16 Mayıs 2019 Perşembe

Tasarruf Tasavvuf

Ramazanın kaçı oldu acaba diye aklından geçeni cevaplayamadan klavyenin tuşlarına dokunmaya başladı. Ne farkeder ki Allaha şükür sağlıklıyız, biteceği çevremizdeki telaştan anlaşılır dedi. Kafası öğleden sonrasının her zamanki bezginliğine karışmış uyuşukluk içindeydi. Bu durum Ramazan ayı dışında da olurdu. Oruçlu iken ise bezginlik denmese de halsizlik olarak ifade edilebilir. 
Bu halsizliğin bir çok faydası yanında özellikle normal zamanlarda öfkeyle kızgınlıkla karşılık vereceği olayları,  hoşgörüyle kayıtsızlıkla karşılayabilmesi olduğunu farketmesiydi. Boşveriyordu, insanın gücünü eksiltecek ekstra eylemlere/ fikirlere bünyesini kapatıyor, adeta tasarruf moduna giriyordu. Tasarruf modu ifadesinin  yanlış olabileceğini tasavvuf modu ifadesinin - ramazan ayı için- daha uygun düşeceğini düşündü. 
Bu kayıtsızlıkta yaşının 15 Mayıs itibarıyla bir kademe daha artmasının da etkisi mi vardı acaba? Önceki akşam evde çocukların paylaştıkları, iftar sofrasındaki muhabbetleri ne kadar hoş olsa da, bir yaş daha eskimişti işte. Sadece bedeni, saçları, vücut kimyası değil takvimler bile bu gerçeği tescilliyordu.
"Neye takıyorsun herşeyi, öyle de böyle de zaman eskitiyor öğütüyor seni" diyerek bıraktı klavyeyi... 

15 Mayıs 2019 Çarşamba

Sona Doğru.

Sona doğru. Hangi iş ya da işlem olursa olsun sürecin sonuna doğru bir tatlı telaş başlar. Biteceği ve yeni bir sürece başlanacağı için. Yeni bir süreç demek belirsizliklerle dolu bir nice zaman işleri sonuçlandırıncaya kadar uğraşmak demek.
Sona yaklaştıkça önce başlangıç düşünülür, gelişen aşamalar sıkıntılar ortaya çıkanlar kritik edilir. Eğer yıpratıcı yorucu bir iş ise sonuna yaklaşılan, telaş daha da artar. Bir an evvel bitsin de dinlenelim. Bir an evvel bitsin de  mükafatına erelim. Diye düşünülür. Sabrın en çok sınandığı nokta burasıdır.  O nedenle bir işin sonuna yaklaşınca dervişlerin sükunetini takınıp Hz. Eyyüp (A.S.) ın sabrını istemek lazımdır.
Bu hayatın ilk yıllarında çocukluk gençlik dönemlerinde insanoğlunda bulunmayan hususiyetlerdendir. Hayatın çemberinden geçe geçe pişe pişe sabrı, beklemeyi öğrenir insan. Ateşi ilk defa görüp de elini uzatan bebeğin bir daha ateşe elini uzatmaması gibi, sabır da insan olgunlaştıkça gelişir  diyebiliriz.
Bazen de başlanan işin bir an önce bitmemesinden dolayı vazgeçenler olur. Beklemekten ilerisi bir türlü görülmeyen ancak çalışılıp iş geliştikçe oluşacağı varsayılan bir belirsizliğin peşinde gayret etmek bazılarını zorlar ve bırakıverirler. Tezcanlı, sabırsız olarak adlandırılır bu şahıslar. Ve bazen bu tıynette olanların bir baltaya sap olması zor olur. Çünkü baltaya sapı takmak işlemi de belli emek, sabır ve gayret ister.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Düşünmek

