8 Şubat 2019 Cuma

Çeşnigirde Cuma Vakti

Günlerden Cumaydı. Mübarek günlerden Cuma. Önceki gün yağan yağmur yerini dağdan esen soğuk yellere bırakmıştı. Güneş ışıklarının vurduğu alanlar bile ısınmıyordu. Dağdan esen serin yel şehrin her tarafını dolaşıyordu. Nerede bir bağrı açık kul bulursa onun bağrına bağrına eserek üşütüyor, örtünmeye zorluyordu. 
Cuma namazı vakti yaklaştığından işyerinde abdestini aldıktan sonra önce Hatuniye Camiine uğradı. Ancak cami kalabalıktı ve protokol ve güvenlik tedbirleri nedeniyle bir gerginlik hissettiğinden üst kısımda olan Çeşnigir Camisine gitmesinin daha hayırlı olacağını düşündü. Camiye geldiğinde dışarıda bir yer buldu, oturdu. Oturdu ama sol yanından esen rüzgar sebebiyle önce ceketini ilikledi sonra sapkasını başına iyice geçirdi. Yetmedi pardesünün fermuarını kapattı. Yetmedi ensesini örttü, Ancak ısınabilmişti.
İmam vaazına devam ediyordu. İmamın tatlı tatlı nasihatları içini bir hoş ediyor rahatlatıyor, gitgide gözkapakları kapanıyordu. Sonunda namaz bitti yavaşça yerinden kalktı. Botlarınınn bağcıklarını bağladı. Ağır adımlarla şehrin en yetkili resmi dairesine doğru yürümeye başladı...08.02.2019

7 Şubat 2019 Perşembe

Fener

Fırtınalı, dalgalı denizlerin ortasında karanlık gecelerin bir yerinde çalkalanırken gemi, uzakta yanıp sönen cılız ışık yolculara umut olur. 
Eğer o sulardan daha önce de geçen bir denizci varsa gemide, der ki "o deniz feneridir." O deniz feneri karanın yakın olduğunu ancak yaklaşılması halinde kayalıkların bulunduğunu dikkatli olunması gerektiğini anlatır denizdekilere...

Hepimizin bildiği gibi deniz feneri uzak denizlerden görülebilecek yüksekçe beyaz bir kulenin üstünde geceleri ya da karanlık sisli günlerde yanan bir ışık kaynağıdır. Fenerin hemen yakınında  ailesiyle  yaşayan bir kişi görevlidir.

Görevli kişi, orada kıyıya inşa edilmiş deniz feneri mevcut olduğu zamanlar boyunca nice fırtınalarda nice gemilere nice bin yolcu ve tayfaya yaktığı ışıkla karayı belli ederek hayatlarını kurtarmış ya da hayatlarını kolaylaştırmıştır.

Fener; kara ile denizin birleştiği en keskin en tehlikeli noktadadır. Daha önce yaşanan acı tecrübeler sonucunda denizlerden geçenlerin sarp keskin kıyılara gelmemesi için, rotalarını daha düzgün bulabilmeleri için,  özellikle ve en önemlisi morali azalmış insanlara moral vermek için inşa edilmiştir.
Kısaca tehlikeye uyarmak (ikaz etmek), yol göstermek, moral vermek için yapılmıştır.

İnsanoğlunun hayatının bir çok noktasında da tehlikeye düştüğü anlar vardır. Bazen araç kullanırken rastlarız. Tehlike uyarı levhası olarak adlandırılırlar. Levhayı görünce belirtilen tehlikeye dikkat ederek araç kullanılır. 

Bazen yanlış davranışlarda bulunanları uyarır çevresindekiler. 
Yine bazen fareli köyün kavalcısı hikayesinde olduğu gibi bir kavalcı çıkar ortaya. Köyden fareleri uzaklara götürerek yararlı iş yapan o kavalcı gibi değil de. 
Yoluna yordamında hayatına devam eden insanları çaldığı kavalıyla çeker alır götürür yokoluşun uçurumlarına atar. Ve insanların bir kısmı önlerinde uçurumdan aşağıya düşen insanların feryatlarını, kavalın tatlı nağmeleri arasında duymaz olurlar ve sonunda onlarda yavaş yavaş yaklaştıkları yokoluşa giden uçurumda bulurlar kendilerini.
İlerlerken kavalcının yakınlarında yolun sonunun uçurum olduğunu hatırlartmaya çalışan -kıyıdaki deniz feneri gibi- uçurumun kıyısında bazı kişiler görürler, durun gitmeyin diyen. Dinlemeyip devam ederler.
Bu yüzden her tatlı çalan kavalın ardından gidenler gibi olmamalı etrafı inceleyerek ve bu gidişin sonunun nereye olduğunu idrak etmelidir.


