15 Ağustos 2016 Pazartesi

Altıncı Yıl

Blogda ilk yazıyı 8 Temmuz 2011 tarihinde yazmışım.Bu gün ise 15.Ağustos 2016.Aradan geçen zaman içinde hayatımda bir çok şey değişti.Gelişti...
Öncelikle, aynaya baktığımda 2011 deki ben değilim gördüğüm. Çevremde nice yakınlarım gitgide eksiliyor.Kimi ebedi hayata yolcu oluyor, bazısı da uzaklara göçüyor. Ancak hep aynı yerlerde gezip dolaştığımdan değişenleri farkedemiyorum. Çünkü değişim denilen şey bir anda oluşmuyor. Eskilerin deyimiyle tedricen -yani yavaş yavaş - oluşuyor. Değişim aniden olursa zihninde yer ediyor insanın.
Öyle işte, öylesine ...
Sonra eskisi gibi yeniliklere hevesim kalmadığını,dolabımdaki eşyaların yıllar içinde fazla değişmediğini farkediyorum. "Şu ayakkabı alalı beş yıl olmuş, şu ceketi alalı onüç yıl olmuş" diyorum kendi kendime...
Sonra evden eskisi kadar sık ve heyecanlı çıkmadığımı, günden güne daha durgunlaştığımı hissediyorum.

12 Ağustos 2016 Cuma

San antonio texas 2 / Mankurt

Sonunda o gün geldi.
Biraz buruk biraz üzüntü serpilmiş bir akşam vakti kızımı,arkadaşını ve büyük oğlumu uğurladık İstanbul'a gitmek üzere İzmir'den.
Büyük oğlum İstanbul Yeşilköy'de kalacak okuluna gidecek, Kızım ve Arkadaşı ise başka bir uçakla önce Paris'e ,oradan da Houston şehrine uçacaklar.
Yolculuk esnasında sağlıklı haberleşemedik. Ara ara mesajlar gönderdiler. En son Houston'a indiklerini üç buçuk saatlik bir karayolu yolculuğu yaptıklarını yaklaşık kırkbeş dk sonra San Antonia ya ulaşacaklarını ifade etti.

...

Zaman geçti. 
Şu an 12 ağustos 2016 yaklaşık iki aylık süre zarfında memlekette neler oldu neler bitti, neler geçti.
Başlıbaşına acı bir olay 15.Temmuz'u yaşadık. İnanamadık köprüye yerleşen tanklara ve halkına silah doğrultan askerlere ve ateş eden ve cana kıyan... 
Nasıl bir cinnettir bu. 
Dualı peygamber ocağını bu hale sokanlara lanet olsun.!  Helikopterlerle  güvenlik güçlerimizin üzerlerine, binalarına takır takır mermi atan hainlere ve onları bu hale -mankurt haline- getirenlere lanet olsun.
Ve yaklaşık 27 gün geçmesine rağmen hatırladıkça kelimelerin yetersiz kaldığı bir sıkıntıya duçar oluyorum. Gerçekten ya dar kelime dağarcığımın etkisi, ya da bu laneti bir insan olarak nasıl yapabildiklerine hala anlam verememem. 
İnşallah gereken dersleri, lüzum eden tedbirleri alıp böyle bir acıyı bir daha yaşamayız.
Yapılacak olan adaletle, akılla, bilimle ve 5000 yıllık tecrübe ile devlet idaresini yeniden düzene sokmak...
"Tedbir iyidir ama güvenmemek daha iyidir" demiş bir düşünür...

Saat 15.25 yazısı.27.06.2016

Yarı uykulu gözlerle bakıp duruyorum ekrana. Nedenini tam çözemediğim bir bezginlik içindeyim. Oruç mu, uykusuzluk mu, atalet mi,motivasyonsuzluk mu? Bir şeyler yazarak ataleti yenmek için uğraşmaya başladım. İnşallah hayırlı bir sonucunu görürüz. Günler gelip geçiyor. Ben ise yol kenarından geçen günlere bakıyorum. Günün içindeyim ama sanki dışarıdan seyrediyorum. Kendi tekdüzeliğimi, yeknesaklığımı. Konuşmak da gelmiyor içimden. Bazen etrafımdakileri de kırdığım oluyor. Bu durum yaşla ilgili sanırım. Andropoz kelimesi. Tip 2 diyabet rahatsızlığı ile birlikte androjen hormonlarının azalması bitkinlik, bezginlik, sinirlilik yapıyor olabilir. Bezginliklerimin sebebini buldum mu?