"Hayırlısıyla oruca başladık, sonuna kadar tutabiliriz inşallah" diye başladı yazısına . 
12 yıllık bir sürecin sonunda bir yıl oruç tuttuğunu, 48 yıl aksaksız oruç tutan bir insanın dört yıl devamlı oruç tuttuğunu düşündü. 
Parça parça olsa da, toplamında ortaya çıkan rakamı düşündü. 
Faydalarını düşündü.
Sabrı, kararlılığı, sağlıklı yaşamayı, empatiyi, açın halinden anlamayı, bir işe başlayıp da sonucuna ulaşabilmenin verdiği hazzı, düşündü.
Belki de oruçlunun iftar sofrasında mutlu olmasının sebebi, sonuca ulaşabilmesi de olabilir. Kararlı insanın neler başarabileceğini orucu tamamlamakla öğrendiğini düşündü. 
Özellikle küçüklerin ilk orucunda bu hazzın çok daha fazla olduğunu düşündü. Başlangıçta, akşama iftar sofrasına orucu bozmadan ulaşabilecekmiyim tedirginliğini, başarınca sevincini düşündü.
İhtiyarların ve hastaların kronik hastalıkları nedeniyle acaba tutabilirmiyim. Doktorların uyarıları ve vücudunun halsizliğinden ötürü kendine güvenememesi sebebiyle yıllardır tuttuğu orucunu tutamamasının verdiği burukluğu ve kaderine razı olmuş insanların sessizliği ve dinginliğini düşündü.
Gücünün yettiği güne kadar tuttuktan sonrasında oluşan tutamamazlıkların, tutamayanın samimiyetiyle bağlantığı olduğunu, tutamayanların da müsterih olması gerektiğini düşündü. 
Herkesin hesap günü ayrı ayrı hesap vereceğini düşündü. 
Tutuyor tutmuyor diye ayrım yapmanın ayrıştırmanın yerine, herkesin kendi koşullarına göre, kendi vicdanıyla karar verip kararının sonucuna katlanması gerektiğini, düşündü. 
"Herkesin hesabı kendine" dedi.
...
Sonra gençlik yıllarını düşündü. 
Oruç tutmayan/tutmayanlara karşı keskin düşüncelerinin olduğu gençlik zamanlarındaki kararlılığını, sanki herkes kendi gibi ve herkes kendisinin aklından geçen  doğru bildiklerini yapmak zorundaydı. 
Nasıl bir mantık onu  o noktaya sürüklemişti. 
Zamanla hayatın akıntısı farklı girdaplara götürdükçe, farklı görüşler düşüncelerden insanlarla karşılaştıkça, Karaköy'ün o sınırlı çevresinde yaşarken, dar alanın düşüncelerini de daralttığını sınırladığını düşündü. O yıllar radikal gençlerce sokakların bölündüğü, şehrin ana görüş olarak ikiye ayrıldığı yıllardı. Ve o da bulunduğu yaşadığı  mahal itibari ile etkilenmişti. 
Hoşgörü, tahammül, empati, merhamet, farklı bakış açısı gibi kelimelerin/kavramların beyninde bulunan anlam kutucuklarının içini zamanla doldurduğunu düşündü.
...
Hayatın içinde yaşadıkça, tecrübe ettikçe merhale merhale gelişen ve olgunlaşan düşünceler ve düşüncelerin inkişafına bağlı olarak değişen, ıslah olan, terbiye olan  hal ve davranışlar, insanı diğer canlılardan ayıran özelliklerden mi?
Delifişek gençliğin keskin fikirleri ve fikirlere bağlı eylemleri, zamanla gerçeğin sert kayalıklarına vurdukça  evriliyor, törpüleniyor mu?

Olgunlaşmak bu mu?