Yeni bir şey yok

Dün havanın yağmurlu olacağını öğrenince sabah işe tedbirli gelmişti. Evden işe doğru adım adım ilerlerken bazen hafif çiseleyen, bazen de duran yağmur altında şemsiyesini açıp kapamaktan yorulmuştu. Geceden bu yana aralıklı yağan yağmur, şehrin yukarılarından aşağılara doğru  azar azar çoğalan derecikler oluşturduğundan, kavşaklardan karşıya geçerken zorlanıyordu. Özellikle dikkatsiz ve umarsız sürücülerin hızlı kullandığı araçların tekerlekleri, yolda göllenmiş suları kaldırıma doğru attırdığından, çamurlu sulardan sakınmak için  yola uzak ve temkinli  yürüyorlardı. 

Hava dağ tarafında yani şehrin güney kısmında daha kapalıydı. Dağın zirvelerine yerleşmiş yağmur bulutları günün aydınlanmasını geciktiriyordu. O nedenle saati gelince otomatik olarak aniden kapanan yol ışıkları ortalığın daha da kararmasına sebep olmuştu.
Zihninde  farklı ve yeni düşünceler dolaşıp dururken, gide gele alışan ayakları, gayri ihtiyari (istemdışı) olarak, her zaman yürüdüğü yolları, her zaman adımladığı gibi adımlayarak, sonunda şehrin en yetkili resmi dairesinin yüz on yıllık mermer merdivenlerine ulaştı. Şemsiyesini yavaşça kapattı. Şapkasını çıkardı. Girişte bekleyen güvenlik görevlisine sabah selamını verdikten sonra her zaman açıp kapadığı eski kapının önüne yine geldi. Yeni bir iş günü başlıyordu...
....
Öğleden sonra olmuştu. Yanındaki masada başında kavak yellerini evleninceye kadar durduramayacak olan arkadaşı, o çok sevdiği radyosunda " Şemsiyenin ucu basma" diye bir türkü bulmuş onu dinletiyordu. Zamanında Samanyolu radyolarında dinlediği ve bir türlü ısınamadığı o  spikerin ağlamış sesi olmasa daha iyiydi ama... 

Bilgisayarın klavyesi aracılığıyla  blog sayfasına; "Ne yapalım radyonun düğmesi onun elinde...Sabrediyoruz... Saatin beş olmasını, çalışma gününün dolmasını bekliyoruz." diye kayıt düştü 

Bu arada odada bulunanlarda  bir sessizlik var gibi. Öğleden sonranın durgunluğu mu, türkülerin efkarı mı, hayatın omuzlarına binen ağırlığı mı? Bilinmez..  

(07/02/2019 15.14)

6 Şubat 2019 Çarşamba

Yenilik

İlin en yüksek dereceli resmi dairesinde önceki aylarda sınavlar yapılmıştı. Bir üst makama geçmek için sınava girenlerin sınav sonuçları açıklandı. Bu defa kim nereye tayin olacak acaba sorularına cevaplar aramakla, tahminlerde bulunmakla  geçen bir aydan sonra,  yerinden oynayan sarsılan taşlar, suları da fazla bulandırmadan  yavaş yavaş yerine yerleşti.. 
Sınavı kazananlar yeni görev yerlerine yerleşmeye, yeni yerlerine alışmaya başladılar. Bu arada görev yaptığı birime gelecek olan nice isim tek tek elendi. Ve en son işyeri arkadaşlarının ortak konsensusla kabul ettikleri, ancak olacağı konusunda emin olamadıkları değer verdikleri bir yakın komşu bürodaki  arkadaşlarının  tayin olduğunu sevinçle öğrendiler.
Tayin kararlarını -yani taşları suları bulandırmadan yerleştiren- yüksek yetkililerin de tecrübeli oldukları bu işlemle bir kez daha teyid edilmiş oldu.  
Yaklaşık bir aydan bu yana büronun doğu penceresi önündeki orta masada oturan yeni arkadaşlarının her sabah gülen yüzünü/ tebessümünü görmekten dolayı, bürodaki tüm personelin memnun olduğu, odada devam eden sohbetlerden belli olmaktadır. (-her ne kadar bu yazıyı klavyeler aracılığıyla bloğa aktaran  kişinin  kulakları arasıra biraz zonklasa da (!) ) 
Eğer tersi olsaydı, negatif bir tavır  ve soğuk ve sessiz bir ortamı yani odayı ısıtmak için kaloriferleri en yüksek dereceye yükseltmek  zorunda kalınacaktı.(!)  Vesselam. (06.02.2019)

