4 Mayıs 2018 Cuma

Fırtına

Yeni bir fırtına, suni bir fırtına. 
Cihazların rüzgar direncini ölçmek, direnci en aza indirebilmek amacıyla inşa edilen rüzgar tünelleri vardır.
Bu tünellerde cihazlar denenir. Çıkan sonuçlara göre cihazlara daha uygun biçimler verilir.  Teknik olarak bu şekilde tanımlanır.
Mecazi olarak değerlendirildiğinde, birilerinin hayatını daha emniyetli, çıkarlarını daha rahat sürdürebilmesi için  ekonomik ve sosyal olaylarla donatılmış, özellikle suni estirilen rüzgarların ortasında savrulur o tünelde bulunanlar.
Eğer sağlam temellere dayanarak herkesin içine girebildiği ve mutlu olduğu, korunabileceğine inandığı sağlam bir sosyal ve ekonomik yapı inşa edilmişse mesele yok. Ne gerçek, ne de suni rüzgarlar etkiler. 
Eğer çıkarlarına uymayan bir yöne gidiyorsa genel durum, kamuoyu araştırma kuruluşlarının muktedirlere sunduğu raporlara göre karar verir muktedirler. Muktedir deyince sadece hakimiyeti elinde tutanlar anlamında değil dünya çapında paranın ve tekniğin gücünü elinde bulunduran egemenleri de bu tanım içine dahil etmek gereklidir.
Sebebi sıradan vatandaşlarca anlaşılamayan, bilinemeyen gerekçelerle, ( zaten yüzeysel gerekçeler gerçek sebepleri saklayacak bahanelerdir.) muktedirlerce   vantilatörlerin düğmesine aniden basılır ve tünelde sert bir rüzgar oluşturulur. Esintiyle aniden savrulup gider istenmeyenler / tutunamayanlar / tutunacak dalı kalmayanlar ne olduğunu dahi anlayamadan.
Ancak bu işlemi başlatanlar -kendilerini sağlam dayanaklarla donattıkları için- sert esen suni fırtınadan etkilenmezler. Aksine, uçuşan ve savrulanların durumundan kendilerine yararlar sağlayabilirler. 
(Fazla umut olmasa da) Ama yaklaşık 15 yıldan bu yana , çarpıla çarpıla darbe içinde kalan bedenlerinin harabiyetine rağmen,  savrula savrula deneyim kazanan -zavallı savruklar- belki de bu son rüzgarda el ele tutuşarak savrulmayı önleyebilecekler. Hani uçaktan paraşütle hep birlikte atlayarak el ele tutuşan paraşütçüler gibi. 
Umulur ki, önceki zamanlardaki gibi  -dağıtılacak rüşvetlerle, cazip çıkarlarla aldatılarak-  birbirlerine kenetlenen eller açılmaz ve adalet, hürriyet, eşitlik hedefine varıncaya kadar, son ana kadar birlik beraberlik gelişerek genişleyerek sürer gider.

Çünkü her girişin bir çıkışı, her başlangıcın bir nihayeti vardır.

19 Nisan 2018 Perşembe

Nadir bir Arkadaş

İki gün önce ortaokul arkadaşı Muhlis telefonla aradı."Nadir rahmetli olmuş, cenazesi Perşembe günü kalkacak ama hangi cami belli değil" diyerek telefonu kapattı.
Nadir, çocukluk arkadaşı ilkokul yıllarında fazla diyalogları olmasa da ortaokulda o almanca kendisi de fransızca yabancı dil seçilince aynı sınıfta buluştular. O günden sonra evleninceye kadar  diyalogları devam etti. O milletin mücadelesinden bahsetti. Nadir de kırmadı dinledi. Nadir bahsetti o dinledi. Böyle böyle nice bir zaman akıp gitti hayatlarının içinden. Evlilik sonrası, hayatın biraz daha derinine daldıklarından kendilerine ayırdıkları özel zamanlar sınırlandığından olsa gerek diyalogları çok azaldı.
Çarşamba akşamı cenazenin İvazpaşa camisinden öğle namazından  sonra  kalkacağı bildirildi. Ortaokul arkadaşlarından telefonunda kayıtlı olan birkaçına haber verdi. Karaköyde nalburiye dükkanı çalıştıran Necdet'e de haber verdi. Buluştular. İvaz Paşaya gidince kimsenin olmadığı caminin boş olduğunu gördüler. Muhlisi arayınca Karaköy camisi olduğunu öğrenerek o camiye yöneldiler. Caminin avlusunda Nadirin ablası, eşi ve Van Ercişte sınıf öğretmeni olan kızıyla  görüşerek taziyesini iletti. Uzun zamandır görmediği için simalarını unutmuştu. Kendini tanıtınca kızı gülümseyerek "babam sizden bahsederdi" dedi. Ablası, "Onu hep sen yolcu ederdin Ankara'ya Bolu'ya deyip eski anıları hatırlattı. Ne yazık ki Nadir'in meçhule giden gemisinin kalkacağı  son seferinde de musalla taşından yolcu edenlerin arasındayız. diye düşündü hüzünle.
Bu arada ezan okununca abdest alıp namaza girdi.Namaz çıkışınca cenaze namazı için saf tutup  eda ettikten sonra, kalabalık birkaç gün önce blog sayfasına yazdığı yazıyı hatırlattı Ona;
"Bir Cuma namazı sonrasında, Yunan işgalinde yanıp harap olduğundan, kıbleye paralel uzunlamasına yeniden inşa edilmiş kiremit çatılı caminin kapısındaki merdivenleri inip bahçesinden çıkışa doğru yürürken, dış kapının sağında gördü onu.
Sonraki Cuma yine aynı yerdeydi, bir sonraki Cuma çıkışında da  yeri değişmemişti.
Elinde tuttuğu dergiyi herkes görsün diye iyice yukarıya kaldırırken, düğmeleri açık  haki renkli parkası sağa sola savruluyordu.
Caminin bitişiğinde bulunan Kur'an kursundaki küçük talebeler, birbiriyle yarışırcasına cemaatin arasından hızla geçerek kursa giriyorlardı. Namazdan  çıkan cemaatte kalabalık yüzünden kapıya doğru   yavaş yavaş yürürken,  gür sesli bu civanmert gencin yanından geçmek zorundaydı."
diye bahsettiği o mekanda ve zemindeydi işte yine.

Şair Cahit Sıtkı'nın "bir namazlık saltanatın olacak o musalla taşında" sözleriyle ifade ettiği gibi Nadir, o sıkışan kalabalık arasından, o dar kapıdan elden ele gçerek cenaze aracına konuldu.
Mezara birlikte gitmek için sözleştiği Necdetle buluştu. Araca binecekken Ekrem "benim arabayla gidelim" deyince üçü birlikte Ekremin aracıyla gittiler mezarlığa.  iki cenaze yan yana defnedildiğinden kalabalık ve kaos hakim. Biraz sonra ortalık yavaş yavaş duruldu. 
Cenaze, dini kaidelerine uyarak sükunetle yerleştirildi. Hoca her iki rahmetlinin dualarını birlikte yaptı. İyi oldu.
Bu arada ortaokul yıllarında Nadirin ve kendisinin Türkçe edebiyat hocası olan Talat hocanın oğlunu gördü. Hocayı sordu. Ona bizim cenazemiz de hocamın talebesi deyince bir telaş hocanın oğlu babasının yanına götürdü. Hoca sordu hangi okul Cumhuriyet 1976 lı yıllar, ve "Çatallı köy" deyince her ikisi de hoca da oğlu da hatırlayıp gülümsediler. Oğlu nerden biliyordu? Demek ki piyeslere katılmıştı, ya da babası anlatmıştı, ya da o günlerde evde bir telaş bir heyecan vardı...Yıllar sonra hocasının elini öperek helallik istedi. Hocasının eşiyle tanıştı. Hacıhalillerden, Necip, Kahraman dayılardan bahsetti, kısaca ayaküstü... Hocasının oğlu üşenmeden "lütfen eşinin yanına götürün de başsağlığı dileyeyim"  deyince götürüverdi Nadir'in eşinin ve kızının yanına. Onlar ölümün şaşkınlığı içinde bir hal içindeydiler.
Bir yandan acı, bir yandan acının içinde, anıların buruk sevinci, içiçe...hayat böyle bir şey demek ki....

