik mağazalarının vitrinlerini seyrederler. Bu kişiler ellerine fırsat geçince yani maddi imkanları uygun hale gelince gönüllerinde depreşip duran isteklerinin ardından koşa koşa mağazalardan beğendiklerini alırlar. Günlerce, piyasaya yeni bir ürün çıkıncaya kadar o aldıklarının özellikleri ve güzellikleri ile oyalanırlar ne kadar hoş bir eşya aldıklarını çevrelerine sevinçle anlatırlar. Başka bir grup ise bu mağaza vitrinlerinde kısa bir süre oyalanır sadece bakar geçer. Vitrinde sergilenen ürünü ve ürünün üzerindeki etiketi incelerler. Ardından ceplerini kurcalarlar. Bir ellerindeki birikime, bir de vitrinde sergilenen ürüne bakarlar. Yine geçer giderler. Fırsat buldukça bu mağazanın önünden geçmeyi adet edinirler. Ve birgün vitrini seyrettikten sonra gözlerinde parıldayan bir ışıltıyla aniden mağazaya dalıverirler. Çünkü o ürün -yeni bir modeli çıktığı ya da çıkacağı için- fiyat indirimine  girmiştir. O anda akıllarında ödemeleri gereken diğer borçların gelecek hesapları yoktur. Sadece o ürünü alıp giymek, içmek ya da kullanmak vardır. Aç insanın lezzetli bir yemeğin önünde yutkunarak beklemesi gibi, nice zamandır o ürünü beklemekte olduklarından başka bir şey düşünmeden hemen alırlar. Çünkü bu fırsattır. Eğer diğer ihtiyaçlarını düşünecek olurlarsa vazgeçeceklerini ve ağızlarındaki suyun damlamaya devam edeceğini bildikleri için hemen almalıdırlar. Gerisini sonra düşünürler. İhtiyaç öncelikli değildir, haz önceliklidir. Ve bu nedenle reklamlar için, bu hazzı körükleyerek hedef kitleyi tahrik etmeye yarar denebilir.
Aynı vitrin önünden nice başka biçim şekil huy ve tıynette insanlar da geçer gider. Hiç bakmadan geçen bu grubun ise yoksulluğunun ümitsizliği içinde guruldayan karnı önceliğidir. Zaten hal ve gidişleri, giyim biçimlerinin kalitesi de belli eder bu kişileri.
Bir de sık olmasa da, sakin adımlarla yürürken vitrinin ışıltısının gözlerini kamaştırmasından dolayı öylesine bir bakışla başını çevirerek mağazanın önünde durmadan geçip gidenler vardır.
Yürüyüşlerinden de anlaşılır ki bunlar kendilerine hakim, kendileriyle barışık, kendilerinin ne yapması ya da yapmaması konusunda durumlarının bilincinde olan insanlardır. Üzerindeki eski ya da yeni, kaliteli yada kalitesiz olsa da elbiselerinin dizaynında bir tutarlılık vardır. Bakışlarında, duruşlarında bir kararlılık, bir kendine güven vardır. Mağazanın önünde ceplerini karıştırmazlar. Zaten ceplerini ve bütçelerini biliyorlardır. İhtiyaçlarını planlamışlardır. Bu şahıslar mağazalara çok ender olarak girerler. Canının istediklerini değil ihtiyaçlarını alır ve hemen çıkarlar. 
Tüm bu anlatılanların haricinde bir de kitapçıların önünde bakınıp duran değişik giyim ve biçimlerde ama  gözlerinde vitrindeki kitaplara doğru baktıklarında parlayan bir ışıltı olan insan grubu vardır. Bu kişiler de diğer eşya mağazalarının vitrinlerine bakanlar gibi tasnif edilebilseler de, kendilerini geliştirecek ve zihin dünyalarını inkişaf ettirebilecek eylemler içinde olduklarından  istekleri daha masumdur  denebilir mi?  Ama, kitap mağazalarına hırsla dalıp kitapların kendisine ilginç gelenlerini (ya da rafın boyutlarına uygun ebatta kitapları) alıp evde kitap raflarında biriktirmeye, entel görüntü vermeye çalışanlar olduğu gibi; "bu beğendiğim kitaplar ilgi duyduğum konuları içerdiği için şu an okuyamasam da ilerde okuyabilirim ." düşüncesi ile satın alanlar da olabilir.
O nedenle insanların eylemlerini uzaktan bakarak değerlendirmek  her zaman doğru sonuçlara götürmeyebilir. Doğru, objektif değerlendirme yapabilmek için insanların niyetlerini ve hayatının diğer kısımlarındaki eylemlerinin tutarlılığını göz önüne almalıdır. Çünkü bu yazıyı yazan da son grupta olduğunu düşünüyor. Vesselam.

