11 Mart 2019 Pazartesi

Pul Bitince

Sanat okulunun ikinci sınıfında okurken yaz tatilinde mahallelerinde bulunan ekmek fırınında çalışmaya başlamıştı. Fırında yaşı en küçük ve işi en bilmez olduğundan her işe gönderiyorlardı. O da gençliğinin verdiği güç ve bir işe yarıyor olmasının sevinciyle elinden geldiği, gücünün yettiğince koşturuyordu.
Özellikle ilk haftalığını tahmin ettiğinden daha fazla olarak aldığında şevki daha da artmıştı.

Ne işler yapmıyordu ki. 
Eline aldığı bir bayrak direği gibi uzun, ucunda bir yığın paçavranın bağlı olduğu fırın temizleme bezini yıkamak için,  gecenin ikisinde in cin top oynarken şehrin caddelerinde, yakındaki caminin her zaman şırıl şırıl akan suyunun doldurduğu yalağa yöneldi. Karanlıklardan çekinerek ıssız yollarda bilinmez karanlıklara saklanmış sokak köpeklerine dikkat ede ede gidip geliyordu.

Daha sonraki günlerde alıştı. 

Fırının üst bölümünde hazırlanan ekmek hamurlarını fırın ağzına yerleştirmek ve hamur kabarınca kürekçinin erişebileceği bir yere koymak, o hamurlara fırının adı ve ruhsat numarasının yazıldığı pulları tek tek yapıştırmak ( hamura batırmak da denebilir);
Pişen ekmekler fırından çıktıktan sonra tezgahın yanına sıcak sıcak dizmek, eğer dizme işlemini geciktirirse biriken ekmekler üst üste yığılıyor, kürekçi fırına küreğini rahatça sokamıyordu.
 Sabaha karşı fırın dağıtım aracı olarak kullanılan 1967 model tek kapı anadol otomobiline arkasına ekmek kasalarını yerleştirmek, o araçla şoförün yanında ekmek dağıtımına çıkmak.
Gündüz mobiletle yakın bakkallara ekmek dağıtmak, kasada ekmek satışı yapmak, arka sokakta bulunan depodan odun getirerek fırın ağzına yığmak, fırını yakmak ve yanar vaziyette tutmak... Aklına gelen görevlerden bazılarıydı.
Fırında ekmeğin altına yapışan pulların azaldığını farketti.
 -Ramiz Abi pullar bitecek pul lazım." Ramiz Abisi de  tamam hallederiz" dedi.

O gece fırına geldiğinde pulların çok azaldığını, yetmeyeceğini anladı. Ne yapalım diye düşünürken gazete kağıtlarından pul biçiminde  kesip yapıştırabileceğini düşündü. Ustaya söyledi. Usta hiçbir şey demedi. Ustanın gözü önünde ekmek hamurlarının arkasına gazeteden kesilen pulları yapıştırmaya başladı. Pullar farklı haber parçalarından oluşuyordu. "Bu ekmeği yiyecek olan arkadaki küçük haberi okuyacak, diğer ekmek ile birleştirerek hem ekmek yiyecek, hem bulmaca çözecek, hem de bedava haber okuyacak" diyerek gülümsedi.
...
O gece fırının davetsiz hiç  istenmeyen misafirleri de vardı. Aniden açık gri renkli, kapılarında .... Belediyesi Zabıta Amirliği Resmi Hizmete Mahsustur yazılı bir cip durdu fırının önünde. İçinden dört kişiden müteşekkil belediye zabıta ekibi indi. Aceleyle sanki bir baskın havasında hamurların hazırlandığı üst bölüme çıktılar. Arka tarafları hızla dolaştılar. Ve pişen ekmeklerden bir kaçını alarak eski radyonun üzerinde duran  teraziyi, bakkal terazisini istediler. Ekmekleri tartmaya başladılar. Bu işlem hızla oluyordu ve fırındaki herkes gergindi. O da gerginliği hissetmiş gerginliğinin üzerine zabıtayla ilk karşılaşmanın heyecanı da eklenmişti.

Zabıta amiri olduğu her söze verdiği cevaplarla ve diğerlerine verdiği emirlerle belli olanı;
-Fırın sıhhi değil, unlar temiz yerde depolanmıyor. hamurhane tozlu,
Elindeki ekmeğin alt kısmına baktı.
-Ekmeklerin arkasındaki nedir? Buraya fırının ismi yazan pul yapıştırılması gerekirken siz gazete kağıdı yapıştırmışsınız. Kaçak fırın mı burası, nedir? Ayrıca bu ekmeklerin gramajı eksik tutanağa yazın, ceza makbuzunu da imzalatıp tebliğ edin." dedi. yanında duran genç zabıtaya.
Fırın sahibi;
-Pul bugün bitmişti. Yarın matbaadan alacaktık. Ekmeğin firesi var, bakın hamur iken ağırlığı belirlenen gramajın çok üstünde." diyecek oldu.
Amir; -Beyefendi, fırının adı yazılan pul, ekmeğe yapıştırılır ve  fırından çıkan  pişmiş ekmek tartılır. Kural budur. diyerek hemen susturdu. 
Makbuzların arasına karbon kağıdı yerleştirilerek, kusurlar ve kabahatler ile ceza bedeli yazıldıktan sonra, fırın sahibi öfkeli öfkeli kağıdı sanki yırtacakmış gibi bir tavırla okumadan imzaladı.
..
Fırın çalışanları sabaha kadar ağzını bıçak açmıyacak halde sessizce çalışmaya devam ettiler.
Sabah, fırıncı Ramiz Usta gece kesilen ceza makbuzunu da alarak;
 -Ben belediyeye gidip başkanla konuşacağım" diyerek erkenden çıktı.
 Ceza daha esas deftere işlenmediği için iptal ettirme ihtimali vardır diye düşünüyordu.
...
 Sonraki gece işe geldiklerinde Ramiz Abinin suratı bir karıştı.
-Ne oldu Ramiz Abi dedi Hamurcu Hamza. -Ne yaptın cezayı belediyede iptal ettirebildin mi?
Ramiz Abi; -Belediye başkanının odasına girip derdimi anlattım. Tanışırız. Gençlik zamanlarımızdan iyi kötü muhabbetimiz vardı. Ceza makbuzunu aldı. Zile bastı gelen hademeye bunu zabıtaya götürün cezayı yazan gelsin, bize de iki orta kahve. dedi. kahveleri içerken elinde defter ve makbuz koçanlarıyla zabıta memuru geldi. Efendim gece nöbetçileri eve gitti. Gece yazdıkları makbuz koçanlarını size getirdim.
Başkan; -Ramiz Beyin makbuzunu iptal edelim. dedi.
Koçanları karıştıra karıştıra sonunda makbuzu ve makbuza yazılanları bulup başkanın önüne uzattı, kulağına bir şeyler fısıldadı. Başkan memuru dinledikten sonra  tutanakta yazılanları da görünce birden geri çekildi.
-Sen gidebilirsin bu evrakları biraz sonra gelir  alırsın. diyerek zabıta memurunu gönderdi.
Alnını kırıştırdı,
-Ramiz Bey zor dedi. İptal edemem, ben bunu iptal edersem sonum iyi olmaz. Gel bak ne yazmışlar. Sen de imzalamışsın.
Merakla masasına gidip;
".... günü zabıta ekiplerimizce İzmir Caddesi üzerindeki karaköy ... fırınında yapılan denetimde ekmeklerin gramajlarının eksik olduğu, fırın tanıtım pulu yerine ekmeklerin arkasına terbiyesiz resimlere ait gazete  parçalarına rastlandığından genel ahlak ve edebe aykırılık,  sağlık şartlarına uygun olmamak kusurlarından .... şeklinde devam eden bir yazıydı.
Başkanla göz göze geldik. Yazılanlar karşısında savunacak tutunacak bir dalım kalmadı. Başımı önüme eğdim, elini sıkıp hiç bir şey demeden makamdan çıktım. Kısaca cezayı paşa paşa ödeyeceğiz" dedi.
...
Oysa çırak gazeteden kesilme  pulları itinayla yapıştırmıştı. Ve gazete küpurları da spor sayfasından kesilmişti. Kesinlikle emindi. Spor sayfasından yırttığına hamurcu Hamza Usta da şahitti. Ancak zabıta makbuzun iptal edilme ihtimaline karşı  işini sağlama almıştı. Karanlık gecenin içinde fırında karalanan tutanak eğer imzalayanlarca "ne yazdılar acaba" merakıyla okunması gerekirken  okunmazsa olacağı buydu.
- Bana ne, ben söyledim pul kalmadığını, zamanında pulları bastırsaydı. diyerek omuz silkti.
...
Fırıncı Ramiz Usta elindeki paketi çırağa uzattı.
Çırak, merakla paketi açtı. Yeni fırın tanıtım pulları hazırdı.
             

