9 Mayıs 2017 Salı

Tasarruf

Tasarruf kelimesi toplumun nice zamandır  unuttuğu ya da önem vermediği kelimelerdendir. Çünkü bu kelime; iradeyi, az harcamayı,çalışmayı, zevklerden, keyiflerden, isteklerden vaz geçmeyi hatırlatır.
İnsan nefsinin doyumsuzluğu nedeniyle tasarruf yapmak zor bir iştir, mücadeledir. 

Ama sabrederek tasarruf eden ve çalışanların yaşadığı meşakket; biriktirilenler arttıkça,  gözle görülür etkilerini belli etmeye başladıkça,  tasarruf yapmaya canla başla devam edebilirler. 

Zihinlerinde yarın diye bir kelimesi, gelecek beklentisi olmayanlar ise vur patlasın çal oynasın havasında vurdumduymazlığı kendine şiar edindiklerinden, isteklerinin sınırlandırılmasını hazmedemez, kabul edemezler, sabredemezler.  Oyuncağı elinden alınmış çocuklardaki mızmızlanma benzeri sert tepkiler hiddetler, öfkeler başlar.

Daha sonra da o memleketin insanlarının sonu iyi olmaz.;

"Çalışmadan üretmeden rahat yaşam yollarını itiyat haline getirmiş milletler önce haysiyetlerini sonra istikballerini daha sonra da istiklallerini kaybetmeye mahkumdurlar."(K.Atatürk) 

O nedenledir ki geleceklerini düşünen insanlar daha güzel bir geleceğin ancak çalışmayla ve tasarrufla inşa edilebileceğini bildiklerinden  tesir edebildikleri insanlara tasarrufu gayreti ve çalışmayı  önerirler. 

Sabır, fedakarlık, kanaat,irade, idare, tasarruf birbirini tamamlayan güzel kelimelerdir. 

Tasarrufun ters anlamlısı ise harcamadır, savurmadır, tüketmedir... Ve sevimsizlik barındırır, Ölçüsüzlük barındırır. 

Olumsuzluğu anlatabilmek için eski insanlar "Harca harca nereye kadar!" "Nerede bu yoğurdun bolluğu" , "mirasyedi "  "hayatını harcamak"  gibi darbımeseller tamlamalar kullanırlardı.

Ne mirasyedi gibi , ne de varyemezler gibi olmalı..

İnsanın hayatını sağlıklı devam ettirebilmesi için çalışma, tasarruf ve harcama dengesini kurabilmesi gerekir.

Böyle olursa hayat daha anlamlı, keyifli ve mutlulukla dolup taşar  diye düşünüyorum.


3 Mayıs 2017 Çarşamba

Kağnı.

Çocukken yaz tatillerinde Kütahya Gediz İlçesine yakın olan köyümüze giderdim. Temmuz ayının kavuran sıcakları geldiğinde tarlalarında biçilen ekinleri  yükledikleri, önde iki öküzün yavaş yavaş çektiği tekerlekleri gıcırdayan ve gıcırtıları uzaklardan bile duyulan kağnılar dikkatimi çekerdi. Gece gündüz harmanyerine  taşırlar, ardından harmanyerinde işibiten dövülen ayıklanan buğdayları ve samanları ambarlara taşırlardı. Günler geçtikçe o seslerle yaşamaya alışır, her an kulağımıza gelen ağlamaklı iniltileri kanıksar ve dikkate almaz farketmez olurduk....

Büyük iki tekerlekli, yapımında sadece ağacın kullanıldığı el yapımı araçlardı. Yokluktan, ihmalden ya da beceriksizlikten yağlanması geciktirilen tekerlekler bağlantı noktasındaki ağaca sürttükçe, yağı azaldıkça gıcırtısı artardı. 
...
İlkokul üçüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz Hasan Hoca Türkçe dersinde  bir konuyu okutuyordu. Biz de hem dinliyor hem de kitaptan takip ediyorduk. "Millet malıdır" başlıklı ders konusu kısa yazıyı sınıfa okuyan arkadaşım bir ara yutkundu sustu nefes aldı ve yeniden okumaya başladı,  Ancak sesinde bir burukluk oluştuğunu farkedince yakınında olduğumdan parmağımı kaldırdım. Okuyan sıra arkadaşımdaki değişikliği öğretmenimiz de farketmişti ve hemen bana eliyle sen devam et diyerek işaret etti. Arkadaşıma  dokunarak durdurdum ve  hemen kaldığı yerden devam ettim. Fakat konunun içine dalarak o kadar etkilenmişim ki biraz sonra aynı boğukluk bana da sirayet etti.  Sesim tıkanmaya başlarken, bu defa öğretmenin diğer sıradaki kız arkadaşa okutmaya başladı.

Kitabı okuyan kız arkadaşıma bakarken bir ara sınıf öğretmenimizle göz göze geldik. Gözlerinin altındaki yeni kabarmaya başlamış, damlamaya hazırlanan pırıltılar vardı. Sınıfta arka sırada oturan haylazlar grubu bile susmuştu. 

Hepimiz etkilenmiştik.
Şerife Bacının Kağnısı ve bacının çocuğunun soğuktan titremesini anlatan bir kitaptan alıntılanan  kısa bölümdü. Ama hepimiz o soğuğu, çaresizliği,vatan için yapılan fedakarlığı hissetmiştik.

(..."Şerife Bacı, Kurtuluş Savaşı'nda yaşlı kadın ve erkekler ile birlikte İnebolu'da bulunan cephaneleri Ankara'ya götürülmesinde çocuğu ve kağnısıyla yer alırken kış şartları nedeniyle Aralık 1921'de donarak öldü... Anlatılan odur ki, cephane ıslanmasın diye battaniyesini cephaneye sarmış bebeğine de sarılıp onun donmaması için uğraş vermiştir...


http://fotogezi.blogspot.com.tr/2011/02/kurtulus-savasnn-kadn-kahramanlar_16.html")


1919-1920-1921- 1922- 1923 ardı ardına yazılan bu rakamların o günleri bire bir yaşayan Anadolu için büyük önemi,anlamı vardı. İstila - İşgal - Zulüm - Birlik - Mücadele - Azim / Gayret - Kurtuluş - Zafer ve  Cumhuriyet kelimelerinin de...
...
1973 yılı idi ve  Cumhuriyetin ellinci yılının 29 Ekimini Hükümetle Hatuniye Camisinin arasındaki tören alanında (şimdi park) yeni kutlamıştık. Aylar öncesinde şiirler şarkılar belletmişti öğretmenimiz. Hasan Hocamız 1928 doğumlu idi, ama seneler boyu çektikleri yüz hatlarındaki derin çizgilerle belli oluyordu. Ve bu bayrama hazırlığı diğer bayramlara göre daha farklıydı. Daha telaşlı, daha yerinde duramaz, daha heyecanlıydı. "Müjdeler var yurdumun toprağına taşına,  erdi  Cumhuriyetim elli şeref yaşına" diye başlayıp devam eden marşlar ezberlemiştik günlerce.