3 Mart 2020 Salı

Enerji

      Çalıştığı işyerinin  güney yönünden geçen yolu,  çevreyi ve etrafındaki devinimi kısık gözlerle seyretti bir süre. Karşıdan vuran Mart güneşi gözlerini kamaştırmasa daha iyi gözlemleyecekti.
     Kısık gözünün önünde  siyah siluetler  oynayıp duruyordu. Kiminin eli cebinde, başı öne eğik on metrelik bir alan içinde bir ileri bir geri adımlıyor. Bir kısmı düşünceli, ama hareketli sol yönü uzun süredir gözlemliyor. Bazısı elinde telefon -hangi iş ve işlemlerin derinliğine dalmışsa- ha bire telefonun yüzüne (ekranına) dokunup duruyor. Bir kaç kişi ise saygı duruşunda bekleyen anıtkabirdeki asker gibi dimdik hareketsiz  bekliyor. Artlarında önemsemeseler de onları bekleyen  onlarla beraber gidip gelen gölgeleri mevcutttu. Soldan sağa doğru  bir çok araç önlerinden hızla gelip geçiyor. Ama onlar hiçbiri ile ilgilenmiyor. Yolun karşı tarafında bulunan parkın öteki ucunda tarihi caminin minaresi ile bahçesindeki ağaçlar da gölgelerini yola doğru uzatmış. Caminin güney kısmındaki dağ ise  sabah sisleri buğuları arasında buzlanmış gibi. 
      Bekleyenlerin  her iki yanında bulunan yaklaşık seksen yıllık palmiye ağaçlarının pürçüklü geniş gövdeleri yolun soluna doğru bakışlarını engellediği için, arasıra yola doğru yanaşıp yine sol tarafa doğru boyunlarını uzatarak ileriyi kontrol ediyorlar. Sonra yine eski hallerinde kimi sessizce ve hareketsizce, kimi adımlayarak kimi cep telefonuyla oynayarak kimi tesbihi sallayarak beklemeye zaman geçirmeye devam ediyorlar. Bir kaç dakika değil yaklaşık sekiz dakika dolduğu halde aynı pozisyondalar. Kime kimsenin yüzüne bakmıyor. herkes kendi aleminde.
      Sola doğru son bakanın hareketlenmesi üzerine diğerleri de hareketlendi ve kaldırım kenarında bir araya toplanmaya başladılar. Bu arada sol yönden geniş ve uzun bir gölge yavaşça  bekleyen grubun önüne yanaştı. Gölgesi bekleyenlerin üzerine düşünce bekleyenler de gölgede kaldılar. Ve büyük gölgenin ön kısmında bir tıs sesi duyuldu. Bekleyenler sırayla azıcık telaş içinde binince yine bir tıs sesi duyuldu. Büyük ve geniş gövdesinin  palmiyelere vuran  gölgesinin sağa doğru ilerlemesiyle yol  yine ışıldadı.
     Bekleyen kalmadığı için palmiyelerin arasında kalan boşlukta güneyden vuran güneşin yerden yansıması daha görünür oldu. Yolun diğer yarısı caminin ve ağaçların gölgesinde kaldı.
      Bir kaç zaman sonra yine aynı boşlukta yeni gölgeler peydah olarak kıpırdamaya başladı. Benzer hareketlerle sol yanlarını eğilerek kontrol ediyorlar bekliyorlardı. Uzun ve büyük gölge yanaşıp tıslayınca, o uzun ve geniş gölgenin karanlığı içinde kayboluyorlar.  Ardından yine.. Bu tekrarlayan eylemler günler aylar yıllar boyunca yinelenip duruyor.
      "Ekseriyet bir gölge gibi geçip gidiyor hayattan. Böyle mi olmalı? Gölgesiz, ışıldayan, aydınlatan, ışığıyla gölgede yaşayanlara yol mu göstermeli? Nasıl olmalı?"
      Bitkin bir sesle kendi kendine; "Ama bunun için enerji lazım !"  Diye bir an düşünerek kapattı bilgisayarını.  Zorlanarak yerinden kalktı, ceketini giydi, bezgin bezgin çıkışa doğru yürümeye başladı. (03.03.2020-17:47)
     

