18 Şubat 2019 Pazartesi

Çınar Tohumu

Her zaman olduğu gibi o sabahta bilinen yollardan bilinen kişilere selam vere vere işyerine yaklaşmıştı.
Beyaz Fil İşhanının güneyindeki yoldan ilerlerken önce sağ tarafta dükkanını yeni açmış olan ve eşyalarını dışarıya sergilemeye çalışan kurukahveciye selam verdi. Sonra iş hanının güney doğu köşesinde renault otomobilinin arka bagajında yoldan gelip geçenlerin ufak tefek ihtiyaçlarını satan ihtiyarı aradı gözleri. Satacağı eşyaları sergilediği otomobilinin arka bagaj kapağı açılmamıştı. Eski 1978 model binek renault otomobilin çevresinde kimseler yoktu. Demek ki ihtiyar işinin başına gelmemiş, dükkanını(!)  açmamıştı.
İşhanının köşesinden sola döndü, birkaç adım sonra sol yanında yaklaşık on yıldan bu yana kapalı olan Beyaz Saray sinemasının kırık camlı kapısı ile kapının üzerinde  oynayan filimlerin afişlerinin raptiyelendiği ilan levhasını gördü. Levha, yılların ilgisizliği ile tozlanmış ve artık iyice öne doğru bükülmüştü. Her an yoldan geçen birinin üzerine düşebilecek durumdaydı. Biraz daha adımladı. Bu defa Şehzadeler Belediyesine ait araçların park edildiği yeri bekleyen güvenlikçiye rastladı.. O sırada yerde bir kaç ezik çınar ağacı tohumunu farketti. Ezilmişler ve tozları etrafa yayılmıştı. Ağaçlara baktı. Üzerlerinde dökülmeye hazır nice tohumun azıcık esecek ve onları sallandıracak yelleri beklediğini gördü.
 Ancak hepsi düşse dahi bir tane bile yeni fidanın yetişemeyeceğini de farketti. Çünkü her yön taş ve betondu. Düşen tohumların ezilmekten ya da çürümekten başka, sadece bilinçli birilerinin toplayıp uygun bir yere ekmesiyle yetişme şansları vardı. Memlekette o şuurda  insanların bulunduğunu biliyordu ama "hangisi ne zaman buradan geçecek de fark edecek ki" diye düşünerek dalgın dalgın yürümeye devam etti. "İnsanın bahtından bahsederler ama ağaçlarında bahtlarından bahseden bulunmaz. Belki de bahtın güzel olsun sözü yaratılış amacınının dışına savrulmuş her şey, her nesne için söylenmeli. Ne yazık ki işhanının önüne ekilen çınarlar kuruyuncaya, yani hayat döngülerini tamamlayıncaya kadar yeni fidan yetiştiremeyecekler, üzücü " diye düşündü.
Gözünü yerden kaldırdığında. işyerine giden son köşeyi de döndüğünü farketti. 
Memleketin en yüksek yetkili resmi dairesinin yüzon küsur yıllık mermer merdivenlerine gelmişti. O anda botlarının altının biraz kabarık olduğunu farketti. Merdivenlere tırmanmadan önce bir kenarda silkeledi. Botlarının altından açık kahve renginde bir toz bulutu yükseldi.
"Hay Allah yine mi çınar tohumları, belediyeler de temizlik hizmetlerini düzgün yapmıyorlar ki" diyerek öfkeli öfkeli merdivenleri tırmanmaya başladığında, biraz önce Sigorta İşhanının yanından geçerken gördüğü çınarları ve çınar tohumlarının akibeti hakkındaki düşüncelerini ve üzüntülerini çoktan unutmuştu. (19.02.2019)


14 Şubat 2019 Perşembe

Üç Arkadaş

Dün akşam üzeri iş çıkışında etrafa göz gezdire gezdire ilerlerken; " her gün aynı yollardan sokaklardan gelip gidiyorum. En azından yolları değiştirerek hayatıma yenilik getirebilirim." diye düşündü. İlk uygulamasına bot aldığı ayakkabı mağazasına uğradıktan sonra hiç bir yöne dönmeden batıya doğru yürümekle başladı. Ne zamandan beri görmediği yerleri gördü, yenilikleri keşfetti. Ayrıca ortaokul ve lise arkadaşlarından uzun zamandan beri karşılaşmadığı birkaçını telefonla aradı. Hem kendisi hem de aradığı arkadaşları bu telefon görüşmelerinden memnundu.