Böylece yaşadığı 55 yılın içinde gördüklerine bir yenisini daha eklemiş oldu...
...
Uzun zamandan beri konuşamadığı arkadaşına iç sesiyle seslendi; 

-(Allah Rahmet Eylesin Nadir. Biz Seni hep iyi bildik.)
Zaten hayal meyal hatırladığım, arasıra gelip giden sessizce gülümseyen Baki Abin, Annen, ve yine sessiz sakin baban Mehmet Amca... Kapıları ve pencerelerinde bir damla boya ve vernik bulunmayan tertemiz evinizin iki basamaklı, çift kanatlıkgiriş kapısının yanında içeri girip seni beklerken -ayakkabıları çıkarmadan- hemen oturuverdiğimiz sokağa bakan pencerenin altındaki kanepe... Annenin de orada otururken camdan sokağı seyredişinin hafızamızdaki siluetleri... Arka odanızın penceresinden görülen arka bahçenin karşısındaki eski eviniz...Ben gelince ablanın ve annenin seni çabucak hazırlamak için gösterdikleri telaş...
Evinizde öylece bırakılıvermiş izlenimi vardı. Baki'den sonra öylece dokunulmadan bırakılan yarım kalmış işler, öteberi... 
Beklenen, sessizce beklenen, sanki annen ve baban 1979'dan sonra onun yanına gitmeyi sabırla beklediler,hiçbirşeyin üzerinde fazla durmadan beklediler gibi geliyor...Ve sen de gittin sonunda... 

Sıra hangimizde? Yanına hangimiz gelecek ?...(19.04.2018-17.36)


















6 Nisan 2018 Cuma

Düşün ve çöz.

Düşünmek.
İnsanoğlunun insan olduğunun en önemli göstergesi düşünmesidir. Düşünmek ve düşündüğünü icra etmek vasfı, insanı diğer mahluklardan ayırır.
Yaşadıklarından ibret çıkarması ve ders aldıklarıyla yaşantısını yeniden organize edebilmesi, durum ve şartlara göre kendini yeni ortamlara adapte edebilmesi de aklını kullanabilmesi becerisi ile alakalıdır.
Problemi farketmek, problemin nedenlerini düşünmek, çare olarak bulduğu çözümü gerçekleştirebilmek amacıyla  harekete geçmek ve problemi aşma becerisi. Aşama aşama insanların toplum halinde daha konforlu, daha gelişmiş olarak hayatlarını sürdürebilmelerinin yolunu açmıştır. 
Bulunduğu yer ve zamanın daha ilerisindeki imkanlara kavuşabilmek gayesiyle hep arayış içindedir. Arar yapar geliştirir. Önceki yaptığını daha kullanılabilir hale getirir. En temel ihtiyaçları olan yeme, örtünme  ve barınma  gereksinimleri temelinde çevresini kendi bakış açısına göre iyileştirir.
Bu iyileştirme çevresel faktörlerin etkisiyle muhitten muhite farklılık arzedebilir. Bu da ardından öbekleşmeyi, kavimleşmeyi daha ileride kendi çevre ve inanç yapısına göre medenileşmeyi getirir.
O nedenle kıtalararası mesafelerle karşılaştırıldığında  aynı konuda genellikle farklı yöntemler kullanılarak -amacı aynı olsa da- daha farklı çözümlere ulaşıldığı görülür. 
Süt peynir yoğurt gibi hayvansal gıdaların ve seyyar yaşamanın gereksinmesi olan (çadır eyer v.s gibi) ürünlerin geliştirilmesi hayvancılığın göçebeliğin yoğun olduğu yörelerde ,
Ekmek, un hamur, çiftçilik, saban, evler binalar yapmak gibi geliştirmeler ise yerleşmiş toplumlarda ortaya çıkmıştır.
Diyebiliriz.

30 Mart 2018 Cuma

Düğme

-Aşağı yukarı her altı ayda bir geliyorsun ceketinin kol düğmelerini değiştiriyorsun.Tamam eskidiğinden değiştiorsun, vre kuzum neden sadece senin kollarındaki düğmeler eskir? Anlamiş değilim? Ne yapıyorsun ki? Dağlarda taşlarda kürek mi sallorsun da bozarsın? Bankada muhasabe şefisin. Tamam ben alirim masrafımı ama merak ederim. Neden olur bu? deyip sözlerini bitirdi terzi Agop.
Yandan merdivenli batar katlı küçük dükkanın girişinde camekana doğru çevirdiği kollu iskemlesinde bacak bacak üstüne atmıştı. Elinde, oğlunun düğününde giymek için takım elbise ısmarlayan çabuk bitirmesi için sıkıştırıp duran Kömürcü Rasim Efendinin ceketi vardı. Sol eliyle kumaşın alt tarafını tutarken sağ elinin parmağında takılı duran yüzük ile kumaşa batırdığı iğneyi ittirerek hızlı teyelliyordu ceketin yakalarını. Arasıra dışarda esen hafif rüzgarın içeri getirdiği ütü dumanının kokusu genizlerini yaksa da, her ikisi de hallerinden memnundular. 
Bankada Muhasebe şefi olarak çalışan Hüseyin Efendi ise  sessizce bıyıkaltından gülümseyerek dinledi bu eleştirileri.
-Senin Amcan yüzünden dedi.
-Ölmüşün arkasından konuşma vre dedi Agop. O iyi bir adam idi, Seni de bankaya o aldırmış idi. Ayıp.dedi gülerek. 
Hem ceketinin, gömleğinin kolları yıpranmasin diye iki tane siyah kolluk vermiş idi sana. Parasız pulsuz genç bir İstanbul uşağı idin. Amcam çalışırken seninle  ne düğmelerin ne de gömleklerin, jeketlerin eskir idi.  Amcam öldükten sonra sana bir şeyler oldu. Şef oldun artık makamın artti, böyüdün.
-Hayır. Modası geçti Ağop.
-Nedir moda. Eskitmek mi moda vre?
-Amcan ile benden başka kolluk takan kalmamıştı bankada. Amcan emekli olduktan sonra ben biraz daha devam ettim takmaya. Ama genç memurlar "şefim artık takma, bak  gelen zengin ve züppe müşterilerin istihza dolu bakışları ve gülüşlerini görmüyor musun?" deseler de, devam ediyordum kollukları takmaya. Bir gün lisede okuyan kızımın arkadaşının babası geldi. Biraz sohbet ettik. Bir kaç gün sonra sofrada kızımın suratı asık. 
-Ne oldu kızım, neye üzüldün? 
-Hiç bir şeye. deyip surat asmaya devam edince tekrar sordum. 
O da 
-Baba üzülüyorum senin haline dedi.
-Neden kızım, ne var halimde?
-Geçen gün sınıf arkadaşımın babası gelmiş seni kolluklu görmüş. Kızına, hangi asırda yaşıyoruz, hala kolluk takanlar var demiş, Arkadaşım bunu diğer sınıf arkadaşlarımla otururken anlatınca, utandım ve üzüldüm baba dedi.
O sabah bankaya gittiğimde kollukları takmadım. Hınçla çöpe attım. 
-Vah vah, demek temiz durmak eşya eskitmemek zül olmuş artık vah vah dedi Terzi Ağop.
-Ama düğmeler neden eskir Hüseyin Efendi?
-Sol elimle metal  köşeli klasörleri açarken ya da defterdeki yazıyı takip ederken bir yandan da sağ elimle  facit makinada hesap yapardım. Sol elim devamlı masaya ve klasörlere sürter dururken, sağ elim hep bir karış yukarda, facit'in kolundadır. 
-Kollukları attıktan sonraki günlerde oldu bu yıpranmalar. Alışkanlık icabı, çalışırken  sürte sürte sol kolumdaki  düğmeler çizilir yıpranır, masada da çizik izleri meydana gelir. Herkesin masası tertemiz, elbisesi tiril tirilken hesaplar tutsun,kimseye zimmet olmasın derdindeki benim elbiselerimin düğmeleri işte böyle olur. 
diyerek ceketinin incecik kalmış sol kol düğmelerini göstererek, derin bir nefes çekti. 
-Hadi sana kolay gelsin bana müsade.
 diyerek yavaşça yerinden kalktı, sessiz adımlarla dışarı çıktı.