19 Şubat 2020 Çarşamba

Basit

Uzun yazıları okuyanlar azaldı. Kısa, yalın, basit yazılar revaçta bu günlerde. insanlar çok meşgul, düşünmeye okumaya zamanları yok. Ya da çiçeklerden toz toplayan arı misali her kaynaktan gelen nice bilgiler kafalarını meşgul ediyor.
Uzun okuyan pek fazla yok. Kısa, slogan gibi yazılarla düşünüp bilgilenmeye çalışıyorlar.  Az da olsa kitabın karşısına oturup ciddiyetle okuduğunu anlamaya ve öğrendiklerini muhakeme mukayese etmeye uğraşanlar var.  (09 Ekim 2019)

11 Şubat 2020 Salı

Rota

İşlerin kendi istediği istikamete doğru yönlenmesi için önceki yıllarda gayret ederdi. Hayat denizinde kendi sandalının küreklerini hedefe doğru habire çekerdi. Ve istenilen hedefe de ulaştırırdı. Ancak son zamanlarda  kürekleri tutuyor ve çekiyor görünse de sandalı ilerletemediğini, eski kuvvette çekemediğini de farkediyordu. Artık ailesinin de bulunduğu bu sandalı, sadece yakıtını kendisinin temin ettiğini, dümeni öylesine eğreti tuttuğunu, sandalı akıntıyla ya da ailenin diğer üyelerinin ellerindeki kendi kürekleriyle yönlendirdiklerini gözlüyordu. Kısaca yükseğe çıkan yolcu uçağının rotasını ayarladıktan sonra otomatik pilota bağlanması gibi herşeyi kendi haline bırakmıştı sanki. Aile fertleri ortak hedeflere doğru ortak rotayı belirleyerek ilerliyorlardı. Bu durumdan gitgide memnun olmaya başladığını hissetti. Çünkü düşünmüyor endişelenmiyordu. Sandaldakilerin kendi akıl ve idrakleri vardı. Ve artık inisiyatifi onlara bırakmanın sırası gelmişti. Diye düşünüyordu.
O her zamanki gibi her sabah kalkıyor giyiniyor, içine okumak istediği kitabı da özenle yerleştirdiği öğle yemeği çantasını eline alıyor ve adım adım işyerine doğru gidiyor. Ve akşam üzeri de yine aynı yollardan, elinde boş yemek çantası olduğu halde, başı önünde düşüne düşüne eve geliyordu.
Evde sürekli oturduğu koltuğa oturmadan evvel üzerini değiştiriyor. Koltuğa oturunca önce biraz kitaplara bakıyor. İçerden gelen bir ses üzerine mutfağa gidiyor. Geri döndüğünde kapının tam karşısındaki duvarda kendisine bakıp duran saati görünce, kitaba olan ilgisini kaybederek haber saati yaklaştığı için televizyona yöneliyordu.
Ama her ihtimale karşı, merak edip okumak isteği depreşirse diye, koltuğun duvar tarafındaki çıkıntısının üzerinde okumak istediği kitap -emre amade bir er misali- yüzünü dönüp eli uzatmasını bekliyordu.

