21 Ağustos 2019 Çarşamba

Emanet ve Kıyamet

17 Ağustos günü sabahı bisikletsever arkadaşımla şehrin güney batı yamaçlarına kurulmuş bulunan Uncubozköy kent ormanında gezintiye çıkmıştık. Uzun zamandan beri fırsat bulup da çıkamadığımız için hamlık vardı vücüdumuzda. Sessizliğin hakim olduğu birçok yerde mola verdik. Hafif esen yellerin, sallanan ağaç dallarına karışarak oluşturduğu uğultuların diğer sesleri bastırdığı yerlerde,  birlikte söylemek istediklerini, fısıltılarını anlamaya çalıştık. Ormanda geçirdiğimiz  süre uzadıkça ruhumuzun daha da dinginleştiğini hissettik. Cep telefonlarımızın kamerası ile  durumu kayıt altına aldık. 
O saatlerde ülkenin değişik yörelerinde orman yangınları çıkıyor, görevlilerce canla başla bir yangın söndürülmeye çalışılırken bir diğeri başlıyordu. Ertesi gün  haberlerde, bisikletle gezdiğimiz mevkinin güneyinde bulunan İzmir şehrinin Karabağlar Semtinde de orman yangını çıktığını ve  yaklaşık bin futbol sahası kadar alanın yangından etkilendiğini öğrendik. İnşallah daha da büyümez. İnşallah ülkedeki son orman yangını olur.  
 Ancak tedbirsizlik ve ihmal alışkanlığı sürdükçe, bu dileğin sadece kuru bir temenniden öteye bir anlam içermeyeceği de bir başka memleket gerçeği olarak karşımızda duruyor. Olası tehlikelere karşı öngörülerde bulunarak planlar yapmak, ülkenin imkan ve kabiliyetlerini akılcı olarak koordine etmek ve tehlikelere karşı  uyarıda bulunmak gerekir.
Doğru insanlar doğru görevlerde ikame edilmedikleri sürece, itaat ve biatın egemen olduğu bir ortamda ehil olmasa bile "bize yakın olanların", "bizden uzak olanlara" göre öncelikli avanta(j)lara sahip bulunduğu dönemlerde bu ve benzer sorunların, acıların, felaketlerin çoğaldığı bilinmektedir. 
         ...
Ayet-i Kerime " ...İçimizdeki birtakım beyinsizlerin işledikleri yüzünden bizi helak edecek misin? Allahım !.." (Araf Suresi.155). Musa Aleyhisselamın kavminin başına gelen deprem nedeniyle Rabbine duasından bir bölüm, ancak insanoğlunun kendi elleriyle işlediği tüm felaketler için geçerli bir dua.       
“Allah size emanetleri ehline vermenizi, insanlar arasında hükmederken adaleti gözetleyip onunla hükmetmenizi emreder. Allah size ne güzel öğütler veriyor. Unutmayın Allah her şeyi işitir ve görür.” (Nisa, 4/58)
Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:"... İş, ehil olmayana verilince kıyameti bekle"[Ebu Hureyreden Rivayet Buhârî, İlim 2]...
İçimizdeki beyinsizlere, ehil olmayanlara -olumsuz bir şeyler işlemesi için- fırsat ve emanet vermemeli, aklın, ilmin ve adaletin  kılavuzluğu ile sorunlara çözümler üretmelidir. Ehil kişilerce ortaya konulan en doğru çözüm için yılmadan mücadele edilmelidir. (21.08.2019)

9 Ağustos 2019 Cuma

Bayram Öncesi

Şehir bürokrasisinin en yetkinlerinin bulunduğu 110 yıllık eski binada Kurban Bayramı öncesi son mesai gününün son saatlerine doğru bayramlaşma töreni için makam katında buluştu tüm personel. Bayramlaştı ve bayramlaşma sonrasında merdiven önünde bir hatıra fotoğrafı çekildi. Saygının esas olduğu (sınırlı sorumlu kooperatiflerin ss yazısı gibi) bir düzen içinde gerçekleşen ölçülü bir neşe vardı. Herkesin yüzünde tebessüm egemen olmuştu.
Ve güzel sitayişkar sözlerle nazik ve kısık bir üslupla iyiniyetini belli etti Riyaset Makamı.
Ardından yavaşça merdivenlere yöneldiğinde, merdivenlerin tam karşısında Hatuniye Camiinin bir tablo gibi göründüğü balkonlu penceredeki çiçekleri gördü. Sağdan -yani batıdan vuran ikindi güneşinin sarı-kızıl-turuncu arası renkteki tatlı hüzmeleri çiçeklere farklı bir güzellik katıyordu. İmkanı olsa her akşam üzeri bu manzaranın yağlı boya tablosunu yapmak isterdi. Ancak inişin telaşındaki gençlerin farkedemediği bu güzellliği sadece kendisi mi farketmişti acaba diye kendi kendine sordu. Yoksa egosu yine şişmeye mi başlamıştı. 
Nedense, sanki güneş -hava müsait olduğunda- yıllarca her gün ışıkları ile dokuna dokuna bu eski binanın renklerini de yapısını da kendisine benzetmişti. Güneş ışıkları bu bina içine vurduğunda farklı ışıltılar saçıyor gibi geliyordu ona. 
Mesainin son dakikalarına doğru radyoda Pir Sultan Abdal'ın bir türküsü çalıp duruyordu. Ama odaya toplanan kızların şen sohbetleri ve ellerindeki hediye paketlerinin hışırtılarından türkü rahat dinlenemiyordu. 
Olsun buna da şükür dedi...(09.08.2019-16.40)