teyel:seyrek ve eğreti dikiş
facit makina: Eski model kollu mekanik hesap makinesi.

12 Mart 2018 Pazartesi

Arabacı Şahap

   Sabah evden çıkıp işe doğru yürümeye başladı. Kuyualan Camisine geldi.Caminin köşe çaprazındaki kasap dükkanının önünden, elinde bastonuyla Karaköy'e doğru yürürken  onu,  Arabacı Şahabı gördü. Yine aynı, ciddiyetle bakan kızgın ya da kırgın havasında asık bir yüzle sağ elindeki bastona her adımda yüklenerek yürüyüp gidiyordu.
     ...
    At arabalarının yolların hakimi olduğu eski zamanlarda Karaköy pazaryerinin batı köşesindeki  kahvenin ön kısmı, pazartesi günleri hariç at arabacılarının toplanma yeri  idi. Arabalar, renkli boyalarla çok değişik tabiat manzaralarıyla süslenirdi. Uzun yeşil kavakların arasından kıvrıla kıvrıla akan dereler, tarlalar  arasından döne döne yalçın dağların yamaçlarında  gitgide küçülerek gözden  uzaklaşan yollar; arabaların dört bir yanındaki  tahta kenarlıkların, kapakların üzerinde inceleyenlere bir şeyler anlatmaya çalışırdı. Bu hikayenin mini resimlerle anlatılabilme anlaşılabilme kabiliyeti ne kadar yüksekse o araba boyacısı da o kadar muteber idi. Bu bölgede şimdi bir kısım gençlerin şahin ya da doğan otomobillerine tuning merakı o günlerde at arabacılığı yapan atalarından genetik olarak geçmiştir. 
   Atlar ise, üzerlerindeki koşum takımlarıyla, zilleriyle, renk renk boncuklarıyla, bazen örülü kuyruklarıyla ve özelllkle heybetleriyle kendilerini belli ederlerdi. 
     Arabacı taifesine gelince, sabahları arabanın ön tarafında sivri burunlu arkası basık ayakkabılarını gösterir gibi bacak bacak üstüne atarak altta kalan  ayaklarıyla da oka basıp  oturan,  yaka bağır açık, üsten dört düğmesi özellikle iliklenmemiş,  kolları sıvalı gömleğinin  üzerine giydiği yine önü açık yeleğinin rengindeki  kasketi yana devrilmiş  burma bıyıklı arabacı  ise tüttürdüğü sigarasının dumanını savura savura meydana girerdi.
Yunan işgali sırasında yanmış yıkılmış yıpranmış yeniden toparlanmaya çalışan, bu eski ve yaralı şehrin arnavut kaldırımlı sokak aralarında, dış yüzeyine kamyon lastiklerinden incecik kesilerek  rapdedilmiş tahta tekerlekleri üzerinde sarsıla sarsıla yürüyen bu arabaların, kendine özgü sesleri vardı.
Bir de lastiksiz demir tekerlekli, arka tekerlekleri öne göre daha büyük olan eski model arabalar vardı. Bu araçlarla uzun yola çıkmak yolcuları çok yıpratırdı. Çünkü süspansiyon olmadığından yolcular yer yüzünde yollara birakılmış her türlü eşyanın büyüklüğü hakkında fikir sahibi olurlardı. Büyük bir taş üzerinden geçerken araba önce yükselir ardından yükseldiği kadar mesafeden aşağıya inerdi. Ha taşa düşmüşsün ha bu arabaların içindeyken taşın üzerinden  geçmişsin, aynı etkiyi gösterirdi.
 Lastik tekerli arabaya ilk defa  binenler eğer bir de asfaltta gidiyorlarsa o konforu ne fayfonla ne de mercedesle kıyaslayabilirlerdi. Çünkü mercedesi sadece uzaktan, yolda ilerlerken görmüşlerdi.
 Arabayı çeken atların zillerinin ve boncuklarının şıngırtısı ve nallarının tıngırtısı da farklıydı. Araba sahibinin yakınları, dostları, haşır neşir oldukları kimseler o seslere aşinaydı. Ne zaman duyabilecek kadar uzaktan bir at arabası gürültüsü gelse bilirlerdi.
Heyecanla kapıya  pencerelere çıkanlar ise, genellikle yeni evlilerin eşleri, çocukları ya da yavuklularıydı.
Eğer biraz aksi bir gençse arabayla gelen, evdeki annesi gerginleşmeye başlardı. Yine ne muzırlık çıkaracak diye endişelenirlerdi. Bir an evvel baş göz olsa da hayırlısıyla başımdan telaşı azalsa diye hayıflanırlardı.
 Arabacılar kahvesinin güney kısmında pazar meydanına  doğru bakan dükkanlarda nalbantlar vardı. Birkaç semerci, eyerci de nalbantlarla aynı mekanı paylaşarak çalışırdı .Sol karşıda samancı vardı.
Önceleri samancı denilirdi, daha sonra yemci de denilmeye başladı. Saman ve samanın içine karıştırılacak yulaf ezmesinden arpa ezmesine, buğdaya  kadar  türlü türlü yem mevcuttu. Zaman geçtikçe at arabaları azaldıkça fabrika yemleri de satılmaya başladı. Kuşçular için, tavuklar için hayvanlar için yem çeşitleri gitgide arttı ama at ve at arabası sayısı da gitgide azaldı.Onların yerini vitrinlerinde süslü köpek eniklerinin dolaştığı pet shoplar aldı.
 Daha ileride çırpı pazarına doğru meydanın kuzey kıyısında Arap Sabahattin'in at araba imalathanesi vardı. Yeni araba ihtiyacı olanlar pazarlık ederek sipariş verir. Arabası arızalananlar, oku kırılanlar, tekeri bozulanlar tamir için arabalarını bırakırlardı.
...
    İşte Şahap o günlerde delişmen genç bir arabacı idi. Alçak boyluydu. Yüzü hep asıktı. Güldüğünü hatta gülümsediğini gören yoktu. Kararmış ekşimiş suratında doğuştan çatık duran kaşları ise onun ciddiyetini, melanetini  daha da arttırıyordu.
Üst sokakta yapılan evin temelleri için çakıl lazım olduğunda inşaat sahibi, eski dostu Kelterci Osman Efendinin oğlu Şahaba yarın bir araba çakıl lazım olduğunu, namaz dönüşü eve çıkarken kapıdan rahmetlinin eşine söyleyivermişti.
Şahap, bir gün öncesinde aldığı kum/çakıl siparişi üzerine sabah arabasını hazırlayıp,  evlerinin iki kanatlı bahçe kapısını açıp da  kapı önüne çektikten sonra, annesi kapının kanatlarını kapayıp arkasından tırkazladı. Arabaya atladı.( binmezdi atlardı.) Heybetle kaykılırken  sol eline dizginleri alır, sağ elinde kırbacını/kımçağını atının sırtına şaplatırken deh diye bağırıp, atıyla ileriye  fırladı.           
