15 Kasım 2017 Çarşamba

Gülüm Benim-Yemen Türküsü

1980 yılında sanat okulundan mezun olduktan sonra fırıncılık yapmaya başlamıştı.  1980 Kasımdan itibaren ortaokul arkadaşı Necdetin davetiyle Necdetin abisinin elektrikçi dükkanında çalışmaya başladı. Karaköy Çırpı Pazarındaki kasaplar sokağındaki dükkanda elektrikçilik yaparken aklından fabrikada çalışarak sigortasının devamını sağlamak geçti. Organize Sanayi Bölgesinde Mostaş mobilya fabrikasına elektrikçi alınacağını öğrendi. Mülakata girdi, kazandı ve Kasım 1981 de fabrikada çalışmaya başladı. O sırada fabrika Libya'ya hazır kapı ihraç ediyordu. Ayda belli bir sayıda kapı üretmek ve gemiye yetiştirmek zorunda olduklarından zamana karşı adeta yarış halindeydiler. Nisan 1982 de Libya ya yapılan iş sona ermiş, yeni sipariş de bulunamadığından fabrika krize girmişti. Bir kısım personele zorunlu izin verildi.

Fabrikada yapılan toplantılarda pazarlama yapılamadığından yeni siparişler bulunamadığından Ankara'da Tepe Mobilyanın Iraktan aldığı siparişleri için numune kapı imal edilerek gönderildiğini ancak Tepe Mobilyanın üretilen numune kapıyı beğenmediğini öğrendi. Ardından üretim durduruldu. Ve bir gün fabrikanın iflas ettiğini öğrendi.

Askerlik yaklaşıyordu. Bir yandan da önceki yıl girdiği ÖSYM birinci aşama sınavını geçtiği için ikinci aşamaya girmeye hakkı vardı. Bu hakkını kullanmaya karar verdi. ÖSYM 2.basamak sınavına girdi. Sıralama yaparken uzun uzun düşündü. Fabrikanın iflas etmesi onu üzmüştü. Kendisinden çok evli abilerinin, yuva kurma  hazırlığındaki arkadaşlarının, iflas kararını öğrendiklerindeki ruh hallari onu daha çok üzmüştü. Bu "pazarlama" denilen işin önemli olduğuna karar verdi. Koca fabrikalar onun yetersizliğinden batıyordu, insanların hayatları olumsuz etkileniyordu. Sıralama yaparken Pazarlamayı da ekledi. Aylar ayları kovalamadı yalnızca iki küsür ay sonra askerlik şubesinde muayeneye gireceği gün postacı İrfan Abi elindeki zarfı sallayarak "Müjde! Üniversite kağıdın geldi. Zarfın durumuna göre sanki kazanmışsın bir yeri" dedi.

Zarfı açtı. Ege Üniversitesi İşletme Fakültesi Pazarlama Bölümünü kazandınız yazıyordu. Sevinsin mi üzülsün mü bilemedi bir an. Kabullendi. Sevinmiş gibi yaptı, gülümsedi. Ama kafası karışıktı. , Aklına geleni yazmıştı ve pazarlama çıkmıştı işte. Piyango çeker gibi, kazanmıştı. Sonra okulun adının değiştiğini öğrendi.YÖk kararıyla İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi İİB Fakültesinin İşletme Bölümü olmuştu. Okula kaydoldu.

Ancak maddi sıkıntıda idi.Dört kardeşi vardı.Babası tekstil işçisi olduğundan zaman zaman maddi sıkıntılar çekiyordu. Hafta sonları çalışıyor. kazandığı ve biraz da evden aldığı harçlık ile okul hayatını devam ettiriyordu. 1985 yılının Haziran sınavları esnasında bir arkadaşından aldığı borcu ödeyemeyince üzüntüsünden babasına okula devam edemeyeceğini ifade etti. Ancak babası devam etmesini istese de çok ümitli konuşmadı. Çünkü durumu belliydi.
Sonunda yaz bitti. Okul yeniden başladı. O ise hem okula gidiyor hem de okulla beraber devam edebileceği bir iş arıyordu.

Bir gün Alsancak tren istasyonunun karşısında köşedeki kilisenin yanında bulunan İş ve İşçi Bulma Kurumu İzmir Şubesine  işe yazılmak için sıraya girdi. Kuyruk uzundu ve ümit kırıcıydı. Sonunda sıra kendisine geldi. Elinde bulunan lise diplomasını ve kimlik kartını gösterdi. Memur; -" Haftaya Türkiye Elektrik Kurumu İzmir Bölge Müdürlüğünde teknisyen sınavı var girmek ister misin?" -"İsterim" dedi.

