6 Ekim 2016 Perşembe

Verim.

Zamanı verimli kullanmak. Bu cümlenin gereğini layıkıyla yerine getirebilmek zor. Ancak bu zor amaca ne kadar yakınlaşılırsa o kadar iyi. İnsan maddi ve manevi yönleri olan bir varlık.Manevi yönden zaafa düştüğünde maddi kuvvetini kamil anlamında kullanamamaya başlıyor. Sünepeleşiyor, bezginleşip bitkinleşiyor.Ya da başka bir ifade ile miskinleşiyor.
O nedenle manevi yönünü kuvvetlendirmeli ki maddi yönü de buna bağlı olarak kuvvetlensin.
Hayatta başarı  kazanabilmek için manevi olarak güçlenmek zorunludur. 
Yeni ifadeyle içsel itki, eskilerin deyimiyle manevi tahrik insan denen varlığın bedenini ve beynini daha verimli kullanmasına sebep oluyor.
Çanakkale Savaşında Koca Yusuf'un koca top mermisini kaldırması gibi, Edison'un ampulü bulurken yılmadan başarıncaya kadar çalışması gibi...Ve akla gelmeyen nice örnekler...

Günlerin Getirdiği

 İki Eylülden bu yana  yazmadığımı fark ettim.
Yazmak için gereken eşref saati bekleyeyim derken unutup gittim bloğun satırlarını. Bu arada her saniye değişen dünyada ve dünyamda neler olmadı ki.
Çok şükür, 2 Ekim 23.00 sıraları ta dünyanın öbür ucundan kızım geldi, sağ salim. Onun sevinci neşesi yanında diğer olumsuzlukları boş veriyorum. Dünyada her şeyimizin dört dörtlük olması için mücadele etmeye, problemlerle uğraşmaya, ya da eldekilerin kaybetme riski ve korkusuyla pasifliğimi analiz etmeye boş veriyorum.
Allah'ın izniyle bizde var olan, bizlere bahşedilen nice nimetleri fark edip şükretmek varken, neden olmayanlar için üzülüyoruz ki. Olmamasında da vardır bir Hikmet deyip es geçebilmeliyiz.
Okullar açıldı küçük oğlan lise ikiye yani 10 sınıfa başladı. Geçen hafta İzmir'deki bir maçta bileğini incitmiş sağ kolu alçılı alçılı dolaşıp duruyor.
Yine 10 gün kadar önce büyük oğlum da dershaneye başladı. Hareketlerinde bir heyecan, yeniden başlamanın tatlı güzel bir telaşı var. Başarma azim ve gayreti içinde görüyorum. belki birkaç küçük aksaklık olabilir. Aşar gider, neleri aşmadı ki. Her şeye rağmen amacına kilitlenip başarıya ulaşacağını düşünüyorum ve güveniyorum. İnşallah her üçü de muvaffak olacaklar.
Biz de, anne baba olarak her üçüne elimizden gelen desteği veriyoruz. Her ne kadar bazen isteklerini tam karşılayamasak da, elimizdeki imkanların durumunu ve böyle olmasının sebeplerini izah ederek ikna etmeye çalışıyoruz.
Dünyada her şey bizim isteklerimize göre ilerlemiyor. Bazen yeni bir gelişme için imkanlarımızı riske atabiliyorken, bazen de var olan dengeyi koruma refleksiyle isteklerimizi gelecekteki beklentilere göre sıraya alıyoruz. Bu da hemen sonuç almak ve amaca hemen ulaşmak düşüncesinde olanlarda kırılganlıklara sebep oluyor. Doğal olarak ana sebep, imkan/istek dengesine her birimizin farklı bakmasıdır. Sorunun çözümü birbirimizin isteklerini yeni bir noktada, yeni bir denge kurarak karşılayabilirsek bulunabilir. Çözüm birbirimize imkanlarımızı, amaçlarımızı ve korkularımızı iyice anlatabilmekle açık iletişimle bağlantılı diye düşünüyorum.
Hayat akıp gidiyor üzülsek sıkılsak, boşversek de... Akıp giden zaman içinde sadece kayda geçen eylemlerimizin sorumluluğu omuzlarımızda bir klasör yükü olarak dolaşıyor ömrümüzün sonuna dek.
Eğer eylemlerimiz pozitif , insani ve maddi çevremize yararlı eylemlerse bu klasör yükünü taşımak mutlu bir haberi, müjdeyi taşımak gibi yormuyor insanı. Işıltılar içinde güzel bir yolda ilerliyormuş hissiyle yürüyorsun... 
Eğer omuzundaki klasör negatif eylemlerle doluysa, sanki ağır, pis kokulu kirli, ayıplarla dolu bir çuvalı omuzlarında istemeyerek taşımaya çalışıyor, sürüklüyor gibisindir. Bataklık, karanlık gizli korkularla dolu bir yolda   bir gizli yer bulup atmak istersin ya öyle bir şey... 
Fakat,o pis çuvaldan ve yoldan  gerçekten tam anlamıyla kurtulmak istersen onun da kolaylıkları var... Sadece pozitif eylemlerle dolu klasörleri taşıyanların yoluna girmeye  niyetlendikten ve son kararını verdikten sonra, iç dünyanı arındırıp kolayca geçebilirsin.
En güzeli; bir şekilde kafamızın önemli bir bölümünü olumlu ya da olumsuz olarak  işgal eden o klasör çuvalından unutarak kurtulmak ve hiç bir şey yokmuş gibi sıfırdan pozitif bir sayfa açarak başlamak... 