Edremit

Sabah işe gelmek amacıyla evden çıktığında saatine baktı.Mesaiye geç kaldığını farketti.Cep telefonundan arkadaşlarına geç geleceğini, yolda olduğunu bildirmek için mesaj çekmeye yeltendi. Büroya kendisinden önce uğrama ihtimali olan,  böylece geç  geldiğini de öğrenebilecek  bölüm sorumlusu kendisini sorduğunda iş arkadaşlarının onun adına vereceği cevabı da yazıvermişti; "soranlara selam olsun."   
Yolda her nedense diğer günlerdeki gibi etrafını gözleyerek yürümediğini, önüne bakarak dalgın dalgın yürüdüğünü  anlayınca, aklına kayınpederi geldi. 
...
O da camiden eve gelirken veya herhangibir yere giderken yanından geçenleri farketmezdi. Sadece önüne bakardı. Çevresindekilerin ne olduğuna, kim olduğuna hiç dikkat etmezdi. Onu gören ahbap ve tanıdıkları  seslenirse ve sesi de  duyarsa durup ilgilenirdi. Yoksa gideceği yere kadar başı önünde ilerlerdi.
Neden böyle oldu diye düşündü.
Evin ilk çocuğu, çocukluğu Kalemli de geçmiş. On yaşlarında Manisa'ya göçmüşler. Dedesi, Babası ve Amcası Yenicami'de bir işyeri açarak eski meslekleri olan mandracılığa devam etmişler. Uzun yıllar bahar aylarında süt  zamanı köylere gidip mandra işletmişler. Peynir yapmışlar. Şehirde halk çoğunlukla mandradan yoğurt aldığından Yenicamide lakapları yoğurtçular olarak kalmış. O ise ilkokul sonrasında hafızlık yapması için Kur'an kursuna gönderilmiş. Hafız Emin Efendi isimli  Yenicami'de talebe okutan ders veren bir Hocadan ders alırken, hocası Edremit'te zorunlu ikamete tabi tutulunca, hafızlık eğitimine devam etmek için bir arkadaşı ile Edremit'e gitmiş. Ancak mide kanaması geçirince geri dönmüş. Arkadaşı devam etmiş ve geri dönerek şehirde tanınmış ve etkili bir imam olarak emekli olmuş. O ise sağlık sebebiyle devam edememiş. Bu gelişmelerde acaba mide rahatsızlığından başka kulağındaki duyma eksikliğinin etkisi de var mıydı? 
Bu arada Yenicamideki mandrada da işler iyi gitmememeye başlamış. Dede rahmetli olunca işler sarpa sarmış. Mandra borçları çevirememeye başlamış ve iflas etmişler. Alacaklıların  bir kısım alacağı ödenememiş. Borçlar kalmış.  Kendisi askerlik sonrasında Maltada yoğurt imalathanesi açmış. Yoğurtçuluk yapmış.  O iş de yürümeyince stadyum karşısındaki küçük sanayi sitesinde bir pulluk imalatçısının bürosunda hesap kitap takibine başlamış. Ardından Safir Tekstil şirketine alım tedarik işleri için eleman aranırken bir tanıdıklarının tavsiyesi üzerine teklif gelmiş. Fabrikada çalışmaya başlamış. Sabretmiş gayret etmiş ve sonunda fabrikadan emekli olmuş.
Kronolojik sıralamada belki öncelik hataları olsa da aşağı yukarı yaşadıkları bu şekilde imiş.
İşte ömür boyunca yaşadıkları tecrübeler Ona; sadece önündeki işle ilgilenmesinin daha iyi olacağını,  fazla etliye sütlüye karışmanın sakıncalı, tehlikeli olabileceğini öğretmiş. 

Ve hâlâ değişmeden öyle sakin, kimseyi incitmeden, Allahın emri, Peygamberin sünnetine göre kendince yaşamaya devam ediyor.
...
Bunları yazdıktan sonra kendine bir ders çıkardı; " Sen miyop gözlerinle çevrene bakıyor, bilgiç bilgiç dolaşıyorsun da ne oluyor? Neyi değiştirebiliyor, neye etki edebiliyorsun ? " diyerek yazıyı sonlandırdı.