"Düzenli bir iş olsun da okulu sonra düşünürüz." dedi. 1985 Kasım ayında Bornova TEK deki sınava girdi. Yazılı ve sözlü sınavları kazandı. İzmir Fuar 34,5/10.5 Kv İndirici Trafo Merkezinde tablocu olarak işe başladı.Vardiyalıydı. Okula da gidebiliyordu. Maddi yönden rahatlamıştı. İşyerinde ise tek başına nöbet tutuyordu, sakin bir ortam vardı. Telsizle ve telefonla gelen emirleri yerine getiriyor. Saat başı ampermetre ve voltmetrelerdeki değerleri listeye yazıyor. Arıza olduğunda rapor düzenliyordu. Derslerini çalışmak için de fırsatı oluyordu.
Günler geçtikçe işine daha da alıştı. 
...
O zamanlar Ağustos ayı gelip İzmir Fuarı açıldığında Türkiyenin  popüler sanatçıları da bir aylığına şehirdeki eğlence mekanlarında yerlerini alırdı. Şehir Ege Bölgesinin insanlarını ağırlamaya başlardı. 
İki kutuplu dünya ve kapalı ekonominin getirdiği sınırlamalardan dolayı dünyadaki gelişmelerden fazla haberi olmayan insanlar ülke pavyonlarını görerek şirket sergilerini gezerek yeni gelişmelerden bilgi sahibi olurlardı.İstanbul'a gidemeyen imkanları sınırlı yöre halkı, hasat sonrasında cebine giren parayla çocuklarını İstanbula götüremese bile İzmir'e götürüp gezdirebilirdi.
Bu potansiyeli farkeden eğlence sektörü de bir aylığına İzmir'e karargah kurardı. Günün ünlü sanatçılarıyla bir aylığına mukavele imzalayarak, bölge gazetelerine verdikleri alay-ı vâlâ ilanlarla  sanatçıları İzmir'e getirdiklerini  haber verirlerdi.. Popüler sanatçıların halkla kontak kurmasına bahane olan fuar, hem sanatçılara maddi ve manevi moral olur, hem de ünlüleri görmek sevdasındaki yöre insanlarının tatmin olmasını sağlardı. Ve gazino patronları ile otelcilerin ceplerine giren paraların onların mutluluğuna etkileri de hesaba katılmalıdır.
...
Çalıştığı Fuar Trafo Merkezinin hemen arkasında lunapark vardı. Lunaparktaki hareketi hemen yanı başında bulunan Lunapark Açık Hava Gazinosu da  İstanbulda bir aylığına transfer ettiği ünlü sanatçılarla tamamlıyordu. O yıl assolist olarak İbrahim Tatlıses gelmişti. Gençlerin ağzında düşmeyen "Gülüm Benim" sarkısı ile programına başlıyor ve gecenin bir vaktine kadar değişik şarkılarla devam edip gidiyordu. Hıncahınç dolu gazinonun içi ve sahnesi trafonun üst katından görülüyor, kulakları rahatsız edecek derecedeki müzik sesleri ile her yer inliyordu. Ancak kapıları ve camları kapatırsa bir nebze rahatlıyordu. 
Bir aylık zaman zarfında program her gün ilk olarak "Gülüm Benim" şarkısı ile başlıyordu. Ve o şarkı başladığında gazinodaki dinleyiciler coşuyorlardı. 
Fuarın açıldığı ilk bir kaç gün trafonun kuzeye bakan arka penceresinden ilgiyle dinledi. Fakat sürekli her akşam " gülüm benim" dinlemek -Tatlısesten bile olsa- git gide yeknesaklaştı, sıradanlaştı. Artık yerinden kalkmıyordu bile. Oturduğu yerden camları, kapıları kapatsa bile her akşam o saatte "gülüm benim" kulaklarının içinde çınlıyordu.
"Her gün aynı şarkıyı dinleyerek neden bu kadar coşuyorlar" diye düşündü bir an. Sonra yine kendi cevapladı. "Sanatçı, gazino personeli ve burada oturan ben sabitiz ama dinleyici / müşteri hergün değişiyor. Coşkunun sebebi bu olmalı" diye düşündü.
...
28 Eylül 1986 (*) da İzmir ve Manisanın da dahil olduğu beş ilde milletvekili ara seçimleri yapılacaktı. O yıllarda babası da siyasete girmişti. Yeni dönemde fabrikadaki bazı arkadaşlarının da ısrarıyla IDP ye kaydolmuştu. Babasının tuttuğu siyasi parti beş ilde, adaylarıyla katılmıştı. Bölgeye yurdun dört bir yanından gelen partililerle yığınak yapmıştı. Şehir şehir köy köy bucak bucak Milleti uyandırmak için faaliyetteydi.

"Neden böyle küçük parti ile ilgileniyorsun, ANAP varken ?" diye sorduğunda babasının "bir kaç yıl bekle oğlum, yıllar sonra çıkarlar üzerine alelacele kurulan bu köksüz partinin yüzyıllar içinde saman alevi gibi gelip geçeceğini ben görmesem de sen göreceksin."sözlerindeki haklılığını yıllar ona ispatlayacaktı.
Babasının ısrarıyla hatırı için bazı zamanlarda  katıldı çalışmalara. TES-İŞ Sendikasına üye olan bir işçiydi ve işçinin siyasi bir engeli de yoktu zaten.

O gün müsaitti ve "Gel seni de gezdirelim hem İzmir'i de daha iyi tanımış olursun, bize de yardımcı olursun." önerisiyle seçim aracına bindi.  Otobüs, üzerindeki hoparlörlerinden Yemen Türküsüyle ve anonslarla İzmir'in bir çok semtinde dolaştı. 

Konak, Alsancak, İtfaiye, Çankaya, Cumhuriyet Meydanı ve Efes Otelinin, Basmanenin dar  sokaklarında Milletim Uyan, Eskileri de gördün Özal'ı da denedin. Artık Yeter, Söz Milletin anonsları ile sadece Yemen Türküsünü seslendiren bir kadın türkücü çınlattı duyan kulakları ve etkilenen  gönülleri.