Şehirde dün ikindiden sonra hava kapanmaya bulutlanmaya başladı.Bu sabah hava yine bulutluydu.Yaz aylarına denk gelen Ramazan günlerinde havanın serinlemesi oruç tutanların rahatlamasını sağlıyor. Şehirde imkanı olanların evlerindeki klimalar gürül çalışıyor. Ne gecenin sessizliği,ne sabahın sükuneti kaldı. İçeride serinlik, dışarıda gürültü... Kliması olmayanlar serinlemek için pencerelerini açıyorlar. Klimaların gürültüsü odalara giriyor. Uyumaya çalışanların kulaklarında yan komşudaki dış klima ünitelerinin odayı serinletmek için asenkron motorların pompa ve pervane çevirirken ortaya çıkan mekanik seslerini dinlemek mecburiyetinde kalıyorlar. 
Yani apartman,elektrik,teknoloji ,kolaylık, konfor ve huzursuzluk. Birileri rahata ererken diğerleri sıkılıyor. Otopark, yoğunluk, sıkışıklık, huzursuzluk. Çarpık kentleşme, şehirleri bırakıp köylere mi kaçmalı...İmkan bulursan yap.

...Yine takıldım.Ne yazayım ki diye düşünmeye başladım. Konular bulmak, yazmak mecburiyetin deymişim gibi uğraşıyorum. Bu çabaların insana yararı olabilir. Klavyeye bakmak beyninden geçenleri klavye üzerinden bilgisayarın ekranına ve hafızasına aktarıvermek. 

Mümin Sekman'ın Ataleti yenmek kitabını okuyorum. Şu anda bilgisayarda kendimi zorlamamın sebebi de bu.İçimden gelen boş ver bırak akışına  iç sözlerinin akıntısına direnmeye çalışıyorum. Başaracağım. İçimden bana seslenen olumsuz fısıltıları, az duyan sol kulağıma aktaracağım ki duymayayım. Sağ kulağımda ise fısıltısını arasıra duyduğum güzel sözlerin artması için beynimin bu sözleri söyleten nöronlarını uyandırağım, iç benliğimdeki olumlu sesleri teşvik edeceğim.

İlk Işık

İnsan sabah uyanıp şöyle bir  çevresine bakıp da  -güneşin ilk ışıklarının dünyaya sunduğu güzellikleri fark ettiğinde-  içinde umutlar, sevinçler pır pır etmeye başlıyor.
Sabahın  insan hayatında önemli bir yeri var. Hayatın zorlu mücadelesine umutla başlayabileceği manevi kuvveti topluyor.
Güneşin ilk ışıkları doğu dağlarının zirvelerinden göründüğünde, ilk ziyalar vurduğunda bulunduğunuz yana, dünyanın canlandığı hissedilir.
Şafaktan sonra hava aydınlandıkça kuş cıvıltıları gitgide artmaya başlar.
Bir sükunet vardır ortamda, dinlenmiş, uykusunu almış insanların sakin yürüyüşleri, mutlu gülümsemeleri, neşeli konuşmaları...
Havanın aydınlığı arttıkça gürültüler de yavaş yavaş artmaya başlar.
Uzak dağların doruklarında, gri kayalardan yansıyan ilk ışıklar, biraz aşağıda sabah sislerinin arasında nazlı nazlı sallanan uzun çamların tepeleri belli belirsiz fark edilir.
Daha da aşağılarda sararmış kırların, bodur ağaçların batıya doğru uzanmış gölgeleri görünür.
İlk ışıklar herbirini ayrı ayrı aydınlatır, artmaya başlayan ısısıyla gecenin serinliğini unutmalarını sağlar...
Gecenin sonunda, ilk aydınlığın işareti göründüğünde, gecenin derdini çekenler için -diğer geceye kadar- tasaların bittiğini anlatır  ufuktan ta uzaklardan ancak ulaşan ilk ışık pırıltısı ...

11 Ağustos 2016 Perşembe

Köprüler

Köprüler vardır yolları birbirine bağlayan,
Yolları bağlayan bir uzun köprü,uzak gönülleri de birbirine bağlar.Küçük köprüler de vardır,yakın görülen ama birleşemeyen yolları ve gönülleri birbirine bağlayan.
Köprünün uzunluğu,geçtiği suyun genişliğine bağlıdır. Ve bu tür uzun köprüler uzun emeklerin,çabaların sonucunda iki yakayı birleştirirler. İşte bazen uzak ve birbirinden ayrı gönülleri birleştirmek için de benzer  çabayı  göstermek gerekir.
Kısa köprüler,bazen derin uçurumların,  dibi görünmeyen yarıkların üzerinden iki yakayı bağlarlar.Ve bu köprüleri yaparken oluşacak bir hata köprü inşasında çalışan kişinin / kişlerin derin uçurumlara düşmesine hayatını kaybetmesine yol açar.
Bazı gönüllerin arasında da derin ayrılıklar vardır. En küçük bir hata gönül köprüsünü yapmaya uğraşanın hayatını etkiler.
Yunus Emre ne demiş." Gönüller yapmaya geldim." Çevresindeki insanlarla "köprüleri atmış" kişiler vardır. Kendi kabuğunda herşeye ve herkese uzak kalan, şüpheyle bakan. İşte gönül köprüsü ustaları bu insanların köprülerini tamir etmeye uğraşırlar.
Anadolu bozkırlarının yanık sesi, Rahmetli Neşat ERTAŞ'ta "Köprüden geçti gelin,saç bağı düştü gelin" diye bahseder köprülerden. İçinde hüznün ve özlemin sarmal olduğu bir türküdür bu. Yurdundan, yuvasından uzaklarda gurbetin bitmez derinliklerinde ekmek peşinde koşan,  sıla hasretiyle boğazları düğümlenen bozkır çocuklarının bir isyanını mı terennüm etmekte acaba diye düşündüğüm de olmuştur.
"Malabadi Köprüsü burda başladı bitti şu garibin öyküsü" diye Selçuk Alagüz 1970 yıllarda söylediği bir parça da aklımda kalmış.