2 Mayıs 2019 Perşembe

Bayram

Üç aylar Recep, Şaban ve Ramazan. Recep ilk alarmdı. Şaban ikinci ikaz. Üç aylar girdi denilerek kendilerine çeki düzen vermesi istenirdi bir kısım gençlere. Çünkü artık eğer sağ olunursa hiçbir şey o toplumda yaşayan kişiyi gelen Ramazan sathı mailinden ayıramazdı. Yani durdurulamaz bir şekilde her şey Ramazana doğru akardı. Herkes kendini o akan zaman içinde hazırlamak zorundaydı. Ve  toplumun manevi dönüşümü ya da manevi tansiyonu/ heyecanı artardı. Çünkü gelen Mübarek Ramazandı.
Eski zamanlarda Ramazan daha on beş yirmi gün öncesinden gelirdi evlere. İlk onbeş gün hazırlık aşamasıydı. İkinci bölüm Oruç tutmaya başlama idi. Üçüncü on gün bayrama hazırlık safhası idi. 
Ve bayram. Aşama aşama hazırlana hazırlana gelen bayramda coşku ve sevinç özellikle çocuklarda zirveye tırmanırdı. 
Çocuklar için, yarım yamalak tutmuş olsalar da, iftar sofrasında bekledikleri, ezan sesi ile büyüklerle birlikte oruç açmaya katıldıkları için ve bazı geceler sahura kalkabildikleri için  bayram bir mükafattı. Ve bayram herkes kendi çapında hazırladığı hediyelerle, çocuklara verdikleri bahşişlerle mutlu edildikleri için, bayramdı. 
Halen bayram dendiğinde coşku ve mutluluk  hatırına gelir bir kısım insanların zihnine ve mutluluklarını sevinçlerini "bayram ettik" diye tarif ederler.
Şu an  "çocuklarımıza bayram ettirebiliyor muyuz?" diye sorulsa, çoğumuz, "eski günlerdeki gibi değil"  diyeceklerdir.

Durgun Günler

Günler geçiyor. On beş Nisandan bu yana  blog sayfasına dokunmadığını yine hatırladı. Bir şey bloga girmesini engelliyordu, ama ne ? Çevresinde oluşan gelişmeler zihnini fazla etkilediğinden fırsat bulamadığından mıdır ? İstek duymadığından mıdır? Her zaman yaptığı aklına gelenleri sıralamak istemediğinden, ciddi konular aradığından mıdır? Her neyse belli aralıklarla sayfasına kontrol eden arkadaşlarından bir kaç defa  soru gelince kendini zorladı.
,,,
Ramazan ayına bir kaç gün kaldığı halde şehirde de kendi gönlündeki gibi bir kayıtsızlık oluşmaya başladığını hissetti. Sanki Ramazan eski Ramazanların havasında değildi. Halkın, sebebi belli olmayan bir sükuneti vardı. Her zaman yaşadığı Ramazan öncesi hazırlık telaşına etrafında rastlayamadığını farketti. Ya da vardı da kendi gözlem alanları içerisinde yoktu. Bilinmez. Acaba ekonomik şokların etkisi mi, geçim ve  seçim gerginliği içinde yakında kavuşacağı Ramazana bu sebeple mi hazırlanamıyordu. 
Ancak, sessizliklerin derinlerde karanlıklarda kalan kaygılardan dolayı oluştuğunu kendi hayatından biliyordu. Derinliklerde kalan, belli edilmek istenmeyen ne olabilir? Her zaman coşkuyla karşılanan on bir ayın sultanı Ramazanı bile coşkusuz karşılamaya yol açacak kadar etkileyen nedir? Sultanı karşılayacak, mutlu edecek armağanlar sunamamak korkusu mu? Ancak önemli olanın iyi günde de zor günde de Ramazanda yapılması gerekeni yapmak değil mi? Temel amaç saf gönülle Oruç ibadetini huşu içerisinde yapabilmek değil mi? Sofraya  birlikte ve sağlıkla oturabildiğine şükrederek "Allah ne verdiyse" paylaşabilmek değil mi? 
Dense de yeni bir çağın başlangıcındayız.  İsteklerin devamlı arttığı, kanaatın, bu da yeter, buna da şükürlerin  kaybolmaya başladığı haz çağının/ hız çağının  belirledikleri önceliğimiz oldu artık...