Otobüste , bazen koltuk aralarında dolaşan bazen de koltukta oturarak çalışanları sessizce seyreden  Balçovadan bindiğini sandığı bir küçük yolcu da vardı. Araca gezmesi amacıyla bindirilmiş ve tembihlenmiş diye düşünerek   kabullenmiş, ancak yıllar sonra bir sohbet esnasında o küçüğün anne babasından habersiz  kaçak yolcu olduğunu ve o gün kayboldu sanılarak arandığını öğrenmişti.

Otobüsün içinde, Fuar Trafo Merkezindeki 15.00 da başlayan  nöbet saatine kadar   anonsçulara, emektar şoföre yardımcı oldu. 

İşte otobüs  ile dolaştığı ve nöbet tuttuğu o gün,  lunapark gazinosu tarafından gelen ve assolist sahneye çıktığında duyduğu coşkulu seslerden sonra hep ilk söylenen"Gülüm Benim"in  söylenmediğini farketti.

İbrahim Tatlıses o gece gazinoda her zaman yaptıklarını yapmadı,mutadın dışına çıktı.

Sevenlerini hayran eden sesiyle ilk ve son defa "Yemen Türküsü"nü söyleyerek başladı gazinodaki programına. 

Sonraki günlerde yine "Gülüm Benim"


(*) Açıklama: 1986 yılı siyaset kazanının çok ısındığı renkli bir dönemdi. Örneğin BANAP Özal'ın damadı, kızı Zeynep'in eşi  davulcu Asım 'ın jaguar otomobiline nisbeten Demirel'in kurdurduğu bir parti idi. Amblemi davulu delen bir jaguardı. Esasında Asım'ın kimseye birşey dediği yoktu. Kendi halinde bir insandı. Maalesef siyaset böyle bir çirkinliği de kapsıyor. Bir çok siyasi partinin katıldığı o dönem ki seçimler gerçekten çok renkli idi.
Güneydoğu anadolu Projesinin sonlarına gelinmişti. Büyük partiler bu projeyi kendi hanelerine puan yazılması için polemik yapıyor ve Özal ile  Demirel GAP-GAP gaptırmam diyerek atışıyorlardı. TRT parti çokluğundan üç büyük parti hariç diğerlerine 45 saniyelik adil (!) sürelerle propaganda mesajı yayınlaması izni vermişti.  45 saniyelik TRT mesajlarından birinde  bir lider "Köprüleriniz ve barajlarınız sizin olsun sayın Demirel ve Özal, mezarlara gömdürdüğünüz beş bin gencimizi bize geri verin"demişti. .O söz IDP li lider Aykut Edibali'nin idi. Anarşi yıllarını yaşamış bir genç olarak,  babasının desteklediği siyasi partinin akılcı doğru bir karar olduğuna kanaat getirdi.

14 Kasım 2017 Salı

İşgal ve kölelik üzerine

Saat 11.06 olmuştu. İçeride arkadaşları birbirleriyle sohbet ediyordu. ortalıkta bir ses karmaşası uğultu vardı. Anlatılanları anlamakta zorluk çekiyordu. En iyisi susmak.
Sol kulağındaki çınlama devam ediyordu. 
Yazıya devam etmek için klavyenin tuşlarına dokundukça çıkan sesi dinliyordu bir yandan da. Eski daktiloların harflerinin kağıda geçmesi için parmağıyla hızla ve sert dokunduğunda daktilonun sert metal harfinin kağıda vururken çıkardığı tak sesini hatırladı. 
Ne kadar seri yazılırsa o kadar çok takırtı sıralanırdı. Ses, odanın boş duvarlarından geri dönerek kulaklarında yankılanırdı. Eski büroların kanıksanmış sesleri arasındaydı. Büronun ne kadar iş yükü olduğunu, içerden dışarıya vuran takırtı sesleri belli ederdi. Bu ses nedeniyle bürodan sorumlu olan yetkili, memurun yanına gitmeden uzaktan denetleyebilirdi. Gürültü yoksa "bir şey mi oldu?" diye büroya gelirdi.
Daktiloların bir asra yakın süren işgalinin ardından, bürolar yavaş yavaş  bilgisayarlar ile cırcırları her yeri kuşatan nokta vuruşlu yazıcıların hakimiyetine girdi. Mürekkep püskürtmeli yazıcılar sessizlikleriyle ve lazer yazıcılar hızları ve baskı kaliteleriyle ortaya çıktılar. 
Ancak daktilolardan başlayarak her cihazın üzerinde anlaşılamayan dilde sözcüklerden oluşan markalar vardı.Yabancı dilde  kullanma kılavuzları vardı.Türkçe dışında her dil olurdu bu kitapçıklarda. Garip garip bakılırdı. Eğer şekillerle tarif ediliyorsa deneyerek yanılarak çalıştırmayı başarabilirlerdi. O da ancak anlayabildikleri fonksiyonları kullanabilmelerini sağlardı. Hatta nice kurumda muhtelif cihazlar hiç kullanılamadan depolarda tozlanıp çürüdüğüne gazete haberlerine konu olurdu.
Etiketleri incelendiğinde Türkiyede montaj bile yapılmadan dışarıdan  yurt dışı fabrikalarda üretilerek memleketin  bürolarını doldurduğu anlaşılıyordu. "İşgal sadece bazı düşman devletlerin askerleri ile memleketi zapt-u rapt altına alması mıdır? " diye düşündü. 
Acaba kölelik, efendisinin her direktifini yerine getiren, hiç bir kişisel hakkı olmayan hayatını sadece efendisine adayan insanları tanımlamak için  kullanılan bir tarif midir?
Acaba modern çağlar denilen bu zamanlarda kölelik, gelişmiş ekonomilerin maksimum verim minimum maliyetle seri olarak ürettiği ürünlerini alıp kullanarak kıt kaynakları onların ceplerine aktarmak mıdır?
Acaba Cengiz Aytmatov Rahmetlinin mankurt olarak tarif ettiği, gelişmiş ekonomilerin ( kültürel teknik ekonomik askeri v.s.) her şeyine içtenlikle, hiç hicap (utanç) duymadan (hatta kıvançla) itaat edenler de, köle olarak adlandırılabilir mi? 
Ceket yakalarına takılan ayyıldızlarla, vatan memleket demekle işgal sona erer mi?"