Bu sabah da evden işyerine doğru ilerlerken; "Farklı birşeyler yapmaya devam etmeli." diye düşündü. Şehrin o en yetkili resmi dairesinin yüz on küsur yıllık binasına geldiğinde, bu düşüncesini sol yanında oturan -pardon görev yapan- iş arkadaşına açtı. Kendisinin de bazı istekleri olduğunu belirterek birlikte gitmeyi sevinerek kabul etti...

Yemekten sonra  buluştuklarında yanında  Büyükbelen  bölgesinin namlı  zeytin üreticilerinden olan Beyefendi de "uyumaktansa ben de sizinle geleyim bari" diyerek, değerli uykularından fedakarlık ederek, iki iş arkadaşının yanında bulunarak şeref verdiler. 

Böylece üç iş arkadaşı gidecekleri bölgeyi diğerlerine göre daha iyi tanıyan bu yazıyı yazan şahıs mihmandarlığında, Spil dağından esen insanın içini buyduran sert rüzgarı yararcasına güneye doğru ilerlemeye başladılar. Gidecekleri yer haftanın bir günü toplanan satıcılarla, yine orada satıcıların toplandığını bilen meraklılar ve uygun gördüklerini alabilen alıcıların bir araya geldiği, sokak aralarına rastgele sıralanmış seyyar bir alışveriş merkeziydi.

Hava koşulları bozuksa (çok yağmurlu ve çok sıcaksa)  ve ülke ekonomisinde taşlar yerine oturmuşsa, herkes halinden ve ahvalinden memnunsa bu sokaklar boş kalırdı. Ne alıcı ne de satıcılar olurdu. ya da alıcı olsa bile satıcı olmaz, satıcı olsa alıcı olmayabilirdi. 

Şanslıydılar, çünkü koşullar her yönden uygundu ve ortam canlıydı, alakalıydı. Yaklaşık yarım saat bakındılar dolaştılar, isteklerinin bir kısmını karşılayabildiler.
Dönüş yolunda ilerlerken üçünün de yüzleri gülüyordu. Birlikte şehrin o en yetkili resmi dairesinin yüz on küsur yıllık binasına geldiklerinde her üçü de mutluydu. 

Yahya Kemal;" Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik, Bin atlı o gün dağ gibi bir orduyu yendik." diye anlattığı eski zamanlarda akından dönen akıncılar gibi şendiler. (Çünkü artık o akınlar gibi akınlar kalmadığından züğürt tesellisi misali basit eylemlerden mutlu olup kıvanç duyuyordu yeni çağın insanları -yani bizler-diyebiliriz.Vesselam. 14.02.2019

12 Şubat 2019 Salı

Talep

Bu  bloga kendi gönlüne göre yazdıkları işyerinde beraber çalıştığı arkadaşlarınca bilinince ve ara sıra muhabbet blogtaki yazılara gelince, değişik isteklerle karşılaşmaya başladı. Bu sözler şaka/ latife  olsa da sonuçta bir talebi dillendirmekteydi. Arkadaşlarının isteklerini zamanında yerine getiremeyeceği düşüncesinin verdiği telaşla, sebebini anlayamadığı hafif bir stresin ya da baskının  oluştuğunu hissetmeye başladı. Ancak daha sonra  herhangi bir bir işi sonuçlandırabilmek için içten ya da dıştan tahrik edici/itici bir kudret gerektiğini de anladı.

Öyle olmasa da sanki yazmaya zorlanıyormuş, yazmak mecburiyetinde bırakılıyormuş düşüncesi zihninde yer etmeye başladıkça -blog sayfasına yazmak için- önceki zamanlardaki kadar sık giriş yapmadığını, parmaklarının  klavye tuşlarına basmadan önce biraz kasıldığını farketti. Bunun sebebinin okuyucuya beğendirmek endişesi, eleştirilerle fazla karşılaşmamak olduğunu anladı. Yani sorgulanmaktan çekinmenin getirdiği bir gerginlik de denebilir.