Evlerinin bulunduğu  dar sokakta yürüyen ihtiyarlar onun hızla ilerleyen at arabasını  görünce ya da arabanın tekerleklerinin çıkardığı gürültüyü duyunca  la havle çekerek nerden çıktı bu delişmen, bir gün birimizi altına alıp ezecek Alimallah diye söylene söylene biribirlerini tutarak duvar kenarına yanaşırlardı.
Manisa şehrinin içinden batıya doğru ilerleyen İzmir yolu  Uncubozköyü ve Keçiliköy mezarlığına da geçip Keçiliköy doğusundan  sola güney  istikametine döner. Şehrin güneybatısındaki dağ yamaçlarından döne döne  Sabuncubeli üzerinden Bornovaya ve İzmire doğru çıkan yolda Keçiliköy'ü geçtikten sonra birkaç köprü vardır. Bunlardan birine Karaçay köprüsü denir. Çay, Gediz ovasına doğru başka ova yollarıyla kesiştiğinde de üzerine yapılan köprüler de Karaçay köprüsü olarak adlandırılır. Ta ki nehre varıncaya kadar. Kısaca Karaçay, süzüle süzüle akıp Gediz nehrine ulaşmaya çalışan bir çaydır. O, dağların  yamaçlarından yatağına dökülen  yalçın kayaların kara taş haline gelmiş kara parçalarını çevire çevire ve ufalaya ufalaya  ovaya kadar getirir. Bahar sonuna doğru eski sürükleme gücü kalmayınca da ovanın bir yerlerinde sürüklediği bu kara taş parçalarını çakıl ve kum olarak bırakarak nehre doğru yoluna devam eder.Uzaktan bakanlar, baharda yeşilliklerin, yazın sapsarı ekinlerin arasında kıvrıla kıvrıla akıp giden bu suya -içindeki taşların renginden dolayı- Karaçay derler.
Şahap, Karaçay'a inşaat çakılı almaya giderken, bağ yollarında altında deli gibi koşan atı ve arabasıyla, ardında toz bulutuyla karışık bir kaos bırakarak ilerleyip hızla geçer giderdi..Her çukura girişinde arabasının altına iliştirilmiş kova ise bir o yana bir bu yana farklı tınılarda sesler çıkararak çarpmaktan kenarları ezik büzük olurdu.
Karaçay'ın köprüye yakın bir yerinden çaya iner,  yeni sürüklenip gelmiş çakıl yığınlarının bulunduğu her yeri karalar içindeki kümelerden birine arabasını yaklaştırır ve arabada bulunan  küreğini alıp ya bismillah diyerek avuçlarına tükürürdü. Yavaş yavaş arabasına çakıl ya da talebe göre kum doldururdu. Gün öğleye yaklaştıkça hem kendinin hemde ovanın harareti arttıkça çayın şırıl şırıl akan suyuna eğilerek susuzluğunu giderirdi. O zamanlar çevre kirliliği bilinmezdi. Öğleye doğru işi biter indiği yerden biraz zorlanarak arabayı yola çıkarır,  dönüşe başlardı.
Bağcılık Araştırma Enstitüsünün güneye bakan  kapısının önünden geçer, sağ tarafında kalan çam koruluğuna doğru ilerler, çam gölgeleri altında bir süre gittikten sonra sağa dönen yol onu köy meydanına yaklaştırırdı. Meydana bakan birkaç kahveden gölgesi bol olan herhangi birine yanaşır yanaşmaz arabanın altında tıngır tıngır sallanıp duran galvaniz kovayı alır, tulumba kolunu çeke çeke tulumbadan doldurur ve atının önüne bırakıp ıslık çalarak atını sulardı. Bu arada kahveci, tanıdığı, bazen de keşke tanımaz olaydım dediği  bu aksi ve öfkeli genci görür görmez orta şekerli kahvesini cezveye sürerdi. At sulanıp başını kovadan kaldırınca kovada kalan suyu tahta tekerleklere dökerdi ki ıslanınca şişip çakıl/ kum yükü  altında gıcırdayan arabanın sesleri kesilsin.
Sandalyesine oturduğunda kahvesi de hemen masasına gelmiş olurdu. Gecikirse Şahab'ın iğneleyici sözleri nedeniyle akşama kadar öfkesinin dinmeyeceğini bilen kahveci "bir an evvel içsin de defolsun" diye hemencecik kahvesini yollardı. Kahve sırasını bekleyen  müşterileri olsa bile Şahabın özelliğinden (!) dolayı önceliği vardı. Bazen bunu bilen kahvede oturanlar "neden bizim kahveden önce ona gönderdin" diye sitem ederek,kahveciyi dürterlerdi. Ama "Karaçaydan gelmiştir. Karaköye çıkacak biraz insaf be mori, sizin gibi kahvede pineklemiyor be susaklar" diye cevaplardı.
O zamanlar Horozköy'e doğudan göç henüz başlamamıştı. Horozköy nüfusu mübadele ile gelen muhacir ağırlıklıydı. Mübadele ile giden Rumların boşalmış evlerine yerleştirilmiş bu muhacirler zamanla yeni hayatlarına adapte olmuşlar ve kendi düzenlerini oturtmuşlardı. Köy merkezinden geçerek istasyona yönelen ana yol boyunca her iki tarafında taştan yapılmış, çift kanatlı yüksek pencereli,  yoldan bir kaç basamak taş merdivenlerden  çıkılarak girilen eski Rum evleri sıralıydı.  Bu evler yeni sahiplerince 2014 yılına kadar imar izni verilmediği için ilk hali ile kullanıldı. Ancak imar değişikliğinden itibaren çok katlı binalar sıralanmaya başladı. Horozkentin(!) ana caddesinin iki yanı boyunca. Horozkentin batı yakasında doğudan geldikten sonra otuz yıllık iskan sürelerini doldurarak(!) müteahhit olan yeni sakinlerince sıra sıra inşaatlar yapıldı. Binalar dikildi. Böylece doğudan gelen yeni sakinlerinin katkılarıyla Horozköy, Horozkent oldu !
Ancak Horozköyün o sakin, samimi ve sessiz ortamı, yüksek binalarını arasında kaybolup gitti. Bazı sakinlerince aranıp durulsa da artık çok geç.
Horozköy adı olan ancak kendi varlığını kaybetmiş, bir köyden kent parçası haline de anlamına uygun nitelikleriyle döndürülememiş bir eklenti. Ne köy havası ne de kent havasını soluyamadığınız, göçerlerin gelişigüzel kurdukları çadırlar gibi ama betondan yapılarla donatılmış bir çadırkent.