22 Ocak 2020 Çarşamba

Hayal ve gerçek

Her hafta yapılan mutad toplantıya katılan dört personel sebebiyle bulunduğu odada kimse kalmamıştı. İnsan seslerinin ve kıpırtılarının bulunmadığı sessiz bir ortamda kendini dinlemeye başladı. Sol kulağındaki çınlama hala devam ediyordu. Midesinde ve kafasında bir rahatlama vardı. Uykusu geliyordu. Sükunet onu rahatlatmıştı. Bazen gayrı ihtiyari- istemsizce- kapanan gözlerini açmak için zorlansa da bu sükunet hoşuna gitmişti. Nice zamandır girmediği blog sayfasını açtı.Aklında yazacak bir konu olmadığı halde yine de tuşlara dokunmaya başladı. Ve yavaş yavaş bu yazı meydana çıkmaya başladı. 
Bloğa yazmadığı zaman zarfında hayatında ve dünya yüzünde olumlu olumsuz bir çok değişiklik olmuştu. Bazıları planlandığı gibi giden,  bazıları ise sellerin getirerek yığdığı çer çöp parçaları gibi aniden önüne yığılıveren meseleler. Bir kısmını düzeltmeye uğraşsa da nefsine zor geldiği için bir kısmını da olduğu gibi bırakmıştı. Ama zihin kapısının önünde duran, sellerin getirdiği bu çöp yığınını her kapıya çıkışında gördüğü için içi daralıyordu. Zihin kapısının biraz ötesinde hala akmaya devam eden bulanık sel sularına doğru iteliyiverse ne iyi olurdu. Kurtulurdu. Ama içinden başka bir ses; "dur biraz o yığının içinde işine yarayacak sana faydası olacaklar da var" diyordu.  Hayal dünyasında gözlerini biraz ötelere gezdirdiğinde, daha önceki sel sularının getirip de ufku boyunca uzanan düşünce düzlüklerine öbek öbek yığdığı -hala incelenmesi için bekleyen- eski  çer çöpleri de farketti. Kendi kendine "yeter artık" dedi. Ardından paçalarını ve kollarını sıvayarak, azalan, dizlerine kadar ancak ulaşan suya girerek gereksiz birikintileri biraz ilerideki akıntıya doğru ittirdi. Kıyıda akıntı olmadığından durgun olan suyun çamuru dibe çöktüğünden su berraktı. Ancak adımladıkça bastığı kısımlar bulanıklaşıyordu. İteklediği çer çöpü sonunda selin en hızlı aktığı yere kadar getirdi.  Zihin dünyasını meşgul eden çer çöplerin akıntıyla uzak nehirlere doğru yeniden sürüklenmeye başladığını, kapısının önünün açıldığını görünce bir nebze rahatladı... 
Derin bir oh çekerek, dişlerini gıcırdattı ve yorganı tekmeleyerek  yatağında sağ yanından sol yanına doğru döndü...
Sabah uyandığında kapısının  önüne çıktı. Gece yükselen sel sularıyla  ufku boyunca bir çok öbeğin de gittiğini görünce sevindi.  
Rahatlamıştı. 
Perdeleri araladı, güneş günler sonra ilk defa ışıltısı ile dünyayı aydınlatmaya başlamıştı.