4 Şubat 2019 Pazartesi

İkinci Bahar

İşyerinin sık sık kırılıp tamir edilen eski radyosunda  Sezen Aksunun sesiyle "ikinci baharı yaşıyor ömrüm, gel benim yarim oluver şimdi" diye sürüp giden bir şarkı çalmaya başladı, Sezen Aksu, o pürüzsüz sesiyle terennüm ettiği şarkılarda ifade etmek istediklerini gerçekten çok net hissettiriyor. Allah her insana farklı farklı yetenekler kabiliyetler hususiyetler bahşetmiş. Şarkıyla beraber, şarkının kelimelerle ve seslerle ortaya çıkardığı duygu dünyasının etkisiyle  bir süre sanki dünyanın gerçekliğinden uzaklaşıyor ve havaya asılı kalıyor dinleyen... 
Ramazan ayının son yedi gününün getirdiği sükunet ve durgunluk içinde ayrıca  anlatılamayan bir rahatlık var bünyemizde. Rahatlık midenin tembelliği, vücudun akşama sağlıklı olarak erişebilmek için var oran dahili kaynaklarını dikkatli harcama çabası hareketleri sınırlıyor. Dinginlik sadece bedende değil, ruhlarda da var. Bedenin dinginliği ruhu ve isteklerini hırslarını, keskin hedeflerini de durgunlaştırıyor, törpülüyor. İyi de oluyor. Stress denilen kötü vakıa Ramazan boyunca yanından uzaklaşıyor ..Gevşeklik ve dinginlik  (belki  de sabrı artıran da bu iki öge) stresin panzehiri mi?
Sol kulağı yine çınlamaya başladı. Neden çınlar? Durup dururken ne etkiler de çınlamaya başlar kulak? Birisi andığında çınlar derler ama bu bir laf u güzaf sebep vücut kimyası, hormonlarla ilgili olmalı diye düşündü. 

Bavul 2

      Bavul deyince, sadece dikdörtgen biçimli dört köşeli bir eşya taşıma kutusu geliyorsa aklınıza, yetersiz bir hayal gücüne sahipsiniz demektir. Bavul, yalnız gezen  seyyahların alametidir. İçinde her zaman lazım olacak temel eşyaları yerleştirdiği bir seyyar elbise dolabı denilebilir. Pratiktir. 
      İçindekileri çıkarıp yaymadıkça, bir kenarda senelerce içindeki eşyalarla bekleyebilir. Bir merak eden olmadıkça bırakıldığı yerdedir. Eğer senelerce kalmışsa bir köşede iki sebeptendir. Ya onu diyar diyar sürükleyen zat gezmekten vazgeçmiş mukim olmuştur. Ya da yer altında hepimizin gideceği yere bizden önce vasıl olmuştur. 
    Bir köşede merak eden çıkıncaya kadar bekler. Günler aylar yıllar sonra meraklı bir fani açar fermuarlarını, silkeler tozlarını, merakla içini kurcalamaya başlar. Her eşya her fotoğraf, merak edeni bavulun sahibinin yaşadığı döneme götürür.Yaşadığı zaman ile geçmiş bavula sıkışıp kalmış zaman arasında bilmediklerini görmediklerini gördükçe ve öğrendikçe merakı daha da artar....


Aksak Bavul

  Bazen yolda ilerleyen yorgun insanlar görürsünüz, ardında sürüklemekten bıktığı, yüzünün mimiklerinden belli olan, tekerleği tıkır tıkır ses yaparak gelip geçtiğini çevreye duyuran bir aksak bavulla önünüzden geçer gider. Her zaman yolda gördüğünüz bir manzaradır bu. Önemsemezsiniz. Dikkatlice baksanız o yoldan geçenin gözlerine, yorgun yüz hatlarının ardında sevinç mi, hüzün mü sakladığını bilebilirsiniz.
   Uzak diyarlarda ıstırapları bırakıp sevdiklerinin yanına geliyorsa, yorgun sevinç ışıltıları vardır gözbebeklerinde. Uzak diyarlara sevdiklerini, güzel anılarını bırakıp da belirsizliğin girdabına doğru ilerliyorsa, göz bebeklerinden yansıyan ışığın kısıldığını, yorgunluklardan dolayı kırışmış yüz hatlarında tedirginliğin, bezginliğin, tereddüdün saklandığını fark edebilirsiniz. İşte o an cesaretlenip de o yorgun yolcuyu "gel kardeş biraz soluklan şurada, bir çayımı iç de dinlen." diyerek çağırıverseniz yanınıza, yüz hatlarındaki bezginliğin, bitkinliğin gitgide yok olduğunu, bir ışıltının mücadele azminin yeniden tüm vücudunu etkileyip dirilttiğini de fark edebilirsiniz.
   O yorgun yolcu çayını içtikten sonra  gitmek üzere ayağa kalktığında eski halinden bir eser kalmadığını, daha emin adımlarla ve daha hızlı ( yokuş yukarı bile olsa) ardındaki bavulu sürüklediğini göreceksiniz. 
   Yaşayacağı daha sonraki yıllar boyunca içtiği o sıcak çayın tadını, Sizin güven veren halinizi ve güler yüzünüzü inanın unutamayacaktır.
    Kendi hayatımızda  bunun bir çok örneğini yaşamışızdır. Allah bu fani dünyada iyilik yapanların ve güler yüzlülerin /güzel yüzlülerin sayısına arttırsın.
   Güler yüzlü insan güzel yüzlüdür. Madden güzel yüzlü olmasına rağmen  güler yüzlü değilse, o güzellik  ne kendine ne de insanlığa yararı olmayan  donuk bir mona lisa tablosu gibidir, diyebiliriz. Vesselam. (04.02.2019-11.25)