Anlatmak istediklerini yazıya dökmesine rağmen kelimeleri yerli yerinde kullanamadığı için  cümlelerinin yeterince anlaşılamaması / yanlış anlaşılabilmesi ihtimalini şimdiye kadar hiç düşünmemişti. Demek ki her okuyanın farklı bakış açıları oluyordu. Ve bu açıları da göz önüne alarak düşündüklerini ifade etmeli idi.

Farketmesine farketti ama, bir yandan da çevresinde müşahade ettiklerini ve kafasında birikenleri kayda geçmek zorunda olduğu düşüncesiyle bir başka türlü baskı altına girdi. 
...
Bu sabah da kafası karmaşık fikirlerle dolu olarak apartmanın kapısından besmeleyle çıktı. Şehirde dün akşam üzerinden beri yağan yağmurdan dolayı yollar yol olmaktan çıkmış dere olmuştu. Her zaman gidip geldiği için ezberlediği sokakları, sokaklardaki tökezlenme riski olan noktaları da dikkate alarak sakına sakına yola revan oldu. Hep saçak altlarından yürümeye, meydanlardan açıklıklardan geçerken yağmurun yağış yönüne göre şemsiyesini ayarlamaya özen gösterdi.
...
Mesai günlerinde her sabah her mevsim her koşul altında arşınladığı bu güzergahı bir gün gelip de arşınlayamayacağını düşündü. Emekliliği gelip geçmişti. Çocukların geleceğini daha rahat hazırlayabilmeleri bahanesiyle (bir nevi fedakarlık havasında) gidip geliyordu. Ancak diğer açıdan da bırakınca ne yapacaktı. Erkek kardeşi işlettiği yerlere devamlı çağırıp duruyordu. "Gel abi bırak artık  beraber çalışalım" teklifini Abisine tekrar etmekten bıkmıştı. Kendisi de kardeşinden bu teklifleri dinlemekten bıkmıştı. Yenilik girişim zor geliyordu. Alıştığı tek düzelik, yeknesaklık bilinen işlemlerle günü geçirmek ona yetiyordu. Ama sıkılıyordu da. Sonunda kendisinde eksik olanın cesaret olduğuna kanaat getirdi. Yıllarca alıştığı düzeni ve birikimlerini -elinde var olanları -kaybetmekten korktuğunu düşündü.
...
Ve sonunda şehrin en yetkili resmi müessesesinin kapısından girerken kendini şöyle bir göz ucuyla incelediğinde çok şükür önceki yağmurlarda ıslandığı kadar ıslanmadığını gördü.  Zafer kazanmış bir kıpti gibi güvenlik noktasından içeri ve sola doğru adımlamaya başladı. Güvenlik görevlilerini önceki günlere göre daha bir sevinçle, kıvançla selamladı. Pardesüsünün fermuarlarını açtıktan sonra, şemsiyesini kuruması için çalışma odasının girişindeki büyük temizlik dolabının üzerine bıraktı. Yaklaşık sekiz saatini geçireceği yüzonyıllık eski kapının önündeydi. 
İçine derin bir nefes çekti. ve sol elindeki öğle yemeği poşetini fazla sarsmadan sağ eliyle yavaşça kapıyı açtı.

Yeni bir iş (!) günü başlıyordu.(12.02.2019)




.