 ...
   Arabacı Şahap  yolun sağ tarafına geçerek camiden yukarıya doğru adım adım uzaklaştı.  O uzaklaştıkça zihninde canlanan eski hatıraların onun ardından silinmeye başladığını farketti. Şahap, Kuyualan camisinin güney kısmındaki sokağın köşesinden batıya, güllü bahçeye doğru dönerek gözden kayboldu. Gitgide, aksayan adımlarının tıkırtıları da azalarak duyulmaz oldu.Belki de uzun yıllar önce gençliğinin hatıralarını sarmaladığı pazaryerindeki kahveyeydi bu ağır aksak yolculuğu.
     
      O ise Caminin kuzey köşesindeki 1313 isimli kasabın  önünde kısık gözlerle Şahabın gittiği yöne doğru. bir süre daha uzun uzun baktı.
 
   Düşündü. "Anı yaşayanlar, hayatın koşuşturmaları arasında değişimi farkedemiyor, ya da kanıksıyor. Şimdi geçmiş yılları şöyle bir toparlayıp süzünce anlaşılıyor, o sakin sade zamanların bir film şeridi gibi değişiminin ne menem bir şey olduğu."



7 Mart 2018 Çarşamba

Düşman Yeniden Gelirse.

"Düşman gelirse, önce  sizi ben vururum."(*) 
Böyle diyormuş. Eşimin ömrünün son zamanlarını Manisa Hacıhaliller köyünde geçiren büyük dedesi.
Sadece yakınındakilerin anlayabileceği düzeyde mırıltılarla anlatırmış derdini. Köyün sokaklarını  başı önünde dalgın adımlarken düşündüklerini  -o anda aklına gelen her ne ise-   kendi kendine mırıldandığı, kendi kendisiyle konuştuğu, belki de önceki zamanlarda yaptıkları ya da yapamadıkları hakkında çevresine açıklayamadığı meseleleri çözmeye çalışırmış. Bilinmez.
...
1910 lu yıllara kadar yaşadıkları Selanik Serez Nevrakop bölgesi, Balkan harbinden sonra  ikiye ayrılıp Bulgar ve Yunan ellerinde kalınca, Balkan ellerinden kalkan göç kafilesinin bir kısmı Sındırgı'da kalmış, bir kısmını da Manisa Gediz Ovasının doğusunda Gediz nehri yakınında bir köye sürüklemiş.

Yunan sonunda Manisa'ya da gelip dayanınca çeteye katılmış. İşgalci Yunana karşı, Manisa'da cezaevindeki mahkumları yemin ettirerek direniş çetesi kuran eski gardiyan, hemşerisi Serezli Parti Pehlivan'ın kızanı olarak önceleri Çerkez Ethemle beraberlerken daha sonra Kuvayı Milliye adına Demirci Akıncılarıyla beraber Manisa'nın, İzmir'in, Balıkesir'in, Kütahya'nın dağlarında Yunanla çarpışmış.
O günlerde gördüğü vahşetler ve yaşadığı acılar, zihninde unutulmayan travmalar oluşturduğundan işgal yıllarının acı darbelerini Milleti kurtarmak gayesiyle karşılayan vücudu ve psikolojisi, (yoksulluğun da getirdiği bitkinlik içinde)  günden güne  tükenmiş.
...
Teyzelerinin küçüklüklüklerinde köyde elektriğin televizyonun radyonun internetin(!) olmadığı eski zamanlarda, camlarının üst kısmı isli gaz lambasının verdiği yetersiz ışık altında kurulan yer sofrasında yenen akşam yemeğinden sonra, ocak başında otururlarken konu bazı günlerde dönüp dolaşıp İstiklal Harbine gelirmiş. Çünkü, öksüz yetim çocukların perişan halleri, eşlerini harp yıllarında kaybetmiş kadınların ah-u vahları, yanık kokusu kalmamış olsa da acı günlerin izlerini taşıyan yanık çatılar, yıkılmış yer ile yeksan olmuş hanüman  kalıntıları,  o tarihte dahi işgalin izleri, hatırlatıcıları olarak, hâlâ şehirde ve muhtelif sokaklarda  göze çarparmış.

Dede, çocuklarının ve  torunlarının anlattığı, bir bölümü doğru ama bir kısmı da abartma, yanlış, uydurma olan Kurtuluş Savaşı ile ilgili sohbeti oturduğu yerden sessizce dinler, çocukları seyredermiş. Ancak kendi yaşadığı ve gözlemlediği / şahit olduğu bir noktaya gelince düzeltmek için  söz alır, sanki o dehşeti yeniden yaşıyormuşcasına bir heyecan içinde uzun uzun anlatmaya başlarmış. Elindeki baston, anlattığı ve etkilendiği konunun  heyecanıyla bağlantılı olarak kah ileriye kah havaya kalkarken, bazen de zemine tak tak vurdukça hasırı zedeler, zemindeki toz tabakasını havalandırırmış. Odadakiler, dedelerini dikkatle dinlemek istediklerinden zaten mırıldar gibi çıkan sesi yüzünden iyice yanına sokulduklarından hareketlenen bastondan dolayı tedirgin olurlarmış.  
Teyzesinin anlattığına göre, dede kolları yorulup nefesi kesilir gibi olduğunda, bastonu bacaklarının arasına alıp,  konuyu kapatmak için diline pelesenk olan hep aynı sözü söylermiş;

-Allah o günleri bir daha göstermesin! Ama düşman yeniden gelirse sizi onlara bırakmamak için onlardan önce  sizi ben kendi ellerimle vururum.  diyerek sözünü tamamlar, torunlarının şaşkınlıkla açılan gözlerindeki derin endişeyi, korkuyu farketmeden oturduğu yerden yakınında bulunanların yardımıyla kalkar, uyumak için bastonuna dayana dayana yatağının bulunduğu odaya doğru gidermiş. Torunları (merak etseler de); -neden vuracaktın bizi, bizi vuracak kadar mı korkunçtu?  diyemezlermiş.

Ama bir gece, torunların içinde biraz daha yaşı olan büyük dayısı dayanamamış;
-Dede, "düşmanın bir daha  gelmemesi için ne yapacağız."  deyince, torununun başını şefkatle okşayarak, kısık sesiyle;

Vücuda mikrop girince hastalık meydana gelir tehlike başlar, tedavi zor olur. 
Düşman da milletin içine giren mikroptur, Düşman geldi mi çıkarmak söküp atmak çok zordur, İşte benim hayatım, işte halim. O yüzden düşman gelmesin diye çalışın, gayret edin, tedbir alın, uyanık olun, yani mücadeleyi baştan  yapın, sağlam yapın. diyerek yavaş yavaş odasına yürüyüvermiş.