28 Ocak 2019 Pazartesi

Geçmişte Kalanlar.

Geçmişte Kalanlar

Uzun kış gecelerinde ocakbaşına topladığı torunlarına;  Ardı ardına sıralanmış uzayıp giden çivisiz ve tekerlekleri yağsızlıktan gıcım gıcım gıcırdayan mühimmat yüklü kağnısıyla beraber, çamurlu, soğuk ve karlı yollarda, geceler boyu süren seferlerini anlatırdı. O seferler esnasında yanlarında beraberce yürüyen, çamura saplandıklarında bir kısmı arkadan iten bir kısmı önden çekerek saplandıkları çamurdan kurtarmaya çalışanları, sabah olmadan kuytu bir yer bulmak görünmemek, gizlenebilmek telaşıyla koşuşturanları, sürücülerin soğuktan çatlamış ve katmer katmer çamur bağlamış elleriyle öküzlerin sırtlarını sıvazlarken, adeta yalvarır gibi serzenişlerini hatırlardı ve anlatırdı. Çünkü birinin durması ardından gelen diğerlerinin de durması demekti. Yürüyeceklerdi, durmak beklemek yoktu. 

Menzile yaklaştıklarını uzaktan duyulan top sesleriyle anlarlardı. Dönen araçlardaki yaralıların acılı ancak huzurlu, durgun tavırlarını, cehennemi andıran ve yaklaştıkça gitgide artan top seslerini, dağların ardından yükselen dumanları gördükçe, biraz daha hızlı daha bir gayretle ilerlemeye çalışırlardı. Sanki yetişemezlerse felaket daha da büyüyecekmiş, yetişirlerse felaketi azaltacaklarımış gibi bir duyguyla bata çıka devam ederlerdi. Torunları, ocaktaki ateşten  duvarlara yansıyan ışık oyunlarından da ürkerek birbirine sokularak can kulaklarıyla dinlerledi ebelerini. Çünkü her zaman denk gelemezlerdi.
..   
Ebe ise, beli bükülmüş, gözlerinin feri çekilmiş, gitgide az duymaya başlayan kulaklarına rağmen etrafında farkedebildiği her dudak hareketini anlamaya, dudağın sahibine anladığı kadarıyla cevaplamaya çalışırdı. Ancak anladığı şey orada konuşulanlardan farklı olduğunda  yanında bulunanlar ona belli etmeden gülümserlerdi. Belli etmemeye çalışırlardı. Çünkü onun üzülmesini, kendini dışlanmış olarak hissetmesini istemezlerdi. Saygı duyarlardı. O acı ateş ve kan dolu eski zamanlardan kalan yadigardı.

İhtiyarın evinin bir odasında, kireçleri kenardaki eşyaların üzerine pul pul dökülmüş  kerpiç duvarın  köşesine yasladığı nodulu paslanmış eski kırık övendire, kerpiç duvara  oyulmuş gibi duran camekansız iki sıralı tahta  rafta , renkli yünlerden örülmüş ip bağlı kemik saplı bir çakı, ve o tozlu ortamda hala ilk günkü gibi parıldayan eşinin  hatırası madalya vardı. 
Odaya girenlerin de farkettiği diğer eşyaların üzeri tozlanmışken o madalya pırıl pırıldı. Her sabah  kalktığında evvela madalyayı okşar gibi siler, namazı bitirir bitirmez, ellerini açarak yaşlı gözlerle dua ederdi. Kulakları duyamaz olduğundan sesini ayarlayamaz, dudaklarından dökülen  dua mırıltıları yan odada bulunan evlatları,torunları tarafından bile duyulurdu.
Evdekiler o duaları duymadan  ve o dualara kendileri de içten gönülden iştirak etmeden  işe başlarlarsa, sanki o gün işleri güçleri ters gidecekmiş gibi, sanki düşman yeniden gelecekmiş gibi bir korku hissederlerdi.