Ve o beklenen  gün geldiğinde şehrin tüm okullarının pırıl pırıl siyah önlüklü öğrencileri ve en güzel elbiselerini giymiş  öğretmenleri ile alanın doğu tarafında sağ eli havada üzerinde takım elbisesiyle bize bakan Atatürk heykelinin karşısında sıradaydık. Öğretmenler uzakta kendi aralarında muhabbetteyken yem bulmuş serçe sürüleri gibi cıvıldaşıp duruyorduk.
Büyükler kürsüye çıkıp uzun nutuklar çekiyorlardı. Biz ise durmaktan, ayakta beklemekten sıkılıyorduk. 

Bir ara okul müdürümüz öğretmenleri çağırdı. Öğretmenlere birer paket verdi. Telaşla sınıflarının yanına koşuşturdular. Öğretmenimiz de sınıf başkanını çağırarak bir şeyler tembihledi ve elindeki paketi verdi. Başkan en öndeki öğrencileri elindekileri paylaştırdı. Öndeki öğrenciler geriye doğru tek tek dolaşmaya başladılar. Merakla sıranın bize gelmesini bekliyoruz ama sıradan çıkmaya da çekiniyoruz. Çünlü öğretmen gözetliyor. Bizi daha okuldayken uyarmıştı. Alanda şımarmak yok yoksa cezalandırırım demişti. Oynayamıyoruz. Sonunda elindekilerle başkan bizim sıraya geldi.Sağ elinde bir iğne, sol elinde  kırmızı beyaz renkli bir kağıdı  siyah önlüğümün sağ üst cebinin üzerine tutturuverdi. İçe dönük beş ayın içinde bulunan tek yıldızlı bir arma, kağıt rozet. 

Cumhuriyet Bayramı kutlamaları -çocuklarımın katıldığı törenler hariç- daha heyecansız idi.  Zaman geçtikçe kuruluşun ve kurtuluş heyecanı da azalıyor mu acaba?

Çocukluğumuzda Kurtuluş Savaşını yaşayan büyüklerimiz vardı etrafımızda. Konu açıldığında anlatırlardı. Masal havasında dinliyor olsak da ilk kaynaktan yaşananları dinlemek ve kitaptan da okumak pekiştiriyordu.

Şehrin kurtuluş günü  olan 8  Eylül de şenliklerle kutlanırdı, 

Fener alayı düzenlenirdi. Ellerinde yanan meşalelerle askeri birlikler uygun adım yürüyüşle batı kışladan İzmir caddesinden kırmızı köprüden Mesir camisinin önünden geçerek hükümet alanına doğru şehri dolanırdı.
Meşale; bir metrelik sopanın üzerine tek bir çivi ile çakılmış küçük bir teneke konserve kutusuna kül doldurulur ve içine gaz dökülerek yakılır.Aynı hizadaki askerler sağ elleriyle tutarlardı.
Ellerindeki meşalelerle ve coşkulu marşlarla, uygun adım rap rap yere vuran postal ritmiyle, gecenin karanlığında az aydınlatılmış İzmir caddesi üzerinde  yürüyen askerleri seyreden halk kurtuluşu daha iyi idrak ederdi.

Özellikle uzaktan trompetlerin o düzenli ve davulun sıralı vuruşunu duyunca, anneler babalar evde kim varsa apar topar evlerden caddeye koşmaya başlardık.

Gaz dökülerek yakıldığından ateşle beraber kara bir duman da çıkaran meşalelerin uzaktan görüntüsü ateşin kızıllığı, askerin marşları, uygun adım yürürken postal sesleri ve askeri bando/ trompet takımının katıldığı marşların şatafatını inşallah birgün sizlerde görürsünüz. O zaman ne demek istediğimiz daha iyi anlaşılır.

Tören kıtasında yürüyen askerler yanımıza geldiğinde  yer sarsılırdı, titrerdi. Ve o an biz kopardık. İçimizdeki çoşku ayyuka çıkardı. Tren geçerken demiryolunun yakında bulundu iseniz o sarsıntıya benzer sarsıntıyı bilirsiniz.

Şimdi birkaç film, açık oturum, bir kaç basit tören ile iş geçiştiriliyor sanki. 
, 
O heyecan ve coşkuyu -ne yalan söyleyeyim- arıyorum.

Ama -yok-

7 Nisan 2017 Cuma

Merhaleler.

Pus sardı yine. 
Sabahtan görülen mavi gökyüzü ve cam gibi yemyesil olan güneyimizdeki dağlar yine dumanlandı. Cuma namazına girerken, güneybatıdan kapkara bir bulut kütlesi hızla şehrin üzerini örtmeye başlamıştı bile. 
Acaba namazda iken yağmura tutulurmuyuz diye tedirgin oldum. ama şu an itibarı ile saat 15.45. Sadece o ilk gelen kara bulut kütlesinin ardından şehrin üzerini sarmalama, yığınak yapma işi devam ediyor. 
Baharı müjdeleyen ılık hava ve güneş ışığının arasına kara bulutlar girdi.

Aşama aşama merhale merhale tedrici olarak gelir bahar ve yaz. Birden gelmez. Alıştıra alıştıra gelir ve alıştıra alıştıra gider. Ağustosun 15 inden itibaren inişe başlar sıcaklar. Yine adım adım serinler ve soğur havalar. Mevsim geçişleri denilen bu olsa gerek. 

Eğitim,  öğretim, terbiye de aynı şekilde, aşama aşama yüklenir insana, yani insan zihnine ve bedenine.