Her sabah dünya yeniden kurulur, her sabah taze bir başlangıçtır. 

Her şey sende başlar ve sende biter.
İşte böyle, mevzuya nereden girdik nereden çıktık,

Yine iç hesaplaşmalarımın dışavurumunu paylaştım gayri ihtiyari olarak.

2 Eylül 2016 Cuma

Yaz sonu bitkinliği

(İşyerinde arkadaş uyardı.-Abi ne zamandır blog sayfasına yazmıyorsun! Ben de uyarısını dikkate almak zorunda hissettim. Ne yazayım diye düşünürken başlayıverdim hayırlısıyla...)
. . .
Ağustos sıcakları da geçip gidiyor. Havada, sıcaklardan yorgun düşmüş yellerin ılık serinliği dolaşıyor. Bazen benim, bazen senin bağrına hafif ferahlıklar bırakıp, başka taraflara doğru usulca geçip gidiyor.
Ama, sadece havada değil, ağaçlarda da sıcaklarla mücadele etmenin yıpranmışlığı, yerlere dökülmeye başlayan sararmış yapraklarla kendini belli ediyor.
Hepimizin üzerinde bir bitkinlik var. Gerçekten de sıcaktan serine geçmek ilk  anda insanı bitkinleştiriyor. Vücut kimyası  yani hormonlarımız kendini hemen adapte edemiyor sonbahara.
Ancak hayat devam ediyor. Bizi yıpratan sıcakların meyvelerin olgunlaşmasına vesile olduğunu, sıcakların sonunda bereketli hasatların beklediğini de unutmamalıyız.
Ağustos ortasından itibaren ovanın yüzünde bağcıların telaşını sadece o işlerle irtibatı olanlar bilir. Bizim gibi şehrin mutena mevkilerinde klima gölgelerinde çalışan hazırcılar ve onların cevresinde geçinip dünyadan bi haber evlad-ı iyali değil.
Önceki zamanlarda şehir ova ile çok daha bağlantılı idi. Bağbozumu, pamuk hasatı ve tütün zamanı bilinirdi. Toprakla uğraşanların dertleri ve telaşları şehirde yaşayan insanları etkilerdi. Esnafı, çerçisi, manifaturacısı, bakkalı,kuyumcusu bilirdi."Üzüm veresiye, tütün veresiye" leri ve tütün taban fiyatının kaç olduğunu,  borsayı kuru üzümü. Traktör kasalarında ovaya giden üzüm kesicilerini, pamuk toplayıcılarını, dayıbaşıları unuttu yeni nesil... Şehir sanayileştikçe bunlar geride kaldı.
Artık çeyizine  eşya alacak parayı biriktirmek için,  traktör kasalarında elinde yiyecek çıkını ile kasa kenarına büzülmüş beyaz yaşmaklı, güleryüzlü genç kızları göremezsiniz. O kızlar evlendi, çoluk çocuğa karıştı ve şimdi çocukları, -yine bir kısmını başları yaşmaklı da olsa- yüzleri yorgun ve karamsar, otobüs duraklarında kendisini fabrikaya götürecek servis araçlarını bekliyorlar.
Onlar sabahın köründe servis otobüslerine binerken yolun karşı tarafında da yarım saat sonra yine yüzleri yorgun ve bitkin vardiyadan çıkmış servisten inenleri görürsünüz.

