25 Temmuz 2019 Perşembe

Acı

Bugün üzücü bir haberle başladı iş yerindeki ilk anlarımız. Göç İdaresi Müdürünün kalp krizinden rahmetli olduğunu öğrendik. Hayat, bizim beklemediğimiz bir anda bitiveriyor. Sekteye uğrayabiliyor. Bunu hepimiz bildiğimiz halde, yine de, yapacaklarımızı -bize ve çevremize fayda sağlayacak hayırlı eylemleri yapmayı- ertelemeye devam ediyoruz. 

19 Temmuz 2019 Cuma

128 Dinliyor

Sonunda işe başlayacaktı.Yaklaşık bir aydan beri süren sınav ve evrak işlemleri bitmiş Alsancak stadının biraz ilerisinde bir tarafı limana bakan bir tarafı stadı ve havagazı fabrikasını gören siyah kömür tozlarının, siyah çamurlara dönüştüğü, toz toprak içinde, bir şantiyeyi andıran Elektrik Şebeke Müdürlüğünün üst katındaki İndirici Trafolar Merkezi Amirliğine gelmişti. (İzmir şantiye olmaktan kurtulamadı, ne zaman sakin bir şehir olacak bilinmez) Deri montlu birkaç kişi ile masada oturan biraz kilolu vücut yapısına sahip  -masasındaki isimliğinde okuduğu için bildiği- Caner Bey güler yüzle karşıladılar.  
O gün işe başlayacak  başka arkadaşlar da vardı. Görev bölümü yapıldı. Fuar trafo ismi geçti onun görev yeri için ve pencereyi açıp aşağıda siyah plakalı araçların park ettiği ya da  hareket ettiği, biraz keşmekeş içindeki  kömür tozlu alana baktılar. Her iki kapısında şimşekli TEK ambleminin bulunduğu farklı büyüklük ve modelde onlarca araç arasından, gideceği yerin yakınlarından geçecek bir Anadol kamyonete seslenip "Fuar Trafoya bırakın arkadaşı" dediler. 
Ve böylece  bindokuzyüz seksenbeş yılının yirmi aralık günü Basmane'de Mürsel Paşa caddesinin Fuar tarafında bulunan  yedek parça satan küçük dükkanların arasında bir mekana getirdiler. Yeni görev yeriydi. Öncelikle gözüne çarpan, TEK İzmir İl Müdürlüğü İndirici Trafolar Merkezi. Fuar 34.5/10.5 Kv İndirici Trafo Merkezi yazılı tabelaydı. İçini bilinmezliğin hafif ürpertisi kapladı. Acaba nasıl bir yer nasıl bir iş ile karşılaşacaktı. 
Araçtan çıkınca   küçük camlı pencereleri ile dikkat çeken açık yeşil renkli  iki katlı binayı gördü. Yola bakan bahçesinde zırıldayarak titreşim duran, Nikolay Teslanın yüz yıl önce Amerika'da icad ettiği gibi iki büyük tranformatör  vardı. Trafolar gri boyalı  yüksek saç kapılarla yoldan ayrılmıştı. Sağ tarafta oto lastikçi vardı. Merkezden onu getiren görevli, lastikçinin arka duvarının kenarında bulunan küçük demir kapıdaki zilin düğmesine bastı. 
Bir iki dakika sonra, önce iki katlı binanın altındaki iç demir kapı gürültüyle açıldı. İçeriden elinde telsiz bulunan bir görevli yavaş yavaş bulundukları kapıya yöneldi. "Ne bekliyorsunuz, zaten dış kapının açık olduğunu da biliyorsunuz." diyerek kapıdaki arkadaşlarına gülümseyerek kapıyı açtı. Onu getiren görevli "Acele işimiz var. Sonra geliriz. Merkezden bu arkadaşı gönderdiler. Birkaç gün seninle berber çalışıp trafoyu öğrenecek ve burada nöbete girecek." diyerek vedalaştı.
"Hoş geldin." dedi gülümseyerek. "Adım Erhan, Bundan sonra beraberiz. 
İç demir kapıdan girince sol kısımda disjonktörler (=yüksek gerilim hızlı hat kesici) sanki bir mapushaneye tıkılmış mahkumlar gibi ayrı ayrı yan yana sıralanmışlardı.Ve tel örgülü kapaklarının önünde meşhur beyaz zemin üzerine siyah iki çapraz kemik ve kurukafa amblemi duruyordu. Dikkat ölüm tehlikesi. On iki tane hücre vardı ve hücrelerde 10.5 Kv yüksek gerilim enerjinin gittiği semtlere ait mahkum olmuş disjonktörler, seksiyonerler ( yüksek gerilim hat ayırıcı) sıralanmışlardı. Sonra tekrar kapıya doğru yöneldiler. 
Bu kez giriş kapısının karşısında bulunan metalden yapılmış gri boyalı dik merdivenleri tırmandılar. Yine gri boyalı küçük camlı kapısı olan, yine demir bir kapıdan içeri girdiler. Zemin tırtırlı  demirdendi. Galiba sadece dış duvarlar tuğla içerideki diğer bölümler metalden yapılmıştı. 
Küçük kapıdan girince sol tarafta işaretlerle yazılarla ampermetre voltmetre ve ikaz lambaları ve paket anahtarlarla döşenmiş bir pano gözüne çarptı. Geniş bir şema üzerine tüm bu teçhizat planlı olarak döşenmiş olup, bu uzun panoya bakan nerede sorun olduğunu, ne yapması gerektiğini kısa sürede kestirebilirdi. Dışarıdaki trafoları daha rahat görebilmek için sağ tarafta pencereye yakın konulmuş bulunan metal masada bir telefon. Bir telsiz şarj cihazı vardı. Elindeki telsizi şarj cihazına yerleştirince cihazın kırmızı ikaz ışığı, şarja başladığını belli etti...