Spor yaparken ilgilendiğimiz spor dalının temelleri öğretilir. Ardından antenmanlarla  aşama aşama yeni bilgiler ve beceriler eklenir. Azim gayret, yetenek ve şans bir araya gelirse şampiyon olur.

İnsan hayatı da öyle değil mi? Anne karnında başlar, doğar büyür gelişir, yetişir, yaşayıp, kırlaşan saçlar, zorlanan yollar, bükülen beller derken son yolculuk, son yattığımız yer -o da nasip olursa- bir musalla taşından sonra mezar. Aşama aşama gelişiyor, sonlanıyor.

Belki de toplumların gelişmesi ıslah olması ya da bozulması dejenere olmasında da aynı kaideler geçerlidir.
Merhale merhale.
Gemiler su alıp batarken de birden değil yavaş yavaş gömülürler deryanın derinliklerine.
Ve transatlantik denilen büyük gemiler de yavaş yavaş hızlanırlar. yavaş yavaş dururlar. Durduklarında da ilk hareketleri zor olur.

Ağaçlar da birden kurumazlar, önce hafiften bir renk değişmesi başlar yapraklarda, ardından adım adım kuruma başlar. Esasında ağaç belli eder azar azar sararmakla su ihtiyacını, hastalığını.
Bilenler alıcı gözle bakanlar anlar, farkederler bu durumu.
Her şey merhale merhale.

Pisliğe, pis kokuya alışan insanlar zamanla pis kokuyu duymazlar diyor Haliçte Yaşayan Simonlar kitabında Hanefi Avcı. Söylemese de yaşayanlar bilir bunu. Bir vakitler İzmirde şehrin içinden geçen Yeşildere isimli akarsunun  halk arasındaki adı  (..)okludere idi. Çünkü yakın semtlerin pis suları, lağımları Yeşildereye akardı. Etrafında semtler vardı. İnsanlar güzel (!) İzmirde o koku içinde yaşayıp giderlerdi.  O tarihlerde Halamın  evi de  Yeşilderenin 30-40  metre yakınında idi  ve her gittiğimde uzun süre burnumu kapatır, ağzımdan nefes alır, yavaş yavaş alışırdım, (mecburen) İşkencenin bir türü de bu olsa gerek...

Ancak inkılaplar devrimler için bu geçerli midir denirse. Geçerlidir. Önce toplumlar kriz belirtisi gösterirler, krizler çözülmedikçe yavaş yavaş büyür ve memnuniyetsizler isyanı başlatır. Ardından yenilenme gelir. Kabuk değiştirme gibi.




Bir eski hatıra.

Geçen Salı (04.04.2017) akşam üzeri işten çıkınca yönümü eve değil de Karaköye doğru çevirdim. Akşamın yorgunluğu omuzlarımdan bastırsa da yavaş yavaş yürüdüm. Önce her zaman bulma ihtimalim olan kahveye baktım. Yoktu. Sonra küçük adımlarla biraz daha yukarıya çıktım. Parkı geçtikten sonra parkta oynayan  küçük yeğenimi gördüm. Dayı dedi dedem parkın köşesinde oturuyor. Baktım. Babamda beni gördü. Yanına gittim.  Dereden tepeden birçok konuda sohbet ettik. 
Bir ara yine hatıralarına daldı. Bugünlerde yaşadıklarını birbirine karıştırsa da çocukluğunu iyi hatırlıyor. Üç ya da dört yaşlarında 1943-1944 kıtlık yılları, Dedem Çanakkalede jandarma. Bir kaç devre askerin tezkereye gönderilmediği Alman Harbi dedikleri Seferberlik yılları, 2 dünya savaşı yılları. 1914-1915 doğumlu olduğunu sandığım dedem jandarma olduğu için yeniden askere çağrılmış tahminin.  Ebem kaynanası görümcesi hepsi bir bahçe içindeki birkaç odada yaşıyorlar. Bir oda ebem dedem ve biricik oğulları babam. Ancak dedem askerde. Ebem ve babam yalnız. Kaynanası ve görümcesi ile sıkıntıları var. gelir kaynağı yok. Birikmiş yok. Yiyecek yok, gıda yok... Aşağı yukarı köyün ekseriyeti aynı durumda. Babam sokağa çıktığında sıcak, yumuşak  ekmek yiyen arkadaşlarını görünce üzülüyor. Komşuların bazıları çocukları aç kalmasın diye bulup buluşturup ekmek yapıyorlar. Ancak kendilerine yetecek miktarda  olan ekmeği evde yemesini söyleseler de dokuma tezgahı başında işe dalan ana babalarının elinden kurtulanlar  dışarda kendilerince  gösteriş yapıyorlar. Bilseler yapmazlar ama yapıyorlar. Bunu farkeden komşular ise ebemlerim dam üstündeki ocağın bacasından iple ekmek/ yiyecek sarkıtıyorlar.Çünkü yüzyüze gelirlerse alan da veren de utanacak hicap duyacak. Birisi damüstüne çıktığında bacadan birşey sarkıtıyorsa yemek zamanı, yardım etmek isteyen diğeri onu görünce bacadan sarkıtma işini bitirp evine ininceye kadar gizleniyor, bekliyor. Ne zaman ki ortalık sakinliyor, o da yukarı damüstüne çıkıp ebemin bacasından başka bir gıda sarkıtıyor. 
Ancak aşağıda bulunan Ebem iplerin renginden kimin sarkıttığını biliyor, anlıyor,belli etmiyor. Sessiz bir kabullenme karşılıklı olarak. Bu bizim kendi örneğimizde şahit olduğumuz, ama başka sıkıntıda olanlara da benzer yöntemlerin kullanıldığına dair bir delil sayılabilir.
Ebem yirmili yaşlarda küçük çocuğu ile yalnız.Ve eşi asker. Ve eşinin yakınları anlayışsız. Onların haberi olması da durumu değiştirebilir. Belki de gizliliğin bir sebebi de yardım eden komşuların aralarındaki aile içi gerginliği bilmeleri.
Ebem rahmetlinin bir başka hatırasında ise Babam yumurta istediği için,ocakta sahanda kaynayan suyun içine kabukları soyulmuş kuru soğanı  kaynattığını, babamın ne zaman pişecek dediğinde bak hala kaynıyor,pişmedi  diyerek aldatmak zorunda kaldığını anlatmıştı.  
Yine günlerden birgün dedemin yakın köylerden asker arkadaşı Çanakkaleden izne gelmiş, gelirken dedem mektup göndermiş ve çocukların durumuna bir bakıver deyip, küçük oğlunun fotoğrafını istemiş.  Asker arkadaşı köye gelip babamı ve ebemi görmüş, Oğlunun fotoğrafını istediğini söylemiş. İzinden geri döneceği güne kadar bir fotoğraf çektiriverin de götüreyim Hasan Ali ye demiş.
Ebem kimle nasıl gittiyse Gediz e gidip babamın  boydan bir fotoğrafını çektirmiş. Günü gelince asker  arkadaşı ile dedeme yollamış. Dedem arkadaşına işinin ve çocuğunun halini sorduğunda arkadaşı Hasan Ali iyi değil demiş. Zordalar. Zor durumdalar, iyi görmedim demiş tekrar tekrar. Dedem bu duruma çok üzüldüğünden olsa gerek.günlerden bir gün  Uşağa çıkan bir göreve kendini kaydettirerek o bahaneyle köye de uğramış ve eve girdiğinde  Ebem o kadar halsizmiş ki, baygın baygın yüzü duvara, sırtı kapıya  dönük uzanıyormuş, dedemi görmemiş, farketmemiş, ya da moral çöküntüsü var... Dedem içeri girmeden, hemen bir eşekle Gediz e inmiş. İmkanı ölçüsünde ev ihtiyaçlarını eşeğe yükleyip gelmiş. Birkaç yük odun getirmiş. Evin ev olduğunu tekrar hissetmiş ebem.