2 Ağustos 2019 Cuma

Sıcak Cuma

Düne kadar dışarıda sıcak  her yeri kasıp kavuruyordu. Uzaktan klimalı odaların pencerelerinden seyrederken alemi her şey çok daha hoş, çok daha romantik görünüyordu. Akşam üzeri mesai bitiminde, yüzyıllık binanın mermer merdivenlerine çıktığı anda yüzünü yalayıp geçen sam yeli ile gerçeğin farkına varıyordu. Bisikletine doğru adım adım ilerlerken ikindi  güneşine karşı ilk savunması olan şapkasını başına geçiriyordu. Çünkü güneş yönünde bisiklet sürecekti. Sağ ayağına doğru eğilerek pantolonunun paçalarını çorabının arasına sıkıştırıp bisikletinin kilidini açıyor ve üzerine oturarak yavaş yavaş pedal çevirmeye başlıyordu. Yavaş yavaştı. Çünkü, hız demek, ısı demek, ter demekti. Ki, o an itibari ile hiç istenmeyen şey terdi. Şansından işyerinden eve giden yol aşağıya doğru hafif meyilliydi ve pedal basmasa bile ilerleyebilirdi.
...
Bu gün ise, evden eşinin plastik kaplara koyarak poşetlediği öğle yemeğini yedikten, abdestini aldıktan sonra,  Cuma namazı için Hatuniye camisine doğru yürümeye başladığında açık alanlarda terlemesine rağmen -kuzeyden esen rüzgar nedeniyle olsa gerek-  ağaç gölgelerine  sıcağın tesir etmediğini farketti. Caminin avlusunda bulunan çınar ağaçlarının birinin altına gölgeleri hesaplanarak serilmiş bulunan naylon hasırlardan en gölgeli olanının üzerine diz çöktü. Namaz vakti yaklaştıkça Cemaatin gitgide çoğalmasıyla, sesi de gitgide artan din görevlisi kurban ve diyanet'e kurban bağışı hakkında vaazına devam ederken; "camiye girenler, serin bir köşe bulmak telaşıyla kafaları meşgul iken hocayı dinleyebiliyorlar mı acaba" diye kendine gereksiz bir soru sordu. "Kafaları bir şeylerle meşgul olmasa yine can kulağıyla dinlecekler mi?"  düşüncesiyle hayıflanarak, iç dünyasında kendi kafasını meşgul eden konulara döndü. 

Vaizin heyecanlı sesi sadece cami cemaatinin değil caminin ve cami yakınlarındaki kahvehanelerin, lokantada yemek yiyenlerin ve yoldan hızlıca geçenlerin kulaklarında çınlıyordu.

"Acaba dinleyenlerin ne kadarı dinlediklerini anlıyor ve uyguluyorlar. Bu konuda herhangibir istatistiki çalışma var mıdır? İstatistik ya da araştırma sonucunda  halka anlatılanların  halktaki etki yüzdesi düşük çıkarsa. Ve daha derine inip nedenleri de araştırılır mı? Kurumlar sorgulanır mı? 
O zaman çarşı karışır." düşüncesiyle klavyeyi bıraktı. (02.08.2019 Cuma)

25 Temmuz 2019 Perşembe

Acı

Bugün üzücü bir haberle başladı iş yerindeki ilk anlarımız. Göç İdaresi Müdürünün kalp krizinden rahmetli olduğunu öğrendik. Hayat, bizim beklemediğimiz bir anda bitiveriyor. Sekteye uğrayabiliyor. Bunu hepimiz bildiğimiz halde, yine de, yapacaklarımızı -bize ve çevremize fayda sağlayacak hayırlı eylemleri yapmayı- ertelemeye devam ediyoruz. 