...11.03.2019 

7 Mart 2019 Perşembe

Şimdiki Başkan

Sanayi bölgelerine yakınlığı nedeniyle Anadolunun yoğun göç alan eski kentlerinden biriydi. Kentin türlü türlü sorunları vardı ve yerel yöneticiler bu sorunları kıt imkanları ile çözmeye çalışıyorlardı. 
Şehrin yeni gelişen bölgesinde binalar yükselmeye başlamıştı. Yapılan apartmanların yol su ve kanalizasyon ihtiyaçları daha önce çizilen ve onaylanan plan çerçevesinde  o şehrin ilgili birimleri tarafından imkanlar dahilinde uygulanıyordu.
O bölgedeki apartmanlarlardan birinin sakinleri yaklaşık onbeş günden bu yana kanalizasyonlarının taştığını, yollarının çok dolambaçlı olduğunu içeren şikayet dilekçeleri ve telefonlarla sıkıntılarını bildiriyor ve acilen çözülmesini istiyorlardı. Başkan Fen işleri Müdürünü çağırarak "artık bu sorun yüzünden telefonlara çıkamaz o bölgeye gidemez oldum. Acilen çaresine bakalım." dedi. Müdür "Sayın başkanım o bölgenin projesini yanımda getirdim, buyurum birlikte inceleyelim." diyerek  krokiyi  masaya serdi.
Müdür parmağıyla işaret ederek,"Şimdiki kanalizasyonun geçtiği yer,  fakat diğer apartmanlar da aynı yere bağlı olduğundan borular bu yoğunluğu kaldıramıyor. Kapasitesini arttırmak şu an itibariyle mümkün değil, Çünkü yapılacak kesintiden ve yapım çalışmasından  binlerce kişinin yaşadığı tüm semt etkilenecek. Ayrıca sorun olan apartmandan çıkan pis su boru hattının kot farkı sıfıra yakın, yani pis su akıntı bulamıyor."
Başkan, "Ne yapmalıyız, seçimlere de bir yıl kaldı. Çözüm bulamazsak sandıkta ben çözülürüm." 
Müdür, masada serili duran plana doğru yeniden uzandı. Parmağıyla bir noktayı gösterdi. "Efendim,  şu noktaya bakar mısınız, planda şikayetçilerin bulunduğu apartmanın karşısındaki kirazlıktan geçen bir yol ve kanalizasyon hattı görülüyor. Bildiğiniz gibi bu planı belediye meclisi de onaylamış ancak yıllardan beri teknik imkansızlıklar nedeniyle uygulamaya konulamamış, kiraz bahçesinin içinden  yolu açarak ve yeni açılan yoldan aşağıya doğru yeni kanalizasyon hattı döşeyerek sorun çözülebilir." dedi.
Başkan; "hazırlığınızı yapın ve yarın sabah o yol ile kanalizasyonu açın sorunu çözün, ben bir kaç gün yokum. Geldiğimde bu iş çözülmüş olsun." diyerek görüşmeyi bitirdi.

Ertesi gün saat 10.00 da İnşaat Mühendisi Alim Bey sorumluğundaki Belediye Fen İşleri Müdürlüğü ekibi dozer, kepçe, kamyon ve kazma kürekleri ile 16 kişilik ekip kiraz bahçesinin önündeydi. Şikayetçi olan apartman sakinleri balkonlarda olmak üzere, işi gücü olmayan, yapılacak işi takip edip eleştirecek başıboş kahve heyeti de bir kenarda yerini almıştı.
Bahçe sahibine haber verildi. Biraz sonra   yanında karayağız bir emir eri- bahçe bekçisi- ile birlikte, bahçe sahibi rengi kızarmış, burnundan soluyarak geldi.  Emir eri- bahçe bekçisi-, belediyece kazılması planlanan yerin karşısında bulunan tel örgünün biraz ilerisindeki kiraz ağacının altına elinde çapraz vaziyette tuttuğu av tüfeği ile hazırola geçti. Bahçe sahibi "özel mülktür giremezsiniz, girerseniz vurdururum." diyerek bağırdı, çağırdı. Ancak Alim Bey bu gibi olaylara pabuç bırakacak tıynette bir insan değildi, bazılarınca ters bir insan olarak tanımlanırdı. Makam talimat vermişse kendi evini bile yıkabilirdi. Hiç tınlamadı. Kepçeciye; " ilerle, devletin kanunu var, dönersem namerdim ilerle" diye bağırdı. O sırada bahçe sahibi  bahçe bekçisine   seslendi " bahçeme gireni vur. " Bahçe bekçisi av tüfeğini kepçeciye çevirince, kendisine yönelen namluyu gören kepçeci aniden frenlere basıverdi. Koca makina öne doğru bir an eğildi ve metal şıngırtıları içinde durdu.
Bu arada başıboş kahve heyetinin yaşını başını almış aksakallarından biri devreye girdi. "Durun yahu bir çare arayalım." Alim Bey öfkeliydi. bağırdı kepçeciye "sür, sür dedim sana".. Emir eri, av tüfeğinin namlusunu hedefe oturttuğu  kepçeciden ayırarak Alim beye yöneltti.
...
Yukarı mevkilerde tanıdıkları olanlar, olayı kazasız belasız atlatmak için, yeni icat edilen cep telefonlarını kimi beline taktığı kutusundan, kimi de arka ceplerinden çıkararak  bir yerlere telefon etmeye başladılar. 
Alim Bey; sinirden titreye titreye "Bana başkan emir vermiş, başkan dur demezse sonuna kadar devam ederim."diye  söylenip duruyordu. 
Yanındaki iki kişi onu alıp biraz ileride bir kuytuya oturttular. Alim Bey'e Apartmandan bir bardak çay uzattılar. Öfkesi bir türlü geçmiyordu. "Kim bunlar devletin memurunu engelliyorlar" diyordu.
Zaman ilerliyordu. Emir eri çömeldiği yerden hedefindeki Alim Beyi gözetliyor, ara ara kepçeciyi de kontrol ediyor. Kepçeci ise sağ eliyle terden sırılsıklam olmuş gömleğinin üst düğmelerini çözmüş, sigarasını içerken sol elinin titrediği belli oluyordu.
Sonunda bahçe tarafından bahçe sahibinin oğlu; " Başkan telefonda yıkımı durdurun dedi" diyerek koşa koşa tel örgüye geldi. Alim Bey; "ben nerden bileyim doğru söylediğini. başkan bizzat arayacak ki, sesini duymalıyım ki inanayım." dedi. "Hazır olun!" deyince ekip istemeyerek de olsa yeniden hareketlendi.
Olay mahallinde buz gibi gergin bir havanın estiği, ortama yayılan sessizlikten belli oluyordu. 

