15 Ağustos 2018 Çarşamba

Sonbahar

Anne Babamın doğup büyüdüğü  yerler geldi aklıma.
1970 yılı öncesini tam hatırlayamasam da  köy 1970 depreminde yanıp yıkıldığı için devlet tarafından yeniden yapılmıştır. Bu nedenle yerleşim planlı nizamidir.
Yerleşim sınırındaki son noktaya kadar parke taşı döşeli sokaktan araziye çıkılınca toprak yoldan  yavaş yavaş tırmanmaya başlanır, araçların yürümesine uygun olmayan, sadece hayvanlar ve insanlar tarafında kullanılacak genişlikteki yolların arasından terleye terleye devam edilir ve tam nefesin biteceği bir noktaya gelinince çeşmenin şırıltısı duyulur. Çeşmeler, gölgeli geniş dinlenmeye nefeslenmeye uygun yerlerdedir. Ya da çeşme ilk yapıldığında etrafına dikilen kavaklar söğütler zamanla büyüyüp geliştikçe gölgeleri   serin bir alan oluşturmuş olabilir. Bunu ancak o süreci yakından gören ve yaşayan hayatta kalmış ihtiyarlar bilebilir.
   
Yaz güneşinden kavrulmuş sarı otların arasından yükselen azat-meşe -palamut  ağaçlarının yüksek dallarına asılı kalan kuş yuvalarına girip çıkan kuşların kanat pırpırları, arıların böceklerin vızıltıları  duyulur.  Eylül başından itibaren olgunlaşan meyvaların  sarktığı ağaçlara yaklaştıkça, esen yellere karışmış meyva kokuları gelir. Bir kısmı olgunlaşıp yere düşen yerde börtüye böceğe yem olan meyvalar, bir kısmı da dalında kurda kuşa yem olan çürüyen sarkan meyvalar. Kalanları gayretle ve emekle toplayan insanlar ,bu meyvaların uygun olanlarını (kışın hoşaf yapmak niyetiyle) doğrayıp kuruturlar. 

Bağlarda bostanlarda sararan yaprakların arasına sükunla birlikte hüzün de çöreklenir. Uzaktan duyulan bir anırma sesine dikkat kesilip kulak kabartınca, sürüklenen kuru dalların  hışırtısına karışan tıkırtılar ve hayvan sahibinin seslenmeleri duyulur.               
Özellikle güneş batıya doğru iyice yanaştığında, doğuya doğru gitgide uzayan gölgelerin yollara düşen siluetlerinin hareketlenmeye başladığı görülür.  Akşam olmadan köye ulaşma çabasıyla dar yollardan sıra sıra yürüyen insanlar,  arkalarında belli belirsiz hafif bir toz bulutu bırakarak ilerlerler. Çocuk sesleri anne seslenmeleri, hayvan tıkırları ve rüzgarın dallardaki hışırtısı birbirine karışır...
   
Gölgeler koyulaştıkça köye dönmekte geç kalanların hızı daha da artar. Geç kaldıkları için kızgın ya da telaşlı bir ruh haliyle, yolda karşılaşanlar sadece selam vererek devam ederler yollarına. Muhabbet, zamanın geniş olduğu, telaşsız başka bir güne, başka bir karşılaşmaya kalmıştır. Akşamın alacakaranlığı, şeytanın karı boşadığı zamanlardır. Tekin olmayan, loşluğun, boşluğun ve belirsizliğin pozisyon aldığı vakitlerdir.