Bazı günlerde  "Eliniz ayağınız tutarken gidebildiğiniz kadar gidelim" diyerek eşinin  yakın köydeki silah arkadaşının mezarına yollardı oğlunu ve torununu, "beraber harbettikleri  rahmetli olmuş gocadamın  arkadaşlarını da ziyaret edin yavrularım." diyerek ( Eşine gocadam derdi.yani koca adam, büyük adam)

Mübarek günlerde, bayramlarda  da öncelikli vazifesi okumaktı. Hava soğuk hava yağmurlu hava karlıysa evde eşyalarının durduğu yüklüğün yanına pencereye yakın bir yere rahlesini torunlarına koydurur, kendi gözleri seçemediğinden güzel sesli olan büyük torununa okuturdu. Torunu ebesi duyabilsin diye sesini yükseltirdi.
O da bir ritimle ileri geri belli belirsiz sallanmaya başlar, göz pınarlarından akan yaşları tutamaz, gayri ihtiyari yüzünü kol yenleriyle silerdi.

Bir bayram günü  iş bularak şehre yerleşen damadıyla küçük kızı ve ilkokula giden biricik yavrularıyla ziyarete gelmişlerdi. Evdekilerle beraber her yeri baştan aşağı temizlemişlerdi. Ancak Onun devamlı bulunduğu odada sırtlarını dayadıkları  ot dolu kıtıkları, yer minderini ve kilimi silip süpürseler de duvara dayalı övendire ile raftaki çakı ve madalyaya dokunamamışlardı.

Küçük torunu merakla sordu, "Ebe neden elletmiyorsun? Siliverelim." 

"Olmaz yavrum" dedi.  "O övendirenin nodulunda öküzleri zorladığım zamanların izleri, sapında terli çamurlu ellerimin kirleri, Milli Mücadele günlerinin hatırası, kokusu hala duruyor. Silindiğinde sanki unutuverecekmişim. "
-Ebe eski övendire ne işe yarar ki, öküz mü kaldı, saban mı kaldı, kağnı mı kaldı?
-Belki lazım olur yavrum.
-Neye yarar Ebe? Düşman yeniden  gelirse Yeniden Milli Mücadele yapmak için mi?
-İşte şimdi doğruyu buldun. Benim akıl erdiremediğimi söyledin.
-Unutmamak için, geçmişi hafızamızda canlı tutmak için,  yani dediğin gibi Yeniden Milli Mücadele yapmak için...


 Kağnı:Öküzlerin çektiği tahta tekerlekli araba.(tdk sözlük)
 Üvendire:Hayvan dürtmeye yarayan ucu sivri demirli değnek.(tdk sözlük)
 Nodul: Üvendirenin ucundaki sivri demir.(tdk sözlük)

(M. Aslınur OYAN) 31.01.2018

Fırındaki Resim Sergisi

30.10.2017

       Sanat okulunu yeni bitirmiştim. Hemen bir iş bulma imkanı yoktu. Bu arada önceki yaz çalıştığım kara fırından işe devam etmemi istediler. Boş durmaktansa çalışmak kazanmak iyiydi. Haziran sonunda çalışmaya başladım. Ben dahil beş kişiydik. Patron kürekte,  Sertif, Hamza Abi ve İbrahim hamurhanede çalışıyorlardı.Tezgahtan ekmek satmak, kabarmış mayalanmış ekmek hamurlarını aşağıya indirmek, fırın ağzına yerleştirmek ve pişen ekmekler fırından çıktığında camekana sıralamak, fırına depodan odun getirmek, ateşi takip etmek ve yakın bakkallara ekmek götürmek ise bana ait görevlerdendi.
       Patron hariç hepimiz yirmi yaşından küçüktük. Fırının sadece üç hamurcusunun girdiği hamurhanesinin sıvaları dökülmüş ve un tozlarına bulanmış duvarlarında,  gazetelerden kesilerek hamurla yapıştırılmış değişik nahoş resimler mevcuttu. Bu resimlerin fırına uygun olmadığını söylesem de  Hamza Abiyi aşamıyordum.  

        Günlerden bir gün Hamza Abinin askerliği çıktı. İşten ayrıldı. Askere gitti. Artık fırında dört kişiydik. Onun gittiği günün ertesinde eleman yetersizliğindenzaman zaman  hamuru tartıp yuvarlayarak ekmek  hazırlamaya da yardım etmeye başladım. Artık hamurhaneye girme imkanım olduğundan hemen duvardaki nahoş resimleri söktüm.