Alim Beyin Rahmetli babası çarşıda şehrin merkez camisinin bitişiğinde berberdi. Babasını da tanıyan sözünü kıramayacak kadar değer verdiği baba dostu büyüklerinden birisi başıboş kahve heyetinin oturduğu yerden seslendi. "Alim oğlum biraz buraya gel." Gitti. Elini öptü. "Oğlum, çoluğun çocuğun var, inat etme biraz sabret, bir çaresi bulunur. Herkes senin niyetini ve yapmak istediğini anladı takdir etti. Bahçe sahibine  ve büyük oğluna  arkasından neler söylediklerini bir bilsen." diye nasihatlerde bulundu.(*)
Onbeş yirmi dakika sonra bahçe sahibinin büyük oğlu "Alim Bey, Alim Bey acele gelir misin?" diye çağırınca tel örgüye doğru gitti. Bu arada bahçe bekçisi tüfeğin namlusunu  Alim Bey üstünde tutmaya devam ediyordu ki, bahçe sahibinin büyük oğlu tüfeğin namlusunu aşağıya ittirirken "yeter be babamın  yanına git" dedi. 
Alim Bey telefonu kulağına yaklaştırdı.  Karşıdaki ses başkana aitti.  Başkan "Alim Bey, yol açmayı durdurun, tamam mı, ekipleri geri çekin,"  

 Ekipler geri çekilirken herkes rahatlamıştı.
Bu arada Alim Beyin yakınında, tel örgünün diğer yanında duran bahçe sahibinin oğlu sol eliyle alnında biriken terleri sildikten sonra bahçeye doğru silkeledi ve ıslak parmağını Alim Beyin yüzüne doğru sallayarak "bunu unutma, bir gün görüşeceğiz." diyerek uzaklaştı.
...
 Olayın ardından zaman kendi yörüngesinde saatin akrep ve yelkovanlarını sükunetle  çevirdi. Bir kiraz zamanı, bir üzüm zamanı hatta bir zeytin toplama zamanı daha geçti.
Şehirde her şey kendi akışı içinde devam ediyordu.
...
Önceki başkan, "Ne yapmalıyız, seçimlere de bir yıl kaldı. Çözüm bulamazsak sandıkta ben çözülürüm. diyeli ve yüksek öngörü ile sandıkta  çözüleli bir yıl olmuştu. 

Seçimler geçmiş yeni başkan koltuğuna oturmuştu.

Bu satırları yazan kişi ile Alim Bey yaklaşık dört yıl şehirdeki bir kamu kurumunun yer altında bulunan arşivinde  beraber  çalışırlarken bir dinlenme anında olayı dinlemişti ve merakla sormuştu. 

Abi, sana "bunu unutma bir gün görüşeceğiz." sözünü söyleyen kişi kim idi?

Önce arkasındaki duvara yapıştırdığı bir  yazıyı gösterdi.
" Eğri olsam yay gibi elde tutarlar beni, doğru olsam ok gibi elden atarlar beni " 

"Çömezlerim daire başkanı olurken, yer eksi bir katta, tozlu arşivlerin arasında vatana hizmeye devam ediyorsam bir sebebi olmalı değil mi." diye soruyla cevap verdi.


Ardından "şimdiki başkan" dedi. 07.03.2019


(*)"Herkes senin niyetini ve yapmak istediğini anladı takdir etti. Bahçe sahibine  ve oğluna  arkasından neler söylediklerini bir bilsen." diye nasihatlerde bulundu. Demişti Alim beyin babasının tanıdığı ihtiyar. 
Gerçekten de o sözleri söyleyenler, bir  sonraki seçim döneminde bahçe sahibi ve oğluna yapacaklarını yapmışlardı. "Şimdiki başkan"




  


6 Mart 2019 Çarşamba

Kabahatlar Hakkında

Çalıştığı şehrin en yetkili biriminde bilgi, görgü ve tecrübesi arttıkça hukuki bazı iş ve işlemler üzerinde düşünmeye kendisini geliştirmeye başladı.  Kabahatlar kanunu diye bir kanunun var olduğunu biliyordu. Ancak bu kanunun ne olduğunu nasıl ve nerelerde ne işlere yaradığını zaman içinde öğrendikçe, yüce gönüllü değerli halkının omzu sırmalı, şapkası fırfırlı devlet görevlilerine karşı neden mesafeli durduğunu, niçin fırsat varsa yüzyüze gelmemeyi tercih ettiğini ve  niçin köşe bucak kaçılması gerektiğini bir kez daha anladı.
Eğer araç kullanıyorsa aracındaki kusur nedeniyle karayolları trafik yönetmeliği gereğince hakkında işlem yapılır. yapılması da gerekir. Eğer denetleyen görevli, görevini hassasiyetle yerine getirmek isterse, kesinlikle karayolu üzerinde hareket halinde iken durdurulup incelenen o vasıtada bir kusur bulabilirler. Bir söz vardır. Kusursuz bir Allah.
Eğer seyyar satıcılık yapıyorsanız belediye zabıta ekiplerini takip edip, karşılaşmamaya özen göstermelisiniz. Çevreye zarar vermek, gürültü, yapmak, işgal etmek v.s. bir çok kusur ve kabahat bulunabilir. Ancak hayatın gerçekleri ile yönetmeliğin hükümleri arasında sıkışan bazı görevliler saat 17.00 den sonra önlerinde bazı kusurlu davranış eylem içinde olan vatandaşlar olsa bile -akşamın yorgunluğu yüzünden dalgın olduklarından- farketmeyebilirler. Ancak şikayet gelir de olay netleşir ise gerekli işlem yapılır.
Eğer herhangi bir işyeriniz varsa, yaptığınız işle ilgili görevlilerin denetimleri ile işinizi kuralına uygun yapıp yapmadığınız kontrol edilir. Görevli denetim esnasında kusur bulursa tutanak tutar, ceza makbuzu düzenler. Bu üzücü bir durumdur. Ve mekan sahiplerinin öfkesini arttırır. Cezayı kesene ve belediye reisine gıyaben "bir daha oy verirsem namerdim" denerek kızılır.
Eğer kaçak yapı ise yine ortalık karışır. Yıkım ekipleri ile inşa edilen ruhsatsız bina sahibi arasında meydan harbi çıkabilir. Yıkılacak binanın en tepesine bir büyük bayrak asılır. Aile efradı ve yakın komşulardan yıkım engelleme bariyeri kurulur ve en önde kameralara karşı, sanki ciğerinden kopan bir parça boğazından fırlıyormuşcasına bir feryatla haykıran yıkılacak ev sahibi yerini alır. Belediyenin kepçeleri ve koruyan zabıta ekipleri biraz geridedir. Sonra yüksek makamdan gelen emir ile ekipler yavaş yavaş ilerlemeye başlar. Çevrede olayı seyredenlerin de gitgide tansiyonu yükselir. Feryatlar arttıkça konu komşu da dayanamaz ve komşularının yanına inerek karşı müdahaleye başlarlar, ki bu olayın dönüştüğü andır. Psikolojik sınırdır. Bu anı geri çekilmeden atlatmayı başaran taraf kazanmıştır. Kamerelarla karşı karşıya olan ekiplerin zorlama, bastırma imkanı sınırlıdır. Biraz sonra yüksek makamdan yeni bir emir gelir. "Yıkımı erteleyip. geri çekilin ve halkın müdahalesi olduğuna dair tutanak tutun." Tutanak, ilgili hukuk birimlerine gönderilerek, günü kurtaracaktır. Yani memlekette "yapılan, yapanın yanına kâr kalır" sözü bir kez daha gerçekleşir. Bu da sandığa bir şekilde yansır.
Her mahalleye muhtar seçilir. Kendilerine bir koltuk, ceplerine maaş, bellerine ruhsatlı tabanca ve bazı gereksiz evrakların takibi... Olmasa da olur. Ancak mahallede oluşan her hangi bir inşa çalışması, ya da mahallede oluşan her hangi bir vak'a da, muhtarın sorumluluğu da kolluk kuvvetlerince etraflıca sorgulansa, oluşan kanunsuzluğun kuraldışılığın hukuki sonuçlarından etkilense, yani ciddiyetle sorumlu olduğu bölge hakkında sorumluluğunu yerine getirmesi istense, belki de kaçak yapılaşma ve benzeri kural dışılıklar önlenebilir.
...
Özellikle mahalli seçimlerin yapılacağı dönemlerde zabıta ekiplerini ve benzeri birimleri ortada fazla görme ihtimali azdır. Çünkü herhangi bir kusur için yazılan  ceza, cezayı ödeyen tarafından sandıkta cezalandırılacaktır. Bu nedenle mahalli idareciler seçimler sonuçlanıncaya kadar geri çekilirler.
Kısaca seçim sath-ı mailine(*)  girilen  meskun mahaller, kuralsızlıkların biraz daha arttığı, ya da kural dışı iş yapacakların cesaret bulduğu ara zamanlardır.
O nedenle seçim ve kural arasında kalan, yaptırımlarla, kurallara uymaya zorladıkları halktan oy istemek zorunda olan mahalli idarecilerin  elini güçlendirecek tedbirler alınmalı, ama nasıl... İki ucu da kirli bir değnek gibi. Diğer türlü de git gide bir çok şey dejenere olacak.
En iyisi bu işlere bulaşmamak mı? 06.03.2019