19 Temmuz 2018 Perşembe

Kafası Karışık

-Günaydın Abi nasılsın?
-İyiyim, ya sen nasılsın? Biraz uykusuz kalmış gibisin ne oldu?
-Hiç sorma, geçen gece bir rüya gördüm etkilendim. Geceleri o rüyayı düşünmekten uykum kaçıyor.    Abi anlatayım mı? 
"Anlat" dedi Abisi.
-15-16  Temmuz gecesiydi. Bir kızla kaçıyorum. Sevinçliyim heyecanlıyım. Arkamdan kovalayanlar var, ama içimde yakalanma korkusu yok. Bir ara elinde silahı ile kızın babası ile karşılaşıyorum. Silah bana doğrultulmuş. Fakat bir nebze olsun korku, ölüm korkusu  yok. Bir sevinç bir coşku bir mutluluk. İlginç olan yanımda bulunan kız kim siması nedir, nasıldır hiç bilmiyorum, ilgilenmiyorum. Nasıl bir olay bu çözemedim. Birkaç günden beri  düşünüyorum. Boş verip geçeyim mi?
-Bence her rüyanın bir arka planı vardır kardeşim.
- Nasıl yani?
- Önceki zamanlarda başından geçen veya çok düşündüğün, zihnini meşgul eden olaylardan etkilenerek insan ruhu uykunun derinliklerinde çözmeye çalışır sorunlarını. Bu çözüm bazen bir teselli olur umut verir insana, bazen de içinden çıkılmaz kaoslara sürükler karamsarlığa yanaştırır. Ama sonuçta rüyadır.  İşte bu rüyaları birilerine anlattığında insan, anlattığı kişi genellikle hayra yorar. Ki, gönlünde yanan umut ışığı sönmesin, umudu tükenmesin diye. Çünkü insanın kendi düşüncesini bilinçaltının etkisiyle gerçekleştirme ihtimali vardır. (kendini gerçekleştirme) Bu nedenle kötü gerçekleştirmeler oluşmasın diye, hep hayra yorulur ve umut verir rüya yorumcuları. İyi ki de öyle yaparlar.
-Benim rüyamı nasıl yorumlayabiliriz,tabir edebiliriz?
-Elinde tuttuğu uzanmış meşalesiyle hürriyet'in ve elinde tuttuğu  terazi ile  adaletin  sembolü olarak kadın heykellerini hatırlatmak isterim sana. Erkek daha sert ve acımasız  görünür, kadın ise anadır, daha merhametlidir, paylaşımcıdır. Bu nedenle ulvi duyguları anlatmak isteyen sanatçılar genellikle kadın figürünü kullanırlar. tabi tersi de var. Kadının teninin sergileyerek, ifade etmek istediklerini eserlerinde anlatmaya çalışan sanatçılar da vardır. Kadın figürü biçiminde o heykellerde sembolize edilenler için, tüm dünyada nice insan nice çileler, mücadeleler vermiştir. Özgürlüğün ve adaletin dünyada hakim olması için dünyanın tüm yörelerinde insanlar ellerindeki imkanlar dahilinde bazen aktif bazen pasif olsa da uğraşmışlardır. Ve engel olmak isteyen kuvvet sahipleri ile egemenlerle savaşılmıştır.  Bu uğurda şu an  mücadele edenlerin yarının baskıcıları olabilme ihtimaline karşı da sürekli  teyakkuz halinde olmalı ve beklenene, ideal olana ulaşılsa bile çürümeye karşı tedbirli ve uyanık olmaya devam etmelidir .(Bkz. Hayvan Çiftliği George Orwell)
 -Bu insanları, nice zamandır süregiden çıkarlarını kaybedeceğini anlayan birileri silahlarıyla ve kuvvetleriyle takip edip ele geçirmek ve hedeflerinden vazgeçirmek ister.
-Yanında yüzünü bilmediğin, bir mutlu diyara ulaşmak için umutla birlikte kaçtığın kadın, işte o kadındır. Rüyanda silahıyla takip eden babası  olarak görülen şahıs, o çıkar sahiplerini sembolize eder.  Kadın seninle beraber istekle koşuyor. Onu her hangi bir şekilde maddi bağlarla bağlamıyorsun. Ortak idealler için birlikte kaçıyorsunuz. Baskıdan, zulümden ... Süreci meşakkatli olsa da sonucu güzel olacak bir rüya. İnşallah özgür ve adil bir dünyada elele olacaksınız. (Bkz.Cengiz Aytmatov, Cengiz Hana Küsen Bulut)
-Bu rüya yorumu yeterli oldu mu?
-Abi senden önce  komşu teyzeye de sormuşum. O ise uzun uzun nasıl bir boyu boyuna  huyu huyuna bir endamlı kızın beni beklediğini ama babasının biraz bu işe ters baktığını anlattı. İkna için biraz uğraşacağımı, ter dökeceğimi ancak sonunda muradıma ereceğimi anlattı.Ve ben de eh yakında nasibimiz çıkacak evleneceğim diyerek sevinip heyecanlanmış idim. Tüh.!
-O zaman bana neye tekrar sordun ?
-Keşke sormasaydım Abi. Kahvede oturup çay içerken, zaman geçsin, muhabbet olsun diyerek  Abimin fikrini de alayım demiştim.
 -Ama kafamı karıştırdın be Abi! diyerek  kızgın ve gergin bir halde, ne yapacağını bilemeyenlere has karmakarışık bir surat ile kahveden hızla ayrıldı.








  