8 Şubat 2019 Cuma

Çeşnigirde Cuma Vakti

Günlerden Cumaydı. Mübarek günlerden Cuma. Önceki gün yağan yağmur yerini dağdan esen soğuk yellere bırakmıştı. Güneş ışıklarının vurduğu alanlar bile ısınmıyordu. Dağdan esen serin yel şehrin her tarafını dolaşıyordu. Nerede bir bağrı açık kul bulursa onun bağrına bağrına eserek üşütüyor, örtünmeye zorluyordu. 
Cuma namazı vakti yaklaştığından işyerinde abdestini aldıktan sonra önce Hatuniye Camiine uğradı. Ancak cami kalabalıktı ve protokol ve güvenlik tedbirleri nedeniyle bir gerginlik hissettiğinden üst kısımda olan Çeşnigir Camisine gitmesinin daha hayırlı olacağını düşündü. Camiye geldiğinde dışarıda bir yer buldu, oturdu. Oturdu ama sol yanından esen rüzgar sebebiyle önce ceketini ilikledi sonra sapkasını başına iyice geçirdi. Yetmedi pardesünün fermuarını kapattı. Yetmedi ensesini örttü, Ancak ısınabilmişti.
İmam vaazına devam ediyordu. İmamın tatlı tatlı nasihatları içini bir hoş ediyor rahatlatıyor, gitgide gözkapakları kapanıyordu. Sonunda namaz bitti yavaşça yerinden kalktı. Botlarınınn bağcıklarını bağladı. Ağır adımlarla şehrin en yetkili resmi dairesine doğru yürümeye başladı...08.02.2019

7 Şubat 2019 Perşembe

Fener

Fırtınalı, dalgalı denizlerin ortasında karanlık gecelerin bir yerinde çalkalanırken gemi, uzakta yanıp sönen cılız ışık yolculara umut olur. 
Eğer o sulardan daha önce de geçen bir denizci varsa gemide, der ki "o deniz feneridir." O deniz feneri karanın yakın olduğunu ancak yaklaşılması halinde kayalıkların bulunduğunu dikkatli olunması gerektiğini anlatır denizdekilere...

Hepimizin bildiği gibi deniz feneri uzak denizlerden görülebilecek yüksekçe beyaz bir kulenin üstünde geceleri ya da karanlık sisli günlerde yanan bir ışık kaynağıdır. Fenerin hemen yakınında  ailesiyle  yaşayan bir kişi görevlidir.

Görevli kişi, orada kıyıya inşa edilmiş deniz feneri mevcut olduğu zamanlar boyunca nice fırtınalarda nice gemilere nice bin yolcu ve tayfaya yaktığı ışıkla karayı belli ederek hayatlarını kurtarmış ya da hayatlarını kolaylaştırmıştır.

Fener; kara ile denizin birleştiği en keskin en tehlikeli noktadadır. Daha önce yaşanan acı tecrübeler sonucunda denizlerden geçenlerin sarp keskin kıyılara gelmemesi için, rotalarını daha düzgün bulabilmeleri için,  özellikle ve en önemlisi morali azalmış insanlara moral vermek için inşa edilmiştir.
Kısaca tehlikeye uyarmak (ikaz etmek), yol göstermek, moral vermek için yapılmıştır.

İnsanoğlunun hayatının bir çok noktasında da tehlikeye düştüğü anlar vardır. Bazen araç kullanırken rastlarız. Tehlike uyarı levhası olarak adlandırılırlar. Levhayı görünce belirtilen tehlikeye dikkat ederek araç kullanılır. 

Bazen yanlış davranışlarda bulunanları uyarır çevresindekiler. 
Yine bazen fareli köyün kavalcısı hikayesinde olduğu gibi bir kavalcı çıkar ortaya. Köyden fareleri uzaklara götürerek yararlı iş yapan o kavalcı gibi değil de. 
Yoluna yordamında hayatına devam eden insanları çaldığı kavalıyla çeker alır götürür yokoluşun uçurumlarına atar. Ve insanların bir kısmı önlerinde uçurumdan aşağıya düşen insanların feryatlarını, kavalın tatlı nağmeleri arasında duymaz olurlar ve sonunda onlarda yavaş yavaş yaklaştıkları yokoluşa giden uçurumda bulurlar kendilerini.
İlerlerken kavalcının yakınlarında yolun sonunun uçurum olduğunu hatırlartmaya çalışan -kıyıdaki deniz feneri gibi- uçurumun kıyısında bazı kişiler görürler, durun gitmeyin diyen. Dinlemeyip devam ederler.
Bu yüzden her tatlı çalan kavalın ardından gidenler gibi olmamalı etrafı inceleyerek ve bu gidişin sonunun nereye olduğunu idrak etmelidir.