Köyler kasabalar ve ovalarda yaşanılanlar onlar için sadece annelerinden çocuklarına anlatılan hatıralar yumağıdır artık...(02 Eylül 2016-16.20)

22 Ağustos 2016 Pazartesi

Karanlık kuyulardan Aydınlık Kıyılara Doğru

İnsan her yeni gün olumsuz haberler duymaktan dolayı ne televizyon, ne internet haber veren hiçbir kaynağı görmek istemiyor. Sıkıntılar üzüntüler ülkede yaşayan bireyleri kaygıların derin kuyularına düşürüyor. İnşallah tez zamanda elem ve kaygılarla dolu derin kuyulardan, umut neşe, barış ve huzur dolu aydınlık kıyılara ulaşılır. 
Düşman zihnen ve bedenen felç etmeye uğraşıyor. Ülkede yaşayanlanları atalet içinde pasif olmasını olayları uzaktan seyretmesini ya da kendi istediği eylemleri yapması için farklı yönlerden manupule etmeye çalışıyor. Asimetrik savaş yaşanıyor.Düşman net olarak ortada görülmüyor. Sadece birilerinin düşmanın çıkarlarına hizmet eden eylemleri ile varlığı anlaşılıyor. Yeni savaş biçimi bu,  Ülkenin nadide kurumlarının bir an evvel yeni savaş çeşitlerine göre mücadele edecek bir yapıda düzenlenmesi gerekmektedir. Sadece güvenlik kuvvetleri açısından değil stratejik öneme sahip diğer devlet kurumlarının da buna dahil edilmesi şarttır. Haberlerde anlatılan acı olaylardan çıkarılan sonuç bu. 
Doğal olarak düşman  düşmanlığın yapacaktır. Doğal olmayan savunma reflekslerinin dumura uğramasıdır. Bir an önce  gaflet uykusundan uyanarak devletin ve milletin varlığını tehdit eden şer odaklarına / ocaklarına karşı yapılması elzem olanı yapabilmektir. 
Allah memleketin dirliği ve birliği için gayret gösterenlere yardım etsin. Güç, kuvvet versin.

18 Ağustos 2016 Perşembe

Ne olacak bu memleketin hali.

      Ülkenin batısında yaşayan bizler, sadece gelen haberlerden izlediğimiz doğudaki terör olaylarına üzülüp kahroluyoruz.Kendi aramızda,dost sohbetlerinde üzüntümüzün belirten ifadeler kullanıyoruz. Vatandaşlar olarak gerçekten, samimiyetle her hangi bir art niyet taşımadan içimizden geçenler bunlar. 
     Ancak yeterli mi ? Bir kötülük gördüğünde eliyle düzeltmeye çalışmak, güç yetmezse diliyle yanlışı ifade ederek düzeltilmesine destek olmak , o da olmazsa kalbiyle buğzetmek (Ki imanın en zayıf noktası budur.) Peygamber tavsiyesidir.  
   Ülke günden güne karanlık bir kaosun, bir girdabın içine sürükleniyor. İçimiz, ruhumuz durgunlaşarak, bezgince izliyoruz -film izleyen bir seyirci gibi- olan biteni. 
     "Devlet,organize olmuş toplulukların,milletlerin  ideallerinin iradesini temsil eder" diye tanımlar devleti bir düşünür. Atalarımız "ya devlet başa ya kuzgun leşe" demişler. Yine " besle kargayı oysun gözünü" ata sözünü de söylemişler.
   Devletimizin başında bulunanların akıllıca düşünüp hızlı, etkin, acil çözümler ve tedbirleri uygulamaya koymaları gerekiyor. 