18 Haziran 2018 Pazartesi

Seçim

Yaklaşık bir haftadan bu yana şehrin havası değişmese de gürültüsü değişmeye başladı. Sekiz havuzunun yakınındaki yollardan karşıya geçmeye çalışırken, araçların ve araç kornalarının sesi son günlerde duyulmuyor artık. Çünkü seçim çadırlarının -mı desek çardaklarının mı desek- önündeki hoparlörler bir yandan, yolda hareket halinde olan seçim propaganda araçlarının şarkılı türkülü yayınları öte yandan, ortalığı tam bir keşmekeşe çeviriyor. Allah o bölgede oturan yaşlı, hasta ve küçük çocuklular ile gece vardiyasında çalışan ve gündüz uyumak zorunda olanlara kolaylık ve sabır versin.
Ancak şu gerçeği de kabul etmek gerek; Çünkü seçim müzikleri yalnız, sessiz bir ortamda dinlendiğinde dinleyicinin hislerinde  bir farklılık oluşturuyor. Hislerine göre seçim yapacak olanlar seçsinler artık. hangi müzik güzel çalıyorsa o partiyi.
Ama başlarına başkan, meclise vekil seçmek isteyenlerin durumu daha karmaşık, daha zor. Çünkü onlar, kulaklarına gelen hoş tınıların coşkusuyla değil mantıklarıyla sonuca ulaşmak istiyorlar. Ki memlekette en zor iş mantık kullanmak olduğundan düşünceli düşünceli -Nasrettin Hocanın pazara çıkardığı düşünceli hindiler gibi- başları önlerinde şehrin sokaklarını arşınlıyorlar.
Seçim mi, geçim mi ?
...
Ve sonra beklenen gün geldi çattı. Şehir sakinleri sabahın şafağında terli yastıklarında derin uykularında iken,  uyuyanlarca hissedilmeyen bir devinim başlamıştı. Sandık görevlileri zamana karşı bir yarış içinde seçim bölgelerine yetişme telaşındaydı.
Sandık düzenleme faaliyetleri biter bitmez yavaş yavaş seçmenler sandıklara gelmeye başladılar. Görevliler  hata yapmamak için pür dikkatle işlerini yapar, seçmeni gözetirken saat 17.00 yi buldu. Prosedürleri uygulaya uygulaya en son tutanağı da imzaladıktan sonra sandık heyeti vedalaştı. Başkan  çuval elinde merkeze gitmek üzere bir polis gözetiminde binadan ayrıldı.
Teslim merkezine indiğinde diğerleri gibi sandığından bir üye ile teslimi beklerken yanında  üç dört genç peydah oldu. Gençler elleri önlerinde sessizce biraz uzağında bekliyorlardı ve kendisiyle değil yanındaki sandık üyesi ile  konuşuyorlardı. Öfkelendi, gençleri rencide etmemek için üyeye yavaşca seslendi. "Bunlara söyle beklemesinler." Sandık üyesi onları "siz gidebilirsiniz ben buradayım " diyerek gönderdi.  Ardından üye de gittti.
Teslim merkezi  çeşitli engellerle donatılan bir askeri eğitim alanındaki gibi sandık başkanlarının ellerinde bulunan çuvalları almamak için elinden gelen gayreti gösteriyordu.( Her seçimde olduğu gibi)
Saat 20.30 dan 23.00 e kadar süren ayaktaki uzun bekleyişten sonra kendisine de sıra geldi. Tek tek çuvaldakileri teslim ederek  biraz öfkeli ama çok yorgun- bitkin bir halde merkezden ayrıldı.

Eve geldiğinde saat 12.00 yi bulmuştu. Televizyonu seyreden çocuklarının heyecansız halinden her şeyin bir önceki gün gibi -normal- olduğunu -istikrarın sürdüğünü anladı. Kendisi de biraz baktı, her hangi bir anormallik yoktu. "Asayiş berkemal"di. Hatta bazı haber kanalları seçim programlarını erken kapatmıştı." Eh"dedi." Vakit geldi artık daha da fazla dayanamam" deyip kendini yatağın yumuşak zeminine teslim etti...

Ancak bir gün sonra işyerine geldiğinde anladı ki, seçime katılan tüm liderler sonuçları sükunetle karşılamış ve  memleketin dahilinde -bilmediği ama varlığını hissettiği birileri tarafından- asayişin berkemal hale getirildiğini farketmişti!

"Önce vatan sağolsun gerisi zamanla yoluna girer" diye düşünerek bu sayfayı kapattı.

Hayırlısı olsun.