Yeni bir şey yok

Dün havanın yağmurlu olacağını öğrenince sabah işe tedbirli gelmişti. Evden işe doğru adım adım ilerlerken bazen hafif çiseleyen, bazen de duran yağmur altında şemsiyesini açıp kapamaktan yorulmuştu. Geceden bu yana aralıklı yağan yağmur, şehrin yukarılarından aşağılara doğru  azar azar çoğalan derecikler oluşturduğundan, kavşaklardan karşıya geçerken zorlanıyordu. Özellikle dikkatsiz ve umarsız sürücülerin hızlı kullandığı araçların tekerlekleri, yolda göllenmiş suları kaldırıma doğru attırdığından, çamurlu sulardan sakınmak için  yola uzak ve temkinli  yürüyorlardı. 

Hava dağ tarafında yani şehrin güney kısmında daha kapalıydı. Dağın zirvelerine yerleşmiş yağmur bulutları günün aydınlanmasını geciktiriyordu. O nedenle saati gelince otomatik olarak aniden kapanan yol ışıkları ortalığın daha da kararmasına sebep olmuştu.
Zihninde  farklı ve yeni düşünceler dolaşıp dururken, gide gele alışan ayakları, gayri ihtiyari (istemdışı) olarak, her zaman yürüdüğü yolları, her zaman adımladığı gibi adımlayarak, sonunda şehrin en yetkili resmi dairesinin yüz on yıllık mermer merdivenlerine ulaştı. Şemsiyesini yavaşça kapattı. Şapkasını çıkardı. Girişte bekleyen güvenlik görevlisine sabah selamını verdikten sonra her zaman açıp kapadığı eski kapının önüne yine geldi. Yeni bir iş günü başlıyordu...
....
Öğleden sonra olmuştu. Yanındaki masada başında kavak yellerini evleninceye kadar durduramayacak olan arkadaşı, o çok sevdiği radyosunda " Şemsiyenin ucu basma" diye bir türkü bulmuş onu dinletiyordu. Zamanında Samanyolu radyolarında dinlediği ve bir türlü ısınamadığı o  spikerin ağlamış sesi olmasa daha iyiydi ama... 

Bilgisayarın klavyesi aracılığıyla  blog sayfasına; "Ne yapalım radyonun düğmesi onun elinde...Sabrediyoruz... Saatin beş olmasını, çalışma gününün dolmasını bekliyoruz." diye kayıt düştü 

Bu arada odada bulunanlarda  bir sessizlik var gibi. Öğleden sonranın durgunluğu mu, türkülerin efkarı mı, hayatın omuzlarına binen ağırlığı mı? Bilinmez..  

(07/02/2019 15.14)

6 Şubat 2019 Çarşamba

Yenilik

İlin en yüksek dereceli resmi dairesinde önceki aylarda sınavlar yapılmıştı. Bir üst makama geçmek için sınava girenlerin sınav sonuçları açıklandı. Bu defa kim nereye tayin olacak acaba sorularına cevaplar aramakla, tahminlerde bulunmakla  geçen bir aydan sonra,  yerinden oynayan sarsılan taşlar, suları da fazla bulandırmadan  yavaş yavaş yerine yerleşti.. 
Sınavı kazananlar yeni görev yerlerine yerleşmeye, yeni yerlerine alışmaya başladılar. Bu arada görev yaptığı birime gelecek olan nice isim tek tek elendi. Ve en son işyeri arkadaşlarının ortak konsensusla kabul ettikleri, ancak olacağı konusunda emin olamadıkları değer verdikleri bir yakın komşu bürodaki  arkadaşlarının  tayin olduğunu sevinçle öğrendiler.
Tayin kararlarını -yani taşları suları bulandırmadan yerleştiren- yüksek yetkililerin de tecrübeli oldukları bu işlemle bir kez daha teyid edilmiş oldu.  
Yaklaşık bir aydan bu yana büronun doğu penceresi önündeki orta masada oturan yeni arkadaşlarının her sabah gülen yüzünü/ tebessümünü görmekten dolayı, bürodaki tüm personelin memnun olduğu, odada devam eden sohbetlerden belli olmaktadır. (-her ne kadar bu yazıyı klavyeler aracılığıyla bloğa aktaran  kişinin  kulakları arasıra biraz zonklasa da (!) ) 
Eğer tersi olsaydı, negatif bir tavır  ve soğuk ve sessiz bir ortamı yani odayı ısıtmak için kaloriferleri en yüksek dereceye yükseltmek  zorunda kalınacaktı.(!)  Vesselam. (06.02.2019)