           Bayrak dergisinin ilk sayılarının çıktığı o günlerde yakınımızda bulunan bir işyerinde (Anakoç Gıda Pazarı)  Yeniden Milli Mücadele Dergisinin eski sayılarını görmüştüm. Her sayıdan birer tane seçerek tartmış, yerine aynı ağırlıkta eski gazete vermiştim.

         Vakit buldukça söktüğüm resimlerin yerlerine  eski (özür-tarih olarak fikir olarak değil) Yeniden Milli Mücadele dergilerden beğendiğim kapak resimlerini A3 boyutunda kopyalayarak yapıştırmaya başladım. Nahoş resimlerin yerine yapıştırdığım yeni yazılar, şekiller resimler, grafiklere çalışanlardan hiç kimse bir şey demedi. Teşvik eden de olmadı. Sükut ikrardan mıydı? Her yeni gün bir kaç resimle geliyor, hamurla duvara yeni kopyaladığım resimleri yapıştırıyordum.
     
       Hatırladığım ve kopyalayıp yapıştırdığım bir slogan; "Milli Harp Sanayii Savsaklanamaz" ve altında daire içinde bir tank resmi bulunan kapak. Buna benzer kopyaladığım nice dergi kapağı sıra sıra duvarları dolduruyordu.

    Günlerim yeni günleri kovalayıp dururken, bir gece   fırının önüne saat 23.30 sıraları şehrin batı tarafından hızla gelen   yeşil renkli Renault otomobil yanaştı. İçinden telaşı her halinden belli olan yaşlı bir astsubay indi. Fırında ne kadar ekmek olduğunu sordu. Söyledik. Ücretini ödeyerek acele bagaja yerleştirmemizi istedi. Yerleştirdik. U dönüşüyle geriye batı kışlaya doğru hızla uzaklaşıp gitti.
        ...
   Her zamanki mutad işlerimizle uğraşırken sabah oldu. Cuma sabahıydı. Şehirde hareket başlamamıştı. Saat 06.30 sularında Babamın da çalıştığı Pamuklu Mensucat Fabrikasına sabah vardiyasına gidecek işçilerin otobüs durağından geriye doğru geldiklerini gördük. "İhtilal olmuş o sebeple otobüs gelmeyecek biz de evimize gidiyoruz" dediler.

       Fırına fazla uzak olmayan eve aceleyle giderek küçük pilli cep radyomu aldım. Radyoda Hasan Mutlucan kahramanlık türküleri söylüyordu. O anda 1974 Kıbrıs Harekatı zamanlarını hatırladık. İhtilal olduğuna kanaat getirmiştik.
                ...
     12 Eylül harekatı birinci haftasını doldurmuştu. İlk geceden itibaren fırına askeri cemse ile  nöbetçi bırakılmaya başlanmıştı. İki saatlik nöbet bitince bir araç gelir önceki nöbetçiyi alır yerine elinde kırıkkale tüfeğiyle başka bir  nöbetçi bırakırdı.

      Sabah nöbet değişimine gelen araçta, araç komutanı olan sarışın ufak tefek genç teğmen cemseden indiğinde patron bir çay tutuşturdu eline. 

         O sırada göz kapaklarına kadar un tozuna bulanmış iki genç  fırının üst katındaki hamurhaneden güle oynaya aşağıya çay içmeye iniyordu. Dışarıya çıkıp ellerine aldıkları süpürge ile birbirlerinin tozlarını bir kenarda silkeledikten sonra çaylarını aldılar.

       Teğmen, iki gencin indiği  beyaz un tozları bürümüş hamurhanenin kapısına doğru baktı.  Merdiveni tırmandı ve fırının hamurhanesini merakla incelemeye başladı.
       
        Aradaki boşluktan hamurhanedeki teğmeni takip ediyordum. Duvardaki resimlerin üzerine doğru eğiliyor  tek tek inceliyordu. Sanki bir resim galerisinde dolaşıyormuş gibi her şeklin, ifadenin, resmin, yazının  önünde duruyor, bakıyor, düşünüyor ve bir sonrakine geçiyordu.  Bir ara yanına gittim." Kim yaptı bunları?" dedi. "Ben yaptım" dedim.  

        Duvarları resimlerle bezeyen olarak, ihtilalin sıcak zamanlarında yapılan incelemenin nasıl bir sonla biteceğini heyecanla beklemeye başladım. 