Saat 15.00'e doğru dış kapıdaki zil çaldı. Yine merdivenlerden aşağıya indi Erhan Abisi. Gelenle konuşa konuşa merdivenleri çıktılar. Gülen yüzüyle bir görevli daha gelmişti. "Hoşgeldin Arkadaşım  ben Halil İbrahim." dedi. Seninle saat  beşe kadar beraber olacağız daha sonra mesain bitecek ben ise saat 22.30 a kadar buradayım. Zamanı gelince sen de vardiyaya nöbete gireceksin." dedi. Erhan Abisi;"Burada yapacak çok iş yok görülür uzaktan, ancak basit bir hata, hattın diğer ucunda ölüme sebebiyet verebilir. Bu nedenle önemli ve tehlikelidir. Dikkatli olmalıdır. Özellikle telsiz dinlemek, telsizden anonsla vardiya amiri bir  görev verir, talimat gelirse, önce talimatı ona tekrar etmek, sonra da işlemi yapmak. Ve yeniden yaptığına dair bilgi vermek. Bu arada yapılan iş ve işlemin saatını vardiya defterine kaydetmek. Rapora işlemek. Gece on iki, bir sıraları bir ekip gelir raporu verirsin. Yani beklemek.Puant zamanı, beş dakika arayla semtlerin fiderlerindeki amperleri ve Kosinüs listesi var, Kosinüslerini de hesaplayıp deftere kaydetmek. 34.5 Kv giriş voltajını ve amperini de takip edip deftere kaydetmek. Bir de etrafı kolaçan etmek. " diyerek   ayağa kalkarak kapıya yöneldi.
Erhan Abi mesaisi bittiği için ayrıldıktan sonra oturduğu yerden çevresini gözlemeye devam etti. Telsizden farklı ekiplerin farklı faaliyetine dair çeşitli sesler, bilgiler, talimatlar devamlı akıp gidiyordu. 
Bu arada havadan sudan sohbet ederken aniden Halil İbrahim Abi telsizi  eline aldı."Yüz yirmi sekiz dinliyor." dedi. Merkez bir yüzyirmisekiz anonsu  yeniden duyuldu teknim telsizden. Aniden harekete geçmesi bir an paniklemesine sebep olsa da belli etmemeye çalıştı. Ancak yüzü kızarmış olmalı ki; "Sakin ol, vardiya amiri Selviltepe fiderinin amperini sordu." dedi. Ve devam etti; "Bu trafonun numarası ya da kodu yüz yirmisekiz. Görev esnasında nereye gidersen git. Hatta tuvalete bile gitsen telsiz yakınında durmalı. Her an vardiya amirinden gelecek yüzyirmisekiz'i duymalısın. Sınırda nöbet bekliyen bir asker hassasiyeti kadar olmasa da, tetikte olmalısın. Konuşmaları takip etmelisin. Herşey sakin giderken birden karanlıkta kalabilir şehir ve  yeniden elektriği şehre dağıtıncaya kadar bir telaş başlar." dedi...(1.Bölüm.19.07.2019 Manisa )

9 Temmuz 2019 Salı

Uzak Diyar

Montana. İsmine sadece  kovboy filmlerinde duyup, belgesellerde manzaralarına rastladığı bir uzak diyar. Vahşi Batı tanımının hala var olduğunu, üç milyonu biraz geçen nüfusuna karşın, altıyüzbin km  kare civarındaki coğrafi genişliği ile ve vahsi tabiatıyla ispatlayan, ABD nin orta kuzey sınırındaki bu eyaleti  google da merak edip biraz inceledi. 
Neden merak etti sorusu "çalış ve seyahat et" diye anlamı çevrilebilen bir proğram dahilinde oraya gidecek olan evladının başına geleceklerden biraz endişe ettiği  için diye cevaplanabilir. 
Ama endişe olsa da bazı riskleri göze almadan da gelişmek bilgilenmek deneyim sahibi olmak zor. O nedenle oğlunun isteğine hayır demedi. Sattı savdı, bir şekilde oğlunun hayaline, gayesine kavuşmasına yardımcı oldu. Şimdi ise geleceği günü, başarısını kutlayacakları anı sabırla bekliyor. 
Ancak annesinde o sabrın, -özlemin etkisiyle- daha az olduğunu, yeri geldiğinde "nereden çıktı bu Amerika işi, hep senin müsamahan yüzünden" diyerek kendisine sitem ettiğinde ise susmak zorunda olduğunu biliyordu. "Anne kalbi  daha yufka yürekli olur." diye düşünüp geçiştiriyordu.  
"Yeni yerler görmek, yeni işler yapmak,  yeni dostluklar kurmak insanın olgunlaşmasında, iyiye doğru gelişmesinde yararı olur." diye eşinin üzüntüsünü teskin ediyordu.
Teskin ediyordu. Teselli edemiyordu.Teskin etmek durdurmak, dindirmek, sakinleştirme gibi anlamları içeriyor olsa gerek. Teselli ise, sanki esasın yerine bir başka eşyaya ya da  konuya yönlendirerek rahatlatmak gibi bir anlam içerdiğine kendi kendine hükmetti. Hani milli piyango teselli ikramiyesi gibi...Ya da Orhan Gencebay ın "Bir teselli ver " şarkısındaki gibi. Teselliyi, esası dağıtan, esası isteyene vermeyince yerine bir nebze ikame edilecek bir şey vererek teselli olsun diye veriyordu. Ya da esası isteyenin durumu/seviyesi/kapasitesi/kudreti, esası kabullenecek, kaldıracak noktada olmadığından vermiyor, teselli ile teselli olmasını uygun görüyordu.
Kendisi dağıtan da değildi, teselli veren de. "Ancak O'ndan istenir ve O'ndan umulur, verdiklerine de şükredilir. Yeri geldiğinde de doksandokuzu veren yüzü de verir diyerek eldekini bulabildiğine şükredilir, kanaat edilir." düşüncesi geçti aklından.
Sonra birkaç satır yukarıda yazdıklarını şöyle bir süzdü; "Dücane Cündioğlu'nun yazılarını okuduğun analizlerinden belli oluyor. Seni gidi kopyacı " diyerek sayfayı kapattı.