4 Şubat 2019 Pazartesi

İkinci Bahar

İşyerinin sık sık kırılıp tamir edilen eski radyosunda  Sezen Aksunun sesiyle "ikinci baharı yaşıyor ömrüm, gel benim yarim oluver şimdi" diye sürüp giden bir şarkı çalmaya başladı, Sezen Aksu, o pürüzsüz sesiyle terennüm ettiği şarkılarda ifade etmek istediklerini gerçekten çok net hissettiriyor. Allah her insana farklı farklı yetenekler kabiliyetler hususiyetler bahşetmiş. Şarkıyla beraber, şarkının kelimelerle ve seslerle ortaya çıkardığı duygu dünyasının etkisiyle  bir süre sanki dünyanın gerçekliğinden uzaklaşıyor ve havaya asılı kalıyor dinleyen... 
Ramazan ayının son yedi gününün getirdiği sükunet ve durgunluk içinde ayrıca  anlatılamayan bir rahatlık var bünyemizde. Rahatlık midenin tembelliği, vücudun akşama sağlıklı olarak erişebilmek için var oran dahili kaynaklarını dikkatli harcama çabası hareketleri sınırlıyor. Dinginlik sadece bedende değil, ruhlarda da var. Bedenin dinginliği ruhu ve isteklerini hırslarını, keskin hedeflerini de durgunlaştırıyor, törpülüyor. İyi de oluyor. Stress denilen kötü vakıa Ramazan boyunca yanından uzaklaşıyor ..Gevşeklik ve dinginlik  (belki  de sabrı artıran da bu iki öge) stresin panzehiri mi?
Sol kulağı yine çınlamaya başladı. Neden çınlar? Durup dururken ne etkiler de çınlamaya başlar kulak? Birisi andığında çınlar derler ama bu bir laf u güzaf sebep vücut kimyası, hormonlarla ilgili olmalı diye düşündü. 

Bavul 2

      Bavul deyince, sadece dikdörtgen biçimli dört köşeli bir eşya taşıma kutusu geliyorsa aklınıza, yetersiz bir hayal gücüne sahipsiniz demektir. Bavul, yalnız gezen  seyyahların alametidir. İçinde her zaman lazım olacak temel eşyaları yerleştirdiği bir seyyar elbise dolabı denilebilir. Pratiktir. 
      İçindekileri çıkarıp yaymadıkça, bir kenarda senelerce içindeki eşyalarla bekleyebilir. Bir merak eden olmadıkça bırakıldığı yerdedir. Eğer senelerce kalmışsa bir köşede iki sebeptendir. Ya onu diyar diyar sürükleyen zat gezmekten vazgeçmiş mukim olmuştur. Ya da yer altında hepimizin gideceği yere bizden önce vasıl olmuştur. 
    Bir köşede merak eden çıkıncaya kadar bekler. Günler aylar yıllar sonra meraklı bir fani açar fermuarlarını, silkeler tozlarını, merakla içini kurcalamaya başlar. Her eşya her fotoğraf, merak edeni bavulun sahibinin yaşadığı döneme götürür.Yaşadığı zaman ile geçmiş bavula sıkışıp kalmış zaman arasında bilmediklerini görmediklerini gördükçe ve öğrendikçe merakı daha da artar....