Ramazan Sonrası

Nihayet Ramazan ayı da bitti. Üç gün üç gece süren kutlamalar yaparak, bayram yaparak  uğurladık gelecek seneye kadar. Ama Ramazan'ın o sükuneti hala bünyemizi etkilemeye devam ediyor. Bedenimizin, özellikle midemizin terbiyeli terbiyeli yerinde durması, kazınmaması, yiyecek diye azıtmaması ne hoş. Bu rahatlık ister istemez ruhumuzu da olumlu yönde etkiliyor. Gıda ürünlerine, yiyeceklere, dünyanın ahvaline karşı bu kayıtsızlık -ne zamana kadar süreceğini bilemesek de- bu sükunet gerçekten hoşnutluk veriyor. 
Eğer bu durumu uzun süre devam ettirebilse insan, bir dervişin dünyaya bakışını, bir hint fakirinin umursamazlığını, bir fransisken papazının vurdumduymazlığını yakalayabilir. Dağ başlarında yaşayan hayatı idame derdindekiler gibi, bir lokma bir hırka, sadece hayatı sürdürebilecek yeterlilikteki ihtiyaçlarının karşılanmasıyla mutluluğunu çoğaltabilir.  
Kendine yetebilmek, hırslarını yenerek fazlalıklardan vazgeçmek, her ne kadar üretim ve tüketim ekonomisinin çarklarının dönmesini olumsuz yönde etkilese de dünyadaki kaynakların daha uzun süre yetmesine ve bozulmamasına yol açacaktır. 
Ne ozon tabakasının delinmesi, ne küresel ısınma, ne buzulların erimesi, ne de kuraklığın ekvator çizgisinden aşama aşama kuzey yarım küreye doğru etki alanını genişletmesi olacaktır. Her şey aslına doğru rücu edecektir.
(1985 li yıllarda Çernobil Nükleer Santralinin patlamasıyla beraber çevresindeki büyük bir alan insanlar radyasyondan etkilenmesin diye çok hızlı boşaltılmış, insansız alan  haline getirilmişti. Geçen günlerde bir televizyon ekibi gerekli tedbirleri alarak o bölgeyi gezmiş. Kütüphanelerde kitaplar dağılmış ve yıpranmış, binalar yıkılmış, demir eşyalar çürümüş, o bölgenin ana  yeşillik örtüsü yavaş yavaş ortaya çıkmış ve kurtlar çoğalmış. Kurt, yaban hayatının temel canlılarındandır. Özetle, insanlığın içinde kendi nesline bile zararı olan bir kısım adem oğlu, kirli ellerini geri çekince doğa aslına dönmeye başlıyor...)
Bu konuda;1995 yılında Yellowstone Milli Parkına salınan 14 kurdun yarattığı değişimler doğanın muhteşem yapısına örnek olacak cinsten kurtların milli parka bırakılmasının ardından parkın ekosisteminde hayret edilecek cinsten değişimler gerçekleşiyor. 
(https://odatv.com/14-kurt-neyi-degistirir-demeyin-2805171200.html)
Türkiye de de böyle bir girişim için 5 kurt doğaya bırakılıyor. Bir yıl sonra 3 ü ölüyor.
Yani geri çekildiğinde arsız insanlık doğa kendini tamire yeniden başlıyor.
Savaşlar, paylaşım savaşları da olmayacaktır. Büyük sermaye sahiplerinin dünyayı çıkarları için kullanması, manupule etmesi de olmayacaktır. 

Elindeki ile yetinmek, elindeki ile yaşamı sürdürmeye çalışmak...
Yunus Emre;
Mal da yalan mülk te yalan. 
Var biraz da sen oyalan. 
Mal sahibi mülk sahibi. 
Hani bunun ilk sahibi" diye ne güzel söyleyivermiş.

Sadece kanaat... "kanaat tükenmez hazinedir" deyimi de bu  anlatılanları özetleyen bir ifadedir. 

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Fırsat

Ramazan ilk haftasına doldurdu. Bu süre içinde oruçlarını aksatmadan  tutmaya çalıştı. Tuttu demek için hesap gününü mizanı beklemek gerek. Bahşedilen hayatın sınırları içinde, tüm eylemlerinin sonucunu niyetinin temizliği katsayısına bağlı olarak, hesap günü bilecek. O ana kadar sabırla ve ümitle hep iyinin, doğrunun, güzelin, faydalının, hayrın ve hakkın peşinde olunacak. 
Ramazan zihinlerin ve bedenlerin  restorasyonu için de yeni fırsatlar getiriyor.
İstekleri ve ıstırapları var. Istıraplarının karmaşası içinde uykuya dalmak isterken, aklından geçen nice çözümler sabah olduğunda -aklına gelen ve geçen hayaller- hanesine yazılmaktan başka bir işe yaramıyor. Ama o hayaller, ıstıraplarının gerginliğini yok ettiğinden ya da hafiflettiğinden olsa gerek gecenin bir vaktinde- çok şükür- uykulara dalabiliyor. Mayıs ayının on yedinci gününden bu yana geçen zaman içinde unutma denilen nimetin verdiği sukunetle gitgide hafiflediğini hissediyor. Bunu Ziya Paşa "hafıza-ı beşer nisyan ile malüldür" diye açıklamış.( İnsan hafızası unutur)
Süregiden hayatın keşmekeşi içinde yetmeyenler, az gelenler, sınırlar, yokluklar arasında ilerleyip duruyordu. Kendisi için bir şeylerin olup olmaması o kadar önemli değildi belki ama, evlatlarının isteklerinin geçinme sınırlarını aştığı zamanlarda geriliyordu. Düşüncelere dalıyordu. Efkarlanıyordu. Daha sonra da sabır zamanla toparlanır, denge yeniden kurulur diyerek kendi kendini teselli ediyordu...