8 Temmuz 2019 Pazartesi

Yılkı

İşyerinde ilk gün. Genellikle izinden sonraki ilk anlarda bir tadsızlık bir durgunluk oluşur. Normaldir bu. Çünkü uzun izin döneminde alışılan kayıtsızlık sonrasında yeniden sorumluluk altına girmek kolay değildir. Yaşananlar, biraz geminden azad edilmiş  ve doğaya bırakılmış yılkı atlarının durumuna benzer. Tarım alanlarına makinalar girmeden önceki zamanlarda, genellikle orta Anadoluda uçsuz bucaksız bozkırlarda sonbaharda işler güçler bittikten, ekinler harman yerlerinden kaldırılıp ambarlara yerleştirildikten, bağlar bahçeler bozulduktan sonra, artık fazla ata gerek kalmadığını Abbas Sayar "Yılkı Atı" isimli kitabında etraflıca anlatır ;

" Güçlü, hırslı bir at kişnemesi ovanın dört bir yönüne dağıldı. Dağınık düzen otlayan sekiz on at başlarını kaldırdılar ve kulaklarını diktiler (...)
İçlerinde güçlü, kuvvetlileri vardı. Kimi kahra uğramış zavallı, kimi yılkının alışığı...Hesaptan düşülmüş, defterden silinmiş Doru Kısrak'ın yılkıya bırakılma öyküsüdür. Kışın dağda, belde başının çaresine bakacak, çıplak tabiatla savaşacak, ömrü olur da bahara yılkıdan sağ dönerse, o zaman ona bir iş düşünülecektir."

Ötüken Yayınları kitabın tanıtımında yukarıdaki kısa bilgileri verir. Yıllar önce çocukluktan gençliğe geçtiği  zamanların boş, sıcak, sıkıntılı  yaz tatillerinden birinde komşuşu ve hemşerisi eczacı Sezai Abi'den emaneten aldığı Yılkı Atı ile Can Şenliği adlı iki kitabını okumuştu. O nedenle yazıya başlarken hafızasının bir köşesinde uzun süredir bekleyen bu küflü bilgilerin içinden -nedense zihni- yılkı atını çağrıştırdı. 
Abbas Sayar'ın "Can Şenliği" kitabında ise ihtiyar bir adam ve yaşlı bir eşek anlatılıyor. Kimsesiz gurbette kalmış ihtiyar, karın tokluğuna bir zenginin bağ bekçiliğini kabul ediyor. Bağ kulübesinde duvara dayanarak can şenliği verdiği eşeğiyle konuşuyor. Geçmişine dönüyor. Sıkıntılarını paylaşıyor.


Rahmetli Cengiz Aytmatov'un "Elveda Gülsarı" sını da unutmamalı. Yoksa Türkistan bozkırlarının romancısı Aytmatov'a saygısızlık olur. Vefasızlık olur. Roman, İhtiyar Tanabay'ın soğuk, karlı ve tipili bir kış günü eski atı Gülsarı ile konuşmasını anlatır. Kırgızistan da bir Sovyet kolhozunun başkanının yaylada dolaşırken Gülsarıyı görüp beğenerek alıp götürmesi. Tanabay'ın istemeyerek de olsa vermek zorunda kalması. Gülsarının bağlı olduğu zincirlerini kopararak dağlara, çoban Tanabay'ın yanına kaçıp/koşup gelmesi. (Roman sansürlü Sovyet zamanında yazılmış olup, dolaylı yoldan özgürlüğü anlatıyor. Gülsarı isimli at  özgürlükleri kısıtlı Kırgızları, Kazakları kısaca esareti simgeliyor.) Tanabay, dağ başında can çekişen Gülsarının başında bunları düşünürken okuyucu da gitgide hüzünleniyor. Zaten hüzün Aytmatov Rahmetlinin kitaplarından hiç eksilmez.
...
Sadece taşıma ulaştırma işinden başka bir işe yaramayan atlar, kış döneminde kendi karnını doyurmakta bile zorluk çeken sahibince, gelecek bahara kadar kırlara salıverilirdi. Ancak süt veren yumurta verenler ile  kış döneminde dahi yaşamlarına katkı sunan hayvan taifesi ise ahırlarda, ağıllarda insanlarla birlikte yaşamaya devam ederlerdi.
Kış geçip bahar yüzünü yeşilliklerle gösterdiğinde ise, bulunup yeniden gemlenmeye çalışılır sahibince. Ancak boynunu rahatça istediği yere çeviren, istediği yere rahat rahat özgürce gezen at, doğal olarak sıkılır ve isyan eder, sahibine bağlanmak, yeniden boyunduruğa girmek istemez. Uğraşır ve uğraştırır. (İşte, ilk gün mesai başlangıcında bazı görevlilerce hissedilen budur denebilir.) Ama sonunda sahibi galip gelir. Bu arada yaşını başını almış hiçbir işe yaramayan atlar ise kırlarda özgürce ölünceye kadar yaşamaya devam ederlerdi.
...
Şimdi ise atların öküzlerin,mandaların, katırların, eşeklerin yerini traktörler aldı. Amaç aynı olsa da sonuçta bir makina olan traktörün bir köşeye çekilmesi, ihtiyaç anında kullanılması ile atların öküzlerin durumu aynı değil. 
Emek yoğun zamanlarda insanoğluna fazla masraf çıkarmadan destek olan canlılardı, kader ortaklarıydı. Yoksulluklarına da, insanoğlunun emeğine de yemeğine de (yemek artıklarına) ortaktılar.  
Ancak traktörler sadece cebindeki kazancına ortak. Eğer zamanında bakımı yapılmaz ise mazotu konulmaz ise işe yaramaz. Hayvanlar ise önüne ne konulursa, onunla dayanabildiği kadar yaşamına devam eder, kanaatkardırlar, bulamadıklarında bir deri bir kemik kalıp güçten tükeninceye kadar sahiplerinin yanındadırlar. Gücünün yettiği kadar gayret eder. Eğer vicdanınız yoksa bazen nodullarla, kamçılarla, kırbaçlarla turbolayabilirsiniz de. Fakat traktör yakıtı bakımı yoksa orada kalır. İstediği kadar tekmelesin kırsın döksün sahibi bir işe yaramaz, ekstrası yoktur, vefasızdırlar.
Acaba öyle mi? dedi içindeki muhalif ses;
Bakımı zamanında yapılırsa, çürümeye yol açan çamurları temizlenirse, iş zamanı geldiğinde tıkır tıkır çalışmaya başlar. Makina, bakımla uzun süre arızasız çalışmasına devam eder. Eğer bakım olmazsa yine çalışmaya devam eder, ancak nerede ne zaman bir sürpriz çıkaracağı belli olmaz. Öğlenin sıcağında tarlanın ortasında birden küsüverir vefasız sahibine. 
... Ancak yine de her hangi bir yerde çürümüş, hurda haline gelmiş traktör görse, nedense içini  efkar kaplar. Eskimişliğine mi, ilgisizce bir kenarda bırakılışına mı bilinmez ama üzer; kırların sıcağında, soğuğunda çamurunda nice bir vakit destek verdiği insanoğlu işine yaramayınca - sadece atlara değil- makinalara da vefasızdır.
...
" Yeni bir çağdayız ovaları, hayvanları ve geçmişi bırak, bak gökyüzündeki uçaklara, androidli telefonundan şarkılar dinleyip filimler seyretmeye devam et." dedi kendi kendine.