İşte Çanakkaleye giden o fotoğraf babamdaydı. Ben de alıp tarayıcıdan büyük boy hale getirmiştim.
Birgün köye gittiğimde ebemi ziyaret etmiştim. Çocukluğunun geçtiği keçi güttüğü uzak dağların eteklerindeki arazilerini gören, geniş penceresinin yan duvarında babamın çocukluğunun eski fotoğrafının  A4 e bastığım kopyasını yorgan ipiyle bir mukavvaya dikmiş ve duvardaki çiviye asmıştı.
O fotoğraf yarımdı. babamı ayakta durması için tutan iki el görünüyordu. Diğer kısım ebemin fotoğrafı mahrem olduğu için ayrılmış. Ama dedem mi ayırdı. Fotoğrafı vermeden Ebem mi kesti öğrenemedim. Ayrıca diğer parça nerede o da mechul.
( Birgün olur da unuturum, eksiğiyle, kusuruyla bizden de bir kayıt kalsın sonrakilere. )


29 Mart 2017 Çarşamba

Işık doğudan gelir (2)


"Şimdi ise, doğuda ışıksız kalanlar, batıya giden ışığın, uzaktan kendilerine vuran  yansımalarına muhtaçlar...."
kelimeleri ile bitirilen konuya kaldığı yerden devam,
...
Bu arada sömürünün ilk geliştiği Cenevizlilerin, Venediklilerin, İtalyanların ve İspanyolların dolaştığı eski dünyanın denizlerinde Barbaros Hayrettin Paşa'lar korsanlığın, çapulculuğun önüne geçmiş, Osmanlı o günkü koşullarda batının doğuya sömürüsüne gücü dahilinde set çekmiş, böylece Akdeniz ve Doğuda  korsanlık ve sömürü azaldığından, aç kalan sömürücüler yeni sömürü alanları bulmak için, (keşifler çağı) benzer seferleri batıya doğru yapmaya başlamışlar.

Amerikayı ilk keşfetmeye gidenler Avrupanın ipsizleri, hırsızları, katilleri değil miydi? Amerikanın kuzeyinde de güney kısmında da yapmadıkları soykırım, katliam, vurgun, soygun, yıkım kaldı mı?
O toprakların eski medeniyetleri yer ile yeksan oldu. Yeni dünyanın tüm hazineleri yeni batıdan orta batıya (Avrupa'ya) aktı. Sömürü ile zenginleşince  de zengin hammadde kaynaklarını hızla işleyebilmek için, tesislerde çalışacak insan gücü ihtiyacı oldu. Köylerde yaşayan derebeylerinin selfleri, kentlerdeki üretim tesislerinde hayvanlardan beter şartlarda üretime katkı sağlamaları için kıyasıya çalıştırıldılar. Ancak o kadar çok hammadde geliyordu ki yetmiyordu insan gücü. İlk buhar gücü ile çalışan makinalar, lokomotifler. Depolar, Hindistandan gemilerle gelen bedavaya yakın maliyetteki pamuk ile doluyordu. Bir çare bulunmalıydı, hız için serilik için, depoların boşaltılıp yeni pamuklara yer açabilmek için.  Böylece pamuk eğirme, dokuma makinalarının gelişmesi sanayi devriminin fitilini ateşledi. Buharlı lokomotifler, demiryolları, buharlı gemiler. v.s. geliştikçe gelişti.
Ama sömürülen fabrika çalışanlarının isyanı da büyüyordu. Onlarda ezile ezile teşkilatlandılar. Düşük ücretlerle çalışmayı durdurmak, çalışma saatlerinin sınırlandırılmasını sağlamak için, insan olarak yaşamak için çalışanlar birleşerek seslerini yükselttiler. Güçlendiler, nice acılarla sendikaları geliştirdiler. Muhteris tüccarların dükkanlarında fahiş fiyatlarla satılan ürünleri uygun bedellerle satın almak gayesini de taşıyan kooperatifleri geliştirdiler.

Sanayinin ilk geliştiği yerlere bakılınca demir ve kömürden oluşan bir ada diye tarif edilen İngiltere'ye pamuk balyaları yığılınca, sadece bir kıvılcım gerekiyordu. (Kıvılcım; Altın ve para idi.Bedava gibi  pamuk, kömür, ateş, eriyen demir, makina...daha çok servet, zenginlik)
Orta batı; -yani Avrupa- yeni dünyayı,( Yani her iki Amerika,) güneydeki Afrikayı, Ortadoğuyu Uzak doğuyu denizyolları ile kendine bağladı. O kıtalardaki medeniyetlerin ışıklarını söndürdü, odlarına ocaklarına baykuşlar tünedi, ocakları dağıldı, yıkıldılar. Ancak bunları sahip/efendi olarak kabul edenler kaldı.