Soruları kafasını meşgul etti bir süre; "Sırbistandan et gelen, Bulgaristandan saman gelen memlekette neler düşünüyorsun !" diyerek kızdı kendine.

Ardından oflayarak tuşlara dokunmayı birakıverdi.

13 Ekim 2017 Cuma

İncir

Yaz sonu köye gittiğinde bahçedeki incir ağaçlarındaki incirler tatlanmamıştı, hamdı. Yaklaşık bir ay sonra eşinin isteği üzerine tekrar gittiğinde ise incirlerin daha da olgunlaştığını gördü.  Aşağı dallarda bulunan bir kaçını kopardı. Bir tanesini yedi. İncirler önceki aya göre daha koyulaşmışlar ve tatlanmışlardı. "Çocuklara da götürelim" diyerek diğerlerini eşine verdi.
Ağacın altında bulunan masaya oturdu, düşünmeye başladı.
" Olgunluk da bu ağaçtaki incire benziyor.İnsanoğlu hayatın içinde yaşadıklarıyla ya olgunlaşıp kendi hayatına ve etki alanındakilerin hayatına tad veriyor.
İncir ağacından olgunlaşmadan kopup aşağılara düşenleri ise ne kurda ne kuşa faydalı oluyor. Yerlerde kuruyup büzülüp sertleşerek, gelip geçen canlıların ayaklarının altında bir o yana bir bu yana sürüklenip duruyor. İnsanın da  yaşadığı tecrübelerden ders çıkarmayan, hayatına yön anlam vermeyenleri aynı yere düşen ham incir meyvaları gibi oluyor. "
Evin kuzey kısmında bulunan tepe tarafından hafif bir rüzgar esmeye başladı, yapraklar hışırtıyla seslenerek dallar sallananarak selam verdiler aralarından geçen rüzgara.
Birkaç yaprak düştü sallanarak, kuşların gagaladığı bir çürük incir zorla tutunduğu daldan kendini yere bıraktı.
"Bazı insanlar incir çekirdeğini doldurmayan meseleler yüzünden neden birbirlerinin hayatını karartıyorlar." diye düşündü.
İçerden yemek hazırlığının telaşındaki kadınların sesleri ve tencere çatal kaşık tıngırtıları duyuluyordu.
Karnının açlığını duyumsadı..."Vakit geldi." diyerek yavaşça sandalyeden kalktı içeri doğru yürümeye başladı.
...

6 Ekim 2017 Cuma

Gece biterken

Gecenin bir vaktinde uykumdan uyandığımda aklımdan geçen nice düşünceleri sabah unutuyorum. Hatırlamaya çalışıyorum ama aklıma bir türlü gelmiyor.
Bir çare bulmalı. Çünkü kendime göre ilginç fikirler sabahın telaşı içinde kaybolup gidiyor. Gecenin sessizliğinde yanıma usulca sokuluveren ilham, sabah uyandığımda bir başka şehrin gecelerine akıyor.

Suyun Akışı

Su bir çok konuda yol gösterir düşünüp ibret almak isteyenlere. Her hangi bir tahrik eden olmazsa yatağında sakin sakin akar. Amacına yani  hedefi olan aşağıdaki denize kavuşma umudunun önünde engel olmazsa, sabırla sükunetle döne döne, kıvrıla kıvrıla akar durur. 

Ve akarken içindeki balıklara yengeçlere köklerini içine salmış ağaçlara hayat verir. Kenarındaki bağlara bahçelere, etrafındaki  kurtlara kuşlara, börtüye böceye, köylere köylülere destek olur. Onun sakin ama ciddi biçimde iç yapısına bilenlere hep yardımcıdır. Bazen yayılır ovanın yüzüne geçilebilsin diye, bazen daralır üzerine köprüler kurulsun diye. Onun haleti ruhiyesini çözenler onunla dostluk içinde işbirliği yaparak yaşar giderler. Bilmeyenlerse girdapları içinde kaybolur giderler. 

Ancak onun da deli zamanları vardır. Bahar geldiğinde, karlı dağların başlarındaki karlar çözüldüğünde, bir an evvel denize dönmek gayretiyle suyu ve yatağını sıkıştırırlar. O da dağ sularını, kar sularını bir an evvel deniz ulaştırmak için debisini arttırır. 