30 Aralık 2019 Pazartesi

Kula Yolları

Arkadaşının bir işi nedeniyle  Kula'ya gitmek üzere saat 11 civarında yola çıktılar. Arkadaşının kullandığı 2009 model 1.9 motorlu wolkswagen caddy marka araç yolları rahatlıkla aşıyordu. Ancak hız sınırlaması nedeniyle çok daha kısa sürede ulaşabilecekleri yolu diğer araçlarla aynı sürede tamamladılar. 
Arkadaşı işlerini hallederken O da şehri kolaçan etmeye başladı. Gezdiği cadde ve sokaklarda bir çok  dükkanın boş olduğunu gördü. Sokaklarda fazla insan bulunmamasını önce havanın soğuk olmasına yordu. Bazen sokak başlarında birkaç kişiye, ayaküstü yarenlik yaparken rastladığında ise sigara yasağı sebebiyle kahveden çıkarak dışarıda bulunduklarını  düşündü. Gezmeye devam etti. Bir ara sıkıştı.Yolu üstünde denk gelen cami kenarındaki tuvalete girdi. Tuvaletçi kulübesinde iki üç kişi aylak aylak muhabbet ediyordu. Çıkışta çevresine bakındı. Cami kapısı önüne yanaşmış olan kamyonette açıkta satılan patates çuvallarını gördü. Sıra halinde boş dükkanların arasında sadece kömürcü dükkanları ve yanyana iki fırın işliyordu. Nice işyeri kapalı iken yanyana iki fırının işlemesi aklını kurcaladı. İki ekmek fırını neden yanyana çalışır? Başka yerlerde rastlamadığı bir durumdu.
Sadece Kula mı böyleydi yoksa Anadolunun büyükşehirlerden uzak yöreleri de böyle miydi? Geçen ay Ankara üzerinden Yozgat Sorgun'a gittiğinde, yolda gözlediği köy kahvelerinde yol kenarı kasabalarında da benzerlikler vardı. İnsanlar bir masa etrafında ya sonbet ediyorlar, ya da televizyon izliyorlardı. Televizyon onlara ülkelerinin hiç gitmedikleri yörelerindeki güzellikleri hayırlı gelişmeleri anlatıp duruyordu. Ezan okunduğunda bir kaç ihtiyar sessizce camiye cemaate gidip namaz kılıyor. Namaz sonrasında yine aynı masaya sessizce oturuyor ve aynı kanalın yararlı mutlu haberlerini -kaldıkları yerden- izliyorlardı.
Aylaklık, sessizlik, durgunluk ya da bezginlik, kapalı dükkanlar ve yanyana çalışan iki fırın. Bunların birbiriyle bağlantısı var diye düşündü. Demek ki çok ekmek satılıyordu. Çok ekmeği kim alır? Yoksullaşan kitle. Ülkemizin istatistik kurumunun rakamlarına göre kişi başına milli gelir artıyorken, zenginleşmemize rağmen neden gerçek farklıydı? Zenginlerin servetleri ortalama istatistikleri etkileyecek düzeyde artmasına rağmen, kırsala düşen gelir payı ise düşüyor muydu?
Sadece Kula yolları değil memleketin bütün yolları şimdilik dolambaçlı ve karmaşık görünüyor. Diye düşündü, düşündü, düşündü.
...
Sonra yerli ve milli aracımızın televizyondaki ışıldayan görüntülerine takıldı gözleri, kendini o aracı sürüyor gibi hissetti bir an ve mutluluktan unuttu aklındaki diğer soruları.


10 Aralık 2019 Salı

Kara Bulut

Her yıl olduğu gibi şehre, önce kara bulutları getirdi güney batıdan esen ılık  rüzgarlar. Bir kaç hafta şaşsa da sonbahar yağmurları yine başladı. Dallara zorlukla tutunan son yapraklar da, üzerlerinden akıp giden yağmurun ağırlığına fazla dayanamayarak bırakıverdiler kendilerini ıslak  zemine. Yine de ağaçlarda bir kaç yaprak gayretle tutunuyorlardı dallara, yağmur damlalarının ağırlığına, farklı yönlerden esen rüzgarın  sallamalarına  dayanıyorlardı. Yere yapışıp kalmış yapraklar ise gükyüzünün ıslak zeminde oluşturduğu yansımanın manzarasını bozuyorlardı. 
İçerde büroda kafasının akşamdan kalan yorgunluğu ile radyoyu açtığında frekansı akşamdan ayarlı olarak çalmaya başlayan klasik müziği değiştirmek için her hangi bir gayrete girmedi, öylece dinlemeye devam etti.29.11.2019

Sis

Sabahın ilk ışıkları net değildi bugün. Sisli havanın içine emdiği ışık, bir fotoğrafçının gölgeleri yok etmek için zaman zaman kullandığı puslu lambalardan yayılan ışığa benziyordu. Ve uzaklar yoktu. Uzaklar, sisin içinde yokolup gitmişti. Sadece yakın çevrede var olanlarla bulunanlarla meşgul olduğundan bir yönüyle sisin içindeki hayat, bir masal dünyasının basitliği sadeliği yalınlığını içeriyordu. 
Aradan uzun bir zaman geçtiği halde, hala sis devam ediyordu. Genellikle öğleye doğru  güneş yükseldiğinde ısınan hava ile sisler dağılırdı, ama bugün öyle olmadı, sis şehrin üzerindeki hakimiyetine devam ediyordu. Ancak sabaha göre nisbeten hafiflediği farkediliyordu. 
Yakın çevredeki evlerin yolların, araçların ve insanların kısaca maddi varlıkların sisin dumanları arasında silinip gitmesi, içinde bulunanlara bir rüyada olduğu hissini de veriyordu.  Böylece dünyadan soyutlandığı sadece kendi varlığıyla kendi düşünceleriyle başbaşa kaldığı bir ortam oluşuyordu.
Hava durgundu. Zaten hava durgun olmasa sis yeryüzüne bu denli yerleşip yoğunlaşamaz, kesifleşmezdi. Güneşin sis bulutları arasından belli olmaması, gecenin soğuğunun devam etmesine yol açıyordu.İnsanlar kalın giysilerine sarınmş vaziyette sisin uzak bir ucundan görünüyorlar, telaşla bir yerlere yürüyorlar, diğer uzak bir noktadan  yine hızlı adımlarla sisin içinde kaybolup /silinip gidiyorlardı. 
Durgundu herşey. Sadece yeryüzü sadece hava değil sanki gönüllerde durgunlaşmıştı. Gönüller sis kalkıncaya kadar içindekileri rölantiye almışlardı. İçine çektiği nefesin bile durgunlaştığını hissetti bir an. 10.12.2019