(*) Seçim Sath-ı maili: Seçim eğik düzlemi. Bayır aşağı giderken araç nasıl kontrol edilemeyip durdurulamazsa, seçime doğru da her türlü faaliyet durdurulamaz şekilde seçmeni ikna edecek, memnun edecek  eylemler içerir. Bu durdurulamaz biçimde seçime odaklanır.


5 Mart 2019 Salı

Zurnacı (Deneme)

Ahşaptan oyma, ağızlık kısmında çıkarılıp temizlenebilen bir parçası olan, sıralı deliklerine bastıkça farklı tizlikte sesler çıkaran, son tarafında sesin rahat dağılımını sağlamak üzere genişleyen bir şekilde yapılmış bir müzik aracıdır. Sesi yakında dinleyenler için rahatsız edicidir. 
TDK Sözlüğünde "Ağaçtan yapılan, iki karış boyunda, ağız bölümü yayvan, keskin bir ses çıkaran ve çoğu zaman davulla veya dümbelekle (dümbek te denir) birlikte çalınan nefesli çalgı" olarak ifade edilse de  nefesi yetirmek zordur. yanaklar şişer,terler ve tükenir. O nedenle uygun bir yerde oturarak zırtlatılması önemlidir.
Çocukluk yaşlarında  davul zurna  düğünün alamet-i farikası idi. Nasıl ki kambersiz düğün olmazsa davul zurnasız da düğün olmazdı. Düğün öncesi akşam mevlüt okunmalı ve mevlüte gelenlerin her birine kahve ikram edilmeli idi. ( Sünnet düğünlerinde mevlit ve düğün aynı anda gündüz olurdu.Mevlit okunurken sünnet çocuğu konvoyla dolaştırılırdı. Mevlitin sonuna doğru dua sırasında sünnet konvoyu mevlit alanına gelirdi.  Dua biter bitmez davul zurna başlardı. Çocuk arabadan hemen inmez isteklerini sıralardı. Dedesi ninesi anası babası  hediyeler takardı...  ) Ardından mevlitin bir bölümünde şerbet dağıtılmalıydı. Damadın arkadaşları tarafından hizmet işleri organize edilirdi. Hizmet edenlerin sol omuzlarında bir havlu olurdu. Bu havlu misafir ile hizmet edeni ayırmaya, müsafirlerin isteklerini kime bildirmeleri gerektiğini anlatan işaretlerdi. Kahve fincanlarının zamanında ve eksiksiz toplanılması önemliydi. İçindeki kahve içilmeden fincanı almaya uzanmak kadar, biten kahvenin fincanını bekletmek de gevşeklik umarsızlık alametiydi ve düğün sahibi için eksi haneye yazılırdı.
Evlenecek kız ise, kız evi ise; düğünden önceki gece kına gecesi olurdu. Kemancı, dümbelekçi ve tefçinin dahil olduğu dört kişilik Akgün  mahallesi hanımlar matinesi fasıl heyeti de kına gecesinin olmazsa olmazlarından idi. Faytondan iner inmez kırıta kırıta özellikle parlayan renkler seçilerek dikilmiş şalvarlarını sallaya sallaya gelen çalgıcılar önce oturacakları sandalyeleri düzeltirler, ev sahibinden minder isterler, masa yetersizse  su, sürahi, iki paket uzun cigaranın masaya yerleştirilmesini isterlerdi. Bu arada yavaşça ağırdan alarak saz aletlerini akort ederlerdi. Kemancı gıcır gıcır gıcırdatarak telleri uygun gerginliğe getirirdi ki müzik hoş olsun bahşişleri bol olsun. Dümbelekçi ise  önce birkaç defa vurur istediği gibi tımbırdamazsa hemen topladığı bir iki parça kağıt parçasını tutuşturur ve dümbeleğin deri kısmını alevin üzerinde gezdirir. Sonra tekrar çalar. sesi beğenmezse tekrar tekrar  ısıtarak yeniden deneyerek  dümbelek derisini en uygun dımbırtıyı çıkarak  ses inceliğine, tınısına getirirdi ki böylece dümbelek çaldıkça hanımların kalbinde oluşan coşku ve heyecan artsın ve bahşişler gelsindi.  Bu işlem biraz uzun sürerdi, çünkü sandalyeler dolmadığında dinleyici kitlesinin azlığı çalgıcıların motivasyonunu etkilerdi. Dinleyicilerin çokluğu sabırsızlığı ve tepkileri onları şevklendirirdi.
...
Bu işler için günler öncesinden sandalyecilerle sözleşilir, düğün alanının çevresindeki evlerde keşif yapılarak su tuvalet aydınlatma, zemin süpürme ve ıslatma işlemlerinin nasıl olacağı ve kimler tarafından yapılacağı planlanır, düğün mahallinin uygun yerine, duvara  ip gerilerek asılacak bayrağın yeri ayarlanırdı.
Gündüz yapılacak düğün için sabah saat sekiz buçuk sularında, öncelikle ortaya oyun için yer hazırlanır. Geceden kalan sandalyeler yeniden düzenlenir, ortayı görecek şekilde yerleştirilirdi.
Saat ona yaklaştıkça heyecan gitgide artardı. Bir fayton yaklaşır, içinden  düğünü düğün edecek iki kişi sakin adımlarla iner, kendileri için hazırlanan mükellef sofraya oturarak karınlarını doyururlardı. Çünkü aç ayının bile oynamadığı bilindiğine göre iyi bir düğün için doymak doyurmak  gerekirdi. Hatta düğün  sahibi ne kadar sofu olursa olsun, kimseye belli etmeden demlenirlerdi ki bunu ev sahibi belki de görmezden gelirdi. Çünkü düğün keyf ve neşe demekti. Asık suratlı keyifsiz davulcu ve zurnacının düğüne negatif katkısı olacağını o da bilirdi. Gerçekten de davulcu ve zurnacı  ne kadar keyifli ise düğün o kadar keyifli güzel neşeli unutulmaz olurdu. O zamanlar orkestra şefleri, moderatörler, organizatörler, d.j.ler yoktu. Bu işlerin hepsinin odak noktası yıllardır bu işlerde profesyonelleşmiş olan davulcu ve zurnacılardı.
İlk davul sesi ardından zurnanın sesi uzak sokaklarda yankılanmaya başlayınca gençler düğün meydanında ilk harmandalıları dönerken, yavaş yavaş misafirler akın etmeye başlarlardı. Çünkü bazı bilmişlerce erken gelmek de  gelmemezlik gibi bir kusur sayılırdı ve "görmemiş" denerek küçümsenir, ayıplanırdı. Düğüne gelenleri karşılama esnasında bir tepsi içine yerleştirilmiş lokumların yanına bazen sigara da sıralanarak misafirlere seçenek olarak  sunulurdu.
...
O gün, düğün sürerken zurnacının sol yanında oturarak avurtlarını nasıl şişirerek çaldığını, parmaklarını nasıl delikler üzerinde gezdirdiğini seyrederken, önlerindeki kasketin içine atılan beşlikleri gördükçe gözü döndü ve "ne olacak bu işi ben de yaparım" diye düşünmeye başladı. Zurna çalacak para kazanacak ve dümeni püsküllü ince teker bisiklet alacaktı. Bir ara zurnacı tuvalete gittiğinde kimse farketmeden zurnayı aldı ucunu elbisesine sildi ve üfürmeye başladı. Üfürdükçe üfürdü ama nafile, ses çıkaramadı. Ancak  zurnayı üfürmekten dolayı ağzının dip tarafları avurtları birkaç gün ağrıdı durdu.
Daha sonra güneş yön değiştirince zurnacı başka bir gölgeye çekti sandalyesini, artık yüzünü daha iyi seçebiliyordu. Zurnayı çalarken yüzünün ve avurtlarının nasıl zorlandığını, nasıl ter, kan ter içinde kaldığını, yüzünün bazen kıpkırmızı kesildiğini, nefes nefese kalarak durup dinlendiğini gördü. Yorulduğunda zurnayı kenara koymadan önce uç tarafı aşağıda olacak şekilde hızla silkeleyerek zurnanın içinde biriken tükürükleri boşaltırdı. Dinlenirken, oturduğu sandalyesinin ayakları dibinde gazeteye sarılı duran bir şişeyi arasıra yudumladığını, üzerine de su içtiğini görünce, "demek ki kendini güçlendirmek için ilacını yanında taşıyor." diye düşündü. O vakit anladı ki zurnacılık zor bir meslek imiş. 
Zurnacı, zurnaya nefes verdikçe gönlünden o an geçenler zurnanın ucundan dökülürdü. Sanki zurna dinleyenlerle konuşurdu, konuştururdu. Bazen bir oyun havasıyla neşelendirip oyuna davet ederken, bazen de hüzünlü ezgilerle efkar dağıtırdı dinleyenlerin kulaklarına ve gönüllerine. Garip, efsunlu bir müzik aletiydi.
...
Düğün günü her iki aile tarafından belirlendikten sonra seçilen davetiyeler sipariş verilir. birkaç gün sonra matbaadan gelir gelmez, daha mürekkep kokusu gitmemiş kartlar zarflanır. Üzerlerine isimler yazılır. Uzaklara postayla gidecek olanlar öncelikli gönderilir, ardından ev halkı kendi arasında dağıtım planlaması yaptıktan sonra, kapı kapı dolaşılarak tüm hısım dost akraba ve taallukat ile komşulara haber verilirdi. Ve her akşam kime verildi kime verilmedi diye durum değerlendirilmesi yapılır, eksikler, verilemeyenler hatırlanarak bir gün sonraki dağıtım planına dahil edilirdi. Bu en önemli işlerden idi. Ya bir yakın tanıdık unutulursa, bir kırgınlık oluşmasa bile, düğün sahiplerinde suçluluk duygusu oluşurdu. 
Yıllar sonra davetiye veremedikleri tanıdığı görünce eksiklenir ve suçluluk duygusu, yeni bir düğüne o kişiyi davet edinceye kadar gitmezdi... O zamanlar öyle zamanlardı. Samimiyet, yüz yüze doğal ilişkiler vardı. 
Cep telefonlarıyla ya da bin bir  medya kanalıyla, türlü türlü standart mesajlarla günü kurtaran yılışık cıvık, samimi olmayan muhabbetler yok idi.  Açık ve netti. Her şey insanın kendi gücüyle erişileceği bir etki çemberiyle sınırlanmış ve bire bir ilişkiler ağıyla örülmüştü. Ancak bu örülme, ince ince kanaviçe işler gibi yüzyıllar boyunca oluşmuş nice geleneklerin devamıydı. 
...
Ahir zamanda, yani şimdi, hepsi bir arada üç saat içinde sonuçlanan düğün kına gecesi paket programlarıyla olup bitiveren zamane düğünleri ile teselli olup evleniyor, evlendiriyoruz...(05.03.2019)