İşte bu zamanlarda çok öfkelidir. Yanına yanaşılmaz olur. Köpürür taşar koşar gider, amacı bir an önce üzerinde bulunan emaneti denize iletmektir. O günlerde huyunu bilenler sabırla beklerlre öfkesi yatışsın diye. Zaten beklemeseler de yapacakları bir şey yoktur. Dinlemez kimseyi, önüne geleni katar götürür denize. Üzerine yapılan köprüler sıkar onu, yanına yapılan evler, etrafındaki bağlar bahçeler sıkar...Kimseyi görmez olur gözleri ne çıkarsa devirir... Öyledir işte...

(Her insanın deli çağları vardır deli sular gibi. O deli çağlarda sakinleşinceye kadar, köpükleri duruluncaya kadar yanına yaklaşılmamak akıllıca olur.)

İnsanoğlunun akıllıları çözmüşler suyun bu halini, yüksek köprüler yapmışlar ki öfkeleninde yıkamasın, bentler barajlar yapmışlar öfkesini dindirmek için gücüne ket vurmak için. Elektrik, sulama, gibi işlerini görmek için ehlileştirmişler. Deli deli akışlarını borulara sokarak elektrik, kanallara akıtarak sulama yapmışlar. Ama ne yaparlarsa yapsınlar er yada geç denize ulaşmasına mani olamamışlar. Ya da onun denize ulaşma sevdasını kullanmışlar. Sevdasından menfaat elde etmişler. 
Amacı/hedefi/sevdası umman olunca, karışmazlarsa sakin sakin yollar bularak hangi yön kendini ummana götürecekse o yöne akışarak ilerlemiş.
Önüne, aşamayacağı engeller çıktığında, önce altlarda bir delik, bir gedik aramış yer altından kaçıp gideyim diye. Bu olmayınca beklemiş, birikmiş ardından gelen sular yardımcı olsun diye. Ardından gelen sular çoğaldıkça seviyesi de gücü de artmış ve onun denize inişini durduran/geciktiren engeli aşma seviyesine geldiğinde, -bir santimetre bile daha  yükselmeden- yüksek mi alçak mı tehlikeli mi tehlikesiz mi diye düşünmeksizin  hemen en uygun gördüğü yerden salıvermiş -ne kadar yüksek olursa olsun- kendini aşağılara , bazen çağlayarak (belki de denize kavuşması engellendi diye ağlayarak ) inmiş köpürerek aşağılara...(06.10.2017)
İnsanların da yaratılışlarına uygun bir emelleri varsa, su gibi er ya da geç emeline ulaşır. Gün olur engellerin önünde zamanı gelinceye kadar bekler, zaman gelir engelleri aşar gider.


5 Ekim 2017 Perşembe

Sıcak Gece

Gecenin bir vaktinde terler içinde uyurken, hafif bir serinlik hissedilir...Terli vücudun nice saattir özlediği hoş bir andır bu,  fazla eylenmeden gelip geçse de artık önceki sıcak kalmaz, yeni bir seviye başlar.  Esinti sabaha doğru biraz daha artar. 

Sabah ilk aydınlığını dağıtırken yeryüzüne, serinliğin de sonudur artık. Çünkü birazdan güneş ilk hüzmelerini gönderecektir üzerimize, önce  ılık, ardından aşama aşama gelen bir sıcak sarmalayacaktır  yeryüzünü.

İlk ışıklarla beraber tabiat da uyanmaya başlar; dallar yapraklar hışırdar, kuşlar yuvalarından pır pır uçarlar her bir yana. 

Sükuneti, uzak bahçelerde dalların arasına gizledikleri bedenlerinden çatlarcasıyla çıkan cırıltılarıyla yerlerini belli eden  cırcır böcekleri bozar önce. Ardından  her zamanki sabah serenatlarına devam eden  guguk kuşlarına, serçeler ile  kırlangıçların cıvıltıları karışır. Yakınımızdan geçerken duyduğumuz   bu kuşların kanat pırpırları, sabahın sükunetini daha da bozar.

Açılıp  kapanan kapıların sesleri duyulur işe gidenlerin evlerinde.

İşte böyle bir günün başlangıcında elinde öğle yemeğini istiflediği küçük poşetiyle Besmeleyle  kapıdan çıktı. Hangi ayakkabıyı giyse uygun olur diye kararsızlık içinde on saniye düşündü. On beş yıllık siyah ayakkabılarında karar kıldı. Asansöre bindi 4-3-2-1-0 ve asansör kapısını açarak sol tarafa yürüyüp bisikletinin kilidini çözdü. Bisikleti geri geri iterek bir eliyle de apartmanın dış kapısını tutarak sokağa çıktı. Saatine baktı 08.10. Yine geciktik diye düşünerek bisikletine bindi.

O anda gürültülü olarak kapanıverdi/çarpıverdi apartmanın dış kapısı. Okula giden küçük çocukların birkaçı irkildi. Bir elleriyle yavrularının ellerini tutan, diğer ellerinde  yavrularının ağır sırt çantalarını taşıyan anneleri;  "birşey yok yavrum korkma kapı çarptı" diyerek yürümeye devam ettiler.  Bulunduğu sokağın  biraz yukarısındaki kavşaktan doğuya dönerek şehrin aşağılarına doğru pedal çevirmeye başladı... 