15 Nisan 2019 Pazartesi

Hakimiyet

1983 yılı Okulun Bucaya taşındığı ilk dönem olabilir. Hatıralar yanıltabilir. Acaba Alsancaktaki  Erlaçin Anfilerinden birinde miyiz. Anfide bir kaos bir uğultu, o kadar çok gürültü var ki kimse kimsenin dediğini anlamıyor. Birden kürsünün yanındaki kapı açıldı. İçeriye giren orta yaşlı birisi yavaşça kürsü kenarına doğru yürüdü. Ve ön sıradaki öğrencilere vizelerle ilgili bir şey fısıldadı. Daha ağzından çıkacak  cümlenin ilk kelimeleri anca söylemişken, cümlesini daha  tamamlamadan anfideki uğultu, sanki havası aniden vakumlanmış bir fanus gibi birden bire azaldı. Anfi, o adamın girişinden sonraki ilk dakikada yere iğne düşse duyulacak bir sessizliğe bürünüverdi. Sessizlik  anfiye giren adamın hakimiyetini tescilliyordu. 
Sonra sakin sakin anlatmaya başladı. Kelimeleri, beden dili, ifadelerindeki sükunet ve içtenlik  dinleyiciye önem verdiğini dinleyicileri (öğrencileri) sevdiğini belli ediyordu. Ve ilk dakikalardan itibaren öğrencisiyle hoca arasında bir sevgi bağı oluştu. Okulun son döneminde Endüstri İlişkileri dersinin hocasıydı. Yeri geldi Hz Peygamberi anlattı. Gandiyi anlattı. Yunan  Şehir Devletlerini Yunan Demokrasisinin ne menem bir şey olduğunu, Yunan Medeniyeti ile ilgili bilmediklerimizi anlattı, eleştirdi. Gün geldi. Amerikada arizona çölündeki fedakar karıncaları anlattı. Fransadaki öğrencilik yıllarına ait hatıralarını paylaştı. Fransızların şark diplomasını ilk defa ondan duyduk.Ve "Türk Milleti zekidir çalışkandır" vecizesi ile ilgili anısı hâlâ hatırındadır.
O anlattıkça öğrenci kitlesi sessizce ve saygıyla dinliyordu. Derslerden kaçmak için bahane bulan öğrenciler onun dersinde anfideydi. O sakin adamın, heyecansız iyiniyetle bildiklerini anlatan adamın dersi, diğer derslere göre çok daha fazla öğrenci kitlesini barındırıyordu. Misafir öğrencilerden oturma yerleri dışında aralar bile doluyor ve çıt çıkmıyordu. Sevgi, saygı ve kitleye hakimiyetin nasıl bir kabiliyet olduğunu o adamın ders anlatışında müşahade etmişti.

Kimdi bu Adam. (Halk arasında "adam gibi adam" denir ya bu yazıdaki adam o anlamdadır.) 
Prof Dr. İlter AKAT. Hepimizin er geç gideceği yere gitti. Allah Rahmet Eylesin.

(Son dönem iş hukuku dersinden kalıp tek ders için  mezuniyeti uzayınca çok fazla irtibatı kalmamıştı okulla. Çünkü arkadaşları mezun olup görevlerine başlamışlardı. O ise göçmen kuşlardan geride kalan, kanatları kırık bir leylek gibi beklemişti. Kibar, Osmanlı Beyefendisi tanımına tıpatıp uyan, İş Hukuku Hocası Prof Dr. Adnan Gülerman'a durumunu anlatmıştı ama. Nafile. İkinci yarıyıl dersi için, tek ders için  bir yıl... Beklemişti.)

12 Nisan 2019 Cuma

Nisan Ayı

Nisan ayının üçte biri geçti. Mayısa 20 gün kaldı. Şehirde bir kaç günden beri aralıklarla devam eden yağmur ve kapalı hava nedeniyle uzak dağların yeşilliği sislerin arasında kaybolmuştu. Şehrin güneyindeki sislerin etkilemediği yakın tepelerdeki yeşilliklerle, uzakta çiçek açan papatyalarla dolu yamaçların  beyazlığıyla  avunuyordu. (11.04.2019:17.00)
...
Sabah evden çıkmadan önce hava durumuna baktı. Öğleden sonrası için yağmur olasılığının yüksek olduğunu bildiriyordu. Havanın ılıklığına güvendi. Şemsiyesini aldı, pardesü giymeyip sadece ceketini giydi. 

İşyerinde oda kalabalıklaşınca ve masasına ilin en başarılı yöneticisi kurulunca, emeklilik günlerini hayal eden köşedeki reise elindeki kitap poşetini göstererek işaret etti. 
Çocukların okuduğu kitapları iade etmek amacıyla kütüphaneye gitmek için dışarıya çıktığında havanın sabaha göre daha da serinlediğini farketti. Hatta birkaç defa hapşırdı da.