4 Mart 2019 Pazartesi

Bilinçli Seçim

Hayatını sürdürmekte olduğu şehrin en yüksek yetkilere sahip resmi dairesinde çalışmaktan memnundu. Çalıştığı yerden ötürü rahmetli babaannesi dahi sevincini gizleyememiş, kaç defa gurur duyduğunu ifade etmişti. Babaannesinin bu gururunda küçük amcasının etkisi olduğunu daha sonra öğrenmişti. Yeğeninin çalıştığı yer ile ilgili şaka niyetiyle yaptığı abartılı anlatımı sonucu, babaannesinin yüz yaşına yaklaşmış zihnine yerleştirdiği, torununun çalıştığı yüksek mevkiyi bir türlü aklından silememiş ne zaman görse torununu övgülerle sarıp, sevgiyle sarmalamıştı.
Bugün öğle sonrası uykusu hafif aralanınca, bir vesile ile  o yüksek mevkinin zemin katına indi. Uğradığı büroda işini bitirdikten sonra orta katta bulunan çalıştığı büroya doğru koridor boyunca ilerlerken, sol tarafta geri dönüşüm kutularını gördü. 
Kağıt, Plastik metal ve cam olarak dört bölüme ayrılmış kutuların içine atılanları merak etti. Acaba neler atılmıştı. Plastik bölümü içindekiler kağıt, metal bölümü içindekiler kağıt, cam bölümü içindekiler kağıt ve kağıt bölümündekiler içindeki malzeme kağıt. Evet bu kez doğru kutuyu kullanmışlar diye düşünerek yüz on yıllık merdiven basamaklarını ağır ağır çıkarak sağ tarafa döndü.
Bu kez kendisinin çalıştığı büronun karşısında,  afrikalı davulcuların kullandığı tamtamlara  benzeyen kapakları ile  uzaktan parlayan dörtlü geri dönüşüm noktasını gördü.  Geri dönüşecek metal malzemeler bölümü; içindeki kağıt, cam bölümü içindeki plastik kargo torbası, plastik bölümü içindekiler kağıt ve kağıt bölümünün içine de yine kağıtların  doldurulduğunu gördü. Kutuların önünde yazılar da bulunduğu halde, ayrım yapmayarak her bölüme genellikle kağıt dolduran değerli çalışma arkadaşlarını düşündü.
"Bu arkadaşlar 31 Martta oy kullanarak şehri yönetecekleri sececekler. Bu bilinçle inşallah iyi seçimler yaparlar." diye üzüntüyle odasına girdi. Klavyenin başına oturarak kendisine yazı ne zaman çıkacak diye soran  arkadaşının isteğini yerine getirmiş oldu. 04.03.2019

  

1 Mart 2019 Cuma

Sabır.

Saat 17.00 yaklaştığında işyerindeki gençlerin sabır sınırları zorlanmaya başlıyor. Ancak kafası huzurlu sakin bir mekan aradığından, hoşlanmasa da o da benzer bir sabırla onların hatırını kırmadan hoşlanmadığı hafif ne idüğü belirsiz müziklere katlanmaya, bir garip olan bu tınıları dinlemeye devam ediyor. Ya sabır...01.03.2019