11 Eylül 2017 Pazartesi

Mola

Elli dört  yıl tekrar tekrar yaşadığım  Sonbahar mevsiminin ilk bölümü olan Eylül ayına geldik. Her yeni yılda takvimler aynı sayıların basıldığı yeni sayfalarla değişirken ben de mecburen gelişip değişiyorum.
İlk gençliğimde belirsizliklerle, tereddütlerle  ve melankolik hayallerle dopdolu geçirdiğim bu ay, zaman ilerledikçe  anı sayfalarıma yaşanan tecrübeler olarak  ekleniyor.
Önceki Eylül günlerimdeki meselelerimin büyütülecek kadar önemli olmadığını ancak o süreçleri aştıktan, yeni sıkıntılarla  karşılaştıktan sonra anlıyorum.
Fakat yaşamadığı her olay başından geçinceye kadar bilinmezliğin ve tecrübesizliğin anaforunda kafasını bulandırıyor genç insanın. Bu da normal.
Yaşımı başımı aldığım şimdiki zamanlarda ise bazı şeyleri boşverdiğimi, sorunları zamanın akışında yaşanarak çözülmesi için salıverdiğimi, daha kaderci - ya da miskin- pasifist bir insan olduğumu hissediyorum. Böyle mi olmalıyım diye düşündüğümde ise; sorunları kendi irademle ve gücümle çözebileceğime dair kanaatimi kaybettiğim sonucuna varıyorum.
Bugünlerde sorunlarımı ailemle çocuklarla daha çok paylaşıyorum ve hep birlikte ortak çözümler bulmaya çalışıyorum. Faydası da oluyor. Belki de ilk anlardan itibaren böyle olmalıydım. Fakat ailemden ve çevremde yaşadıklarımdan aldığım ön bilgi ve deneyim bu şekilde bir yöntemi yıllarca uygulamamı sağladı. Ailenin diğer fertlerini dünyanın sorunlarıyla  uğraştırmamak için, bu sorunlara tek başıma göğüs germek düşüncesi davranışlarımı ve eylemlerimi etkiledi.
Ancak yorgunluğun bitkinliğin etken olduğu altmışına merdiven dayamış bir fani olarak, desteğin, beraberliğin gereğini, önemini  -mecburen- idrak etmiş durumdayım.
Çünkü gücümü hissettiğim eski günlerde inisiyatif kullanarak  kendi başına karar vermenin, hayatın akışı içinde işlerin çabuklaşmasını sağlayan, daha basit daha etkin bir yöntem olacağını düşünüyordum.
Çünkü hayat mücadelesinde zamanın ve diğer imkanların rasyonel kullanılması fırsatların değerlendirilmesi gerekiyordu.
Aile içinde uzun karar süreçlerinin sonucunu beklemek şahsıma  ters  sıkıcı anlamsız bazen de aptalca geliyordu.
Bu ise ailedeki bazı bireylerin hayatın olumsuzluklarından bi haber olmasına yol açtı. Babalarının vatan kurtaran bir arslan olarak her sorunu halledebileceği kananatine varmalarına sebep olmuştu. Eski yolcu taşıma vasıtalarının arka camlarında "Ömür biter yol bitmez" vecizesi yazardı.  İşte o ömür bitiren yollarda yalnız başına kendi bedenin dışında dört bedeni daha arabanın koltuklarına oturtup bazen kamçıyı da yanlarına bırakarak önde koşturmak, zaman geçtikçe güç gelmeye başlamıştı zatıma.
Yoruldum, şükür ki yavaş yavaş yükümü üzerimden almaya başladılar.

Geçen yıllarımdan aldığım derslerden biri de; gecikmeli de olsa ailece ortak karar almanın  ve aile bireylerine sorunları anlatmanın/göstermenin işleri kolaylaştıracağını, bilerek duyarlı hale gelen bireylerin sorumluluk alarak çözüme daha çok katkı sağlayacağını -geç de olsa-anlamamdı.


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Kavak

İşyerindeyim. Sabahın ilk saatleri ve hala akşamdan tamamlayamadığım uykumun esiriyim. Bir an başımı çalışma masama koydum. O sırada bir arkadaşım internetten " Eklemedir koca konak ekleme "türküsünü dinlemeye başladı. Ben de o türkünün sözleri üzerinden ilk çocukluk çağlarımın geçtiği   güneşli güzel sabahlarıyla hatırladığım Salihli anılarına daldım. 

İnşaatı devam eden evimizin güneyde kalan duvarlarının arkasında sıra sıra kavaklar vardı. Babamın kavakçılar diye bahsettiği bir aile yaşardı. İşleri evlerin çatıları  damlar için kavak satmaktı. Ve kavaklıkları da vardı. Kavaklıklarının şehre en yakın kısmı bizim evin güney duvarında sona eriyor, öğle güneşi şehrin güneyindeki zirveleri karlı Bozdağlar üzerinden batıya yönelirken kavakların küçük yapraklı hareketli gölgeleri evimizi serinletiyordu.

Bahçedeki tulumbamızda sabah güneşinin ışığı altında yüzümüzü yıkarken, öğleden  ikindiye kadar ise serin kavak gölgeleri altında tulumbamızı kullanıyorduk. İkindiden sonra ise evin sağında - batı kısmında- kalan bölümündeki asmanın yaprakları gölgeliyordu. 

Avlumuzun tulumbaya kadar gri çimento ile kaymaklanmış parlak pürüzsüz bir zemini vardı.Tulumbadan öte tarafında birkaç sebze ekilebilecek toprak kısım ile duvar kenarında bulunan dört küçük  kavak  ben doğduğumda dikilmişti. ( Sonra 11 yıl daha büyüdüler ve 1974 senesinde sünnet masraflarım  için kesilip satıldılar.)