18 Kasım 2019 Pazartesi

Şüphe

Nedendir bilinmez son zamanlarda hiç vaz geçemediği türkülerin yerine radyoda klasik müzik dinlemeye başlamıştı.
Son iki hafta öncesine kadar, her sabah işyerine geldiğinde yaptığı ilk faaliyet radyoyu açmaktı. Ve radyoyu açtığında da önce trt türküyü arayıp bulmaktı. Ancak sebebinin ne olduğunu bilemediği bir frekans karmaşası yüzünden alındığından beri trt türküyü rahatlıkla çeken ve bize memleketin dört bir köşesinden havalar getiren, sevinçler getiren, yerine göre ağıtlarla hüzünlendiren trt türkü bir sabah işe geldiğinde kaybolmuştu. 
Hem kendisi hem de (gençliğinde radyoculuk dj lik meraklısı olan eski çoban) çalışma arkadaşı onunla birlikte  fekansları arasa da bulunamadı. Radyonun tadı kaçtı. Öğleye doğru yurdun değişik yörelerinden türküler dinletmeye gayret eden diğer bir radyo kanalını ise ağlayan sesli sunucu yüzünden dinleyememişti. Bu sunucuya öfkeleniyordu. Nedenini düşününce sunucunun ağlamaklı sesi ona 15 Temmuz günleri öncesi kürsülerde sürekli ağlayan bir şahsı hatırlattığı için bilinçaltından bir reaksiyona yol açtığını düşündü. Öyleyse durduk yerde kendi kendimizi üzmeye gerek yok diyerek radyoda türkü aramaktan vazgeçti, işyerinde türkü dinleyebilmekten  ümidini kesti.  
...
Bir sabah işyerine geldiğinde fotokopi cihazi ile radyoya enerji veren üçlü prizin açma düğmesine basınca, bir ümitle aramasına rağmen trt türküyü bulamadı. Frekanslarda kayma var diye düşündü. Belki sonra gelir düşüncesi ile radyoyu trt türküye ayarlayarak sesini hafif düzeyde açık bıraktı. Bilgisayarda acilen yetişmesi gereken bir işle uğraşırken müziği de radyoyu da unuttu. İşine odaklandı.  
Öğleye doğru ortalık sakinlediğinde radyoda bir müziğin hafif hafif çaldığını ve sabahtan beri  sürekli çalan o müzikten  rahatsız olmadığını farketti. Hoparlörden sükunetle yayılan ses  yıllardır dinlemekten nefret ettiği  müzik türünden bir örnekti. Neden diye düşündü. Acaba düşman bellediğimiz batı, bizim müzik zevklerimizi ve tercihlerimizi de yavaş yavaş etkiliyor mu diye şüphelere kapıldı. Acaba,sol yanındaki  etejer üzerinde çalıp duran radyodaki  o müzik sesleri sol kulağında ses kaybı olan frekanslarla değişik bir etkileşime mi giriyordu. Kulağının zayıf noktasını tamamlayan bir frekans seviyesi mi vardı bu müzikte?
Şüphelendi. Şüphelendi şüphelenmesine ama yine de ortamda yalnız kaldığında o müzikleri dinlemeye de devam etti.
İşte  bu sebepledir ki, yıllardır dinlemekten hiç vaz geçemediği türkülerin yerine, ara sıra radyoda klasik müzik dinlemeye de başlamış oldu.