    Bizler, Anadolu coğrafyasının batı ucunda yaşayan Türk milletinin fertleri olarak neler yapmalıyız?

    Dünyanın egemenleri, emperyal çıkarlarına engel olduklarını düşündükleri ülkelerle aklın mantığın almadığı yöntemlerle -istediklerini kabul ettirinceye kadar - mücadele ederler.
Saldırı altındaki ülkenin idarecileri -eğer sağduyularını kaybederlerse- ülke adına yararlı yaptıklarına inandıkları bir kısım eylemin aslında düşmana yaradığını farketmeyebilirler.
     Bu gibi zamanlarda düşmana karşı birleşerek ortak akılla, iştişare ile düşünce üreterek, akılcı eylemlerle soğukkanlı ama hızlı ve etkin bir şekilde mücadele edilmelidir. "Mevzu Vatansa Gerisi Teferruattır" sözünü düstur alarak kişisel ya da politik kavgaları bir yana bırakmalıdır.
Etrafımızda son yirmi yıllık sosyal, siyasal ve askeri olaylara baktığımızda, düşmanın kendi amaçları için  kullandığı insanlarla teslim aldığı ülkelerin nasıl bir acı, yıkım  ve kaos ortamında bulunduklarına hep beraber şahidiz.
   Irak'ta bir zengin ile bir fakirin huzursuzluk ve endişesini düşünün,Bir memlekette huzur kalmadığında ne zenginliğin ne paranın ne de malın mülkün anlamı kalıyor. Huzursuz Irak'ta zengin bir insan olmak mı? Huzurlu bir Irak'ta bir fakir olmak mı? Burada ülke ismini değiştirebilirsiniz. Eskiler "Allah dirlik ve düzenimizi bozmasın" derken bunu kastediyorlardı.
    Düşman keşke her zaman mertçe topuyla tüfeğiyle karşımıza çıkabilecek cesareti gösterebilse. Binlerce yıldan bu yana doğuda Çin sınırında, batıda Viyana önlerine kadar ve Kore ve Kıbrıs dahil ne zaman karşımıza çıksa dersini almıştır. O nedenle dersini aldığından başka  yöntemlerle işini gördürmektedir. Vatandaşlarımızın içindeki iyiniyetleri, inancı,imanı manupüle ederek, niyetlerini örterek kandırmaktadır. Bazen din kisvesi altında, bazen ırk, bazen mezhep çatışması bahaneleriyle birliğimizi beraberliğimizi kardeşliğimizi hedef almaktadır. Mertçe değil, kalleşçe devam eden örtülü bir savaşın göbeğindeyiz.
   Ümitliyiz, nice sıkıntıları aşmış Yüce Türk Milleti bu günleri de Allah'ın izniyle, evlatlarının fedakarlıkları ve ferasetiyle aşacaktır.













17 Ağustos 2016 Çarşamba

Gerçeğin Sadık Bekçisi Olmak.

Bugün odatv internet sitesinde emekli Tümgeneral Ahmet Yavuz'un Cumhurbaşkanımıza yazdığı bir açık mektup vardı.Okudum. Açık mektubunda gündeme dair tecrübelerini, önerilerini ve isteklerini iletiyordu. 15 Temmuz darbe girişimi sonrası emekli bir komutanın düşüncelerinin ilgili makamlarca önemseneceği kanaatindeyim. Mektubun içindeki aşağıdaki  cümle dikkatimi çekti;
"Her dediğinize “evet” diyen ve size ve ülkenin geleceğine zerrece katkısı olmadığı açığa çıkmış bazı danışmanlarınızı da etrafınızdan uzaklaştırmanızı, gerçeğin sadık bekçilerine çevrenizde yer vermenizi bekliyoruz."
Özellikle  "Gerçeğin sadık bekçisi olmak" kelimesi keşke herbirimizce uygulanabilse.O zaman ülkenin bir çok sorununun düzeleceğine inanıyorum.
Yani araştırmaları ve deneyimleriyle doğruluğunu test edip kanıtladığı fikirlerinden taviz vermeden,eğilip bükülmeden duran mert insanlara ihtiyacımız var. Her rüzgarda fırıldak gibi dönmeyen,baskı karşısında fikirlerinin haklılığını söylemekten vazgeçmeden bekleyenler lazım memleketimize.