28 Şubat 2019 Perşembe

Asker Uğurlama


Bir vakitler şehrin batı mahallelerinde askerlik çağına gelen gençler için yılın belli dönemlerinde  asker uğurlama geleneği vardı. (Kendisi o bölgede yaşadığından şehrin diğer bölgeleri hakkında aktaracağı fazla hatıra yoktur.) Askerlik şubesince asker alımı işlemleri şehrin tarımla ilgili olduğu bilindiği için bağ bozumu zamanından sonraki dönem ya da önceki bahar zamanlarındaki celplerde  yapılırdı. Son yoklaması yapılan celp kağıdı çıkan gençler, askere alınmaya bir ay kadar  kala kendi aralarında organize olarak, işi bilenlerin yardımıyla   elde taşınabilecek boyutta bir bayrak ve sopası ayarlamaya çalışırlardı. Eğer uygun bir bayrak bulamazlarsa  muhtardan, karakoldan ya da okuldan bir büyük bayrak istenirdi. Okul müdürünün gönlü olursa büyük bayrakla beraber ucunda pirinçten ayyıldızlı alemi olan,  resmi geçitlerde ve törenlerde kullanılan bayrak direği de olabilirdi ki makbul olan buydu. 
Çocukluğunun ve ilk gençlik yıllarının hatıraları arasında yer alan bu asker uğurlama merasimleri; askerlik çağına gelmiş gençlerin bayraklarla ve davul zurna ile mahalledeki evleri kapı kapı dolaşıp mahalle halkına veda etmek helalleşmek için ziyaret etmeleri ve evdekilerin de onlara karınca kararınca hediyeler vererek onları onurlandırması şeklinde özetlenebilir.
Kapısı çalınan evde askere gidecek bir genç var ise, kapı önünde daha uzun süre durulur, davullar zurnalar daha koygun havalar çalar, gençler ile yakınları daha fazla oyunlar oynar ve o evin önünü sanki daha çok şenlendirirlerdi.  
Davulun gümbürdediği, zurnanın tiz ve yanık sesiyle camları titrettiği sırada, gençlerin toplandığı alanı gören pencereler hızla açılırken, perde gerisinden genç kızların gülüşmeleri duyulur ve -nedendir bilinmez- göz ucuyla pencereleri süzen bazı asker adayı gençlerin kıpırdadığı, duruşlarını düzelttiği, üstbaşlarını topladıkları, şöyle bir diklenerek  heybetlendikleri,  daha canlı oynayarak daha gür nara attıkları gözlenirdi. 
 Asker gönderecek ailenin hüznünü paylaşmak, azaltmak gayesiyle yapılan bu eylemler her ne kadar aileyi eğlendirir görünse de, evin içine arasıra girip çıkan bazı ihtiyarların silinmiş gözlerinde yaş pırıltıları dikkatli bakanlar tarafından fark edilirdi.  
 Askere gidecek o evin gencini de aralarına alan diğer gençler ve evden katılanlarla halay ve eğlence sürse de her yere sinmiş olan o hüzün  dağılmazdı. Davul zurna sesleri bir müddet daha sürer, sonra bir yandaki kapı çalınır, yine benzeri burukluklarla devam eder giderdi. 
 Bazen de nice bir zaman önce kurtuluş savaşında bir yakınını kaybetmiş nine, bükülmüş beli ve titreyen elleriyle kapıyı açtığında, davul sesini duyarak aceleyle gelen  yakın akrabaları evlatları torunları konu - komşuları çevresini sarardı. Asker alayında sesler kesilir, davullar zurnalar susar, saygılı bir sessizlik  ortalığa hakim olurdu. Gençlerden biri yeni hatırlamış gibi aniden ninenin elini öpünce, asker alayındaki gençler de ninenin elini öpme yarışına girerlerdi.
 O günlerde Kurtuluş savaşının acılarını yaşayanlar hala hayattaydı. Kimi düşmanla savaşmış, biraz genç olanlar da o acıları yaşayanların gözü yaşlı anılarıyla büyümüştü. İşte o zamanları hayal meyal hatırlayanlardan biri olan nine de titreyen elleriyle önüne doğru indirilen  bayrağı ya da eski adıyla sancağı öper, ardından yine titreyen elleriyle hediyelerini iğnelemeye tutturmaya uğraşsa da hemen başaramazdı. Bu sırada çocukları torunları bir telaşla yardım etmeye çalışırlarsa da mırıl mırıl söylenerek ve itekleyerek -karışmayın ben takacam diyerek terslerdi. Bayrağı nineye doğru eğen genç beklemekten yorulsa da sabırla beklerdi.  Nine hediyeyi bağlayıp, bayrak tutan  gencin de alnından öptükten sonra, "hayde  çalın bakalım, cenaze evi değil burası, daha ben ölmedim." der gibi bir el işaretiyle davulcuyu zurnacıyı ikaz ederdi. Önce tiz bir sesle zurna, ardından davulun gümbürtüsü ile normale dönerlerdi.
 Her hane kendi gücü nisbetinde hediyesini asardı. Bu hediyeler genellikle bir çıkın, bir kese içinde olurdu, ancak isteyen havlu, kumaş ve pazen vesaire de bağlardı.  Bayrak, evden eve kapıdan kapıya haneden haneye dolaştıkça üzerindeki hediyeler de artardı.  Bu ağırlaşan bayrak ile  direğini beline takıp eliyle tutan irikıyım genç zamanla yorulurdu ve bayrağı yine güçlü kuvvetli diğer arkadaşlarına devrederdi. 
Yaklaşık bir hafta boyunca devam eden bu hararetli hareketli günlerde mahalledeki çocukların başka oyunları eylenceleri olmazdı. Küçük büyük işi olmayan mahalleli çocuklar asker davulunun arkasında dolaşır dururdu. Askere gideceklerin arasında abileri amcaları dayıları varsa daha da kıvançla dolaşırlardı arkalarından.  Bu eğlenceler bittikten sonra sokaktaki çocuk oyunları da  belli bir süre askercilik üzerine olurdu.
...
Kendi akranlarıyla beraber  asker davulu ile bayrak asıp kapıları dolaşacakları dönemde üniversitede  öğrenciydi. Bu nedenle toplanan hediyelerin akranlarınca nasıl paylaşıldığını, neyi nasıl uyguladıklarını bilemedi, önemsemedi de. (Sadece blog sayfasını bir gün birileri okur da merak ederlerse diye bilgilendirmek amacıyla açıklamak isterdi.) Öğrenciliği devam ederken ekonomik sıkıntılar maddi imkansızlıklar sebebiyle Türkiye Elektrik Kurumunda vardiyali olarak çalışmaya başladığından ailesini bile sık göremez olmuştu. Çocukluğunu ve gençliğini yaşadığı  şehir, eski geleneksel yapısını da gitgide kaybetmeye başlamış, sokak aralarına dikilen beşer katlı apartmanların arasında eski dostlar da yollarını bilemez, birbirini göremez, birbirinden haberdar olamaz hale gelmişti.
...
Gitgide herşeyin şartlara göre değiştiğini de fark etti. Artık davul zurnalarla bayraklarla hane hane dolaşanlar olmuyordu.  Askere gidecek gencin arkadaşlarının ve ailesinin bireysel törenlerle evlerde, otogarlarda toplanarak asker uğurlama törenleri düzenlemeye başladıklarını farketti. 

Yaklaşık on yıllık bir süreç daha geçtikten sonra, yaşadığı şehrin batısında bulunan (Şehir büyüyünce ortada kalsa da o kışla batı kışladır.) kışlanın önündeki asker teslimine gelen  önü kırmızı bayraklarla donatılan araçların yoğunluğu nedeniyle, kışlanın yanından geçen yolda trafik sıkışıklığı başlayınca, artık asker uğurlamanın asker teslim töreni ile birleştirilerek genişlediğini de anladı. 
Çünkü ulaşımın kolaylaşması ailelere, evlatlarını kışlanın kapısına kadar getirerek teslim edebilmesi imkanını vermişti. Ve askeri birliklerin de bu yeni uygulamaya  kendilerini adapte ederek, daha halkla ilişkili bir yaklaşım içinde aileleri teskin, teselli ve güven verecek düzen ve pozisyonlar almaya başladıklarını da farketti.
...