Gerçekten tedbir alıyormuyuz?
Yoksa "müstevlilerin siyasi emellerini" görmezden gelerek ekonomik, kültürel, stratejik isbirliği mi yapıyoruz? Gerçekten hakimiyet kayıtsız şartsız Milletin mi?
Cevabı, en azından bilgilerin/istatistiklerin mukayesesi ile bulunabilir.


(*)Yazar Zeki Sarıhan'ın   Demirci Kaymakamı İbrahim Ethem Akıncı'nın Demirci Akıncıları hakkındaki hatıralarından derlediği "Düşman eline geçmektense" başlıklı yazısında; 6 Mart 1922 günü akıncılardan beş kişilik bir keşif kolu Bigadiç bucağının Bozyük köyünde Yunanla çarpışınca yerleri belli olur ve etrafları çevrilir. Akıncılar ve aileleri düşmana teslim olmamak için düşünürlerken Parti Pehlivan’ın kayınbabası:“Böyle bir durumda kızımı önce ben öldüreceğim! Siz merak etmeyin,” diye konuşur. İşin tuhafı bu konuşmayı duyan kadın ve çocukların da: “Gâvura teslim etmektense bizi siz öldürün!” diye yalvarmalarıdır.(İbrahim Ethem Akıncı, yayına hazırlayan Baki Vandemir., Demirci Akıncıları, Ankara, 1978, Türk Tarih Kurumu Yayınları) 
Bu ifade ile yazıda anlatılan dedenin sözü birbirini teyit etmektedir. Onun Demirci Akıncılarına bağlı Parti Pehlivanla beraber çarpıştığı anlaşılmaktadır. ( Cümlesini Allah Rahmet Eylesin.)







28 Şubat 2018 Çarşamba

Boşluk

Bugün de sayfayı açtı ve boş sayfaya isteksizce baktı. Eli klavyeye bir türlü uzanmak istemiyordu. Nedenini bilmediği bir bezginlik mi ya da etrafında meydana gelen olayların  zihnini meşgul etmesinden miydi?
Havanın kaç zamandır kapalı, kasvetli, bulutlu olması mı etkiliyordu? 
Ve çevresine belli etmemeye gayret etse de, değişik zamanlarda birden yükselen gerginlik dolu sesi bir sıkıntısı olduğunu belli ediyordu.
Düşündü "nelerdir sıkıntılarım" diye tefekkür etti.
Gelir gider dengesini kuramıyordu. Her ay bir sonraki aydan çektiği avans ile ayı tamamlıyordu. Aile fertlerinin karşılanması gereken elzem ihtiyaçlarını karşılamalıydı. Ama karşılayabildiğini söyleyemezdi. Kendisi karınca kararınca tasarruf etmeye gayret etse de, faydası olmuyordu.
Babasının bir kaç aydan beri süregelen hastalığının etkileri vardı.Babasıyla konuşurken onun eski hatıraları başka hatıralarla karıştırıp yeni hikayeler uydurmasını dinlerken de sıkılıyordu. Yaşı yetmiş sekiz olmuş ayakta durabildiğine sevinmelisin dese de kendi kendine, sıkılıyordu işte.
İşyerinde etkin olamaması, belki de etkin olmak istememesi.İşin tek düzeliği, emekliliğinin gelip geçmesine rağmen işe devam etmesi, sıkıyordu.
Bazı hastalıkları olmasına rağmen perhiz yapamaması canını sıkıyordu.Ki perhiz ve kilo vermek rahatsızlığını azaltacak belki de yok edecek idi.
Önceki yıllarda haftada bir gün dağ yürüyüşlerine çıkardı. O gezintiler rahatlatırdı. Nice zamandır bu gezintileri de yapamıyordu.
Merak ettiği kitaplar vardı. Fakat kütüphaneden ödünç aldığı kitapları okuyacak ortam bulamıyordu. Ya da kafasının meşguliyetinden kendini veremiyor muydu? Ama aylık ve haftalık olarak takip ettiği dergilerini çok şükür okuyabiliyordu.
Elinde kumanda birbirlerine silah çeken , düello yapan silahşörler gibi televizyonu zapping yapıp duruyordu. Programlar da canını sıkıyordu. Ekranlarda seyrettiği milletin coşkusu onu nedense fazla coşturmuyordu.  Sıkılıyor televizyonu kapatıyordu.
Twitter, İnsegram, facebook arasıra bakıyordu. Fazlası canını sıkıyordu. E postalarını kontrol ediyor, biraz bakıyor sıkılıp kapatıyordu.
Ve her sabah aynaya baktığında akseden simasının, yüzünün hali de canını sıkıyordu.
Onun canını ne sıkmıyordu ki. Ne yapmalıydı da canının sıkıntısına bir çare bulmalıydı...
Çocukluğunun o başıboş, sorumsuz, ileriyi geriyi fazla düşünmeden, sadece önündeki ile oyalanıp, zamanı bile unuttuğu güzel günlerini hatırlayınca "kafaya takmamak" olmalı çözüm yolu diye düşünerek sayfayı kapatmaya uzandığında, blog sayfası doluydu çok şükür. (28.02.2018/16.20)

29 Ocak 2018 Pazartesi

Karargah

Sabah evden çıktığında ilk nefesiyle gözlükleri buğulanıverdi. Havanın ne kadar soğuk olduğunun göstergesiydi. Yakaları tüylü kabanının fermuarını çekerek boynuna kadar kapattı. Yün beresini kulaklarına doğru biraz daha indirdi.Yemek  taşıdığı poşetini sağ eline alıp, sol  elini cebine sokarak sokağı dönünce onu -eserek karşılayacak olan-   keskin soğuk dolu rüzgara karşı tedbirini aldı.
Sokaklarda kimseler yoktu. Okullar yarıyıl tatilinde olduğundan sükunet vardı ortalıkta.  

Babasını ziyarete gelen İzmirdeki halası ve  hala oğlu ile sohbet koyulaştıkça farkına varmadan birkaç bardak çay içmişti. halaoğulları İngilterede iki yıl önce dönerci dükkanı açmışlardı.İşler ve vergiler hakkında konuşurlarken, çocukları da yurtdışında staj yapma hayalleri ile kafalarına takılan soruları soruyorlardı. 

Eşinin, soran gözlerle sık sık bakarak içmemesini ima etmesine rağmen sohbetin derinliği arasında içivermişti. İşte eve geldiklerinde  o çaylar gecenin farkına varmasını sağlamıştı. Gece ikide yatıp saat yedide kalktığında, parça parça uykunun sersemliği ile eve dolaşırken   kızgınlık pişmanlık ve öfke bir arada başının üzerine iki kaşının arasına karargah kurmuşlardı.Ya da çöreklenmişlerdi. Eşi yıllardır tanıdığından kaşlarının arasındaki karargahı hemen farketmişti. Bir an evvel kapıdan çıkıp gitmesi için alarm durumunda hızla hazırlıklarına yardımcı oluyordu. Çünkü her an basit bir mesele  yüzünden harp patlayabilir sınır ötesi harekata başlamadan sınır içinde meskun mahale zarar verebilirdi.Şimdiyse işyerine vardığında akşamın nasıl olacağının kaygısı ile  geceden kalan uykusuzluğun gerginliğiyle başı önünde hızlı hızlı yürümeye başladı.