15 Ağustos 2016 Pazartesi

Altıncı Yıl

Blogda ilk yazıyı 8 Temmuz 2011 tarihinde yazmışım.Bu gün ise 15.Ağustos 2016.Aradan geçen zaman içinde hayatımda bir çok şey değişti.Gelişti...
Öncelikle, aynaya baktığımda 2011 deki ben değilim gördüğüm. Çevremde nice yakınlarım gitgide eksiliyor.Kimi ebedi hayata yolcu oluyor, bazısı da uzaklara göçüyor. Ancak hep aynı yerlerde gezip dolaştığımdan değişenleri farkedemiyorum. Çünkü değişim denilen şey bir anda oluşmuyor. Eskilerin deyimiyle tedricen -yani yavaş yavaş - oluşuyor. Değişim aniden olursa zihninde yer ediyor insanın.
Öyle işte, öylesine ...
Sonra eskisi gibi yeniliklere hevesim kalmadığını,dolabımdaki eşyaların yıllar içinde fazla değişmediğini farkediyorum. "Şu ayakkabı alalı beş yıl olmuş, şu ceketi alalı onüç yıl olmuş" diyorum kendi kendime...
Sonra evden eskisi kadar sık ve heyecanlı çıkmadığımı, günden güne daha durgunlaştığımı hissediyorum.

12 Ağustos 2016 Cuma

San antonio texas 2 / Mankurt

Sonunda o gün geldi.
Biraz buruk biraz üzüntü serpilmiş bir akşam vakti kızımı,arkadaşını ve büyük oğlumu uğurladık İstanbul'a gitmek üzere İzmir'den.
Büyük oğlum İstanbul Yeşilköy'de kalacak okuluna gidecek, Kızım ve Arkadaşı ise başka bir uçakla önce Paris'e ,oradan da Houston şehrine uçacaklar.
Yolculuk esnasında sağlıklı haberleşemedik. Ara ara mesajlar gönderdiler. En son Houston'a indiklerini üç buçuk saatlik bir karayolu yolculuğu yaptıklarını yaklaşık kırkbeş dk sonra San Antonia ya ulaşacaklarını ifade etti.

...

Zaman geçti. 
Şu an 12 ağustos 2016 yaklaşık iki aylık süre zarfında memlekette neler oldu neler bitti, neler geçti.
Başlıbaşına acı bir olay 15.Temmuz'u yaşadık. İnanamadık köprüye yerleşen tanklara ve halkına silah doğrultan askerlere ve ateş eden ve cana kıyan... 
Nasıl bir cinnettir bu. 
Dualı peygamber ocağını bu hale sokanlara lanet olsun.!  Helikopterlerle  güvenlik güçlerimizin üzerlerine, binalarına takır takır mermi atan hainlere ve onları bu hale -mankurt haline- getirenlere lanet olsun.
Ve yaklaşık 27 gün geçmesine rağmen hatırladıkça kelimelerin yetersiz kaldığı bir sıkıntıya duçar oluyorum. Gerçekten ya dar kelime dağarcığımın etkisi, ya da bu laneti bir insan olarak nasıl yapabildiklerine hala anlam verememem. 
İnşallah gereken dersleri, lüzum eden tedbirleri alıp böyle bir acıyı bir daha yaşamayız.
Yapılacak olan adaletle, akılla, bilimle ve 5000 yıllık tecrübe ile devlet idaresini yeniden düzene sokmak...
"Tedbir iyidir ama güvenmemek daha iyidir" demiş bir düşünür...