Yıllar bir çok şeyi değiştirse de, o, yine de şu gün dahi bir davul zurna sesi duysa eski günleri hatırlar. Asker davulu kapısının önünde çalar iken  hüznünü kimseye göstermemek için, evine  girip  gözyaşlarını  sildikten sonra çıkan  gözleri kızarmış, gözleri yaşlı ihtiyarları hatırlar ve gözleri dolar. 28.02.2019




26 Şubat 2019 Salı

Şemsiye

Bilgisayarda son cümlelerini de yazıp bitirdikten sonra poşetini alıp tam kapıdan çıkacakken yeni aldığı şemsiyesini hatırladı. Hemen dönüp koltuğunun altına sıkıştırdı. Bir elinde arkadaşlarınca  fiyatı uygun olduğu için  önerilen Bim'den aldığı iki paket kağıt peçete, diğer elinde şemsiye ile poşet olduğu halde işyerinden çıktı. Eşinden gelen mesajda yazılanları yani siparişleri düşündü. Yol üzerinde nerelere uğrayarak alabileceğini hesaplayarak kendince bir yol planı yaptı.Eski PTT'nin arkasında bulunan ekmekçiden yulaflı ekmek alarak yola devam etti. Eski Turizm Müdürlüğünün önünden Ulupark'a giden yolun sol yanında bulunan Migros'a uğradı. Pirinç ve meyva suyu alıp ödemesini yaptıktan sonra, kapının önünde eşyalarını poşetlerine yerleştirmek için durdu.
Uluparkta ağaçları, karşıya geçen  insanları hızla ilerleyen araçları izleyerek eve doğru adımlamaya devam etti.

Sonunda eve ulaştı. Günlük rutinlerini yerine getirdikten sonra uyku zamanında aniden aklına şemsiyeyi nereye koyduğu geldi.Eşine sordu. Eşi "dışarıda her zaman astığın yerdedir." dedi. Baktı yerinde yoktu. Kendi kendine hayıflandığı, korktuğu işlerden biri de şemsiyesini orada burada unutmaktı. Ona göre unutmak kişiye ihtiyarlığının iyice yaklaştığını haber veren alarm zilleriydi. Yatakta, eve gelirken uğradığı yerleri, yolları düşündü durdu uzun zaman. Migros çıkışında dışarıda  eşyalarını düzenlerken bırakmış olabileceğini tahmin etti. İşyerinde de unutmuş olabilirdi.
...
Gecenin bir vakti yine uyandı. Uykusu yine nereye kaçmışsa kaçmış onu yalnız bırakmıştı.. Şarjda duran telefonunu aldı. Twittere bakarken ilginç gelen bilgileri arkadaşlarına gönderdi. Ancak onların ne alemde olduğunu tahmin edemediğinden rahatsız olabilecekleri aklına gelmiyordu. Herkesi kendisi gibi uykusuz sanıyordu. (Ki bunu bir gün sonra twit attığı bir arkadaşından öğrenmiş, dersini çıkarmıştı.) ... Yeniden uzandı derken sabah oldu. Hazırlık yapıp sokağa çıktığında aklında Migros vardı. Acaba açılmışmıydı? Acaba şemsiye oradamıydı? Orada değilse neredeydi? Bulamaz ise şemsiyeye ödediği otuz lira havaya gidecekti. 
... 
Migros'a yaklaştığında mağazaya yük indiren kocaman bir kamyonun kasası görüşüne engel olduğundan mağazanın açık olup olmadığını anlayamadı. Hızla  ve merakla ilerleyerek kamyonu geçti. Bir görevli dışarıda kamyondan indirilen malların sayımını yapıyordu. Yaklaştı. -Dün buradan alışveriş yapmıştım. Şemsiyemi unuttuğumu sanıyorum. dedi. Görevli bir sorayım diyerek arkadaşına telefon  etti. Telefonla konuşa konuşa mağazaya girdi. Kasanın kenarlarını, köşeyi bucağı aramaya başladı.Sonunda elinde siyah bir şemsiye olduğu halde gülümseyerek, bu mu? dedi. Tebessüm ederek -evet o, içinde  ismim ve numaram yazacaktı dedi. Şemsiyesini açarak içindeki yazıyı gösterdi.
Görevliye teşekkür ederken her ikisi de hala^gülümsüyordu.
...
"Eh bugüne iyi başladık, böyle de gider inşallah" diyerek  İldeki en yetkili amirlerin görev yaptığı,  şehrin en eski, tarihi ve görkemli binasında bulunan görev yerine  doğru yürümeye  başladı.(27.02.2019)

(^) (Hala'nın tepesine küllahları nasıl konacağını hatırlayamadığından, babasının kızkardeşi anlamında olmayan "hala"dır buraya yazdığı- yanlış anlaşılmamaması için okuyanın engin bilgisine sunulur.) 

Denge

Öğleden sonra gelen bir telefon ile yine gerginleşmeye başlamıştı. Öğleden önde kendisince yaptığı hesaplamalara göre mali dengeleri sağlayacağına kanaat getirmişti. Mart ayında şöyle olacak Nisanda böyle yoluna girecek diyerek, zihninde uyumlu hale getirdiği hesap planlarını, aniden gelen o telefon bozmuştu işte. Tüm hesapları yeniden yapması gerekiyordu. 
Banka hesabının son iki aylık dökümünü çıkardı, gün gün alıp harcadıklarını yeniden kurşun kalemle işaretledi, kenarlarına açıklamalar yazdı, baktı baktı, baktı ve hesap çetelesini masanın altına itiverdi.
...
Artık gelişen olaylara (ihtiyaçlara) karşı gitgide duyarlılığını yitirmeye başladığını, bu oyundan bıktığını hissetti. Ne olursa olsun, nasıl olursa olsun aşamasına gelmişti artık. Salmalı mı akışına acaba diye düşündü. 
Ama belki de kendisini avutuyordu. Herkesin istekleri oluyor, üzülmesinler diye kimseye olumsuz cevap veremiyor, olmaz, yok,  diyemiyordu. Bu sebeple  bütçesi bir türlü dengeye gelemediğinden hep sıkılıyordu.
Yeri gelince kendisine yapılan -haklı da olsa-eleştirilere de üzülüyordu.Yakınlarının bile bazı konularda fikren uzak olması anlaşılamamak, ya da kendisini anlatamamak, savunamıyordu kendisini içinde gelen bir ses ona yalnız kaldığını söylüyordu.
...
Gençlerin hayalleri istekleri ile o istekleri karşılayabilecek kişisel imkanları uyuşmuyordu. Fakat gençlerin hayallerine de engel olmak istemiyordu. Eskilerin deyimiyle kısaca iki arada bir deredeydi.
Derin bir nefes çekti içine , "Ama her nefes bir umut taşır. Umutsuzlar soluk alabiliyorlarsa, her nefes bir umut taşır, oksijenle birlikte önce ciğerlere, sonra kana karışarak ihtiyaç duyulan her hücreye" fikri gelişti dimağında. Biraz daha canlandı.
...
Bilgisayarını kapamak için klavyeyi bırakacak, her zaman olduğu gibi, poşetini alacak, yüzünde uzaktan anlaşılamayan bir garip tebessümle, yalpalaya yalpalaya odadan çıkıp gidecekti. 26.02.2019

25 Şubat 2019 Pazartesi

Eski Meydan

Çalıştığı işyerinin kuzey tarafında büyük bir tören alanı vardır. Diğer adıyla Hükümet Meydanı . Bu meydanın  batısında modern bir öğrenci rezidansı bulunmaktadır.
Yunan işgali bitip de bozulan yunan askerleri kaçarken şehri ateşe vermişlerdi. O ateşten az hasarla kurtulan ve şimdi  1908 yılında ilk yapıldığındaki ihtişamıyla ayakta  kalan binada çalışıyordu..
Rezidansın bulunduğu bina daha önce işhanıydı. İşhanı yapılmadan  önce ise metruk ve yıkık bir enkaz yığını idi. Enkaz yığını ise yaklaşık 50 yıl önce  askeri kışla idi. Daha sonra satılmış ve satın alan mülk sahibi önce işhanı sonra rezidansa çevirmiş.
Meydanın alt kısmında eski nikah salonunun bulunduğu şimdi sergi salonu olarak kullanılan yerden itibaren eski saray  kalıntılarının var olduğu anlatılır. Hatta sergi salonunun önünde merdivenlerle inilen eski hamam olduğu söylenen tarihi bir kalıntı vardır. Belki de bu kalıntı askeri birliğin ya da sarayın parçasıydı. Daha da aşağıda yıkılan saray-ı amire yerine Fatih parkı yapılmıştır. Parkı geçince şu an itibariyle kullanılmayan Vali Konağı vardır.
Meydan ile ilgili eski fotoğraflara rastlamıştı. Kışladaki askerler meydanda içtima yaparken çekilen  bir fotoğraftı.
...
Düşündü; "O meydan şimdi ise daha değişik toplantılara ev sahipliği yapmaktadır. Resmi teşrifat ve törenlerin dışında, ramazan ayı gelince ramazan şenlikleri, siyasi gösterilerde de miting meydanı olarak  kullanılır. Askeri birlikler  son on yılda bu meydana çok fazla çıkmamıştır. Siyasiler daha çok çıkmışlardır. Akşam üzerleri meydanın doğu kısmındaki okuldan çıkan öğrenciler meydana koşarak çıkarlar kimi top oynar kimi tekerlekli arabalarla gezer dolaşır, yarışır. Yaz gelince açılan su fıskiyeleri altında ıslanmak da ayrı bir eğlencedir gençler için.