16 Mayıs 2018 Çarşamba

Heyecan

Öğlenin sıcağında  güneşin tepesinden aşağıya bıraktığı ışın hüzmesi altında sağa sola dolaşırken terledi. İşyerine girdi, klima açılmıştı. Birkaç saat daha geçti.Vakit ikindiye yaklaşırken hava yavaş yavaş gölgelenmeye başladı: Bulutlar toplanıyordu. Hava serinliyordu ve ardından gökgürültüsüyle beraber ani bir yağmur bekleniyordu. 
Üzerinde ilk ramazan gününün, ilk orucun halsizliği vardı. Yerinden kalkmak, birşeyler yapmak içinden gelmiyordu. Düşünmek istediği bazı konularda zihninin kapasitesinin  sonuca erişmekte zorlandığını hissediyordu.  
En iyisi her şeyi otomatiğe bağlamak  araması gerekenleri, yapılması lazım olanları yaparak akşama, top sesine, iftara ulaşmak amaç olmalı diye düşündü. Yani hayatı idame,  hayatı rolantiye almak ilk günü aşabilmenin basit formülü... Belki de hayatı böyle basit yaşamaya çalışmak, sade bir yaşam döngüsü içinde olmak ardından huzuru da getirecektir kimbilir!
Aklına ilk gece dün akşam gittiği teravih namazı geldi. Ne cemaatte, ne müezzinde, ne de kendinde eski ramazan gecelerinin o mutlu heyecanlı halini bulamadı. Herkes kendi halinde birşeylerle meşgul. Ramazan toplum olarak hep birlikte  yaşandığında güzel. Yalnız başına, kendi kendine tadı olmuyor diye düşündü. Namazdan evvel vaizin hamaset dolu 15 Temmuz ve Afrin söylemleri içini bir hoş etti. Camiden çıksa çevresi ne diyecekti. Sustu bekledi.Namazdan sonra etrafa baktı baktı ve ... Herşeyin tadını gitgide  kaybediyorum... diyerek eve doğru adımlamaya başladı.

10 Mayıs 2018 Perşembe

Prag, ne kadar ırag

Nice zamandır yurtdışına çıkma hayali ve ızdırabı içinde olan büyük oğlum sonunda kararını verdi. Prag.
"Baba Prag'a gideceğim."
 Nereden çıktı bu Prag demeye kalmadan , "Anıl Abimin yanına gideceğim" dedi.
Ne diyebilirdim.
Niyetini ve karar verdiği bir konuda olumsuz yorumların ve yanıtların onu  agresif ve depresif hale sokma ihtimali olduğunu  bildiğimden kararına sessizce boyun eğdim. Ama mali durumumun yarım yüzyılı aşmış yüz hatlarıma yansıyan bilançosu iyi şeyler ifade etmediğinden olacak, yüzüme endişeli bir bakış attı."istersen vazgeçebilirim" dedi.
Nasıl isteyebilirdim.
Yirmi küsur yıllık ömrü hayatının son beş yılını işgal etmiş bulunan hayallerine nasıl ket vurabilirdim.  Koşullar olumsuz görünse de "...elimden gelen tüm gücümle kararını destekleyeceğim" dedim. ( Şartların günden güne hayatımıza getirdiği imkansızlıklar dahilinde biraz kerhen verilen bir destek olsa da) Sevindi.
Bir kaç hafta hummalı bir hazırlık (tasarruf) dönemi içine girdi. Günlerini, doların iniş çıkışını, euronun hareketlerini stres içinde takip ederek, biriktirebildiği birkaç yüz liranın kuruş kuruş çetelesini tutarak geçirdi. Sosyal hareketleri azaldı, yerinde duramayan mobil oğlan, kayboldu.  Evden çıkmamaya başladı. Neden çıkmıyorsun sorusunu, çıkınca çok harcama oluyor diye cevapladı. Muhasebe uzmanı oldu sanki. Keşke benim hesapları da böyle denetleyebilse de maaşa bağlı harcamalarımızı bütçe dengesi içinde tutturabilsek. İnsallah o da olacak, inanıyorum. Biraz sabır, biraz zaman (belki de çözüme yönelik kurtarıcı eylemler) çözecek problemlerimizi diye umutlanıyorum. Prag gezisi ufkunu  açacaktır ve  düşüncelerini ve eylemlerini daha istikrarlı, gerçekçi hale getirecektir diye düşünüyorum,
Mali olarak tek kaynağa bağlı olduğundan, alternatif kaynaklar geliştiremediğinden, sıkıntılı bir sürecin ardından, biriktirebildiği, sponsorlardan yüzünü ekşiterek toparlayabildiği kadarıyla, bu sabah helalleşerek, önce İstanbul, ardından Prag olmak üzere saat 07.15 den itibaren seyahat planını uygulamaya  başladı.
Hayırlısı olsun. 
Fakat planın uygulanmasına saatler kala yani dün gece, yani geriye sayım başladığında, heyecan ve endişe içindeydi. Öfke üzeri gerginlik, elinin ayağının önceki zamanlara nazaran daha çok telaşlanması...
-Olur böyle şeyler benim de üç saatlik memleket yoluna (Gediz'e) çıkmadan önceki bir çok gecelerde endişe içinde, öfkeli ve uykusuz saatler geçirdiğim olmuştur dedim. Normal bu, belirsizlik, bilinmezlik insanı endişeye ve huzursuzluğu sevk eder. Ancak yola revan olunca yavaş yavaş hepsi kaybolur gider diye düşüncemi açıkladım.
Anlattım dinledi, anlattı dinledim.
Sohbet uzadıkça yavaş yavaş sakinleştiğini farkettim ve iyi geceler dileyerek -kaçak inşa edilen şahsına özel malikanesinden alt kata hizmetlilere ayrılan bölüme inmek üzere yanından ayrıldım.

Şimdi yollarda ...