19 Temmuz 2019 Cuma

128 Dinliyor

Sonunda işe başlayacaktı.Yaklaşık bir aydan beri süren sınav ve evrak işlemleri bitmiş Alsancak stadının biraz ilerisinde bir tarafı limana bakan bir tarafı stadı ve havagazı fabrikasını gören siyah kömür tozlarının, siyah çamurlara dönüştüğü, toz toprak içinde, bir şantiyeyi andıran Elektrik Şebeke Müdürlüğünün üst katındaki İndirici Trafolar Merkezi Amirliğine gelmişti. (İzmir şantiye olmaktan kurtulamadı, ne zaman sakin bir şehir olacak bilinmez) Deri montlu birkaç kişi ile masada oturan biraz kilolu vücut yapısına sahip  -masasındaki isimliğinde okuduğu için bildiği- Caner Bey güler yüzle karşıladılar.  
O gün işe başlayacak  başka arkadaşlar da vardı. Görev bölümü yapıldı. Fuar trafo ismi geçti onun görev yeri için ve pencereyi açıp aşağıda siyah plakalı araçların park ettiği ya da  hareket ettiği, biraz keşmekeş içindeki  kömür tozlu alana baktılar. Her iki kapısında şimşekli TEK ambleminin bulunduğu farklı büyüklük ve modelde onlarca araç arasından, gideceği yerin yakınlarından geçecek bir Anadol kamyonete seslenip "Fuar Trafoya bırakın arkadaşı" dediler. 
Ve böylece  bindokuzyüz seksenbeş yılının yirmi aralık günü Basmane'de Mürsel Paşa caddesinin Fuar tarafında bulunan  yedek parça satan küçük dükkanların arasında bir mekana getirdiler. Yeni görev yeriydi. Öncelikle gözüne çarpan, TEK İzmir İl Müdürlüğü İndirici Trafolar Merkezi. Fuar 34.5/10.5 Kv İndirici Trafo Merkezi yazılı tabelaydı. İçini bilinmezliğin hafif ürpertisi kapladı. Acaba nasıl bir yer nasıl bir iş ile karşılaşacaktı. 
Araçtan çıkınca   küçük camlı pencereleri ile dikkat çeken açık yeşil renkli  iki katlı binayı gördü. Yola bakan bahçesinde zırıldayarak titreşim duran, Nikolay Teslanın yüz yıl önce Amerika'da icad ettiği gibi iki büyük tranformatör  vardı. Trafolar gri boyalı  yüksek saç kapılarla yoldan ayrılmıştı. Sağ tarafta oto lastikçi vardı. Merkezden onu getiren görevli, lastikçinin arka duvarının kenarında bulunan küçük demir kapıdaki zilin düğmesine bastı. 
Bir iki dakika sonra, önce iki katlı binanın altındaki iç demir kapı gürültüyle açıldı. İçeriden elinde telsiz bulunan bir görevli yavaş yavaş bulundukları kapıya yöneldi. "Ne bekliyorsunuz, zaten dış kapının açık olduğunu da biliyorsunuz." diyerek kapıdaki arkadaşlarına gülümseyerek kapıyı açtı. Onu getiren görevli "Acele işimiz var. Sonra geliriz. Merkezden bu arkadaşı gönderdiler. Birkaç gün seninle berber çalışıp trafoyu öğrenecek ve burada nöbete girecek." diyerek vedalaştı.
"Hoş geldin." dedi gülümseyerek. "Adım Erhan, Bundan sonra beraberiz. 
İç demir kapıdan girince sol kısımda disjonktörler (=yüksek gerilim hızlı hat kesici) sanki bir mapushaneye tıkılmış mahkumlar gibi ayrı ayrı yan yana sıralanmışlardı.Ve tel örgülü kapaklarının önünde meşhur beyaz zemin üzerine siyah iki çapraz kemik ve kurukafa amblemi duruyordu. Dikkat ölüm tehlikesi. On iki tane hücre vardı ve hücrelerde 10.5 Kv yüksek gerilim enerjinin gittiği semtlere ait mahkum olmuş disjonktörler, seksiyonerler ( yüksek gerilim hat ayırıcı) sıralanmışlardı. Sonra tekrar kapıya doğru yöneldiler. 
Bu kez giriş kapısının karşısında bulunan metalden yapılmış gri boyalı dik merdivenleri tırmandılar. Yine gri boyalı küçük camlı kapısı olan, yine demir bir kapıdan içeri girdiler. Zemin tırtırlı  demirdendi. Galiba sadece dış duvarlar tuğla içerideki diğer bölümler metalden yapılmıştı. 
Küçük kapıdan girince sol tarafta işaretlerle yazılarla ampermetre voltmetre ve ikaz lambaları ve paket anahtarlarla döşenmiş bir pano gözüne çarptı. Geniş bir şema üzerine tüm bu teçhizat planlı olarak döşenmiş olup, bu uzun panoya bakan nerede sorun olduğunu, ne yapması gerektiğini kısa sürede kestirebilirdi. Dışarıdaki trafoları daha rahat görebilmek için sağ tarafta pencereye yakın konulmuş bulunan metal masada bir telefon. Bir telsiz şarj cihazı vardı. Elindeki telsizi şarj cihazına yerleştirince cihazın kırmızı ikaz ışığı, şarja başladığını belli etti...