Gökyüzü yağmur bulutlarıyla dolmuştu. Kütüphaneden işyerine doğru sokak aralarından ilerlerken bir ara yuvarlak biçimli küçük bir bulut aralığından aydınlık vurdu önüne. Güneş ışığı değil aydınlık. Güneşin nerede olduğu belli değildi. Beyaz bir bulutun nereden buldu ise bulup süzüp getirdiği bir ışık demetiydi önüne gelen. 

Acaba dedi. Bulutlarla kapkaranlık bir gökyüzünde sabah saatleri olmasına rağmen batıdan açılan bir yuvarlak delik olsa ve aydınlık vursa yeryüzüne, yeni uykudan kalkan biri şaşırabilir diye düşündü. Uyanan kişi uykulu uykulu mahmur gözleriyle bulutlarla kapalı gökyüzüne baktığında batıdan vuran aydınlığı farkettiğinde akşamüzeri mi acaba diye düşünebilir. 

Bunu batıl düşüncelerin bulutları arasında gerçeğin ışığını arayanların haline benzetti. Pusulası sağlam olmalı insanın dedi. Eğer vazgeçmezse insan aramaktan, araya araya  bulur birgün, Hazreti İbrahim gibi, diye düşündü.

Sonra; gerçeğin ne kadarını buldun da etrafına ders verir gibi yazıyorsun diye sorguladı.

Karmakarışık ifadelerle  söyledikleriyle eyledikleri birbirini tutmayan insanların bulunduğu ve hakim olduğu bir zamanda ne anlatıyorsun diye kendisine sitem etti. 

Sonra da, onlardan farklı mısın ki kenara sıyrılıp, kendini üstte gören bir pozisyondan ahkam kesiyorsun diye kızdı ve klavyeyi bıraktı. (12.04.2019:14.23)


9 Nisan 2019 Salı

Öylesine

Büroda bulunan personeli şöyle bir incelediğinde, o anda  çoğunun kendi halinde önündeki işle meşgul olduğunu gördü. Çalışma gününün son saatleri olduğundan mıdır nedir? Saat 16.44 ü gösterirken  hepsi durağan bir haldeydi. Ama bir dakika sonra uzak köşede oturan emekliliğini düşünen arkadaşı ona takılarak kapıdan çıktı gitti. Ardından diğer arkadaşı tam kapıdan çıkarken gülümseyerek selam verdi ve kapıyı kapattı. Solunda oturan kafası düğünle meşgul arkadaşı ise nedense o da ayaklandı. "Yazın varsa imzalar atılmış Abi" dedi. Ardından yazıcıdan evrak çıkararak mühürler basmaya başladı. 
Bu arada dışarı çıkanlar tekrar yerlerine geldiler ve oda eski kadrosuna kavuştu. Sonra kendisine bakarak gülümsemeye ve dillenmeye başladılar. Hepsi de blogla ilgili değişik sözler söyleyerek muhabbeti devam ettiriyorlardı. 
Ortaya bir sohbet konusu çıkmasına vesile olduğu için, yine de kendini çevreye yararlı sayıp teselli oluyordu. Ama arkadaşlarının amacı zamanın bir an önce geçerek 17.00 olması ve kapıdan bir an evvel çıkıp gitmek miydi acaba? diye düşünmeden edemedi. İçlerinde yaşını başını almış olan değerli arkadaşı "bunu da yaz" deyip kapıdan çıkıp gitti. O da kırmadı arkadaşını ve  yazdı.
Ama sonra kendisine kızdı. "Yazık" dedi."Allah sana akıl fikir vermiş sen nelerle vakit geçiriyorsun, ciddi  düzgün konular bulmalısın." diye hayıflandı. 17.00