Saat 15.25 yazısı.27.06.2016

Yarı uykulu gözlerle bakıp duruyorum ekrana. Nedenini tam çözemediğim bir bezginlik içindeyim. Oruç mu, uykusuzluk mu, atalet mi,motivasyonsuzluk mu? Bir şeyler yazarak ataleti yenmek için uğraşmaya başladım. İnşallah hayırlı bir sonucunu görürüz. Günler gelip geçiyor. Ben ise yol kenarından geçen günlere bakıyorum. Günün içindeyim ama sanki dışarıdan seyrediyorum. Kendi tekdüzeliğimi, yeknesaklığımı. Konuşmak da gelmiyor içimden. Bazen etrafımdakileri de kırdığım oluyor. Bu durum yaşla ilgili sanırım. Andropoz kelimesi. Tip 2 diyabet rahatsızlığı ile birlikte androjen hormonlarının azalması bitkinlik, bezginlik, sinirlilik yapıyor olabilir. Bezginliklerimin sebebini buldum mu?

Şehirde dün ikindiden sonra hava kapanmaya bulutlanmaya başladı.Bu sabah hava yine bulutluydu.Yaz aylarına denk gelen Ramazan günlerinde havanın serinlemesi oruç tutanların rahatlamasını sağlıyor. Şehirde imkanı olanların evlerindeki klimalar gürül çalışıyor. Ne gecenin sessizliği,ne sabahın sükuneti kaldı. İçeride serinlik, dışarıda gürültü... Kliması olmayanlar serinlemek için pencerelerini açıyorlar. Klimaların gürültüsü odalara giriyor. Uyumaya çalışanların kulaklarında yan komşudaki dış klima ünitelerinin odayı serinletmek için asenkron motorların pompa ve pervane çevirirken ortaya çıkan mekanik seslerini dinlemek mecburiyetinde kalıyorlar. 
Yani apartman,elektrik,teknoloji ,kolaylık, konfor ve huzursuzluk. Birileri rahata ererken diğerleri sıkılıyor. Otopark, yoğunluk, sıkışıklık, huzursuzluk. Çarpık kentleşme, şehirleri bırakıp köylere mi kaçmalı...İmkan bulursan yap.

...Yine takıldım.Ne yazayım ki diye düşünmeye başladım. Konular bulmak, yazmak mecburiyetin deymişim gibi uğraşıyorum. Bu çabaların insana yararı olabilir. Klavyeye bakmak beyninden geçenleri klavye üzerinden bilgisayarın ekranına ve hafızasına aktarıvermek. 

Mümin Sekman'ın Ataleti yenmek kitabını okuyorum. Şu anda bilgisayarda kendimi zorlamamın sebebi de bu.İçimden gelen boş ver bırak akışına  iç sözlerinin akıntısına direnmeye çalışıyorum. Başaracağım. İçimden bana seslenen olumsuz fısıltıları, az duyan sol kulağıma aktaracağım ki duymayayım. Sağ kulağımda ise fısıltısını arasıra duyduğum güzel sözlerin artması için beynimin bu sözleri söyleten nöronlarını uyandırağım, iç benliğimdeki olumlu sesleri teşvik edeceğim.

İlk Işık

İnsan sabah uyanıp şöyle bir  çevresine bakıp da  -güneşin ilk ışıklarının dünyaya sunduğu güzellikleri fark ettiğinde-  içinde umutlar, sevinçler pır pır etmeye başlıyor.
Sabahın  insan hayatında önemli bir yeri var. Hayatın zorlu mücadelesine umutla başlayabileceği manevi kuvveti topluyor.
Güneşin ilk ışıkları doğu dağlarının zirvelerinden göründüğünde, ilk ziyalar vurduğunda bulunduğunuz yana, dünyanın canlandığı hissedilir.
Şafaktan sonra hava aydınlandıkça kuş cıvıltıları gitgide artmaya başlar.
Bir sükunet vardır ortamda, dinlenmiş, uykusunu almış insanların sakin yürüyüşleri, mutlu gülümsemeleri, neşeli konuşmaları...
Havanın aydınlığı arttıkça gürültüler de yavaş yavaş artmaya başlar.
Uzak dağların doruklarında, gri kayalardan yansıyan ilk ışıklar, biraz aşağıda sabah sislerinin arasında nazlı nazlı sallanan uzun çamların tepeleri belli belirsiz fark edilir.
Daha da aşağılarda sararmış kırların, bodur ağaçların batıya doğru uzanmış gölgeleri görünür.
İlk ışıklar herbirini ayrı ayrı aydınlatır, artmaya başlayan ısısıyla gecenin serinliğini unutmalarını sağlar...
Gecenin sonunda, ilk aydınlığın işareti göründüğünde, gecenin derdini çekenler için -diğer geceye kadar- tasaların bittiğini anlatır  ufuktan ta uzaklardan ancak ulaşan ilk ışık pırıltısı ...