Güneyden vuran öğle güneşinin, kavak yapraklarında meydana getirdiği gümüş rengi pırıltı, balık pullarının gümüşi pırıltısını andırıyordu. Balığın kavağa çıkması sözü ile belki de bu benzeyiş vurgulanıyor.

Uzak şehirlere yolculuklar esnasında kıvım kıvrım dolaşırken Anadolunun yollarında, bir su kenarında, bir evin bir damın kenarında, uçsuz bucaksız bozkırı gece gündüz beklerken de görebilirsiniz.

Ressamlar bozkır resmi yapmak için tuvalin başına geçip ellerine fırçayı aldıklarında, kavak o resmin mütemmin cüzüdür.

Bir evde insan yaşadığını bacasından çıkan duman  belli ederse; huzuru sükunu o topraklarda insanın yaşadığını ya da ara sırada bile olsa uğradığını  ancak o resimdeki kavak belli eder.  Kavak olmadan bozkırı, köyü resmederseniz bir şeyler eksik kalır.

Kavak yelleri de vardır baharın sonuna doğru esen, esip de tozu ile gözleri göğüsleri burunları doldurup tıkayan kavak yelleri.

Gençlerin başında, ilk deli çağlarında esen yellerin adı da "kavak yelleri" olarak geçer. Anlatılabilemez. Sezen Aksu bir şarkısında bahsetmiştir. Bu yelin esintisini ancak çarpılan bu yele tutulan bilir.

Biz beton binalar arasında yaşadığımızdan göremesek de kavak hala eski evlerin çatı aralarında bulunmaya devam ediyor.

Şehirlerde apartmanların çatı katlarında yapılan ahşap pergüleler için estetik olmadığından kullanılmasa da, kavun karpuz satıcılarının kurduğu geçici çardakların üst kısımlarında brandanın altında rastlanabilir.  Köylerde yine damların ahırların, eski ahşap binaların çatıları altında, duvarın üst kısmından uçlarını görebilirsiniz. Kabukları alel acele soyulmuş fazla dokunulmamış, ana gövdesini zedelememeye özen gösterilerek sayaların altlarına yerleştirilmişlerdir.Çünkü zaten hafif ve sağlam olmayan yapısıyla bel vermeye hazırdır. Fazla yüke gelmez, azıcık fazla yük ve biraz nem onun esnemesine bel vermesine kamburlaşmasına yol açar.

Kırılmaması çökmemesi için  uygun yerine bir dayak destek konmalıdır. (21 Ağustos 2017 Pazartesi)

4 Ağustos 2017 Cuma

Taşın Altı

Yaptığı hayırlı bir eylemden sonra olumlu bir ruh hali içinde olmalı insan.
Ama gücü yettiğince imkan dahilinde tüm yapılacakları yerine getirdikten sonra, önlemlerini aldıktan sonra, olumlu bir ruh hali içinde, olumlu sonuçlar beklemenin ümidi içinde olmalı.

Yoksa pasif, hareketsiz edilgen bir durumda otur havaya bak ve dua et. Olumlu ümitli, hayırlı dualar et. işe yarar mı? İhtimal düşük. 
Ama amacın için çalıştıktan sonra daha alnında terler kurumadan ellerini açmasan dahi içinden geçen yakarışları duyar Rabbimiz. 
Ve amaca ulaşmak için yapılan eylem/gayret istek sahibinin isteği konusundaki samimiyetini göstermektedir. 
Pasif edilgen durum içinde güzel amaçlar besleyen kişi -dünyanın en acıklı nidasıyla niyaz etse dahi- samimiyetini eylemle ortaya koymadığı için  -amacı için ortaya yapıcı eylem koyana göre- geridedir. 
Yetersizdir. Bu olmayacak duaya amin demektir. 

Olabilecek bir istekse biraz da isteyenin elini taşın altına sokması lazım değil mi?

(Eskilerin deyimiyle " armut piş ağzıma düş.")

Gerçekten muhtaç olanları tenzih ederek; Toplumumuzun bir bölümünün, son zamanlarda yukarıda olumsuzluklarını saydığımız durumda olduğu müşahade edilmektedir.

Özellikle sınırlı kaynakları ile ancak hayatını sürdürecek durumda olan bir kısım zevat sadece kendilerine yapılan sosyal yardımlar için sosyal hizmet kurumlarının kapılarını aşındırmaktadır. Sınırlı kaynaklarının daha da geliştirilebilmesi için imkanlarını genişletecek faaliyetlere girişmemekte ya da  vaz geçmektedirler.

Çünkü üretmek; emek, gayret ve risk içerir. Onun  yerine hayatının beilli bir standardın altında olduğunu resmi olarak ispatlayabildiği takdirde, kendini sosyal devletin şemsiyesi içine atabilmektedir. Bu durumda herhangibir risk kalmamaktadır. Bu gibi kişiler için gelirin artması risk oluşturur. Eğer gelirinin arttığı resmi kayıtlarda belli olursa sosyal yardım çıtasının üstüne çıkacağından yardımsız kalabileceğini düşünerek pasif kalmakta ve devletin kesesinden beslenmeye devam etmektedir. Bu defa devletin elinde sosyal yardım için ayrılan payın artması neticesi kalkınmaya, eğitime  ayrılacak kaynak azalmaktadır. Bu kısır döngü ise tüm halkımızın topyekün fakirleşmesine yol açmaktadır.