13 Haziran 2019 Perşembe

Son uncu

Üstüste saçmalıklar....Son Uncu

(1) "Sonunda sonuncu, son uncu da kapattı dükkanını, artık açıkta un satmak yasak bu şehirde. Somuncu nereden bulacak ekmek yapmak için ununu? Acaba marketlerden kampanyalı, indirime girmiş ürünleri takip ederek  mi maliyetini düşürecek ucuz somunlar yapacak." dedi. Önceki hafta mekanını kapatıp kahvede Sabuncu ile tavla oynayan lokumcu.
 "Son uncu neden kapattı dükkanını?" dedi. Neden? Cevabı belliydi. Hepimiz bu kahvede pinekliyoruz. Tek tek boşaltıyoruz. Tebliğ edilince teslim ediyoruz. Tebligat ve teslimat. Ellerine geçen sarı zarflar onlar için korkutucu evraklardı. Ve başlarını belaya sokabilirdi.
O arada postacı geldi. Kahveciye de bir tebligat bıraktı. Dükkanı boşaltmasını tebliğ ediyordu yetkililer. Çok amaçlı bir "kitap kültür kafe" projesi için ihaleye kazanan firma yıkım çalışmasına başlayacaktı. Kahvede oturan ihtiyarlara okudu bu tebligatı titreyen sesiyle. 
Ve kahveden tebligatı gönderen şahsa hitaben; Kitabına da, kültürüne de, kafene de kelimelerinin birbirine karıştığı  kitaplı ve kü(lt)ürlü kibar bir uğultu yükseldi. 
...
(2) Uzak semtlerin birinde çok asansörlü ve çok katlı iş merkezindeki inşaat firmasına ait müstesna bürolardan birinde sayın yönetim kurulu başkanıyla nescafe içen emlak ve istimlak müdürü, yüzüne tiyatroculara has mimikleri de ekleyerek; "merak etmeyin pek yakında kentimizin çehresi tanınmayacak şekilde değişecek, değişimin ilk adımlarını sayenizde atıyoruz."sözleriyle yeniliğin müjdesini veriyordu yanındaki koltukta oturan şehrin sakinlerinden  önemli (b)irisine ...
...
(3) Şehir hakkında kararlar elitlerce düşünülür ve alınır. Nice meclislerde nice komisyonlarda halk adına halk için ama halkın bilgisi/ilgisi/yararı olmayan kararlardır bunlar. Halka da o kararlara uymak kalırdı. Çünkü düşünmek  ve inisiyatif kullanmak sorumluluk almak ve düşünerek seçmek zor işti. Bu işleri bilenlere, yani elitlere bırakmışlardı.
Düşünmemek ve sadece önündeki ile uğraşmak ve çok zorda kaldıklarında elitlerin kapısında yardım beklemek. Genellikle eksiklerini bir miktar kapatacak kadar alıyorlardı. Boş dönmüyorlardı o kapılardan. Ama belirsizliğin içinde düşünmek, doğru karar vermek ve kararları istikametinde insiyatif kullanmak ne kadar zordu. 
Ama azıcık aşım ağrısız başım diyerek fazla etliye sütlüye karışmadan sakin bir hayat yaşamak en güzeliydi. Etliye sütlüye elitler karışır ve  tadını onlar bilirdi. Kendileriyse önlerine ne konulursa o kadarla doymak, (otlamak) rıza göstermek, dünya malına tamah etmemek, ellerindeki ile yetinmek böylece rahata huzura ve mutluluğa erişmek durumundaydılar. Kapitalist mi olacaklardı bu yaştan sonra...
Bu elitlerin türlü türlü şekilleri olurdu. Kimi uzun sakallarıyla, kimi yüksek makamlarıyla, kimisi de çok para ve imkanlarıyla ayrılırdı diğerlerinden. Kimi ibadethanelerde uzun vaazlar çekerlerdi ve dinleyenlere bazen hıçkırarak ağlatacak kadar tesir ederlerdi. Kimi, köprü yol açılışlarında daha kısa söylevler okurlardı, çevresinde ümitle bir şeyler bekleyenlere, el avuç ovuşturanlara. Hepsinin de ortak özelliği konuştuklarında çevresindekileri ikna etmeleriydi, razı etmeleriydi, konuşmanın ikna etmenin, tesir etmenin ilmini bilirlerdi. Laf cambazı ya da demagog denebilirdi. 
Ancak samimiyetlerini ölçecek bir terazi bulunmadığından, azıcık düşünenler tarafından şüpheli bulunurlardı ve bu düşünen, uyanık, hipnotize olmamış kişileri elitler hiç sevmezdi. Çünkü toplu hipnozu bozan çapulculardı bunlar...Türlü türlü adları, kılıkları, kılıfları, şekilleri, biçimleri, söylemleri, eylemleri olurdu. Ortak özellikleri adalet, eşitlik, hürriyet  hak, paylaşım, kardeşlik kelimelerini ve kavramlarını çok söylemeleriydi, Eylemleri ve söylemleri arasında tutarlılık olurdu, samimi olurlardı. Ancak şekil itibarıyla kendilerinden farklı değillerdi. Kendileri gibi bazen aç, bazen sefil, bazen yoksul. Çevrelerinde kimse olmamasına, cepleri her daim boş olmasına, suratları yazın kavruk kışın soluk olmasına rağmen, hep ileriye bakan gözlerinde bir umut ışığı devamlı parlardı.
Bunların bazılarını uzun sakallarıyla camide, bazen cenazede cemaatin içinde görürdünüz. Bazılarını da keçi sakallarıyla meyhanelerde. Esas dertleri halkın dertleriydi. Fakat halktan kimse onları fazla iplemezdi.
Boş ver yine boş boş konuşuyor deyip geçip giderlerdi...
Birgün toplanırsa halkın beğenmedikleri; o zaman halk adına, halk için, iş ve işlem yapan, karar verenlerin durumu zorlaşabilir, belki  halkın durumu zamanla daha da kolaylaşabilirdi.
"Ama ne zaman" diyerek ümitsizliğini belli eden bir ifadeyle başını sallaya sallaya uzaklaşıp gitti.