Farklı yerlerde, değişik yöntemlerle, ya da sebeplerle bunlara dur demek isteyenler, karşı çıkanlar, isyan edenler tabii ki vardı. Sonları Amerikan kızılderilileri gibi, Aztekler ve aklıma gelmeyen niceleri gibi olanlar da, Cezayir gibi kendi dilleri olan Arapçayı unutup Fransızcayı ana dili gibi konuşan topluluklar da oldu.

Bir yönüyle bir noktaya kadar Osmanlıyı ve fakat  özellikle 1919 Kurtuluş Savaşını bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.

Hindistanın İngilizlerle mücadelesinin kahramanı Gandi'nin, Kurtuluş Savasımız hakkında, "Ben Türkler İngilizleri yeninceye kadar tanrının bile İngiliz olduğunu düşünüyordum."diye bir sözü varmış.

Bu mücadelenin, yeniden - ilk dönemindeki anlamına uygun olarak- devam etmesinın lüzumuna yürekten inanıyorum.

"Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar"ın kalan dişini de, tırnaklarını da  sökmek/en azından tesirini azaltmak için sınırdaki son kalede mücadele devam etmeli.

Bazen, bir kısım dostlardan dünyanın ücra bir köşesinde huzur içinde sakin bir hayat sürmek düşüncesini duysak da, burada kalmak uğraşmak, en azından mücadele edenlere manevi destek olmak düşüncesindeyiz..






28 Mart 2017 Salı

Işık doğudan gelir (1)

Pencereler.

Batıya iyice eğilmiş akşamüstü güneşi, çalıştığımız odanın kuzey tarafındaki pencereden görülen eski binayı aydınlatıyor. Eski binanın  beyaz boyası üstüne vuran ışık, bir aynanın yansıtması kadar olmasa da odayı etkiliyor.

İyi ki Allah güneşi yaratmış da bizi katran karanlıklardan kurtarmış. Güneş olmasaydı biz olur muyduk. Dünyanın türlü çeşitler içindeki nimetlerini ve güzelliklerini nasıl farkederdik.

Rahmetli Cemil Meriç "Işık doğudan gelir". diyordu bir kitabının adında. .Ben de - nazire olarak-  " soğuk kuzeyden gelir." diyeceğim.
"Işık doğudan gelir" fiziki bir gerçeğin basit bir anlatımı gibi görünse de, mecaz olarak bilimin aydınlığının  -bir zamanlar- doğudan geldiğini ifade ediyor.
Ateşin tutuşabilmesi için gerekli olanlar ne ise, bilim ışığının yayılmasının da gerekleri vardır.
Kaos, şiddet, yoksulluk,cehalet, baskı  v.s. insanların düşünmesini engelliyor. Barış, huzur, sükunet, özgür ortam, maddi endişelerin azalması/olmaması gibi etkenler de  bilimin gelişmesini olumlu etkiliyor.
"Işık doğudan gelir" ifadesi, eski zamanlarda doğunun daha huzurlu, müreffeh, zengin,  bilime değer veren bir uygarlığa sahip olduğunu; bu nedenle bilimin ışıltısının batıdakilerin gözlerini kamaştırdığını, sonra da ışığa ulaşmak için  papaz Piyer Lermit gibilerin önderliğinde yoksulları,  haydutları, çapulcuları bir araya toplayarak, batıdan doğuya, ışığın geldiği yere "haçlı seferleri adıyla "saldırılar düzenlediğini hatırlatıyor bana. Aç sefil karanlık çağdaki batının sürüleri doğuya doğru, ışığa doğru ilerlerken neler yaptıklarını tarihler yazıyor.

Ve sonra o barbarlar elinde doğunun ışığı sönmüş, söndürülmüş...Bazen ışığı yakma gayretinde olanlar bulunsa da ya fazla üfürmekten, ya da uzak batıdan gelen suni rüzgarlardan bir türlü istenilen şavkı verememiş.
(Bir de kendi içinde oluşan iç kargaşanın etkisiyle bilimin ışığının yanması gecikmiş de gecikmiş.)

Ardından aynı sürüler, kanlı ellerinde  ganimetlerle eski yuvalarına dönmüşler ve nice bedeller ödeyerek, ellerindeki közleri üfüre üfüre geliştirmiş kendi ışıklarını yakmışlar.

Şimdi ise, doğuda ışıksız kalanlar, batıya giden ışığın, uzaktan kendilerine vuran  yansımalarına muhtaçlar....



26 Mart 2017 Pazar

Ritim, sürü, çoban

Sabahın köründeyiz. İşe geleli yirmi dakika olduğu halde hâla  içim uyandığım andan  beri pır pır edip duruyor. Karnımı doyurduğum halde, açmışım gibi midemin üst tarafı kıpırdanıp duruyor. Acep nedendir? Hormonlarımda veya vücudumun bazı organlarında bugün olağan üstü bir hareketlilik var. Vücudum teyakkuzda. Allah sonunu hayra çıkarsın.
Nabzımı saydım. Sayarken kalbimin tıklayışlarının düzenli olmadığını farkettim.Bazen sık bazen normal atıyor. Kalp ritim bozukluğu teşhisi  koydum kendime.

Ritim deyince;

Ritim, hayatın da bir ritmi vardır, eğer o ritme uyamazsan geri kalırsın ve mutsuz olursun, herkes ritmini tutturup kendi mutluluk türküsünü söylerken, sen ayarsız ayarsız gerilerde ritim ayarlarıyla uğraşır durursun. Bir de hızlı ritim tutturanlar vardır. Veyahut doğuşlarından gelen bir ritim hızları vardır kimselerde olmayan, ya da hayatın herkese farklı sınavlar sunan döngüsü içinde yüksek ritimli olmak zorunda olanlar da vardır.  Sürünün içinde kıpır kıpırdırlar, her işe burunlarını sokup kendi bildiklerince düzeltmeye uğraşırlar. Sürüdekiler ittire süse rahat vermezler ve rahat etmek için öne çıkarlar belki de.

Bu yüksek ritimli olanlar da hızlarından yüksek ritimlerinden dolayı uyumsuz olduklarından sürünün önüne çıkarlar herkesten evvel. Ve bir tehlike geldiğinde bağırırlar "kurt geliyor, canavar geliyor, ilerisi uçurum" diyerek geriden gelen normal ritimli olan sürüyü ikaz ederler. Sürünün içinde bazıları inanırlar ve tehlike geçinceye kadar hızlarını biraz azaltarak  köpeklerin ya da çobanın  yanına yaklaşırlar. 