Devletin çalışmayı teşvik ederek, çalışanı onurlandıracak ve daha net kriterlerle ihtiyacı olanları ayırabilecek formülleri ortaya koyarak (bir kısım memnuniyetsizlerin oy vermeyeceği endişesiyle) ertelemeden tavizsiz uygulaması gerekmektedir.

3 Ağustos 2017 Perşembe

Yorgunluk

Yılların yorgunluğunu gönlümde hissetmesem de vücudumdaki azalarda hissettiriyor kırgınlıklarım. Sabahları işyerinin kırk kırkbeş adım olduğunu tahmin ettiğim yüz yirmi yıllık mermer merdivenlerini çıkarken daha iyi anlıyorum yorgunluğumu. 

Bir de eski günlerde çevik bir panter gibi her olaya atıldığım gibi atılmıyorum. Önce bakınıyorum, etrafı süzüyorum. Olayı düşünüp yorumluyorum. Harekete geçmemin faydası olacağına kanaat getirirsem eyleme geçiyorum. Yani gücümü daha rasyonel kullanıyorum. Çünkü azaldı.

İşyerine benim çalışmam için tahsis edilen masanın yanında bulunan koltuğa oturduktan sonra ihtiyacım olmasa akşama kadar kalkmayacağım.

Suratımdaki gülümsemeye yarayan kaslar gitgide işlevini yitiriyor, yukarıya doğru gerilemediği için asık suratlı bir şahıs olarak algılanıyorum beni tanımayanlarca. Ama öyle değil desem kim inanacak, bir gülümsemeye bile bahaneler bulan benim gibi bezgin birine.
İçimden bir ses biraz daha sık dişini diyor. Biraz daha. Sanki ne değişecekse. 

Cengiz Aytmatov Rahmetlinin Gülsarı romanında baş kahraman yaptığı "Gülsarı" isimli ihtiyar atın karlı tipili soğuk bir kış günü at arabasını zorla çekerken, sahibinin de arabayı arkadan iterken atının eski günlerini hatırlaması gibi, o yorgun ata benzetiyorum kendimi. Ama o at doru bir kısrakken başkaldırmış, zincirlerini kırmış zaptedilememiş ve Aytmatov'un romanına baş kahraman olmuş.  Ben öylemiydim de kendimi özdeştiriyorum.

Ama ne olursa olsun nefes alıyorum ve tuşlara basacak gücü kendimde buluyorum. 

Buna da şükür.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Çorba

Gecenin ilk saatleri... İşten eve geldiğimde içtiğim kahvenin üzerine, yemekten sonra arkadaşım Cihangirle kahvede konuşurken bir bardak çay daha ekleyince,  uyku uzak şafaklarda bekler oldu beni.

Gecenin ilk saatlerinde yatağımda uykuya dalma gayretindeyken büyük oğlum yanıma geldi. annesi uyanmasın diye sessizce kulağıma fısıldadı.-"Baba köye gitmek istiyoruz. İzin verir misin.?" Yaşı yirmiiki olan iki çocuğum ve yaşı onaltı olan küçük oğlumun taleplerine nasıl hayır diyeyim.  Ve artık hayatta kendi başlarına inisiyatif alarak bir şeyler yapmalılar diye düşünerek, her ne kadar bütçe eksilerde dolaşsa da "gidin ama dikkatli olun" dedim. 

Üçü de hızlı bir hazırlık safhasından sonra çantalarını alıp ellerimizi öpüp vedalaştılar. Onlar asansöre biner binmez eşim ve ben aceleyle balkona koştuk. Yukarıdan aracı seyretmeye başladık. Çantaları bagaja yerleştirdiler. Kızım öne, küçük arkaya, abisi direksiyona geçti. Tırıltıyla çalıştırıp yavaşça ilerlediler. 
Alalı daha bir hafta olan yeni beyaz aracımız karanlığın arasında arkada kırmızı ışıklarının silüetini yaya yaya gözden kayboldu. Sabah saat beşe doğru bir mesaj geldi kızımdan; "baba köye vardık." 

Her sabah kesintisiz aynı saatte çalan cep telefonunumun alarmını bazen duymadan kalktığım da olur. Ama bugün yorgunum. Zorlanarak kalktı yılların yorgunluğunu taşıyan vücudum. Eşimde gecenin bir vaktine kadar ayaktaydı ve dün Ayvalıktan teyzesini ziyaretten gelmişti. Yorgundu. Kıyamadım. Dolapta akşamdan kalan tarhana çorbasını ısıttım. Kuru ekmekleri bastıra bastıra çorbanın içine gömdüm. Biraz acı biraz tuz. yanında bir parça peynir. Ve kaşıklıktaki en büyük kaşık elimde. Çorbayı içmeye başladım. 

O anda hatırıma,  Babam 1968 li yıllarda Manisa Tekstil Fabrikasına sabah 07 vardiyasına yetişmek için hazırlanırken, Annemin hazırladığı yer sofrasında tıka basa kuru ekmekle doldurduğu  ekşi tarhana çorbasını telaşla ve hohlayarak kaşıklaması  geldi. 

Yıllar sonra ben de aynı durumdayım. Ancak beni takip edecek ve ileride benimle aynı sofrada yediklerime şahitlik edecek hatırlayacak gençler uzaklarda.

İşyerindeyim saat 10.07 olmuş ve karnımın keyfi yerinde. 
Ne yersen ye ama çorba bir başka tad, bir başka keyif ya da ilaç.


(02.08.2017)

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...