(4) "Yazılar Corc Orvelin Hayvan Çiftliği hikayesi gibi oldu sanki" dedi içlerinden o kitabı okumuşlardan biri. (13.06.2019-15:30)

Işık

Işık,
Sabah güneşinin ilk ışıkları işyerindeki odaya girdiğinde saat 9 45 i buluyor. Çünkü işyerinin doğusunda bulunan caddenin karşı tarafındaki iki katlı binanın gölgesinden ancak o saatlerde kurtuluyor sabah güneşinin şehri aydınlatan ilk ışıkları.  Ve güneş doğu penceresinden ilk hüzmelerini pencere önünde oturan çalışanın sırtına ulaştırdıktan sonra -elbisesinin renginin de etkisiyle- odaya farklı renklerde tatlı ışıltılar saçıyor. Masasında çalışırken ellerini klavyede oynattıkça, kağıtları kaşeleyip mühürledikçe hareketlenen elbisesi odayı rengarenk ışıldatmaya devam ediyor. Ancak ışığın bu oyunlarına, işinin gücünün ve sabahın muhabbetindeki odadakiler dikkat etmiyorlar. Ya da onların oturduğu pozisyondan dolayı ışığın kendi gözlerine yansıyan o tatlı efsunlu yansımasına göremiyor, keşfedemiyorlar. Masadaki görevli hala kağıtları toparlamakla hatalı olanları yırtmakla, masasını düzeltmekle meşgul. 
Bir türlü, etrafında kendisini farketmesini isteyen, hissetmesini isteyen güneşin renkli hoş ışıklarının  farkına varamıyor. Masasından kalktığında ışık daha da yayılıyor. Masanın arkasındaki büyük yeşil yapraklı çiçeklere, mavi klasörlere, cam kolonya şisesine de ve memura göre tam sağında kalan porselen bardağa etki ettiği gibi mausu da etkiliyor. Işıklar okşuyor odayı, odanın yetişebildikleri son noktasına kadar, kimse farkında değil.  Zaman ilerledikçe güneş gökyüzüne doğru yükseliyor, odaya giren ışıklar, masasında sırtına güneşe dönük olarak çalışmaya devam eden personelin omuzlarından yavaş yavaş kollarına doğru iniyor ve  -belki de kendisiyle ilgilenen bulunmamasının efkarıyla- diğer gün yeniden gelinceye kadar odaya sessizce kimseye farkettirmeden  veda ediyor. 
..."Diğer gün güneş yeniden geldiğinde belki de bazılarımız gitmiş olacak!" diye düşünüyor. 
Odada radyonun vızıltısı ve arasıra oynayan koltukların gıcırtılarından ve klavye tuşlarının tıkırtılarından, yukarıda neyi soğuttuğu belli olmayan klimanın vınlayan mekanik sesinden  başka sesler, odada insan olduğunu belli eden sesler duyulmuyor. İnsanlar da mekanik aksamların esiri olmuş sanki. 