8 Nisan 2019 Pazartesi

Hazırlık

Hazırlık. Neye nasıl başlayacağını düşünmek, yapacağı iş, eylem neyse onu planlamak, medeni düzenli bir insan için  esas olması gerekendir. O ise deneyimsiz olmanın getirdiği bir umarsızlık içindeydi.
Tuşlara basarak aklına gelenleri yazmak. Daha sonra yazdıklarını okumak. Beğenmemek. Tümünü silmek. Yeniden başlamak. Bu işlemlere tamam oldu diyebileceği bir aşamaya gelinceye kadar devam etmek. Öyle yapmıyordu. Hızla tuşlara basıyor, eğer hatalı kelimeler gözüne çarparsa düzeltiyordu. Eski yazılarında kelime hataları bulunmasına rağmen düzeltmediği çok oluyordu. Nasılsa okuyan esasını anlıyor diye düşünüyordu. Ancak belki de farketmediği, küçük bir hata bile olsa okuyanın gözünde intibaının itibarının azalacağı idi. Bu umarsızlıktan kurtulmak zorunda hissetti. Kendi kendine, yazılarıyla ilgili bu çıkarsamayı önemsedi. Ve bu günden itibaren dikkat edeceğine dair kendi kendine söz verdi.  
Oturduğu masanın solunda oturan  evlilik hazırlıkları, düğün telaşıyla kafası karışık olan iş arkadaşı ise sağ elinin parmaklarının uzanacağı yakınlıktaki radyoyu kurcalayarak, dinleyerek ve çevresine dinleterek rahatlıyor, düğün stresini üzerinden atmak istiyordu. Ama nafile bir çabaydı. Çünkü düğün günü yaklaştıkça sanki dar bir çembere girecekmiş hissinin gitgide artacağını, bu sıkıntının düğün başlayınca sona ereceğini ise bilmiyordu. Yaşayacak ve öğrenecekti.
Çevresine belli etmiyordu ne durumda olduğunu, ama başından geçenler tecrübesi olanlar -pek belli etmeselerde- durumu biliyorlardı. 
İş yerinde çalışma zamanının son dakikalarına yaklaşıldığından, " artık bu gün için yeter" dedi.

2 Nisan 2019 Salı

Kitaplar

Akşam üzeri işten yorgun argın eve geldiğinde kapıda önce eşi karşılardı. İçeriye adım atar atmaz takım elbiselerini değiştirir, ev kıyafetlerini giydikten sonra salona geçerdi. Salonda  televizyon ve kitaplar bekliyor olurdu. Üçü küçük oğlunun okumak istediği Amerikalı yazar Jack London'un kitapları, biri Nihat Genç'in Köpekleşmenin Tarihi isimli bir kitabı ile Dücane Cündioğlu'nun fikirlerini serdettiği Hz İnsan isimli emanet bir kitaptan ibaretti.

Artık o gün ruh durumu hangi kitabın konularına meylederse o kitabı eline alır, yemek vaktini haber veren eşinin ikazını ya da çocuklarının ikazına kadar kitaplarla haşır neşir olurdu. Okur düşünür, okurken düşünür, bazen düşünmesi uzun sürer daha sonra diğer sayfayı çevirirdi. Aklına nice fikirler gelirdi. Bu fikirleri ve kitaptaki bilgileri bir not kağıdına yazdığı günler olmuştu eski zamanlarda, gençlik zamanlarında. Şimdi ise okuduklarıyla ilgili notlar almak zor geliyordu. Ama not almadan okumak da sanki film seyretmenin bir başka hali gibi -boş- geliyordu.

Uyku zamanı geldiğinde bazen seyyar pilli okuma lambasını ve okumakta olduğu kitabı da yanına alıp -gece canı okumak isterse diye- yatağının başucuna koyduğu olurdu.