7 Mayıs 2018 Pazartesi

Kahvenin Tadı

Hava sıkıntılı biz de sıkıntılıyız. Dünyanın sıkıntılı havası iç dünyamızı da sıkıntılara duçar ediyor.
Gerçekten hava o canlı mavisini yitirmiş.
Güneşini kaybetmiş akşam ışıklarının, bulutların altından yansıyan  gölgesi tavanı yeni boyanmış odaya vurduğunda tavan rengi beyazdan  açık kurşuniye nasıl dönüşüyorsa, gökyüzü de bir süredir o renkte hareketsiz ve durgun. İş yerinin kuzey penceresinden bakıldığında koca meydanın üstünde  bir uçtan bir uca donatılmış bayrakların esintiyle dalgalanışı ve çam dallarının kımıldanışı göze  çarpıyor.
Ama yağmur öncesi bir sükunet olduğu hissediliyor. "Hava yağacak galiba" dedi hayatı ovalarda geçmiş bir genç arkadaş. O demişse doğrudur diyerek sözü  bitirdik.
...
Bu arada büro kapısı gıcırtıyla açıldı. İçeriye, sipariş edilen üç fincanı yerleştirdiği kahve tepsisiyle odacı bayan girdi. fincanda hala dumanı tüttüğünden cezveden yeni döküldüğünü belli eden ,  etrafa hoş kokular dağıtan ve içince gırtlakta buruk, kekremsi bir tad bırakan  kahveler geldi önümüze.
Yavaşça yudumlayarak içtik. Bitirince, -dibinde telvesi, tam da kahve falcılarının aradığı karmaşıklıkta bir kaosla bezenmiş- fincanı masanın yan tarafına bıraktık. Ancak boğazımızda ve dahi gırtlağımızda o enfes  tad, burnumuzda o hoş koku bekleyip duruyor. Ne zamana kadar bekler bilinmez. Yeni bir konu, yeni bir meşgale çıkıp da unutuncaya kadar azalarımızda, dilimizde, burnumuzda, gırtlağımızda o tadı hissedip duracağız.
Kahve; ne şerbet gibi tatlı, ne de limonata ve boza gibi ekşi tatlı karışımı bir içecek değil. Kanaatimce kökeninde acılık var .
Nereden alışkanlık edinildiği üzerine bir fikir yürütmek istenirse; 
Acaba, Yemen ellerinde kalan yiğitlerimizin, atalarımızın ebelerimizin genç yaşında Yemen ellerine gönderdikleri ve haber alamadıkları eşlerinin yavuklularının acılarını içselleştirmek için mi? O acılarla empati kurabilmek için mi ? Boğazımızda o acı ile, gözümüzde yaşlar, gırtlağımızda acı kahve tadı ile karışık yutkunmalar  oluşurken, bir hüzünlü yemen türküsü mırıldanabilmek için mi? Bu alışkanlığı geliştirdi atalarımız ? Bilinmez.

Yalnız dünyanın bir çok yerinde -sebebini bilmeden de olsa- nice insan bu kahveyi keyifle höpürdetiyor.

4 Mayıs 2018 Cuma

Fırtına

Yeni bir fırtına, suni bir fırtına. 
Cihazların rüzgar direncini ölçmek, direnci en aza indirebilmek amacıyla inşa edilen rüzgar tünelleri vardır.
Bu tünellerde cihazlar denenir. Çıkan sonuçlara göre cihazlara daha uygun biçimler verilir.  Teknik olarak bu şekilde tanımlanır.
Mecazi olarak değerlendirildiğinde, birilerinin hayatını daha emniyetli, çıkarlarını daha rahat sürdürebilmesi için  ekonomik ve sosyal olaylarla donatılmış, özellikle suni estirilen rüzgarların ortasında savrulur o tünelde bulunanlar.
Eğer sağlam temellere dayanarak herkesin içine girebildiği ve mutlu olduğu, korunabileceğine inandığı sağlam bir sosyal ve ekonomik yapı inşa edilmişse mesele yok. Ne gerçek, ne de suni rüzgarlar etkiler. 
Eğer çıkarlarına uymayan bir yöne gidiyorsa genel durum, kamuoyu araştırma kuruluşlarının muktedirlere sunduğu raporlara göre karar verir muktedirler. Muktedir deyince sadece hakimiyeti elinde tutanlar anlamında değil dünya çapında paranın ve tekniğin gücünü elinde bulunduran egemenleri de bu tanım içine dahil etmek gereklidir.
Sebebi sıradan vatandaşlarca anlaşılamayan, bilinemeyen gerekçelerle, ( zaten yüzeysel gerekçeler gerçek sebepleri saklayacak bahanelerdir.) muktedirlerce   vantilatörlerin düğmesine aniden basılır ve tünelde sert bir rüzgar oluşturulur. Esintiyle aniden savrulup gider istenmeyenler / tutunamayanlar / tutunacak dalı kalmayanlar ne olduğunu dahi anlayamadan.
Ancak bu işlemi başlatanlar -kendilerini sağlam dayanaklarla donattıkları için- sert esen suni fırtınadan etkilenmezler. Aksine, uçuşan ve savrulanların durumundan kendilerine yararlar sağlayabilirler. 
(Fazla umut olmasa da) Ama yaklaşık 15 yıldan bu yana , çarpıla çarpıla darbe içinde kalan bedenlerinin harabiyetine rağmen,  savrula savrula deneyim kazanan -zavallı savruklar- belki de bu son rüzgarda el ele tutuşarak savrulmayı önleyebilecekler. Hani uçaktan paraşütle hep birlikte atlayarak el ele tutuşan paraşütçüler gibi. 
Umulur ki, önceki zamanlardaki gibi  -dağıtılacak rüşvetlerle, cazip çıkarlarla aldatılarak-  birbirlerine kenetlenen eller açılmaz ve adalet, hürriyet, eşitlik hedefine varıncaya kadar, son ana kadar birlik beraberlik gelişerek genişleyerek sürer gider.