Ancak, sürüde tedirginliğe sebep olduğu için, önde giden hızlı ritimlinin ikazlarına kızan  sürünün koçu da "-beni takip edin öndeki de kim oluyormuş, buranın koçu benim" der kapris, ego yapar. Kaprisli koça uyan koyun oğlu koyunların ( burası biyolojik gerçeğe uymasa da söz öyle denk geliyor) bir bölümü  ise  inanmaz öndekine, mel mel bakarlar sakince, koça uyarak  aynı ritimle giderler ileriye doğru. Sonları iyi olmaz ya bir uçurumdur, ya da bir kurt sürüsünün rızkıdır onlar artık.

Bu arada, günlerden bir gün, önden giden  öndeki tehlikelerden  haberdar eden, kaça kaça yıllarını harcayarak yorulan, hızlı ritimli de sonunda kaptırır kendini kurtlara. 
Ona "-sen misin bu sürünün koçu, sen misin köpeği, sen misin çobanı, bu sürüyü tek başına sen mi kurtaracan" dediklerinde başını öne eğip melemesini kesse de, o genlerinden gelen bir dürtü ile bir gün başına gelecek olanı bile bile, yine hep öndedir.

 Ancak içimden, önden gideni  ve tehlikeye karşı sürüsünü ikaz edeni takdir etsem de, -hangisi iyidir? diye sorsanız,

 "Sürüden ayrılanı kurt kapar" derim.

*** Karahisar kalesi türküsünü yakan halk ozanının ;  "sen bir koyun olsan ben de bir kuzu, meleyi meleyi getirsek yazı" dediği gibi Anadolunun dağlarını, yayla yayla dolaşan çobanları, koyunları ve kuzuları da anımsamadan geçmeyelim.

24 Mart 2017 Cuma

Rüzgarlar ve Bayraklar

Radyoda -pardon- bilgisayar media playerinde Ayşegül isimli bir ses sanatçısının sıtma görmemiş net sesinden türküler dinliyorum.
Birim sorumlumuz dünden beri görev başında olmasına rağmen işyerinde sükunun hakimiyeti devam ediyor. Altı kişilik kadronun üç kişisi muhtelif sebeplerle mevcuda dahil değil. (Kazan mevcudundan düşüldü derler eskiler.) Bir arkadaş eşiyle Ankara da. Diğeri yakınlarını memlekete geçirmek için, bir diğeri bel ağrısının tedavisi için izin aldılar. 
(Bu arada Tolga Çandar dan bir türkü ile -İrmeden gel irmeden- devam ediyor müzik ziyafeti)
 Bir kısa iş vardı, bilgisayarda hallettikten sonra ya internette gezecektim. Ya da bugünlerden bir kayıt olsun diye blog sayfalarına harfler döşeyecektim. İkincisini seçtim.
Her zaman olduğu gibi gözüm havalarda, Manisa dağının Şehre bakan kuzey kısımlarında baharın havaya yansımış parlaklığı, gök yüzünün ne zamandır görmediğimiz derecede göz kamaştırıcı maviliği, dağın bize bakan ama uzak ufuklarında yeşil ve mavinin buluşmasının getirdiği renk harmonisi ancak seyredilerek idrak edilebilir. Kelime dağarcığım yetersiz bu ışıltıyı tarif etmekte. O ünlü mobilya firmasının reklamındaki kelimelerle " anlatılmaz yaşanır"
İşyerinin önündeki şeftali ağacı ise açtığı pembe çiçekleriyle, gelecek güzel havaları müjdeliyor. Şeftali ağacı güney kısmında bulunan  devasa binanın gölgesinden kurtulmak ister gibi yeni açan çiçekleriyle, yeni fışkın veren dalları ve minicik açık yeşil yapraklarıyla güneydeki binanın gölgesinden dolayı umudu kestiği güneyden, kuzeyinde kalan güneş ışığına duyduğu hasretle uzanıyor. O ağacı ve kuzeye doğru umutla uzanan dallarıyla ve güzel çiçekleriyle gördükçe içimiz hoş oluyor.

(Bu arada bilgisayardan Rahmetli Özay Gönlüm 'ün "Asmam Çardaktan" Türküsü Tolga Çandar yorumuyla, odayı şenlendirmeye devam ediyor. )

Binanın doğuya bakan masamdaki oturuşuma göre sağda kuzeyde kalan yüzyıllık pencerelerden görülen bayraklar ise rüzgar olmadığından, hatta azıcık bir yel bile olmadığından durgun. 
...
Acaba Arif Nihat ASYA Rahmetli "Ey mavi göklerin kızıl ve beyaz süsü" diye başlayan o her okuduğumda ve dinlediğimde içimi ürperten, bazen gözlerimin pınarlarını etkileyen şiirini yazarken, yine böyle rüzgarsız bir meydanda durgun hareketsiz bayrakları gördüğü için mi yazmıştı ?

Belki de yılgın bayraklar. Her seçimde, referandumda     " vatan millet için diye diye asılmaktan , sallanmaktan yoruldular turşuları çıktı. Bu gidişle bir gün gerçekten Bayrakların gölgesi altında toplanmamız gerektiğinde bayraklarımız her basit olayda kullanılmaktan / sömürülmekten bize heyecan veremeyecekler diye üzüntü içindeyim. korku tedirginlik içindeyim. Birileri kendi şahsi menfaatlerini memleket elden gidiyor sosuna bulandırınca daha çok satış yapacağını düşünüyordur, ama yazık, bütün değerlerimizin böyle meydanlarda herc-ü-merc edilmesine...


Bıktık artık her şeyimizin bir kaç oy uğruna suistimal edilmesinden. 

( Edip Akbayram aldı bilgisayardaki müzik sırasını; "Umutsuz caresiz sallanan eller kavuşulmamayı anlatıyorlar... Gece kar yine pencerelerde acı türküsünü mırıldanıyor... Arkadaşlar bakmayın gözlerime, bu milyonların gerçek öyküsüydü..." diyor efkarlı sesiyle...)

...


Allah her daim samimiyetten ayırmasın bizleri, ama sorumlularımızı da ayırmasın. 