11 Ağustos 2016 Perşembe

Köprüler

Köprüler vardır yolları birbirine bağlayan,
Yolları bağlayan bir uzun köprü,uzak gönülleri de birbirine bağlar.Küçük köprüler de vardır,yakın görülen ama birleşemeyen yolları ve gönülleri birbirine bağlayan.
Köprünün uzunluğu,geçtiği suyun genişliğine bağlıdır. Ve bu tür uzun köprüler uzun emeklerin,çabaların sonucunda iki yakayı birleştirirler. İşte bazen uzak ve birbirinden ayrı gönülleri birleştirmek için de benzer  çabayı  göstermek gerekir.
Kısa köprüler,bazen derin uçurumların,  dibi görünmeyen yarıkların üzerinden iki yakayı bağlarlar.Ve bu köprüleri yaparken oluşacak bir hata köprü inşasında çalışan kişinin / kişlerin derin uçurumlara düşmesine hayatını kaybetmesine yol açar.
Bazı gönüllerin arasında da derin ayrılıklar vardır. En küçük bir hata gönül köprüsünü yapmaya uğraşanın hayatını etkiler.
Yunus Emre ne demiş." Gönüller yapmaya geldim." Çevresindeki insanlarla "köprüleri atmış" kişiler vardır. Kendi kabuğunda herşeye ve herkese uzak kalan, şüpheyle bakan. İşte gönül köprüsü ustaları bu insanların köprülerini tamir etmeye uğraşırlar.
Anadolu bozkırlarının yanık sesi, Rahmetli Neşat ERTAŞ'ta "Köprüden geçti gelin,saç bağı düştü gelin" diye bahseder köprülerden. İçinde hüznün ve özlemin sarmal olduğu bir türküdür bu. Yurdundan, yuvasından uzaklarda gurbetin bitmez derinliklerinde ekmek peşinde koşan,  sıla hasretiyle boğazları düğümlenen bozkır çocuklarının bir isyanını mı terennüm etmekte acaba diye düşündüğüm de olmuştur.
"Malabadi Köprüsü burda başladı bitti şu garibin öyküsü" diye Selçuk Alagüz 1970 yıllarda söylediği bir parça da aklımda kalmış.

Yine fethin coşkusunu veya işgalin hüznünü bağrında saklayan köprüler de vardır. Bence İvo Andriç'in "Drina Köprüsü" romanı köprü konusunda bir başyapıttır.

Şehirlerin kaderini etkileyen nehirlerin şehirlerle nişan yüzüğü gibidir köprüler.  Birbirlerine birleştirir. O yaka ile bu yakayı. 
Her şehrin geçmişten günümüze kadar gelen tarihinde köprülerle ilgili nice acılar, hüzünler, mutluluklar saklıdır. Bazen nehre düşen birine ağıttır, (Şu Fırat'ın suyu akar derindir) Bazen fetih alaylarının davullarla zurnalarla karşılandığı bir duraktır.