Aksak Bavul

  Bazen yolda ilerleyen yorgun insanlar görürsünüz, ardında sürüklemekten bıktığı, yüzünün mimiklerinden belli olan, tekerleği tıkır tıkır ses yaparak gelip geçtiğini çevreye duyuran bir aksak bavulla önünüzden geçer gider. Her zaman yolda gördüğünüz bir manzaradır bu. Önemsemezsiniz. Dikkatlice baksanız o yoldan geçenin gözlerine, yorgun yüz hatlarının ardında sevinç mi, hüzün mü sakladığını bilebilirsiniz.
   Uzak diyarlarda ıstırapları bırakıp sevdiklerinin yanına geliyorsa, yorgun sevinç ışıltıları vardır gözbebeklerinde. Uzak diyarlara sevdiklerini, güzel anılarını bırakıp da belirsizliğin girdabına doğru ilerliyorsa, göz bebeklerinden yansıyan ışığın kısıldığını, yorgunluklardan dolayı kırışmış yüz hatlarında tedirginliğin, bezginliğin, tereddüdün saklandığını fark edebilirsiniz. İşte o an cesaretlenip de o yorgun yolcuyu "gel kardeş biraz soluklan şurada, bir çayımı iç de dinlen." diyerek çağırıverseniz yanınıza, yüz hatlarındaki bezginliğin, bitkinliğin gitgide yok olduğunu, bir ışıltının mücadele azminin yeniden tüm vücudunu etkileyip dirilttiğini de fark edebilirsiniz.
   O yorgun yolcu çayını içtikten sonra  gitmek üzere ayağa kalktığında eski halinden bir eser kalmadığını, daha emin adımlarla ve daha hızlı ( yokuş yukarı bile olsa) ardındaki bavulu sürüklediğini göreceksiniz. 
   Yaşayacağı daha sonraki yıllar boyunca içtiği o sıcak çayın tadını, Sizin güven veren halinizi ve güler yüzünüzü inanın unutamayacaktır.
    Kendi hayatımızda  bunun bir çok örneğini yaşamışızdır. Allah bu fani dünyada iyilik yapanların ve güler yüzlülerin /güzel yüzlülerin sayısına arttırsın.
   Güler yüzlü insan güzel yüzlüdür. Madden güzel yüzlü olmasına rağmen  güler yüzlü değilse, o güzellik  ne kendine ne de insanlığa yararı olmayan  donuk bir mona lisa tablosu gibidir, diyebiliriz. Vesselam. (04.02.2019-11.25)

28 Ocak 2019 Pazartesi

Geçmişte Kalanlar.

Geçmişte Kalanlar

Uzun kış gecelerinde ocakbaşına topladığı torunlarına;  Ardı ardına sıralanmış uzayıp giden çivisiz ve tekerlekleri yağsızlıktan gıcım gıcım gıcırdayan mühimmat yüklü kağnısıyla beraber, çamurlu, soğuk ve karlı yollarda, geceler boyu süren seferlerini anlatırdı. O seferler esnasında yanlarında beraberce yürüyen, çamura saplandıklarında bir kısmı arkadan iten bir kısmı önden çekerek saplandıkları çamurdan kurtarmaya çalışanları, sabah olmadan kuytu bir yer bulmak görünmemek, gizlenebilmek telaşıyla koşuşturanları, sürücülerin soğuktan çatlamış ve katmer katmer çamur bağlamış elleriyle öküzlerin sırtlarını sıvazlarken, adeta yalvarır gibi serzenişlerini hatırlardı ve anlatırdı. Çünkü birinin durması ardından gelen diğerlerinin de durması demekti. Yürüyeceklerdi, durmak beklemek yoktu. 

Menzile yaklaştıklarını uzaktan duyulan top sesleriyle anlarlardı. Dönen araçlardaki yaralıların acılı ancak huzurlu, durgun tavırlarını, cehennemi andıran ve yaklaştıkça gitgide artan top seslerini, dağların ardından yükselen dumanları gördükçe, biraz daha hızlı daha bir gayretle ilerlemeye çalışırlardı. Sanki yetişemezlerse felaket daha da büyüyecekmiş, yetişirlerse felaketi azaltacaklarımış gibi bir duyguyla bata çıka devam ederlerdi. Torunları, ocaktaki ateşten  duvarlara yansıyan ışık oyunlarından da ürkerek birbirine sokularak can kulaklarıyla dinlerledi ebelerini. Çünkü her zaman denk gelemezlerdi.
..   
Ebe ise, beli bükülmüş, gözlerinin feri çekilmiş, gitgide az duymaya başlayan kulaklarına rağmen etrafında farkedebildiği her dudak hareketini anlamaya, dudağın sahibine anladığı kadarıyla cevaplamaya çalışırdı. Ancak anladığı şey orada konuşulanlardan farklı olduğunda  yanında bulunanlar ona belli etmeden gülümserlerdi. Belli etmemeye çalışırlardı. Çünkü onun üzülmesini, kendini dışlanmış olarak hissetmesini istemezlerdi. Saygı duyarlardı. O acı ateş ve kan dolu eski zamanlardan kalan yadigardı.