İşyerine geldiğinde hava açıktı.Güneş herzamanki gibi sabah öğle ve akşam eski bina etrafında yer değiştirirken, gölgelerin konumlarını -iş arasında- izleyerek doğu tarafındaki tarihi binalara yol orrtasındaki çamların gölgelerinin vurmasını bekledi. Çünkü o gölgeler vaktin geldiğini işaret ediyordu.  Gölgeler yerine geldi yani vakit geldi.Bugünlük paydos.29.01.2018-16.55

26 Ocak 2018 Cuma

Arşınlamak

Arif Sağ'ın davudi sesi duyuldu solunda oturan memurun masasındaki radyodan, "yare söyleme söyleme" diye devam edip giden efkarlı  bir türküydü bu..
Birden bire kendini bir hüzün karmaşasının içine girdiğini hissetti. Flüt sesinin fonladığı türkü devam ederken birim sorumlusu girdi odaya. Birşeyler söyledi ve telaşla kapıdan çıktı gitti. Türkü devam ediyordu. Türküyle beraber gönlüne yerleşen o kasvetli, kara dumanlı hava da devam ediyordu. Birden radyodaki türkü kesildi ve sazların hareketli ritmiyle çalmaya başlayan  yeni türküye, ince sesiyle eşlik eden   bir kadın sanatçının neşesi doldurdu ortalığı. 
Ama içine zerkolan kasvetli hava boğazı ile kursağı arasında  ses tellerine yapışıp kalmıştı. Hıçkırsa yapışıp kaldığı yerden çıkardı belki ama, hıçkıramazdı, rezil olurdu. Neden diye bakan meraklı şüpheli ya da acıyan gözlerle karşılaşmak istemezdi... İçine sakladı, gam dumanının başının üstünden yavaş yavaş dağılmasını bekledi.
Sonra, yeniden, ne anlattığı belli olmayan geveze biraz da şımarık radyo spikerinin mırıltıları sardı odayı. Masalarına kollarını dayamış sağ elleriyle mausu tutarak, sessizce internet sörfü yapan, arasıra  kıpırdadıklarından koltukları acı acı gıcırdayan orta yaşlı üç şahıstan başka kimse kalmamış diye yazacak iken, birden kapı açıldı hızla yanındaki masada oturan genç girdi odaya telaşla masasına  geçti koltuğuna oturdu.
Emekliliğini bekleyen emeklilik günü sayan arkadaşı ise  odanın orta kısmında geçiş için bırakılan  kapıdan pencereye kadar uzanan arada adım adım arşınlamaya başladı... 
Kendisinden emin olduğu,(işinin düzeninin yerinde olduğu -o an için keyfinin de yerinde olduğu- yavaş yavaş adımlarken hareketlerinden, yüzündeki tebessümden, özellikle adımlarını atarken ellerinin arkasına bağlayarak yürümesinden)   belli oluyordu... Ne mutlu dedi. Allah her daim iyilikler güzellikler, mutluluklar  versin diye dua etti içinden arkadaşına. 
Bu arada eşkiya dünyaya hükümdar olmaz dizisindeki başrol oyuncusu geldi hatırına ve arkadaşının hal ve tavırları ile dizinin kahramanının tavırları arasında bir özdeşlik olduğunu farketti. Gülümsedi...

Cumaydı ve yemeğe erken giderek namaza hazırlanacaktı. Odadan önce ihtiyar çıktı  ardından genç telaşla  afiyet olsun diyerek  ayrıldı...(26.01.2017-12:15)


24 Ocak 2018 Çarşamba

Poyraz

Mesai bitimine on beş dakika varken birim sorumlusunun odasına gitmişti. Kendi odasına, masasına dönerken koridorun karşı ucundaki doğu penceresinin ön tarafındaki demiryoluna doğru inen yolun  ortasında sıralanmış bulunan palmiye ağaçlarının bir hayli eğilerek sallandıkları farketti. 
"-Poyraz sert esiyor. Bu gece de halimiz harap" dedi mırıldanarak.
Odasına girdi. Bu defa kuzey penceresinden seyretti dışarıyı. Pencerenin dibinde bulunan çamın dallarında hareket yoktu. Bina kuzeyden gelen rüzgara set oluyor ve bu yöndeki ağaçları sert ve soğuk poyrazdan bir nebze olsun koruyordu.
Zaten şehrin güneyindeki yalçın dağın zirvesini bir kaç günden beri yoğun bulut tabakasından dolayı göremiyorlardı. Şehrin kuzey tarafında hava açık olduğu halde güneyindeki dağ silsilesinin önüne yığılmış kara bulutların yoğunluğu, Anadolunun kuzey batı ve kuzey taraflarında nice bir kışın sürmekte olduğunu hissettiriyordu. İnternetteki haber siteleri İstanbula kar başladı haberleriyle ve resimleriyle doluydu. 
Şehir sakin görünmesine rağmen yurdun diğer bölgelerinde meydana gelen hava durumundan olumsuz olarak etkileniyordu. Sadece hava değil, her şey etkiliyordu birbirini. -"Bir milletsek bir vatan parçamız varsa etkilenmekten daha doğal ne olabilir. Etkilemiyorsa o zaman tedirgin olmalı, korkmalı."diye düşündü.
Sonra kendisi sıcak odalarda hizmet etmeye çalışırken memleketin dağlarında tepelerinde kar kış demeden çabalayanları düşündü. Hayıflandı. 
"Yardım et Allahım yoksula,yolda kalmışa,
 Yardım et Allahım memleketin varlık ve bekası için gayret edenlere.."

10 Ocak 2018 Çarşamba

Oyuncakçı Affan Dede

"Samsunda dünyanın üçüncü büyük oyuncak müzesi kuruldu. Sunay Akın ın konsept danışmanlığı yaptığı müze iki milyon TL ye mal oldu." haberini okudu sabah internette gezerken bir gazetenin sayfasında. 
Aklına çocukluğu geldi. 1968 1970 li yıllar "68 kuşağı altıncı filo ile uğraşırken"  Karaköy  pazaryerinde altmışbeş yetmiş yaşlarında her ne kadar beyazlara bürünse de gençliğinde sarışın olduğu yüz hatlarından belli olan bir ihtiyar gözüne takılmıştı. 
Yılların yaşanmışlığı bir ağacın her yıl geçirdiği mevsimleri  nasıl kabuğuna nakşediyorsa ihtiyar da yüz hatlarına nakşetmiş gibiydi. Gülmeyen, fazla kırışık olmamasına rağmen kederli intibai veren, her zaman öne eğik bir başın çevrelediği durgun yüzünün sakalsız olması, kişisel bakımını elinden geldiğince sürdürmeye çalıştığını belli ediyor, her şeye rağmen düzenli titiz hali ile dikkat çekiyordu.

eski ahşap oyuncaklar ile ilgili görsel sonucuSırtında çantası iki elinde tuttuğu tahtadan oyuncakları, hafif ağlamaklı kısık sesiyle, pazarın peynircilerin olduğu kısmında, peynir bakan peynir alışverişi yapanlara yanaşıp, aralarda dolaşarak gelip geçenlere satmaya çalışıyordu. Sesinin tınısı lehçesi ve yüzünün sarışınlığı balkan facialarından sonra belki de mübadele ile  yurda gelenlerden olduğunu ve hala eski acıları içinde yaşadığını belli ediyordu. Macır*,yani göçmen taifesindendi.