Çünkü her girişin bir çıkışı, her başlangıcın bir nihayeti vardır.

19 Nisan 2018 Perşembe

Nadir bir Arkadaş

İki gün önce ortaokul arkadaşı Muhlis telefonla aradı."Nadir rahmetli olmuş, cenazesi Perşembe günü kalkacak ama hangi cami belli değil" diyerek telefonu kapattı.
Nadir, çocukluk arkadaşı ilkokul yıllarında fazla diyalogları olmasa da ortaokulda o almanca kendisi de fransızca yabancı dil seçilince aynı sınıfta buluştular. O günden sonra evleninceye kadar  diyalogları devam etti. O milletin mücadelesinden bahsetti. Nadir de kırmadı dinledi. Nadir bahsetti o dinledi. Böyle böyle nice bir zaman akıp gitti hayatlarının içinden. Evlilik sonrası, hayatın biraz daha derinine daldıklarından kendilerine ayırdıkları özel zamanlar sınırlandığından olsa gerek diyalogları çok azaldı.
Çarşamba akşamı cenazenin İvazpaşa camisinden öğle namazından  sonra  kalkacağı bildirildi. Ortaokul arkadaşlarından telefonunda kayıtlı olan birkaçına haber verdi. Karaköyde nalburiye dükkanı çalıştıran Necdet'e de haber verdi. Buluştular. İvaz Paşaya gidince kimsenin olmadığı caminin boş olduğunu gördüler. Muhlisi arayınca Karaköy camisi olduğunu öğrenerek o camiye yöneldiler. Caminin avlusunda Nadirin ablası, eşi ve Van Ercişte sınıf öğretmeni olan kızıyla  görüşerek taziyesini iletti. Uzun zamandır görmediği için simalarını unutmuştu. Kendini tanıtınca kızı gülümseyerek "babam sizden bahsederdi" dedi. Ablası, "Onu hep sen yolcu ederdin Ankara'ya Bolu'ya deyip eski anıları hatırlattı. Ne yazık ki Nadir'in meçhule giden gemisinin kalkacağı  son seferinde de musalla taşından yolcu edenlerin arasındayız. diye düşündü hüzünle.
Bu arada ezan okununca abdest alıp namaza girdi.Namaz çıkışınca cenaze namazı için saf tutup  eda ettikten sonra, kalabalık birkaç gün önce blog sayfasına yazdığı yazıyı hatırlattı Ona;
"Bir Cuma namazı sonrasında, Yunan işgalinde yanıp harap olduğundan, kıbleye paralel uzunlamasına yeniden inşa edilmiş kiremit çatılı caminin kapısındaki merdivenleri inip bahçesinden çıkışa doğru yürürken, dış kapının sağında gördü onu.
Sonraki Cuma yine aynı yerdeydi, bir sonraki Cuma çıkışında da  yeri değişmemişti.
Elinde tuttuğu dergiyi herkes görsün diye iyice yukarıya kaldırırken, düğmeleri açık  haki renkli parkası sağa sola savruluyordu.
Caminin bitişiğinde bulunan Kur'an kursundaki küçük talebeler, birbiriyle yarışırcasına cemaatin arasından hızla geçerek kursa giriyorlardı. Namazdan  çıkan cemaatte kalabalık yüzünden kapıya doğru   yavaş yavaş yürürken,  gür sesli bu civanmert gencin yanından geçmek zorundaydı."
diye bahsettiği o mekanda ve zemindeydi işte yine.