Her şey git gide tekdüzeleşiyor, Her zamanki durağanlıklarının kabuğuna çekiliyor. 

Sonunda o masadaki çalışan da ışıktan bıktı ve perdeleri yavaş yavaş indirdi.

(13.06.2019--10:19)

10 Haziran 2019 Pazartesi

Değişim

Gelmeden önce nice korku endişe ve tedirginlikler yaşadığı Ramazan da geçti. Tutamaz başaramaz, zor olur  düşüncesi endişelere sevk etse de şükürler olsun bu yılda oruçlarını kendine göre tamamladı. Tamamlanıp tamamlanmadığı konusundaki netlik hesap günü mizanda belli olacak. Sadece o güne hazırlıktı onu yapabildiği ve  gelecek günlerden eyleminin safiyetine göre  ümit etmek.
Bayramın onun için en güzel yanı başarmanın verdiği hazdı. Ancak dokuz günlük tatilin ardından işyerine geldiğinde arkadaşlarının bir kısmının zayıflamışsın ifadesi de onu memnun etmişti. Artık elden geldiğince yediklerine dikkat ediyordu. Sadece açlığını bastırmak amacıyla yemeğe oturuyor. Sofrayı bir keyf ve haz masası olarak görmemeye çalışıyordu. Lezzetli yiyeceklerden daha az tadıyor, sofrada daha çok zaman geçirse de daha az yemek  yemeye çalışıyordu. Oluyordu. Yavaşlayınca sakinleyince oluyordu. Sofraya otururken eski zamanlarda yaşadığı  telaşın gitgide azaldığını da farketti. Evdeki ya da gönlündeki huzurun yemesine içmesine de etki ettiğini farkediyordu. Değişimin hormanlarını da etkileyeceğini, hayatında daha sağlıklı, daha sakin bir döneme başlayacağına / başladığına inanıyordu.

Arife

Cuma akşamı çalıştığı işyerinin sorumlusu aradığında evde dinleniyordu. İdari tatil nedeniyle usulen açık olacak işyerinde bir süre beklemesini rica ediyordu. Her hangi bir yere gitmeyeceğinden, şehirde bulunduğundan kendisini engelleyen bir durum yoktu. İtiraz etmeden kabul etti. Zaten itiraz da canını sıkan bir şeydi. Eğer yapabileceği bir şeyse gerek yoktu lüzumsuz tartışmaya. Belki denge ve adaletin gözetilmesi ile ilgili bir talebi olabilirdi. Ama boşverdi. 
Ramazan'ın son günü bayram arifesinde, sabahtan işyerine gidip öğleye kadar sükuneti dinledi. 
Ramazanda acıkmamak enerji kaybetmemek için hareketsiz kalmak  insanın bünyesinde tembellikten öte, duygu ve düşüncelerinde bile durgunluğa yol açıyor diye düşündü. Her zamanki hayatını, alışkanlıklarını, davranışlarını, çalışmalarını  daha düşük seviyede devam ettirmek ona göre ideal olanıydı. Ve o sabah kalktığında midesinin bile diğer günlere göre daha rahat olduğunu hissetti. Acaba dedi artık vücudumuz aç kalmaya, oruca alıştığından mı rahatladı, gece yediklerimizin çeşidinden ve miktarının azlığından mı diye düşündü. 
Küçük yaşlarda oruç tutmak için sahura kalktığında aç kalırsın dayanamazsın telkinleriyle midesini normalden fazla gıda ve sıvıyla doldururdu.Sabah  ağzında kekremsi bir tad, boğazı kurumuş bir halde -fazla yemenin pişmanlığıyla - uyandığı çok olmuştur. 
Zamanla yıllar ilerledikçe eski günleri unutmayan hafızası sahur sofralarında telkine devam etti, alışkanlık haline geldi. Yanlış olmasına rağmen devam ettirdiği bu alışkanlığını her Ramazanda yapmamayı düşünmesine rağmen, bir türlü iradesini kullanamadı. 
Yemeğin ve suyun cazibesi ile açlığın korkusu mantığının önüne geçiyordu.  Ancak insanoğlu gelişen ve değişen şartlara göre kendini adapte edebilmelidir. Hal ve duruma göre en uygun kararı almalıdır. Otomatiğe bağlanmış makina gibi olmamalıdır....
 Doğrusu bu ama... diye kendi kendine mırıldandı.
...
Allah  hayırlı faydalı alışkanlıklara eylemlere yönelebilmeyi nasip etsin.(03.06.2019:13.00)

24 Mayıs 2019 Cuma

Amerikalı

Her hafta satış yapmaya geldiği yerlerden biri de bu kasabaydı.  
Bir yanında tek katlı PTT, karşısında iki katlı  belediye binası ile cami arasındaki kahvehanenin oluşturduğu meydanın bir ucu istasyona giden yola açılırdı. Öbür yanı da şehrin  batısına giden iki yoldan biriydi. Alt yola ise pazar kurulmuştu... Yolların ortasında tören alanı olarak da kullanılan  düzenli olarak budanmış yeşil küçük bir park ve parkın batı kısmında Atatürk büstü vardı. 
Bisan bisikletler ise gelişigüzel  her yerde park edilmiştir. Bu kasabada her ailenin bir adet Bisan bisikleti bulunuyor olabilir.
...
Pazarın batı kısmı hakkında fazla malumatı olmasa da, doğu tarafındaki başlangıcı bu parktı. 

Alışveriş için kasabaya  gelen köylü kızları, köy minibüsünden indikten sonra, öncelikle pazarın girişinde sergilenen şişelerin başına toplanırlardı.