12 Kasım 2019 Salı

Sabah

Sabah işe gelirken aklında bir çok konu vardı. Ancak işyerine gelip de bilgisayarı çalıştırıp blog sayfasını açtığında, yolda düşündüğü fikirleri hatırlamadığını anladı. "Yine de başlayalım, klavyenin tuşlarına basarken unuttuklarımızı belki hatırlarız" diye düşünerek yazmaya devam etti. Büroda iki genç memurun karşılıklı sohbetlerinin oluşturduğu ses karmaşası içinde  ekranda yazdıklarına  bakarken  klavyede bastığı harfleri de kontrol ediyor, bir yandan da düşünüyordu.
Bugün ne yazmalı? 
Önüne bakmaya başladı. Ellerini birbirine kilitledi, ayaklarıyla kimsenin duymayacağı hafiflikte bir tempo tutturdu. O arada sol kulağındaki çınlamanın belirgin hale geldiğini farketti. İçerideki havanın temizlenmesi için büronun doğuya bakan penceresi açılmıştı. İstasyon tarafından gelerek çarşıya ya da camiye doğru gidecek araçların ışığa yakalanmamak amacıyla hızlandıklarında çıkardıkları motor gürültüsü odanın sükunetini bozuyordu. Yine de bir ara odada sessizlik oluştu. Büronun kuzey tarafında bulunan meydana dönük pencerenin sol kenarındaki çam ağacının hafif hafif sallanan dalları arasından gökyüzünü kolaçan etti. Hava  kapalıydı, ve sakindi, gökyüzü  açık gri renge bürünmüştü. Aydınlık bir ortam olsa da güneşin kendisi ve ışıkları görünmüyordu.
Gözlemeye devam etti.
Sağ karşıda yüzyıllık ortaokulun geniş bahçesinin ön tarafına  dikilen ve okuldaki öğrencilerin oyun alanlarını da manzarasını da  kapatan Milli Eğitim Müdürlüğünün beş katlı yeni hizmet binasının güneyinden ve batıda bulunan ön kapısından insanlar gelip geçiyordu. Kim sakin kimi bir yere yetişmek telaşıyla hızlıydı.

Küçük olmasına rağmen gürültüsüyle varlığını belli eden, yüksek motor sesi ile de camları zangırdatan, uyuyan bebekleri tatlı uykularından uyandırarak annelerin huzurunu bozan, bir nevi sesi ile çevreyi kirleten belediyenin süpürücü aracı geçti. Bu araç hem evinde dinlenenlere, hem de işyerlerinde işine konsantre olmaya çalışanlara "belediyenin hizmet ürettiğini belli ediyordu". Seçim zamanı muhalifler, bu "hizmet seslerini" hatırlayarak susacaklardı.

Fatih Sultan Mehmet Han zamanından beri şehrin sokaklarını ellerindeki süpürgeleri ile sükunetle temizleyen temizlik işçileri, içimizden biri gibi olduklarından, onların temizlik hizmeti pek göze çarpmıyordu. O nedenle belediyenin modern şehirlerde kullanılan temizlik teknolojisini getirerek halkın hizmetine sunduğunu göstermesi için bu makinalar elzemdi. Ne var ki o modern şehirlerde işsizlik olmadığından ya da az olduğundan çöp temizleyen görevliler şehri temizlemeye yetişemedikleri için makinalar gerekliydi.

Ancak şehirde  kahvehanelerin çok olması işsizliğin boyutlarını gösterdiğine göre belki de makina yerine temizlik işçisi çalıştırmak istihdama katkı sağlayabilirdi. Bu arada kahvehaneler orta yaş kuşağı işsizler için bekleme sığınma yeri olsa da, genç işsizler imkan bulurlarsa cafelere gidiyorlardı. Babalarından tırtıkladıkları ancak bir kahve içmeye yetecek miktardaki harçlıklarıyla bu mekanlarda buluşarak kendi aralarında kendi alemlerinde vakitlerini geçiriyorlardı. Böylece kahvehanenin  ömürlük müşterileri olan ihtiyarların eleştirel ve kınayan bakışlarından  da kurtuluyorlardı.

Gençler, onların gönlüne göre işlerin çok olduğu bir mutlu zamanın geleceği hayaliyle, kafelerin süslü masalarında, hafiften çalan miziğin eşliğinde hülyalara dalıyor, "bir teselli" arıyorlardı.

Nafile bir bekleyiş!

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...