Saat 15.00'e doğru dış kapıdaki zil çaldı. Yine merdivenlerden aşağıya indi Erhan Abisi. Gelenle konuşa konuşa merdivenleri çıktılar. Gülen yüzüyle bir görevli daha gelmişti. "Hoşgeldin Arkadaşım  ben Halil İbrahim." dedi. Seninle saat  beşe kadar beraber olacağız daha sonra mesain bitecek ben ise saat 22.30 a kadar buradayım. Zamanı gelince sen de vardiyaya nöbete gireceksin." dedi. Erhan Abisi;"Burada yapacak çok iş yok görülür uzaktan, ancak basit bir hata, hattın diğer ucunda ölüme sebebiyet verebilir. Bu nedenle önemli ve tehlikelidir. Dikkatli olmalıdır. Özellikle telsiz dinlemek, telsizden anonsla vardiya amiri bir  görev verir, talimat gelirse, önce talimatı ona tekrar etmek, sonra da işlemi yapmak. Ve yeniden yaptığına dair bilgi vermek. Bu arada yapılan iş ve işlemin saatını vardiya defterine kaydetmek. Rapora işlemek. Gece on iki, bir sıraları bir ekip gelir raporu verirsin. Yani beklemek.Puant zamanı, beş dakika arayla semtlerin fiderlerindeki amperleri ve Kosinüs listesi var, Kosinüslerini de hesaplayıp deftere kaydetmek. 34.5 Kv giriş voltajını ve amperini de takip edip deftere kaydetmek. Bir de etrafı kolaçan etmek. " diyerek   ayağa kalkarak kapıya yöneldi.
Erhan Abi mesaisi bittiği için ayrıldıktan sonra oturduğu yerden çevresini gözlemeye devam etti. Telsizden farklı ekiplerin farklı faaliyetine dair çeşitli sesler, bilgiler, talimatlar devamlı akıp gidiyordu. 
Bu arada havadan sudan sohbet ederken aniden Halil İbrahim Abi telsizi  eline aldı."Yüz yirmi sekiz dinliyor." dedi. Merkez bir yüzyirmisekiz anonsu  yeniden duyuldu teknim telsizden. Aniden harekete geçmesi bir an paniklemesine sebep olsa da belli etmemeye çalıştı. Ancak yüzü kızarmış olmalı ki; "Sakin ol, vardiya amiri Selviltepe fiderinin amperini sordu." dedi. Ve devam etti; "Bu trafonun numarası ya da kodu yüz yirmisekiz. Görev esnasında nereye gidersen git. Hatta tuvalete bile gitsen telsiz yakınında durmalı. Her an vardiya amirinden gelecek yüzyirmisekiz'i duymalısın. Sınırda nöbet bekliyen bir asker hassasiyeti kadar olmasa da, tetikte olmalısın. Konuşmaları takip etmelisin. Herşey sakin giderken birden karanlıkta kalabilir şehir ve  yeniden elektriği şehre dağıtıncaya kadar bir telaş başlar." dedi...(1.Bölüm.19.07.2019 Manisa )

9 Temmuz 2019 Salı

Uzak Diyar

Montana. İsmine sadece  kovboy filmlerinde duyup, belgesellerde manzaralarına rastladığı bir uzak diyar. Vahşi Batı tanımının hala var olduğunu, üç milyonu biraz geçen nüfusuna karşın, altıyüzbin km  kare civarındaki coğrafi genişliği ile ve vahsi tabiatıyla ispatlayan, ABD nin orta kuzey sınırındaki bu eyaleti  google da merak edip biraz inceledi. 
Neden merak etti sorusu "çalış ve seyahat et" diye anlamı çevrilebilen bir proğram dahilinde oraya gidecek olan evladının başına geleceklerden biraz endişe ettiği  için diye cevaplanabilir. 
Ama endişe olsa da bazı riskleri göze almadan da gelişmek bilgilenmek deneyim sahibi olmak zor. O nedenle oğlunun isteğine hayır demedi. Sattı savdı, bir şekilde oğlunun hayaline, gayesine kavuşmasına yardımcı oldu. Şimdi ise geleceği günü, başarısını kutlayacakları anı sabırla bekliyor. 
Ancak annesinde o sabrın, -özlemin etkisiyle- daha az olduğunu, yeri geldiğinde "nereden çıktı bu Amerika işi, hep senin müsamahan yüzünden" diyerek kendisine sitem ettiğinde ise susmak zorunda olduğunu biliyordu. "Anne kalbi  daha yufka yürekli olur." diye düşünüp geçiştiriyordu.  
"Yeni yerler görmek, yeni işler yapmak,  yeni dostluklar kurmak insanın olgunlaşmasında, iyiye doğru gelişmesinde yararı olur." diye eşinin üzüntüsünü teskin ediyordu.
Teskin ediyordu. Teselli edemiyordu.Teskin etmek durdurmak, dindirmek, sakinleştirme gibi anlamları içeriyor olsa gerek. Teselli ise, sanki esasın yerine bir başka eşyaya ya da  konuya yönlendirerek rahatlatmak gibi bir anlam içerdiğine kendi kendine hükmetti. Hani milli piyango teselli ikramiyesi gibi...Ya da Orhan Gencebay ın "Bir teselli ver " şarkısındaki gibi. Teselliyi, esası dağıtan, esası isteyene vermeyince yerine bir nebze ikame edilecek bir şey vererek teselli olsun diye veriyordu. Ya da esası isteyenin durumu/seviyesi/kapasitesi/kudreti, esası kabullenecek, kaldıracak noktada olmadığından vermiyor, teselli ile teselli olmasını uygun görüyordu.
Kendisi dağıtan da değildi, teselli veren de. "Ancak O'ndan istenir ve O'ndan umulur, verdiklerine de şükredilir. Yeri geldiğinde de doksandokuzu veren yüzü de verir diyerek eldekini bulabildiğine şükredilir, kanaat edilir." düşüncesi geçti aklından.
Sonra birkaç satır yukarıda yazdıklarını şöyle bir süzdü; "Dücane Cündioğlu'nun yazılarını okuduğun analizlerinden belli oluyor. Seni gidi kopyacı " diyerek sayfayı kapattı.