        Yaklaşık on beş dakika geçmesine rağmen gergin beklemenin stresiyle, çok uzun gibi gelen bir süreden sonra, teğmen elinde soğumuş çay bardağı ile aşağıya indi, şöyle bir gözlerime baktı. Çaya teşekkür ederek cemseye bindi gitti.
       
         17 yaşında bir genç olarak  yeni bir heyecana, yeni bir riske  giremezdim.

         Sergimi  güçlü ileri ve mutlu bir Türkiye de açmak üzere kapattım.


10 Ocak 2019 Perşembe

Ocak Yağmurları

Sabah işyerine gelirken sağındaki yani güneyindeki dağlara baktı. Beyaz örtüsü ile muhteşem olduğu kadar ürküten bir yanı vardı dağın ve kayalıklarının. Gece boyu süren fırtına dinmiş, yerini yağmura bırakmıştı. Yağmur zamanla dağların beyaz heybetini silmeye başlamıştı bile... 
Yeryüzüne düşen yağmur damlalarının çokluğu ve ilk anda nereye gideceğini bilemeden çırpınmaları, onun paçalarını ıslatıyorsa da memnundu. "Yağmur berekettir" dedi. Sıçrayarak yere düşen damlalar bir araya gelerek birikiyorlar ve kendilerince bir yön bulup hedeflerine doğru inmeye başlıyorlardı. İnsanoğlunun "akmaya başladılar" dedikleri aşağıya, büyük denize doğru bir yönelişti bu. 
Büyük deniz onları mahşeriydi sanki. Sıcak havalarda denizlerden bulutlara yükseliyor, gökyüzünde diyar diyar gezerken,  takdir edilmiş bir mevkiye geldiklerinde aniden soğuyuveren havanın tesiriyle birbirlerinden ayrılmak zorunda kalıyorlar ve -gözyaşları mı denir, yağmur mu denir- yeryüzünün bir noktasına düşüyorlardı. 
Hüzünlenerek düştükleri o noktada bulunan diğer canlılar ise mutlulukla hayatlarını kurtardıkları için onlara seviyorlardı. Bir yanda ayrılışın hüznü diğer yanda inmenin sevinci....Garip...
Yunus Emre; 
"Karlı dağların başında,
  Salkım salkım olan bulut,
  Saçın çözüp benim için,
  Yaşın yaşın ağlar mısın?" derken şiirinde yüzyıllar evvel keşfetmiş bu açmazı, 
Bize de -sayfayı doldurarak zihni günün sıkıntılarından sıyırmak için- tekrar etmek düşmüş.
Biz memleketin batısında yağmurlardan bahsederken, Değerli bir Arkadaşımız da memleketin kuzey batısında dalgalardan, denizden, balıklardan bahsediyor, fotoğraflar çekiyor, hayatına yenilikler, yeni keşifler ekliyor. Eklesin sağlıklı ve mutlu olsun. Niyazımız budur...10.01.2019...17.35

24 Aralık 2018 Pazartesi

Sis

Sabah uyandığında havanın diğer günlere göre daha karanlık olduğunu farketti. Genellikle yağmurlu günlerde böyle olurdu. Yağmur var herhalde dedi kendi kendine. Fakat yukarıdaki çatıdan yağmur damlalarının tıptıpları duyulmuyordu... Pencereden dışarı baktığında her tarafın yoğun sisle kaplı olduğunu gördü.
Kış mevsiminin içinde  Aralık ayının son haftasında  sis, nem ve soğuk buluşmuşlardı yine. Her üçü birbiriyle hasret giderirken, şehirde yaşayanlar ise keşmekeş içinde bir yerden bir yere yetişmek telaşındaydılar. Hava akımının olmaması nedeniyle şehrin üstüne çöken sis ya da yoğuşma, güneşin gelmesini engellediği için soğuğun etkisini arttırıyordu. Ayrıca havada asılı kalan yoğun sisin altında çalışan araçların motorlarının egzost dumanları, baca dumanları da çatılarla sis arasında kendine bir yer buluyordu. Böylece hava kirliliği gitgide artıyordu.
Yazın çekilmez sıcağı, kışın sisler içinde kirli havayı solumaya yol açan sanayinin ve nüfusun ( balık istifi gibi) yoğunluğu idi. Çünkü şehrin hemen batısındaki organize sanayi bölgesi dünyanın en uygun yatırım yeri seçilmiş olmasına rağmen, içinde yaşayanlar için ise dünyanın en yaşanılmaz şehri ünvanını hak etmek için başarı basamaklarını adım adım tırmanıyordu.
Her coğrafyanın kendine özgü koşulları vardır, kapasitesi vardır. Bu şehri kuranlar sadece dağın kuzeye bakan meyilli yamaçlarına kurdukları şehri, yamacın bittiği yerde sınırlamış oldukları eski binalardan anlaşılıyor. Nüfus da  o sınırlı alana yerleştiğinde şehir kendi doğal düzeni içinde huzurla yaşıyor.  
Meyil, organik atıkların kirli suların  aşağıya doğru akması için, havanın her evin penceresinden tül perdeleri havalandırarak rahatça sirkülasyonu için önemli. Eski şehirde evlerin kuzeye bakan bölümleri hayat ve bahçe olarak tanzim edilmiş. Kapılar genellikle kuzeye açılır. iki sebepten olabileceği tahmin edilebilir. Kuzeyden esen rüzgar serindir ve yazın ferahlatır. Kuzeye bakan hayatlar ise yine aynı sebepten yapılır.   Zaten Nisan sonundan Ekim ortasına kadar günlük yaşam burada geçer.
Meyil savunma açısından da yararlı. Ova kışın yaşanan su taşkınları, bataklık ve sinekler yüzünden fazla talep görmemiş de olabilir. Kısaca o günün şartları altında dağ etekleri yaşamaya daha elverişli olduğu anlaşılıyor.