Manisa'dan Saruhanlı'ya  doğru giden İzmir İstanbul karayolunun hemen Manisa çıkışında Gediz nehri üzerinde bir demir köprü vardı. Trafiğin az olduğu yıllar boyunca kullanıldı. Yol dar gelmeye başladığında yanına yeni büyük bir beton köprü yapıldı. Fakat eski dar ve alçak  demir köprü de yerinde duruyordu.
Batı Anadolunun İç Anadoluya sınır olduğu yüce dağların başındaki karlar, baharda erimeye başladığında ya da günlerce süren yağmurlardan sonra, önce dereler kabarır. Ardından Gediz Nehri ile  köprünün hemen yanında nehirle birleşen Kemalpaşa dağlarının sularını getiren Nif çayı da yavaş yavaş yükselmeye başlardı. Önce alçakta olan eski  demir köprü tasan sulara teslim olur, ardından su seviyesi yeni beton köprünün hizasına kadar gelirdi. Yoldan köprüden  gelip geçenlerde geçiş anında bir kalp çarpıntısı olurdu. Hızla akan kabarık suyun gücü bir kısım insanları heyecana garkederdi. Hamile kadınların mümkünse biraz daha beklemesini salık verirdi güngörmüş ihtiyarlar. Ne olur ne olmaz derlerdi. Hamile olana fazla heyecan gerekmez.
 Her iki tarafta işlerinden dolayı köprüden yararlanmak zorunda olanlar endişelenir."Gediz yine taşar bu gidişle" diye bağlarına bahçelerine köprüden geçerek gidecek olanları bir tedirginlik sarardı. 
Manisa'nın Karaköy kahvelerinde sobanın etrafına,  ellerinde yiyecek çıkınlarıyla oturmuş bağcılar, budakçılar gelecek at arabasını/aracı beklerken böyle konuşurlardı. Çünkü Gediz taşmışsa işe gidemeyecek ve yevmiyelerinden olacaklardı.
Her ne kadar korkarlarsa korksunlar sonunda korktukları başlarına gelirdi. Bir sabah uyandıklarında köprünün sular altında kaldığını karşıya geçilemeyeceğini görürler ve çaresizce beklemeye başlarlardı. Bu bazen dört bazen altı yedi günü bulurdu. Sadece köprü değil nehrin kenarındaki bağları ovanın çukur (su seviyesine yakın) yerlerini de su basardı. Belli bir süre şehrin gündemi bu olurdu. Bir kısım genç ve dinç meraklılar üşenmeden Ulucami ve daha yukarılardan ovaya bakar ve durumu Karaköy kahvelerinde bekleyen ihtiyar bağcılarla paylaşırlardı. Akşam yeni gelen bilgilerle yeni muhabbetler kurulur, eski bağcılar yine eski zamanlardan kalmış hatıralarını paylaşırlardı.
Günler sonra konu unutulmaya, normalleşmeye başladığı bir sabah "sular çekildi" haberleri doluşurdu kahvelere.Gençlerde bir telaş.  Babalarına gelirler " hadi baba atı arabayı hazırlayalım, ovaya gidelim" derlerdi. Babalar ya da ihtiyarlar hiç istiflerini bozmazlar,"sakin ol oğlum ovaya bir haftadan evvel inilmez, arabaları batırırız, bağların arasında çamurdan dolaşamayız,biraz daha beklemeliyiz" diyerek onları sakinleştirirlerdi. 
Bir yaz günü ikindi sonrası arkadaşlarla istasyondan demir köprüye kadar yürümüş ve aşağıda suya girenleri seyrediyorduk. O sırada At arabasıyla bağından gelen ihtiyar bir amcanın  köprüden geçerken hayıflandığını,kendi kendine söylendiğini kızdığını  farkettim. Başını kızgınlıkla sallayarak "Hala bu demir köprüyü kullanıyoruz,yuh olsun bize" dedi...
Soramadım neden böyle dediğini,yolun darlığına kızdığını düşündüm.

(GEDİZ HAVZASINDA TARİHİ KÖPRÜLER VE FONKSİYONEL ÖZELLİKLERİ Historical Bridges in the Gediz Basin and Their Functional Features Doç. Dr. Mehmet Akif CEYLAN*
http://e-dergi.atauni.edu.tr/ataunidcd/article/viewFile/1021007375/1021006613)










Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...