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Yılkı

İşyerinde ilk gün. Genellikle izinden sonraki ilk anlarda bir tadsızlık bir durgunluk oluşur. Normaldir bu. Çünkü uzun izin döneminde alışılan kayıtsızlık sonrasında yeniden sorumluluk altına girmek kolay değildir. Yaşananlar, biraz geminden azad edilmiş  ve doğaya bırakılmış yılkı atlarının durumuna benzer. Tarım alanlarına makinalar girmeden önceki zamanlarda, genellikle orta Anadoluda uçsuz bucaksız bozkırlarda sonbaharda işler güçler bittikten, ekinler harman yerlerinden kaldırılıp ambarlara yerleştirildikten, bağlar bahçeler bozulduktan sonra, artık fazla ata gerek kalmadığını Abbas Sayar "Yılkı Atı" isimli kitabında etraflıca anlatır ;

" Güçlü, hırslı bir at kişnemesi ovanın dört bir yönüne dağıldı. Dağınık düzen otlayan sekiz on at başlarını kaldırdılar ve kulaklarını diktiler (...)
İçlerinde güçlü, kuvvetlileri vardı. Kimi kahra uğramış zavallı, kimi yılkının alışığı...Hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş Doru Kısrak'ın yılkıya bırakılma öyküsüdür. Kışın dağda, belde başının çaresine bakacak, çıplak tabiatla savaşacak, ömrü olur da bahara yılkıdan sağ dönerse, o zaman ona bir iş düşünülecektir."

Ötüken Yayınları kitabın tanıtımında yukarıdaki kısa bilgileri verir. Yıllar önce çocukluktan gençliğe geçtiği  zamanların boş, sıcak, sıkıntılı  yaz tatillerinden birinde komşuşu ve hemşerisi eczacı Sezai Abi'den emaneten aldığı Yılkı Atı ile Can Şenliği adlı iki kitabını okumuştu. O nedenle yazıya başlarken hafızasının bir köşesinde uzun süredir bekleyen bu küflü bilgilerin içinden -nedense zihni- yılkı atını çağrıştırdı. 
Abbas Sayar'ın "Can Şenliği" kitabında ise ihtiyar bir adam ve yaşlı bir eşek anlatılıyor. Kimsesiz gurbette kalmış ihtiyar, karın tokluğuna bir zenginin bağ bekçiliğini kabul ediyor. Bağ kulübesinde duvara dayanarak can şenliği verdiği eşeğiyle konuşuyor. Geçmişine dönüyor. Sıkıntılarını paylaşıyor.


Rahmetli Cengiz Aytmatov'un "Elveda Gülsarı" sını da unutmamalı. Yoksa Türkistan bozkırlarının romancısı Aytmatov'a saygısızlık olur. Vefasızlık olur. Roman, İhtiyar Tanabay'ın soğuk, karlı ve tipili bir kış günü eski atı Gülsarı ile konuşmasını anlatır. Kırgızistan da bir Sovyet kolhozunun başkanının yaylada dolaşırken Gülsarıyı görüp beğenerek alıp götürmesi. Tanabay'ın istemeyerek de olsa vermek zorunda kalması. Gülsarının bağlı olduğu zincirlerini kopararak dağlara, çoban Tanabay'ın yanına kaçıp/koşup gelmesi. (Roman sansürlü Sovyet zamanında yazılmış olup, dolaylı yoldan özgürlüğü anlatıyor. Gülsarı isimli at  özgürlükleri kısıtlı Kırgızları, Kazakları kısaca esareti simgeliyor.) Tanabay, dağ başında can çekişen Gülsarının başında bunları düşünürken okuyucu da gitgide hüzünleniyor. Zaten hüzün Aytmatov Rahmetlinin kitaplarından hiç eksilmez.
...
Sadece taşıma ulaştırma işinden başka bir işe yaramayan atlar, kış döneminde kendi karnını doyurmakta bile zorluk çeken sahibince, gelecek bahara kadar kırlara salıverilirdi. Ancak süt veren yumurta verenler ile  kış döneminde dahi yaşamlarına katkı sunan hayvan taifesi ise ahırlarda, ağıllarda insanlarla birlikte yaşamaya devam ederlerdi.
Kış geçip bahar yüzünü yeşilliklerle gösterdiğinde ise, bulunup yeniden gemlenmeye çalışılır sahibince. Ancak boynunu rahatça istediği yere çeviren, istediği yere rahat rahat özgürce gezen at, doğal olarak sıkılır ve isyan eder, sahibine bağlanmak, yeniden boyunduruğa girmek istemez. Uğraşır ve uğraştırır. (İşte, ilk gün mesai başlangıcında bazı görevlilerce hissedilen budur denebilir.) Ama sonunda sahibi galip gelir. Bu arada yaşını başını almış hiçbir işe yaramayan atlar ise kırlarda özgürce ölünceye kadar yaşamaya devam ederlerdi.
...
Şimdi ise atların öküzlerin,mandaların, katırların, eşeklerin yerini traktörler aldı. Amaç aynı olsa da sonuçta bir makina olan traktörün bir köşeye çekilmesi, ihtiyaç anında kullanılması ile atların öküzlerin durumu aynı değil. 
Emek yoğun zamanlarda insanoğluna fazla masraf çıkarmadan destek olan canlılardı, kader ortaklarıydı. Yoksulluklarına da, insanoğlunun emeğine de yemeğine de (yemek artıklarına) ortaktılar.  
Ancak traktörler sadece cebindeki kazancına ortak. Eğer zamanında bakımı yapılmaz ise mazotu konulmaz ise işe yaramaz. Hayvanlar ise önüne ne konulursa, onunla dayanabildiği kadar yaşamına devam eder, kanaatkardırlar, bulamadıklarında bir deri bir kemik kalıp güçten tükeninceye kadar sahiplerinin yanındadırlar. Gücünün yettiği kadar gayret eder. Eğer vicdanınız yoksa bazen nodullarla, kamçılarla, kırbaçlarla turbolayabilirsiniz de. Fakat traktör yakıtı bakımı yoksa orada kalır. İstediği kadar tekmelesin kırsın döksün sahibi bir işe yaramaz, ekstrası yoktur, vefasızdırlar.
Acaba öyle mi? dedi içindeki muhalif ses;
Bakımı zamanında yapılırsa, çürümeye yol açan çamurları temizlenirse, iş zamanı geldiğinde tıkır tıkır çalışmaya başlar. Makina, bakımla uzun süre arızasız çalışmasına devam eder. Eğer bakım olmazsa yine çalışmaya devam eder, ancak nerede ne zaman bir sürpriz çıkaracağı belli olmaz. Öğlenin sıcağında tarlanın ortasında birden küsüverir vefasız sahibine. 
... Ancak yine de her hangi bir yerde çürümüş, hurda haline gelmiş traktör görse, nedense içini  efkar kaplar. Eskimişliğine mi, ilgisizce bir kenarda bırakılışına mı bilinmez ama üzer; kırların sıcağında, soğuğunda çamurunda nice bir vakit destek verdiği insanoğlu işine yaramayınca - sadece atlara değil- makinalara da vefasızdır.
...
" Yeni bir çağdayız ovaları, hayvanları ve geçmişi bırak, bak gökyüzündeki uçaklara, androidli telefonundan şarkılar dinleyip filimler seyretmeye devam et." dedi kendi kendine.