Şişeler o kadar farklı şekillerde idi ki, her birini tek tek incelemek isterlerdi. Satıcı, yoğunluğun getirdiği kargaşa arasında şişelerin kırılma tehlikesine karşı, kıpır kıpır kıpırdayan yerlerinde duramayan ve birbirlerine şişeleri göstererek kıkırdayıp duran  kızları -dikkat edin diyerek uyarırdı.
Ancak bu uyarısında herhangi bir sertlik keskinlik ve iticilik yoktu. Sanki evlatlarını ikaz eden babacan bir dede tavrı, müşfik, yumuşak bir ton, bir tını olurdu sesinde. Galiba, onun da muhacirlik vardı kökeninde ve ova köylerinden gelen kızların konuşmaları lehçeleri ile örtüşürdü kendi lehçesi, şivesi. Ama pazarcılar arasında ismini bilen azdı. Amerikalı diye tanınırdı. neden öyle tanınırdı?

Dağ köylerinden gelen  yörük kızları ise renkli giysileri ile hafif sert keskin konuşma biçimleri ile fark oluşurdu. Ve yörük kızları fazla muhabbet edip eyleşmezlerdi şişelerin başında. Çünkü yanlarında ciddi suratlı anneleri  ya da bir yakınları  olduğunu tahmin ettiği kadınlar tarafından göz ucuyla denetlendiklerini fark etmişti. Ama ova köylerinden gelen kızlar daha hareketli  ve şişelerle ilgilenecek kadar serbest bırakılmışlardı.
Amerikalının zaman zaman niçin kızmadığını  merak etse de, soramazdı. Çünkü kendisi şişelerin başına gelenlere göre çocuk sayılırdı.
Ayrıca bu şehre göçenlerin her birinin kendine özel farklı hikayeleri acıları olduğunu biliyordu. Kader nasıl ailesini Kütahya'nın dağlarından bu şehre sürüklemiş ise, Onu da Balkanların savaş kan ve  ıstırap dolu  zamanlarından  bulduğu bir aralıktan bu şehre getirmişti. Çoluk çocuğu var mıydı? Vardı . Sarışın, zayıf, orta boylu sessiz bir oğlu vardı. Bazen yardıma gelirdi. Yıllar sonra Türkiye Gazetesi İhlas Pazarlamada elinde çantayla dolaşırken hatırlıyordu.
Güneş yön değiştirdikçe şişelerin gölgeleri de değişiyor, uzuyor kısalıyordu. Güneşi hareketleri şişe müşterilerini de etkiliyordu. Öğleyin gelenler şişelere sadece bakıyorlar, dokunmuyorlardı, eline alanlar ise ısınmış şişeyi fazla tutamayarak  hemen yerine koyuyorlardı. Zaten öğle ikindi arası pazara gelenler de azalıyor, şişeleri incelemek isteyen tek tük meraklılar ise sıcaktan ve şişelerin gözlerini kamaştırmasından dolayı sergi önünde fazla durmuyorlardı.
Genellikle gelenler gelinlik çağında çeyiz düzme merakında olan ablalardı. Ve sayısı az olsa da fakir hanesini bir şişeyle dahi olsa şenlendirmek isteyen meraklı teyzelerdi. Onlar genellikle kenarları sarı yaldızlı kapakları parlayan şişeleri seçerlerdi.
O ise ortaokul ikinci sınıfının yaz tatilinde pazarcıların arabasına yaz dönemi için misafir yolcu olan küçük bir seyyar satıcıydı. Yerini mesafesini seviyesini korumak zorundaydı. Ayrıca fazla soru sorarak terslenmekten ve samimiyetin soğumasından da çekiniyordu. O nedenle sadece gözlemleyerek ve dinleyerek topladığı bilgilerden bir sonuca varmaya çalışıyordu.
Amerikalı lakaplı amca yaşını başını almış sürekli mütebessim şakacı hoş sohbet bir yapıdaydı. Kendilerini her salı günü bu sakin kasabaya getiren  kırmızı renkli steyşin Reno (Station Renault) otomobilin ön koltuğunda otururdu. Araç sahibi ve sürücüsü Yüncü Mehmet Amcanın şeref misafiri gibiydi. Ve Mehmet Amca onunla yol boyunca sohbet etmekten keyif alırdı. 

Amerikalı pazara girip çıkanları cezbeden o farklı renk ve şekillerdeki güzel ve ilginç şişeleri, İzmir Alsancak'ta sadece onun bildiği zamanda ve sadece onun bildiği kişilerden seçerek satın aldığını tahmin ediyordu. Bu konuda oldukça ketumdu. Bazen laf arasında söylediklerini birleştirerek o kanıya varmıştı.  

Bazı günler, sabahın köründe Manisa tren istasyonunda başka pazarlara gitmek için tren beklerken, İzmir yönünden gelen tren vagonundan, elinde iplerle sıkıca sardığı büyük bir koliyi oflaya puflaya -ama özenle-  indirirken  görürdü onu. Kendisini fark etmezdi. Belki de fark etmez görünürdü.
Sormaya gerek yoktu. O, İzmir yönünden geliyordu  indirdiği de gizemli şişelerle dolu bir koliydi işte.
Bunu tespit etmişti ama söyleyemezdi, Onun iş sırlarını öğrendiği için kızabilirdi ve anlattıklarını anlatmaz olurdu. Onun neşeli sohbetleri hassas noktasının karıştırıldığı, gizli tuttukları, sırları ayan olduğu için  kesilebilirdi. 

... 1982-1983 senelerinde İİBF de okurken Alsancak'ta NATO da görevli Amerikalı ailelerin yaşadıklarını gördü. Değişik içki şişelerinin de bulunduğu Amerikalılarca  işe yaramaz sayılan nice eşyaların biriktiği çöp bidonlarını da görünce, 1976 lı yıllarda pazarlarda şişe satan Amerikalıyı düşünmeden edemedi. (28.05.2019)



23 Mayıs 2019 Perşembe

Kahve

Kahve içmenin bünyesine faydası olmadığını -uzun geceler boyunca uykusuz kalarak- bir çok defalar tecrübe etmesine rağmen, yine de iftardan sonra koltukta otururken, eşinin ya da kızının   ikram ettiği kokusu içini bir hoş eden kahveyi almamazlık edemiyordu. 