21 Mart 2017 Salı

Boşvermişlik

Yaklaşık onbeşgünden bu yana blog sayfalarına yeni yazılar ekleyemiyorum. İnsanın gönlünde oluşan elle tutulamayan tarif edilmesi mümkün olsa bile tam tamına anlatılamayacağına inandığım sebeplerden dolayı, yazamadım işte... Ne bir özür, ne de bir pişmanlık var içimde ifade edebileceğim. Gönlümün, iç dünyasına  ifade ettiklerini ortaya çıkarmaya çalıştığımdan tembelliğim kimseyi de fazla ilgilendirmezdir diye bir boşvermişlik içindeyim.
Boşvermişlik, akışına bırakmışlık, yakasını bırakmışlık ne denirse öyle işte...

Ancak insan olarak bir sorumluluğumuz var. Yaratılmış olmanın bilinciyle diğer yaratılanları düşünmek ve eylemlerimizle düşündüklerimizi realize etmeye çalışmak durumundayız diyor içimdeki derinlerden gelen ve gitgide kuvvetini artıran  bir başka fısıltı.

Ünlü yazar Milan Kunderanın "Varolamın dayanılmaz hafifliği"ni arama motorlarında araştırırken "Tıpkı kişiler gibi toplumsal önyargılar da eninde sonunda kararsızlığa ve "varolmanın dayanılmaz hafifliği"ne mahkûmdur ne de olsa." ifadesiyle karşılaştım, 

Ardından bu defa   teknik buluşların dahilerinden Nikola Teslanın "eserlerinden özenle derlenmiş "Varolmanın dayanılmaz ağırlığı" isimli bir seçkinin  internet tanıtım sayfasında  "Nefretiniz elektriğe dönüştürülebilseydi bütün dünyayı aydınlatmaya yeterdi." "Bütün canlılar evrenin çarkında iç içe geçmiş dişlilerdir." sözlerine rastladım.

Esasında aramalarımın amacı, bir önceki ifademde geçen iç fısıltılarıma  destek olacak unsurları bulabilmekti.

Bulduklarım acaba yazıyı nereye taşıyacak diye düşünürken mesainin bittiğini ve herkesin işyerinden ayrıldığını farkettim.
Dışarıda da 21 Mart'ın, Nevruz'un adına uygun bir ışıltı, bir canlılığın cazibesi çekiyorken, tuşları bırakıverd  i   m.   

6 Mart 2017 Pazartesi

Medeniler- Bedeviler

Geçen Cuma sabahı şeker ölçümü yaptırmak ve rapor uzatmak için devlet hastanesine gittim. Bilgisayara hasta kaydı yapan görevliye doktorumu sordum. O gün yokmuş. Ben de kendisinin tavsiyesine uyacağımı, uygun gördüğü bir dahiliye uzmanına sıra numarası vermesini rica ettim. Sistemden tahlil girişlerini yaptığını gördükten sonra alt kata inerek açlık kan şekerinin ölçülmesi ve diğer tahliller için sıra numarasını alarak beklemeye başladım. 

Değişik yapıda genç ihtiyar insanlar bir gözleri laboratuvar girişindeki güvenlik görevlisinde banklara oturmuş bekliyorlar. Sıra numarası yaklaşan yavaşça kalkıyor kapıya geliyor, elindeki kağıdı gösterip içeri giriyor. Camdan küçük tahlil tüplerini alıncaya kadar içerde herşey düzen içinde gidiyor. Ancak kan alacak sağlık görevlilerine yaklaştıkça ortam gerilmeye başlıyor. Çünkü beş ya da altı koltuktan aniden boşalan hangisi olursa, önde bulunanın çabucak oraya gitmesi gerekiyor.
Öndeki, boşalan koltuğu farkedemeyince, arkadaki hemen fırsatı değerlendirip atılıyor ve oturuyor. Boşalan koltuğu farkedemeyen -yani sırasını kaptıran- kızıyor. Söyleniyor, tartışıyorlar. Çabuk davranıp sırayı kapan açıkgözün savunması; "zaman geçiyor koltuk boş kalmasın diye hızlandım" cümlesi oluyor. Demek ki sırayı takip etmek içinde bir görevli olmalı. Biz vatandaşlar olarak kendi kendimize, centilmence sıra bekleyen diğer bireylerin öncelik haklarını bile  takip edemiyoruz. Arkadaki öndekine "şurası boşaldı, siz öndesiniz, hakkınızı kullanın, buyurun kanınızı verin" demiyor.

Sonra -kendim de dahil - olmak üzere yeri geldiğinde haktan, adaletten, eşitlikten, Allah korkusundan, insaftan, izandan bahsedip mangalda kül bırakmıyoruz.
İyi yönetilmediğimizden, yalanın, torpilin, rüşvetin, iltimasın, kayırmacılığın alıp başını gittiğini bu gidişle memleketin iflah olmayacağını söyleyip siyasetçilere kızıyoruz. Rahatlıyoruz. Oysa ki onları bu hale dürte dürte  kendimiz getiriyoruz. ( Neye layıksanız öyle yönetilirsiniz) 

Cuma günü de cami önündeki bir fakire bir kaç  lira attık mı görevini layıkıyla yerine getirmiş insanların halet-i ruhiyesi ile müsterih olarak,  evimize gidip rahat huzur içinde derin (!) uykularımıza dalıyoruz. 

Bir toplumda medeniyetin geliştiği,  güzel elbiseler giyip, sadece son sistem birkaç elektronik cihazı kullanıvermekle değil, öncelikle karşılıklı haklarımızı gözetmekle  belli olur diye düşünüyorum.

Diğer türlü (son sistem cihaz kullanabilme kabiliyeti olan bedeviler) olarak sınıflandırılabiliriz kendimizi.

Ziya Paşa yüzyıl öncesinden "ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz" diye söylerken elbette bir bildiği vardı.

2 Mart 2017 Perşembe

Vefasız Dostluklar

Hindistanda ineklerin serbestliği hinduizm inancındaki öneminden kaynaklanıyor. 

Yüce kitabımızda da köpekler  hakkında (yedi uyurlar / Ashab-ı Kefh ve Kıtmir) bahsi bulunmaktadır.