13 Haziran 2019 Perşembe

Son uncu

Üstüste saçmalıklar....Son Uncu

(1) "Sonunda sonuncu, son uncu da kapattı dükkanını, artık açıkta un satmak yasak bu şehirde. Somuncu nereden bulacak ekmek yapmak için ununu? Acaba marketlerden kampanyalı, indirime girmiş ürünleri takip ederek  mi maliyetini düşürecek ucuz somunlar yapacak." dedi. Önceki hafta mekanını kapatıp kahvede Sabuncu ile tavla oynayan lokumcu.
 "Son uncu neden kapattı dükkanını?" dedi. Neden? Cevabı belliydi. Hepimiz bu kahvede pinekliyoruz. Tek tek boşaltıyoruz. Tebliğ edilince teslim ediyoruz. Tebligat ve teslimat. Ellerine geçen sarı zarflar onlar için korkutucu evraklardı. Ve başlarını belaya sokabilirdi.
O arada postacı geldi. Kahveciye de bir tebligat bıraktı. Dükkanı boşaltmasını tebliğ ediyordu yetkililer. Çok amaçlı bir "kitap kültür kafe" projesi için ihaleye kazanan firma yıkım çalışmasına başlayacaktı. Kahvede oturan ihtiyarlara okudu bu tebligatı titreyen sesiyle. 
Ve kahveden tebligatı gönderen şahsa hitaben; Kitabına da, kültürüne de, kafene de kelimelerinin birbirine karıştığı  kitaplı ve kü(lt)ürlü kibar bir uğultu yükseldi. 
...
(2) Uzak semtlerin birinde çok asansörlü ve çok katlı iş merkezindeki inşaat firmasına ait müstesna bürolardan birinde sayın yönetim kurulu başkanıyla nescafe içen emlak ve istimlak müdürü, yüzüne tiyatroculara has mimikleri de ekleyerek; "merak etmeyin pek yakında kentimizin çehresi tanınmayacak şekilde değişecek, değişimin ilk adımlarını sayenizde atıyoruz."sözleriyle yeniliğin müjdesini veriyordu yanındaki koltukta oturan şehrin sakinlerinden  önemli (b)irisine ...
...
(3) Şehir hakkında kararlar elitlerce düşünülür ve alınır. Nice meclislerde nice komisyonlarda halk adına halk için ama halkın bilgisi/ilgisi/yararı olmayan kararlardır bunlar. Halka da o kararlara uymak kalırdı. Çünkü düşünmek  ve inisiyatif kullanmak sorumluluk almak ve düşünerek seçmek zor işti. Bu işleri bilenlere, yani elitlere bırakmışlardı.
Düşünmemek ve sadece önündeki ile uğraşmak ve çok zorda kaldıklarında elitlerin kapısında yardım beklemek. Genellikle eksiklerini bir miktar kapatacak kadar alıyorlardı. Boş dönmüyorlardı o kapılardan. Ama belirsizliğin içinde düşünmek, doğru karar vermek ve kararları istikametinde insiyatif kullanmak ne kadar zordu. 
Ama azıcık aşım ağrısız başım diyerek fazla etliye sütlüye karışmadan sakin bir hayat yaşamak en güzeliydi. Etliye sütlüye elitler karışır ve  tadını onlar bilirdi. Kendileriyse önlerine ne konulursa o kadarla doymak, (otlamak) rıza göstermek, dünya malına tamah etmemek, ellerindeki ile yetinmek böylece rahata huzura ve mutluluğa erişmek durumundaydılar. Kapitalist mi olacaklardı bu yaştan sonra...
Bu elitlerin türlü türlü şekilleri olurdu. Kimi uzun sakallarıyla, kimi yüksek makamlarıyla, kimisi de çok para ve imkanlarıyla ayrılırdı diğerlerinden. Kimi ibadethanelerde uzun vaazlar çekerlerdi ve dinleyenlere bazen hıçkırarak ağlatacak kadar tesir ederlerdi. Kimi, köprü yol açılışlarında daha kısa söylevler okurlardı, çevresinde ümitle bir şeyler bekleyenlere, el avuç ovuşturanlara. Hepsinin de ortak özelliği konuştuklarında çevresindekileri ikna etmeleriydi, razı etmeleriydi, konuşmanın ikna etmenin, tesir etmenin ilmini bilirlerdi. Laf cambazı ya da demagog denebilirdi. 