Dedenin sattığı/ satmaya çalıştığı oyuncakları kendi eliyle evinde yaptığını düşündü. Çünkü başka yerde rastlamadığı şekillerde biçimlerde değişik oyuncaklardı.Eski acıların bir tezahürü müydü oyuncaklar? Bir ihtimal, uzak diyarlarda bıraktığı/kaybettiği küçüklerine yapar gibi bir hafta süresince yaptığı ve belki de yaparken konuştuğu oyuncakları satmak ona elem mi veriyordu? Acaba bu pazarda o oyuncakları alan kişiler var mıydı? Yoksa satamadan mı dönüyordu? Bilinmez, merak edilen, ancak cevabı bu gün itibari ile bulunamayan sorular.

Çocukluğunun o çağları için en öncelikli hayat gailesi oyunlar ve oyuncaklardı. Bu sebeple annesi elinden tutarak pazarı gezerken eve kalitesi ve fiyatı uygun pazarlıklar düzerken, etrafında dikkatini çeken farklılıklarla ilgileniyordu. Oyuncakçı dedeyi gördüğünde annesinin elinden kurtulmaya çalışırdı. Annesi ise kendisinden evvel rahmetli olan iki abisi sebebiyle üzerine fazla düştüğünden yalnız başına ip kadar uzatmazdı. Çekişip dururlardı ve sonunda annesi kazanırdı.


Eve belli zamanlarda babası oyuncaklar getirmesine rağmen  oyuncakçı dedenin imalatı bir oyuncak hiç almamıştı. Fabrikada işçi olan babası için oyuncakçı dedenin sattığı oyuncaklar pahalı mı geliyordu? Acaba dedenin imal ettiği oyuncakları babası beğenmiyor muydu? Ya da hemşerisi Uşaklı Çıngarcı Osman Amcanın Kırmızı Köprünün alt tarafında, mahrukatçı Muharremlerin odun, kavak ve sırık vesaire sattıkları dükkanlarının karşısına yaydığı yer sergisinde naylon kap kacak ibriklerin yanında sattığı plastik naylon oyuncaklar daha mı ucuzdu?  Osman Amca etrafa öfke seli içinde bağırıp çağırırken Babasının selamı ve tebessümünü görünce sinirleri geçiyor "Al Enver bu oyuncağı yeğenime hediye olsun" mu diyordu? Bilmiyordu.
eski plastik oyuncaklar ile ilgili görsel sonucu

Ama yine de hakkını yememeliydi babasının. Az mı oyuncak getirmişti. Hatta pazartesi günleri annesi ile pazara gittiğinde oyuncak alamadığına üzülse ağlasa dahi, o akşam üzeri babası fabrikadan eve gelirken oyuncakla geleceğinden o kadar emin olurdu ki, başka anneler, babalar ellerinde pazardan aldıklarıyla dolu filelerle yavaş yavaş önlerinden geçip giderken, o, sokağın başında sabırla umutla beklerdi. Sadece kendisi mi, hayır. Yokluğun, olmayana imrenmenin, merakın istemsiz (gayri ihtiyari) dürtüsüyle sokakta tüm zamanını birlikte geçirdiği oyun arkadaşları da onunla beraber beklerlerdi.
(Onlara ne oluyor , yüzsüzlük değil mi bu diye düşünenler olabilir. Ancak beraberliğin samimiyetin nasıl bir duygu olduğunu bilmeyen bireysellere bu duyguları anlatmak zor.   Çünkü onlar için paylaşmak enayilik, beklemek yüzsüzlüktür, dilenciliktir.)
Babaları, bağlarda bahçelerde çalışan, hayat mücadelesinde ancak evini geçindirebilen, öncelikleri oyuncak değil eve ekmek götürebilmenin tasasını çekerken; Anneleri de, evde  sınırlı imkanları ile yemek yapmak, çamaşır kaynatmak, bulaşık yıkamak gayretinde olan anne babaların çocuklarıydı bunlar. Küçük kardeşleriyle beraber merakla (belki de özlemle) beklerlerdi Enver Amcalarını.

Sonunda babası -kaçıncı yüzyıldan kaldığını bilmediği kemerli estelik yapısıyla ve  koca demir musluğuyla Sivrice Tepesi yamaçlarından gelen iyice ılımış suyunu yakınlarında yaşayanlara ve geçenlere sunan- Derdiler çeşmesinin yanındaki dönemeçten yukarıya doğru yöneldiğinde elinde gazete kağıdına sarılmış paketi görürlerdi. Babasına sevinçle koşturur sarılırdı. Babasının pamuk tozları yapışmış kaşlarına, pamuk tozu dolmuş kulaklarına ve  birkaç günlük tıraşsız yanaklarından dudaklarına batan sakallarına rağmen yanaklarını öperdi. Paketi heyecanla elinden alır, telaşla merakla  açardı. Bazen ondan evvel arkadaşları -noolur bir defa ben bakayım, diyerek elinden alırlardı. Ve kendi eline bazı günler tekerlekleri kaybolmuş olarak iade edilen, arkadaşlarının oynadığı bu oyuncakla - ama hem oyuncak sahibi olmanın hem de oyuncağı arkadaşlarıyla paylaşmanın verdiği mutlulukla/doygunlukla- eve gelirdi.

Okul hayatı başladığında -hangi yıl olduğunu hatırlamasa da ilkokul yılları olabileceğini düşündüğü- bir gün Cahit Sıtkı Tarancının bir şiirine denk geldi okuduğu ders kitabında. O günden sonra "Affan Dedeye para saydım. Sattı bana çocukluğumu..." diye başlayıp devam eden şiiri her okuduğunda hayaline o oyuncakçı dede gelirdi.

Kısık sesiyle "oyuncaklarım var, oyuncakçı" diye pazar aralarında dolaşarak  satmaya çalıştığı, tahta tekerlekli, ön tarafında bulunan deliğe bağlı ipi asılınca yürümeye başlayan, ilerledikçe kanatları hareket eden, hatta çın çın diye öten, üzerine tahta boyalarıyla renkli çizgiler, yuvarlak şekiller yapılmış oyuncaklar. Önündeki delikten iple bağlanarak kendisiyle beraber arkasından gelen, böyle bir oyuncağı süren çocuğun mutlu gülücükleri- bilenler için- her şeye değerdi ama...
Adını da bilmiyordu. Olsun yıllar sonra okuduğu şiirde öğrendiği Affan Dede ismini ona yakıştırmıştı ya. Bu dünyadan nerede nasıl göçtü bilmese de, bildiği şey ardından okunan duaların nerede defnedilmiş olursa olsun ona ulaşacağı. 
Allah Rahmet Eylesin Oyuncakçı Affan Dede.
Ne senin yaptığın gibi oyuncak yapanlar kaldı fani dünyada,
Ne de senin gibi sırtına sardığı, her biri kendine özgü, kendi ürettiği oyuncakları satanlar.
Ruhsuz her yer,
Nereye baksan  aynı kalıptan çıkmış makina, plastik, Çin oyuncakları...

Ancak çocukların gözlerinde dillerinde ve eylemlerinde o mutluluk hala var.

Öyleyse umut da var.

*( Muhacire halk arasında macır denirdi) 09.01.2018

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...