Bu su fıskiyeleri zemine gömülü olup akan suyun  yayılmaması için, fıskiyelerin etrafında yaklaşık beş metre yarıçapında bir daire biçiminde çevrelenmiş plastikten mazgalları olan su tahliye kanalları vardır. Kanallar belediye görevlilerince her hafta olmasa bile yaklaşık onbeş günde bir elden geçirilir. Çünkü şehrin en yetkili resmi dairesine gelen yüksek makam sahiplerinin modern araçları, park manevraları yaparken, bu üstünkörü imal edilmiş plastik mazgalları çatlatır yada kırarlar. Meydanın altına otopark inşa edilerek hizmete girdiği tarihten bu yana aynı sorun devam eder gider. Araçlar kırar, görevliler değiştirir. Çözüm yok. İş olsun. Ancak şöyle bir çözüm önerisinde  bulunabilinir. Kıran şoför kırdığını ödesin  (!) Gözü yollarda kulakları radyoda olan ve akşama kadar makam araçlarının etrafında pervane sevgili şoför kardeşlerimizin kırıp da ödememek için en uzak yerlere park edeceklerine emin olabilirsiniz.
Yine gece bu şehrin en eski binasının fotoğrafı çekilirse ya da bir gece fotoğrafına rastlanırsa, rengarenk bir manzarayla karşılaşılır. Hoş bir manzaradır. Ve şehrin en eski meydanına en eski binasına güzellik renklilik katar.
Bu renkli ışıklar, bina kapısı ile anıt arasındaki yolun iki kenarına, iki paralel kol halinde baştan başa döşenmiştir. Yaklaşık otuz santimetre eninde ikiyüz metre uzunluğunda gökkuşağı renklerine uygun olarak sıralanmışlardır. Mukavemeti,  ortalama insan ağırlığına göre hesaplanarak biçimlendirilmiş 30x 25 cm ebatlarında dikdörtgen plesiglaslar, altında ışıklar olan boşluğun üzerine uzunlamasına yerleştirilmiş ve kenarlarından paslanmaz saç ile zemine tutturulmuştur. Güzeldir güzel olmasına ancak herhangi bir toplantı öncesi alana giren  vasıtaların, iş makinalarının veya  vinçlerin ağırlığı altında dayanamayıp önce esnerler, ardından çat diye iç tarafa göçüverirler. Özellikle gecenin bir vakti meydandan geçenler için bu kırık plesiglaslı boşluklar büyük tehlikedir. Bu plesiglaslar da plastik su tahliye mazgallarını düzelten aynı ekip tarafından tahminimce akıllarına estikçe, ya da yüksek makamlara şikayet gittikçe, ya da şehri değerli büyüklerimiz ziyaret etmezden önceki telaşlı zamanlarda düzeltilir, tamir edilir, yenilenir.
Böyle sürer, gider, gelir, düzeltilir, kırılır, çatlar, yine gelir düzeltilir, gidilir, gelinir. Ekip; asık suratlı, işini ciddiyetle yapan, kimseyle muhatap olmayan şahışlardan müteşekkildir Ancak ellerindeki malzeme  bu işe uygun değil kalitesiz, yetersiz diyemezler. Çünkü onlar emir kulu işçilerdir, malzemeye karışamazlar ne tip malzeme verirlerse onu döşerler. "Memlekette ışığı renkli olarak yayacak, araçlar geçince kırılmayacak sağlam malzeme yok ki. Fıskiyeden akan suların toplandığı tahliye mazgallarına, plastik malzeme yerine döküm ya da, paslanmaz demirden mazgal  imal edecek imkan ve yetenekte uzmanlar  bulunsa idi, böyle olmazdı (!)" diyemezler.
...
Bir zamanlar mezarlıklar da şehrin içindeydi. Yeni nesillerin mezarları görmesinin moral ve motivasyonları üzerine olumsuz etkileri olduğu için, her an gözlerinin önünde bulunan atalarının mezarları yakınında rahat eylenemedikleri için zamanla şehir dışına çıkarılarak, bu yerler başka amaçlarla kullanılmaya başlandı. Şehir içinde bulunan askeri birlikler de bazılarının rahatını kaçırıyor olacak ki -aynı  mezarlar gibi- şehir dışlarına uzaklaştırılmaya başlandı denebilir. Hükumet meydanının batı kısmında bulunan ve yanıp yıkılan askerlerin kışlası da önce ilk yılların imkansızlığı, sonra yeni neslin hayata bakış açısının değişmesi nedeniyle yapılamamış olabilir. Yeni nesil askeri vesayet denilen bir kavram nedeniyle askerden rahatsız oluyordu. O asker ki Milletin bağımsızlığı, devletin devamlılığı için canını feda etmek amacıyla Asker Millet olmanın da etkisiyle Milletle bir aradayken, birilerince bilinçli ya da bilinçsiz olarak   görünmeyen mahfillere uzaklaştırılmış olabilir."  Diye karmaşık düşünceler geçti kafasının boş olup iş bekleyen kısımlarından...25.02.2019

Plesiglas: Işıgı geçiren renkli yarı saydam sert  plastik diye bilinir.

22 Şubat 2019 Cuma

Söz

Eski dönemlerde şehzadelerin devlet yönetimine alışmaları için staj yeri niteliğinde sayılabilecek yerleşimlerden olan bu şehir, önceki günlerde yine önemli bir misafir ağırlamıştı.
Bu ağırlanışın ve uğurlanışın devlet yönetimi gereği mi, günlük siyasi faaliyetlerin bir tezahürü mü olduğu konusunda dillendirilemeyen, gönüllerde saklı kalan bazı soru işaretleri olsa da, herkes görevini layıkiyle yapmaya çalıştı. Her ne kadar yapılanların bir kısmı uzun zamanlardır devam eden temayüllerin dışındaymış gibi göründe de, artık yeni düzene ayak uydurmak ya da kenara çekilip olanlara seyirci olmak arasında bir seçim yapmak zorunda kalındığında, ikbal ya da ekmek ikilemi nedeniyle, imkanı olanlar son şıkkı seçmek zorundaydılar. 
Kendisi de bu ikilem arasında istemeyerek son şıkkı seçen, son şıkkı  benimsemeye çalışanlardandı. Ancak kendisini bir türlü adapte edemediğinden, her olayda sessizce, aksayan adımlarla biraz geriden geliyordu. Acaba, "Yaşının ve deneyimlerinin ona  verdiği pervasızlıkla bazen belki de oturulması gereken yerde oturmuyor, susması gereken yerde susmuyormuydu?" diye düşündü.
İşyerinde birlikte çalıştıkları genç arkadaşların bazılarının "kendisini tutamanın gelecekte bazı olumsuz sonuçları olabileceğini" ima eden  uyarılarına rağmen ileri geri söylendikleri oluyordu.
Oluyordu da ne değişiyordu. Bir şey değişmiyordu. Her şey olacağı yöne doğru akıp giderken belki de böyle yapmakla genel huzuru bozuyordu. 
Diye düşünerek bundan sonraki zamanlarda daha sakin, öfkesini kontrol eden bir pozisyonda olacağına dair söz verdi.  (  22.02.2019.16.17 )

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...