Ancak samimiyetlerini ölçecek bir terazi bulunmadığından, azıcık düşünenler tarafından şüpheli bulunurlardı ve bu düşünen, uyanık, hipnotize olmamış kişileri elitler hiç sevmezdi. Çünkü toplu hipnozu bozan çapulculardı bunlar...Türlü türlü adları, kılıkları, kılıfları, şekilleri, biçimleri, söylemleri, eylemleri olurdu. Ortak özellikleri adalet, eşitlik, hürriyet  hak, paylaşım, kardeşlik kelimelerini ve kavramlarını çok söylemeleriydi, Eylemleri ve söylemleri arasında tutarlılık olurdu, samimi olurlardı. Ancak şekil itibarıyla kendilerinden farklı değillerdi. Kendileri gibi bazen aç, bazen sefil, bazen yoksul. Çevrelerinde kimse olmamasına, cepleri her daim boş olmasına, suratları yazın kavruk kışın soluk olmasına rağmen, hep ileriye bakan gözlerinde bir umut ışığı devamlı parlardı.
Bunların bazılarını uzun sakallarıyla camide, bazen cenazede cemaatin içinde görürdünüz. Bazılarını da keçi sakallarıyla meyhanelerde. Esas dertleri halkın dertleriydi. Fakat halktan kimse onları fazla iplemezdi.
Boş ver yine boş boş konuşuyor deyip geçip giderlerdi...
Birgün toplanırsa halkın beğenmedikleri; o zaman halk adına, halk için, iş ve işlem yapan, karar verenlerin durumu zorlaşabilir, belki  halkın durumu zamanla daha da kolaylaşabilirdi.
"Ama ne zaman" diyerek ümitsizliğini belli eden bir ifadeyle başını sallaya sallaya uzaklaşıp gitti.

(4) "Yazılar Corc Orvelin Hayvan Çiftliği hikayesi gibi oldu sanki" dedi içlerinden o kitabı okumuşlardan biri. (13.06.2019-15:30)

Işık

Işık,
Sabah güneşinin ilk ışıkları işyerindeki odaya girdiğinde saat 9 45 i buluyor. Çünkü işyerinin doğusunda bulunan caddenin karşı tarafındaki iki katlı binanın gölgesinden ancak o saatlerde kurtuluyor sabah güneşinin şehri aydınlatan ilk ışıkları.  Ve güneş doğu penceresinden ilk hüzmelerini pencere önünde oturan çalışanın sırtına ulaştırdıktan sonra -elbisesinin renginin de etkisiyle- odaya farklı renklerde tatlı ışıltılar saçıyor. Masasında çalışırken ellerini klavyede oynattıkça, kağıtları kaşeleyip mühürledikçe hareketlenen elbisesi odayı rengarenk ışıldatmaya devam ediyor. Ancak ışığın bu oyunlarına, işinin gücünün ve sabahın muhabbetindeki odadakiler dikkat etmiyorlar. Ya da onların oturduğu pozisyondan dolayı ışığın kendi gözlerine yansıyan o tatlı efsunlu yansımasına göremiyor, keşfedemiyorlar. Masadaki görevli hala kağıtları toparlamakla hatalı olanları yırtmakla, masasını düzeltmekle meşgul. 
Bir türlü, etrafında kendisini farketmesini isteyen, hissetmesini isteyen güneşin renkli hoş ışıklarının  farkına varamıyor. Masasından kalktığında ışık daha da yayılıyor. Masanın arkasındaki büyük yeşil yapraklı çiçeklere, mavi klasörlere, cam kolonya şisesine de ve memura göre tam sağında kalan porselen bardağa etki ettiği gibi mausu da etkiliyor. Işıklar okşuyor odayı, odanın yetişebildikleri son noktasına kadar, kimse farkında değil.  Zaman ilerledikçe güneş gökyüzüne doğru yükseliyor, odaya giren ışıklar, masasında sırtına güneşe dönük olarak çalışmaya devam eden personelin omuzlarından yavaş yavaş kollarına doğru iniyor ve  -belki de kendisiyle ilgilenen bulunmamasının efkarıyla- diğer gün yeniden gelinceye kadar odaya sessizce kimseye farkettirmeden  veda ediyor. 
..."Diğer gün güneş yeniden geldiğinde belki de bazılarımız gitmiş olacak!" diye düşünüyor. 
Odada radyonun vızıltısı ve arasıra oynayan koltukların gıcırtılarından ve klavye tuşlarının tıkırtılarından, yukarıda neyi soğuttuğu belli olmayan klimanın vınlayan mekanik sesinden  başka sesler, odada insan olduğunu belli eden sesler duyulmuyor. İnsanlar da mekanik aksamların esiri olmuş sanki. 