Tadından çok kokusuydu onu cezbeden. Nice zamandır şekersiz ikram ettikleri kahveyi, -şekerli kahveyi unutamadığından- lezzetle yudumlayamıyordu. Her ne kadar şekerli konusunda ısrar etse de,  şekerinin yükseleceğini, ayrıca zamanla şekersiz tada alışacağını, sabretmesini söyleyerek reddediyorlardı. Ancak  bir folmül bulmuştu. Bir küçük parça bitter çikolataya hayır demiyorlardı. 

Ardından,  akşam bitip zaman geceye doğru  ilerlediğinde teravihden sonra çay faslı başlıyordu. Yine aynı korku ve tecrübeye rağmen bir büyük bardak çay da içerek, sahura hazırlanmak üzere yatağına uzanıyordu. Yatakta uzun bir süre gelmiş geçmiş nice kafasını karıştıran meseleleri düşünürken, küçük oğlunun gelip de -baba sahur vakti sofra hazır uyarısıyla uyanıyordu. 

Nasıl olup ta o kadar karmaşık mesele arasından sıyrılarak uykulara daldığını anlamıyor, uyuduğuna hayret ediyor, seviniyordu, uyutan ve ruhunu dinlendiren Rabbine şükrediyordu.
Şükrediyordu. Aklına gelen etrafındaki değişik nimetlere ve güzelliklere ve insanın daha rahat yaşaması için sunulan kolaylıklara- sağlığına şükrediyor ve hamdediyordu.

Alemi ve Hayatı Yaratan tarafından  bize özel bahşedilen hayatın -zamanla,  mekanla ve imkanla- sınırlı çizgisi dahilinde hep iyiyi hayrı güzeli faydalıyı aramayı bulmayı, bulamasak ta o yolda arayanlardan olmayı nasip etmesini niyaz ediyordu.

21 Mayıs 2019 Salı

İrade

Kontrol insan, irade, oruç  kelimelerinin birbirleriyle bağlantılı anlamları konusunda düşünürken, Mümin Sekman'ın KİGEM sitesinde " irade nedir ne değildir" başlığı altında tafsilatlı bir yazısını okudu. Kafasında gölgede kalan bazı noktaları aydınlattığı için Mümin Sekman'ı takdir etti. 

Yazıdan alınan bir kaç paragraf;

"Sözcük kapsamında irade, ‘İnsanın herhangi bir eylemi gerçekleştirme yolunda iç ve dış koşullarıyla belirlenen bilinçli kararlılığı’ olarak tanımlanabilir....

İradenin iki temel bileşeni vardır. Bunlardan biricisi ‘seçme ve karar verme’, ikincisi ise ‘eylemdir.’

1. Seçme ve karar verme: Kişi zor istemlerini eyleme dönüştürebildiğinde iradesini kullanmış olur. Özgür seçimler yapamadığımız zaman, seçim yapsak bile bu seçimler doğrultusunda eylemde bulunamadığımız zaman bir irade eksikliği yaşarız. İrade eksikliği gösterdiğimizde de kalitesi düşük bir varoluş sergilemiş oluruz. 
İradenin yaşamımızdaki temel işlevi, kişiye çevresini kontrol etme fırsatını vermesidir.
Önemli önemsiz pek çok konuda iradeli davranışa ihtiyacımız vardır. Meslek seçerken, iş veya eş seçerken, gömlek alırken bile irademizi sergilemeye ihtiyacımız vardır.

Doğmak elimizde değildir, ölmemek de elimizde değil (bunları kabul etmeliyiz), ancak bu ikisi arasında nasıl bir ömür süreceğimiz elimizdedir ve yapacağımız seçimlere bağlıdır.
2. iradenin ikinci boyutu ‘eylem’: Yaptığımız seçimler, gözlenebilir nitelikte olur veya olmaz. Eylemde bulunduğumuzda, yaptığımız seçimler gözlenir hale gelir.

İsteğe bağlı eylemler:
Yapmak ve yapmamak bireyin elindedir. Birey, kendi iradesi ile bunu ister ve yapar. O yüzden birey, kendi yaptığı işlerden sorumlu olur. Okumak, çalmak, çalmamak, yapmak, yapmamak… gibi. İnsan, kendisinde bulunan ve bir bütün olarak kabul edilen iradesini kullanarak bu hareketleri yapar. Gerçekte insan yaşamı, sürekli bir tercihler zinciri şeklinde devam edip gitmektedir. İnsan kendisinde bulunan iradeyi kullanarak hayatına yön ve şekil verir.
Eylemlerinden sorumlu olur. Bu eylemlerinde kendisi tercih yaptığından, herhangi bir şeye mecbur değildir. Böylece bu yönüyle yapılan tercihler, hayat boyu bireyin uygulamaları ve yaşam tarzını oluşturur. İsteğe bağlı olmadan yapılan eylemler (refleks hareketler): İnsanların kendi iradesi ve isteği olmadan oluşan eylem ve hareketlerdir. İnsanın acıkması, hasta olması, unutması ve yanılması gibi hareket ve eylemler olup, bu olgular iradenin etki ve kapsama alanına girmeyen eylemlerdir."
...
Son söz: Hayırlı eylemler gerçekleştirmek için  bilinçli kararlılığımızı arttır, irademize kuvvet,  gönlümüze cesaret ver Allahım.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...