Bir tarihte dünyanın yatırım yapılabilir en uygun bölgesi seçildiği için öğünülen sanayi bölgesinin içinde bulunduğu havza, ovanın güney batısında olup, güney ve batısındaki dağlar  nedeniyle  yeterli hava akımının oluşamadığı bir yeryüzü köşesidir. (Sanayiye yetecek hava cereyanı mevcut değil, bazı fabrikalar gecenin koyu karanlığında bacalarından kirli gazları salarlar))
En batıda, yükseltilerle sınırlanan uç noktasının biraz kuzeyinde bulunan dar boğaz ise ovanın ortasından geçen nehrin denize dökülmek için bin yıllardır aka aka kendi kendine yol açtığı bir yerdir. Ayrıca Ankarayı ve Anadoluyu batı limanlarına  bağlayan tek demir yolu geçidi idi. Petrol rafinelerine giden kısa yolun da bulunduğu  bir boğazdır. Hatta basit bir hafriyatla en dar nokta doldurulsa, ovanın  ilk çağlardaki gibi bir göle dönüşme olasılığı vardır ve kolaydır. 
Boğazın güney tarafındaki arazi daha dik ve yüksek olup, kuzey tarafındaki yükseltiler  daha alçak olduğundan, balkanlardan gelen o meşhur soğuk ve yağışlı hava kütlesinin rahatça  boğaza yaklaşabildiği ve ovaya sızdığı uzaktan bakıldığında görülecektir.

Ayrıca çalışacak dinamik işgücüne, insan kaynağına  sahip olması,  ihracat ve ithalat için limana yakınlığı , organize sanayi bölgesi olarak değişik teşviklerin bulunması yöreyi sanayi açısından cazibe merkezi haline getirmiştir.
Sabahları bu cazibe merkezine şehrin içinden ulaşabilmek için, cazip olmayan sıkıntılar çekildiğini ise yetkili ve etkililier (bir avuç para için) göz ardı etmektedirler.

Geleceği düşünmeden tesis edilen fabrikalarla sanayileşmeye çalışıldıkça, hızlı sanayileşme için gözardı edilenler zamanla sorun olarak yaşayanların karşısına çıkmaya başlamıştır.
Bu karmaşık yumağın en üstüne güzel parlak çekici bir etiket basılarak kapatıldığında, sorunları yaşayan şehrin eski ve yeni sakinleri  her şeyi unutup aynı ürünü yeniden seçip satın alabiliyor.  

Yerel seçimlere bir kaç ay kalınca, yerel yöneticiler de seçim öncesi her zaman yaptıkları gibi asfalt kazıyarak  yeniledikleri siyah zemin üzerine çizdikleri, yepyeni parlak beyaz şeritlerle mevkilerini garantiye alacak  yatırımlara yeniden başlıyorlar. Makyaj yeniden başlıyor.
Fakat makyajın ardındaki yüzü ( zihniyeti)  hiç merak etmeyen seçmen yeni makyajlanmış şehrin güzelliğine kapılarak hayran hayran yeniden reisini seçiyor...
Böylece içindekilerin de durumdan memnun oldukları bir fasit daire dönmeye devam ediyor.

Dönsün! Bu dönüşten ızdırap duyanlar da, istemeyerek de olsa son ana kadar onlarla birlikte öfkeli öfkeli, bazen bağırarak, bazen dişlerini ısarak(*)  dönmeye devam edecek...


(*) Ismak: dişleri birbirine sımsıkı kapatmak.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...