Şair Cahit Sıtkı'nın "bir namazlık saltanatın olacak o musalla taşında" sözleriyle ifade ettiği gibi Nadir, o sıkışan kalabalık arasından, o dar kapıdan elden ele gçerek cenaze aracına konuldu.
Mezara birlikte gitmek için sözleştiği Necdetle buluştu. Araca binecekken Ekrem "benim arabayla gidelim" deyince üçü birlikte Ekremin aracıyla gittiler mezarlığa.  iki cenaze yan yana defnedildiğinden kalabalık ve kaos hakim. Biraz sonra ortalık yavaş yavaş duruldu. 
Cenaze, dini kaidelerine uyarak sükunetle yerleştirildi. Hoca her iki rahmetlinin dualarını birlikte yaptı. İyi oldu.
Bu arada ortaokul yıllarında Nadirin ve kendisinin Türkçe edebiyat hocası olan Talat hocanın oğlunu gördü. Hocayı sordu. Ona bizim cenazemiz de hocamın talebesi deyince bir telaş hocanın oğlu babasının yanına götürdü. Hoca sordu hangi okul Cumhuriyet 1976 lı yıllar, ve "Çatallı köy" deyince her ikisi de hoca da oğlu da hatırlayıp gülümsediler. Oğlu nerden biliyordu? Demek ki piyeslere katılmıştı, ya da babası anlatmıştı, ya da o günlerde evde bir telaş bir heyecan vardı...Yıllar sonra hocasının elini öperek helallik istedi. Hocasının eşiyle tanıştı. Hacıhalillerden, Necip, Kahraman dayılardan bahsetti, kısaca ayaküstü... Hocasının oğlu üşenmeden "lütfen eşinin yanına götürün de başsağlığı dileyeyim"  deyince götürüverdi Nadir'in eşinin ve kızının yanına. Onlar ölümün şaşkınlığı içinde bir hal içindeydiler.
Bir yandan acı, bir yandan acının içinde, anıların buruk sevinci, içiçe...hayat böyle bir şey demek ki....

Böylece yaşadığı 55 yılın içinde gördüklerine bir yenisini daha eklemiş oldu...
...
Uzun zamandan beri konuşamadığı arkadaşına iç sesiyle seslendi; 

-(Allah Rahmet Eylesin Nadir. Biz Seni hep iyi bildik.)
Zaten hayal meyal hatırladığım, arasıra gelip giden sessizce gülümseyen Baki Abin, Annen, ve yine sessiz sakin baban Mehmet Amca... Kapıları ve pencerelerinde bir damla boya ve vernik bulunmayan tertemiz evinizin iki basamaklı, çift kanatlıkgiriş kapısının yanında içeri girip seni beklerken -ayakkabıları çıkarmadan- hemen oturuverdiğimiz sokağa bakan pencerenin altındaki kanepe... Annenin de orada otururken camdan sokağı seyredişinin hafızamızdaki siluetleri... Arka odanızın penceresinden görülen arka bahçenin karşısındaki eski eviniz...Ben gelince ablanın ve annenin seni çabucak hazırlamak için gösterdikleri telaş...
Evinizde öylece bırakılıvermiş izlenimi vardı. Baki'den sonra öylece dokunulmadan bırakılan yarım kalmış işler, öteberi... 
Beklenen, sessizce beklenen, sanki annen ve baban 1979'dan sonra onun yanına gitmeyi sabırla beklediler,hiçbirşeyin üzerinde fazla durmadan beklediler gibi geliyor...Ve sen de gittin sonunda... 

Sıra hangimizde? Yanına hangimiz gelecek ?...(19.04.2018-17.36)


















6 Nisan 2018 Cuma

Düşün ve çöz.

Düşünmek.
İnsanoğlunun insan olduğunun en önemli göstergesi düşünmesidir. Düşünmek ve düşündüğünü icra etmek vasfı, insanı diğer mahluklardan ayırır.
Yaşadıklarından ibret çıkarması ve ders aldıklarıyla yaşantısını yeniden organize edebilmesi, durum ve şartlara göre kendini yeni ortamlara adapte edebilmesi de aklını kullanabilmesi becerisi ile alakalıdır.
Problemi farketmek, problemin nedenlerini düşünmek, çare olarak bulduğu çözümü gerçekleştirebilmek amacıyla  harekete geçmek ve problemi aşma becerisi. Aşama aşama insanların toplum halinde daha konforlu, daha gelişmiş olarak hayatlarını sürdürebilmelerinin yolunu açmıştır. 
Bulunduğu yer ve zamanın daha ilerisindeki imkanlara kavuşabilmek gayesiyle hep arayış içindedir. Arar yapar geliştirir. Önceki yaptığını daha kullanılabilir hale getirir. En temel ihtiyaçları olan yeme, örtünme  ve barınma  gereksinimleri temelinde çevresini kendi bakış açısına göre iyileştirir.
Bu iyileştirme çevresel faktörlerin etkisiyle muhitten muhite farklılık arzedebilir. Bu da ardından öbekleşmeyi, kavimleşmeyi daha ileride kendi çevre ve inanç yapısına göre medenileşmeyi getirir.
O nedenle kıtalararası mesafelerle karşılaştırıldığında  aynı konuda genellikle farklı yöntemler kullanılarak -amacı aynı olsa da- daha farklı çözümlere ulaşıldığı görülür. 
Süt peynir yoğurt gibi hayvansal gıdaların ve seyyar yaşamanın gereksinmesi olan (çadır eyer v.s gibi) ürünlerin geliştirilmesi hayvancılığın göçebeliğin yoğun olduğu yörelerde ,
Ekmek, un hamur, çiftçilik, saban, evler binalar yapmak gibi geliştirmeler ise yerleşmiş toplumlarda ortaya çıkmıştır.
Diyebiliriz.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...