"İslâm dünyasının, birçok âlim ve edib tarafından üstünde durulan, halk arasında da her zaman sevgi ve saygıyla yad edilen en kutlu köpeği, hiç şüphesiz, Ashâb-ı Kehf’in vazgeçilmez yoldaşı Kıtmîr’dir.
(İRVİN CEMİL SCHİCK http://t24.com.tr/k24/yazi/islamiyetin-en-kutlu-kopegi-kitmir,/ Erginer (2003); Porter (2008). )"

Kıtmir'e olan saygımızdan ötürü, onlara özel önem verdiğimizden  yerleşim yerlerinde serbest dolaşım  hakkı bulunmaktadır diyebilirmiyiz?

Necip Fazıl Kısakürek Rahmetlinin  Kaldırımlar şiirinde Yalnızlığını ve isyanını ifade ederken kullandığı "Tak tak ayak sesimi aç köpekler işitsin" diye bir dizesi vardır.

Reşat Nuri Güntekin'in "Gamsızın ölümü" adlı öyküsünde ilkokul yakınlarında sokaklarda yaşayan Gamsız isimli bir  köpeğin dramı hikaye edilir. Altı yaşlarındayken küçük oğluma  okuduğumda araya bir söz karışmış hikayeye devam edememiştim. Birkaç dakika sonra oğlum dudakları buruk boğuk, ağlamaklı bir sesle "sonra ne olmuş baba" derken gözlerinde yaş pırıltılarını görmüştüm.

Yine yetmişli yıllarda lessie, jo diye isimleri olan eğitimli akıllı köpekleri Amerikan dizilerinden, filmlerinden anımsıyorum.

Her ne kadar Jack London da "Vahşetin Çağrısı" kitabında terbiyeli kızak köpeklerinin zulüm göre göre nasıl vahşileştiğini anlatıyorsa da - müşahade ettiğim kadarıyla- memleketimiz böyle değil çok şükür.

Bulunduğum şehrin sokaklarının bir kısım kaldırımları da edebiyatın değişik dallarına konu olan  bu hayvanlarla istila edilmiş.

Kendilerince stratejik buldukları noktalarda gelişigüzel sereserpe yayılan bu hayvanların insanoğlu ile yazılı olmayan sözleşmeleri var sanki.

Keyiflerinin yerinde olduğu, salladıkları tüylü kuyruklarından ve o kadar kalabalık  sokaklarda üzerlerinden atlayanlara rağmen derin uykulara dalmalarından anlaşılıyor. Gerçekten öyle mi?

Geçişe engel olduğunda hoşt diyemediklerinden olsa gerek, mecburen üzerinden atlayanlar, etrafından dolananların yanısıra, köpeğin başında durarak meraklı gözlerle incelemeye çalışan ancak annesinin çekiştirmesiyle boynu köpeğe dönük olarak  uzaklaşan çocuklardan başka, yattıkları yerde ilgilenenleri yok gibi.

İlkokul üçüncü sınıf ile ortaokul ikinci sınıflar arasındaki yaş grubunda bulunan çocukların da ilgi alanındadır. Bir kaç arkadaş anlaşırlar ve sokaklarındaki köpeklere soğukta korumak için barınak yaparlar. Eski halılardan, paspaslardan yatmaları için zemin hazırlarlar,  Evlerden artan yemekleri getirirler. Sıcak yaz günlerinde su kapları koyarlar. Sonra gezdirmek isterler köpeklerini. Eğer uyumlu bir hayvansa boynuna takılan ip parçası (veya tasma) ile o birkaç çocukla dolaşırlar. Uyumlu oldukça mükafatları artar. Çocuklar köpeklerini diğer arkadaşlarına annelerine babalarına gösterirler. Ve köpeklerinin özellikleri üzerine sohbetleri uzar gider. Hele bir de hava karardıktan sonra,  onlar uykuya dalmadan önce bir kaç defa etrafa havlarlarsa, sahiplenen çocuklar daha keyifli mutlu ve huzurlu uyurlar. Çünkü köpekleri mahallelerini korumaktadır.

Zaman geçer ve başka ilgi alanları geliştikçe bu çocuklar yavaş yavaş onu unutmaya başlarlar. Köpekse unutmamıştır. Onlardan birisinin yakınından  geçerken gözlerine bakar, kuyruk sallar, sallar ama nafile, tepki gelmeyince gitgide o da umudunu yitirir eski dostlarından. Yavaşça öne eğer burnunu ve uzatır kafasını kaldırımlara doğru. Ve tepki vermez olur. Ama yeni bir nesil yetişmiştir, bu defa yeni küçükler çıkar ortaya, bir süre onlarla idare eder. Yeni nesil de büyüyüp dünyanın başka meşgalelerine dalınca, yine eski tavırlarla karşılaşmaya başlar, kuyruk sallar umutsuzca, tepki verirken, vermez olur zamanla, yeni neslin, ilgisi kaybolmuş, eskimiş dostlarına da.
Eğer dişiyse bir zaman yavrularıyla uğraşır, Çocukların desteğiyle büyütmeye başlar. Yavruları geliştikçe enikler eksilmeye başlar. Bazılarını çocuklar köye götürmüştür. Bazıları çalınmıştır. Gitgide yavrular eksilir. Bir gün belediye ekipleri gelip kulağına bir etiket takarlar. Çünkü şehirde asalak hayvanların sayısının sınırlandırılması lazımdır. Artık ana olamayacak, yavrularını sevemeyecektir. 

Böyle böyle yıllar yılları kovaladıkça içinde bir tepkisizlik, kayıtsızlık gelişmeye başlar. Büyüyüp geliştikçe vefasızlığın, içtenliğin gitgide kaybolduğu bu insan denen canlı türüne, yaşamak için katlanmak zorunda olduğunu  öğrenir.
...
Sonra, birgün yol kenarına atılmış cansız bedenini, belediye temizlik işçileri çöp kamyonuna taşırken görür,  son model aracının içindeki eski vefasız dostlarından biri.

Kamyon, arka hazneye atılan köpek ölüsüyle diğer çöpleri hidrolik sistemi ile sıkıştırır sıkıştırmaz ilerlerken, eski dostu (!) -cenaze aracı takip eder gibi- bir süre ardından zorunlu olarak  aracını sürer. Kavşağa geldiklerinde çöp kamyonu sol sinyalle bir yöne, eski dost sağ sinyalle diğer yöne

basar gider...



Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...