Nihat Genç'in Köpekleşmenin Tarihi kitabını okurken sanki Nihat Genç karşısında heyacanla anlatıyor gibi gelirdi. Yazarın öfkeli heyecanlı halini bildiğinden o da kitabın adrenali yüksek satırları arasında, olayların anlatılışına göre yazarla beraber kızıp, yazarla berbaber üzüldüğü, kahrolduğu olurdu. O sebeple kendini iyi hissetmediği vakitler Nihat Genç okuma zamanı değildi onun için. Dücane Cündioğlu bir başka aleme götürürdü. Sakin, sessiz sadece fikirlerin analiz edildiği, ameliyat edildiği ameliyat masalarında karşılıklı otururlardı. Doğal olarak hep anlatan Cündioğlu hep dinleyen kendisi olurdu. Bu arada yazarın aklından geçen  düşünceleri ne kadar açık şekilde kitaba yazabildiği, anlatabildiği, içindekileri ifade edebildiğini takdir ederdi. Kitabı kendisine veren arkadaşının altlarını çizdiği bazı cümlelerin kendisinin ilgisini çekmediğini, o cümlelerden önce başka cümlelere kendisinin daha çok ehemmiyet verdiğini de farketmişti. Kendisi başka renkte bir kalemle çizseydi ilginç olurdu diye düşündü. Ama emanetti. Sadece okumak ve düşünmek üzere izin almıştı.

Bu arada yazarların  içlerinden gönüllerinden geçenleri/dertlerini okuyucuya anlatarak aktarmak ve ızdıraplarını ve sevinçlerini paylaşmak istediklerini, samimiyetlerini hissediyordu.

Bazen kitapların eksildiğini evin başka odalarına götürüldüğünü görüyordu. Küçüük oğlunun dağınık yatağının başucunda  kitap gördüğünde, ya da yatağına uzanmış dalgınlıkla kitap okuduğunu görünce seviniyor kapısını memnuniyetle yavaşça sessizce kapatıyordu.
.. 
Evin üst katında nice okumak için sıraya koyduğu kitap olmasına rağmen, neden onlara fazla dokunmadığını da düşündü. Onlar elini altındaydı. Bir gün kitap tedarik edemeyecek duruma düşerse eldekileri o zaman okurum diye mi düşünüyordu acaba?

28 Mart 2019 Perşembe

Kum

"Kafasını kuma gömmek" deyimi geldi aklına, nerden geldiyse. Etrafında nice problemler sıkıntılar var iken bu sıkıntıları görmemek için kendisini dış dünyaya kapatanlara verilen bir isim. 
Bilenler, her konuda fikri olan bir kısım değerli zevat, özellikle devekuşlarının böyle bir eylem yaptığını anlatırlar. Ancak ilmin ve mantığın süzgecinden geçirince bu anlatılanın  hayatın gerçeğine ters olduğu anlaşılır.  Çünkü kuş hava almadan yaşayamaz.  Solucan ya da köstebek gibi toprak altında yaşayacak  özelliklere sahip olarak yaratılsaydı  o zaman mesele olmazdı.  
İnternette konu hakkında bir araştırma yaptığında ise, kafasını kuma gömme diye bir durum olmadığı, sadece devekuşlarının fotoğraflarını çekenlerin objektifine yansıyan bir yanılsama olduğunu anladı. Ancak yine de yerleşmiş olan bu deyim halk arasında genel kabul gördüğü için düşünmeden incelemeden, irdelemeden yaşayanlarca gerçek sanılır.
Ancak, fotoğrafın neden kafasını kuma gömmüş şekilde çekildiği araştırılınca; Kuşun yavruları için bir çukur açarak yumurtalarını yerleştirdiği, üzerine kuluçkaya yattığı, arasıra yumurtalarını yerlerini değiştirdiğini, ayrıca otlaklarda yem ararken küçük kafasının otların arasında görülmez olduğunu, bu nedenle uzaktan bakanlarca kafasını kuma gömmüş gibi algılandığı anlaşılır.
İşte hayatın gidişatı içinde, insan oğlu dahil nice canlının  hal ve hareketleri, o andaki pozisyonuna göre değerlendirilebildiğinden yanlış anlaşılmalar, farklı peşin hükümler, çirkin yakıştırmalar, yaftalar yapıştırılır ve belkide bir ömür boyu o iz kalır. 

"Allah, böyle yakıştırmalardan, yaftalardan, pozisyonlardan cümlemizi korusun. Ve her zaman peşin hükümlerden uzak davranışlar ve fikirler içinde, açık fikirli, hür düşünceli olmayı nasip etsin" diye niyazda bulunarak bilgisayarı klavyeyi bir gün sonra tekrar açmak üzere bıraktı. 

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...