Her şey git gide tekdüzeleşiyor, Her zamanki durağanlıklarının kabuğuna çekiliyor. 

Sonunda o masadaki çalışan da ışıktan bıktı ve perdeleri yavaş yavaş indirdi.

(13.06.2019--10:19)

10 Haziran 2019 Pazartesi

Değişim

Gelmeden önce nice korku endişe ve tedirginlikler yaşadığı Ramazan da geçti. Tutamaz başaramaz, zor olur  düşüncesi endişelere sevk etse de şükürler olsun bu yılda oruçlarını kendine göre tamamladı. Tamamlanıp tamamlanmadığı konusundaki netlik hesap günü mizanda belli olacak. Sadece o güne hazırlıktı onu yapabildiği ve  gelecek günlerden eyleminin safiyetine göre  ümit etmek.
Bayramın onun için en güzel yanı başarmanın verdiği hazdı. Ancak dokuz günlük tatilin ardından işyerine geldiğinde arkadaşlarının bir kısmının zayıflamışsın ifadesi de onu memnun etmişti. Artık elden geldiğince yediklerine dikkat ediyordu. Sadece açlığını bastırmak amacıyla yemeğe oturuyor. Sofrayı bir keyf ve haz masası olarak görmemeye çalışıyordu. Lezzetli yiyeceklerden daha az tadıyor, sofrada daha çok zaman geçirse de daha az yemek  yemeye çalışıyordu. Oluyordu. Yavaşlayınca sakinleyince oluyordu. Sofraya otururken eski zamanlarda yaşadığı  telaşın gitgide azaldığını da farketti. Evdeki ya da gönlündeki huzurun yemesine içmesine de etki ettiğini farkediyordu. Değişimin hormanlarını da etkileyeceğini, hayatında daha sağlıklı, daha sakin bir döneme başlayacağına / başladığına inanıyordu.

Arife

Cuma akşamı çalıştığı işyerinin sorumlusu aradığında evde dinleniyordu. İdari tatil nedeniyle usulen açık olacak işyerinde bir süre beklemesini rica ediyordu. Her hangi bir yere gitmeyeceğinden, şehirde bulunduğundan kendisini engelleyen bir durum yoktu. İtiraz etmeden kabul etti. Zaten itiraz da canını sıkan bir şeydi. Eğer yapabileceği bir şeyse gerek yoktu lüzumsuz tartışmaya. Belki denge ve adaletin gözetilmesi ile ilgili bir talebi olabilirdi. Ama boşverdi. 
Ramazan'ın son günü bayram arifesinde, sabahtan işyerine gidip öğleye kadar sükuneti dinledi. 
Ramazanda acıkmamak enerji kaybetmemek için hareketsiz kalmak  insanın bünyesinde tembellikten öte, duygu ve düşüncelerinde bile durgunluğa yol açıyor diye düşündü. Her zamanki hayatını, alışkanlıklarını, davranışlarını, çalışmalarını  daha düşük seviyede devam ettirmek ona göre ideal olanıydı. Ve o sabah kalktığında midesinin bile diğer günlere göre daha rahat olduğunu hissetti. Acaba dedi artık vücudumuz aç kalmaya, oruca alıştığından mı rahatladı, gece yediklerimizin çeşidinden ve miktarının azlığından mı diye düşündü. 
Küçük yaşlarda oruç tutmak için sahura kalktığında aç kalırsın dayanamazsın telkinleriyle midesini normalden fazla gıda ve sıvıyla doldururdu.Sabah  ağzında kekremsi bir tad, boğazı kurumuş bir halde -fazla yemenin pişmanlığıyla - uyandığı çok olmuştur. 
Zamanla yıllar ilerledikçe eski günleri unutmayan hafızası sahur sofralarında telkine devam etti, alışkanlık haline geldi. Yanlış olmasına rağmen devam ettirdiği bu alışkanlığını her Ramazanda yapmamayı düşünmesine rağmen, bir türlü iradesini kullanamadı. 
Yemeğin ve suyun cazibesi ile açlığın korkusu mantığının önüne geçiyordu.  Ancak insanoğlu gelişen ve değişen şartlara göre kendini adapte edebilmelidir. Hal ve duruma göre en uygun kararı almalıdır. Otomatiğe bağlanmış makina gibi olmamalıdır....
 Doğrusu bu ama... diye kendi kendine mırıldandı.
...
Allah  hayırlı faydalı alışkanlıklara eylemlere yönelebilmeyi nasip etsin.(03.06.2019:13.00)

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...