İhtiyarın evinin bir odasında, kireçleri kenardaki eşyaların üzerine pul pul dökülmüş  kerpiç duvarın  köşesine yasladığı nodulu paslanmış eski kırık övendire, kerpiç duvara  oyulmuş gibi duran camekansız iki sıralı tahta  rafta , renkli yünlerden örülmüş ip bağlı kemik saplı bir çakı, ve o tozlu ortamda hala ilk günkü gibi parıldayan eşinin  hatırası madalya vardı. 
Odaya girenlerin de farkettiği diğer eşyaların üzeri tozlanmışken o madalya pırıl pırıldı. Her sabah  kalktığında evvela madalyayı okşar gibi siler, namazı bitirir bitirmez, ellerini açarak yaşlı gözlerle dua ederdi. Kulakları duyamaz olduğundan sesini ayarlayamaz, dudaklarından dökülen  dua mırıltıları yan odada bulunan evlatları,torunları tarafından bile duyulurdu.
Evdekiler o duaları duymadan  ve o dualara kendileri de içten gönülden iştirak etmeden  işe başlarlarsa, sanki o gün işleri güçleri ters gidecekmiş gibi, sanki düşman yeniden gelecekmiş gibi bir korku hissederlerdi.

Bazı günlerde  "Eliniz ayağınız tutarken gidebildiğiniz kadar gidelim" diyerek eşinin  yakın köydeki silah arkadaşının mezarına yollardı oğlunu ve torununu, "beraber harbettikleri  rahmetli olmuş gocadamın  arkadaşlarını da ziyaret edin yavrularım." diyerek ( Eşine gocadam derdi.yani koca adam, büyük adam)

Mübarek günlerde, bayramlarda  da öncelikli vazifesi okumaktı. Hava soğuk hava yağmurlu hava karlıysa evde eşyalarının durduğu yüklüğün yanına pencereye yakın bir yere rahlesini torunlarına koydurur, kendi gözleri seçemediğinden güzel sesli olan büyük torununa okuturdu. Torunu ebesi duyabilsin diye sesini yükseltirdi.
O da bir ritimle ileri geri belli belirsiz sallanmaya başlar, göz pınarlarından akan yaşları tutamaz, gayri ihtiyari yüzünü kol yenleriyle silerdi.

Bir bayram günü  iş bularak şehre yerleşen damadıyla küçük kızı ve ilkokula giden biricik yavrularıyla ziyarete gelmişlerdi. Evdekilerle beraber her yeri baştan aşağı temizlemişlerdi. Ancak Onun devamlı bulunduğu odada sırtlarını dayadıkları  ot dolu kıtıkları, yer minderini ve kilimi silip süpürseler de duvara dayalı övendire ile raftaki çakı ve madalyaya dokunamamışlardı.

Küçük torunu merakla sordu, "Ebe neden elletmiyorsun? Siliverelim." 

"Olmaz yavrum" dedi.  "O övendirenin nodulunda öküzleri zorladığım zamanların izleri, sapında terli çamurlu ellerimin kirleri, Milli Mücadele günlerinin hatırası, kokusu hala duruyor. Silindiğinde sanki unutuverecekmişim. "
-Ebe eski övendire ne işe yarar ki, öküz mü kaldı, saban mı kaldı, kağnı mı kaldı?
-Belki lazım olur yavrum.
-Neye yarar Ebe? Düşman yeniden  gelirse Yeniden Milli Mücadele yapmak için mi?
-İşte şimdi doğruyu buldun. Benim akıl erdiremediğimi söyledin.
-Unutmamak için, geçmişi hafızamızda canlı tutmak için,  yani dediğin gibi Yeniden Milli Mücadele yapmak için...


 Kağnı:Öküzlerin çektiği tahta tekerlekli araba.(tdk sözlük)
 Üvendire:Hayvan dürtmeye yarayan ucu sivri demirli değnek.(tdk sözlük)
 Nodul: Üvendirenin ucundaki sivri demir.(tdk sözlük)

(M. Aslınur OYAN) 31.01.2018

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...