Yine fethin coşkusunu veya işgalin hüznünü bağrında saklayan köprüler de vardır. Bence İvo Andriç'in "Drina Köprüsü" romanı köprü konusunda bir başyapıttır.

Şehirlerin kaderini etkileyen nehirlerin şehirlerle nişan yüzüğü gibidir köprüler.  Birbirlerine birleştirir. O yaka ile bu yakayı. 
Her şehrin geçmişten günümüze kadar gelen tarihinde köprülerle ilgili nice acılar, hüzünler, mutluluklar saklıdır. Bazen nehre düşen birine ağıttır, (Şu Fırat'ın suyu akar derindir) Bazen fetih alaylarının davullarla zurnalarla karşılandığı bir duraktır.

Manisa'dan Saruhanlı'ya  doğru giden İzmir İstanbul karayolunun hemen Manisa çıkışında Gediz nehri üzerinde bir demir köprü vardı. Trafiğin az olduğu yıllar boyunca kullanıldı. Yol dar gelmeye başladığında yanına yeni büyük bir beton köprü yapıldı. Fakat eski dar ve alçak  demir köprü de yerinde duruyordu.
Batı Anadolunun İç Anadoluya sınır olduğu yüce dağların başındaki karlar, baharda erimeye başladığında ya da günlerce süren yağmurlardan sonra, önce dereler kabarır. Ardından Gediz Nehri ile  köprünün hemen yanında nehirle birleşen Kemalpaşa dağlarının sularını getiren Nif çayı da yavaş yavaş yükselmeye başlardı. Önce alçakta olan eski  demir köprü tasan sulara teslim olur, ardından su seviyesi yeni beton köprünün hizasına kadar gelirdi. Yoldan köprüden  gelip geçenlerde geçiş anında bir kalp çarpıntısı olurdu. Hızla akan kabarık suyun gücü bir kısım insanları heyecana garkederdi. Hamile kadınların mümkünse biraz daha beklemesini salık verirdi güngörmüş ihtiyarlar. Ne olur ne olmaz derlerdi. Hamile olana fazla heyecan gerekmez.
 Her iki tarafta işlerinden dolayı köprüden yararlanmak zorunda olanlar endişelenir."Gediz yine taşar bu gidişle" diye bağlarına bahçelerine köprüden geçerek gidecek olanları bir tedirginlik sarardı. 
Manisa'nın Karaköy kahvelerinde sobanın etrafına,  ellerinde yiyecek çıkınlarıyla oturmuş bağcılar, budakçılar gelecek at arabasını/aracı beklerken böyle konuşurlardı. Çünkü Gediz taşmışsa işe gidemeyecek ve yevmiyelerinden olacaklardı.
Her ne kadar korkarlarsa korksunlar sonunda korktukları başlarına gelirdi. Bir sabah uyandıklarında köprünün sular altında kaldığını karşıya geçilemeyeceğini görürler ve çaresizce beklemeye başlarlardı. Bu bazen dört bazen altı yedi günü bulurdu. Sadece köprü değil nehrin kenarındaki bağları ovanın çukur (su seviyesine yakın) yerlerini de su basardı. Belli bir süre şehrin gündemi bu olurdu. Bir kısım genç ve dinç meraklılar üşenmeden Ulucami ve daha yukarılardan ovaya bakar ve durumu Karaköy kahvelerinde bekleyen ihtiyar bağcılarla paylaşırlardı. Akşam yeni gelen bilgilerle yeni muhabbetler kurulur, eski bağcılar yine eski zamanlardan kalmış hatıralarını paylaşırlardı.
Günler sonra konu unutulmaya, normalleşmeye başladığı bir sabah "sular çekildi" haberleri doluşurdu kahvelere.Gençlerde bir telaş.  Babalarına gelirler " hadi baba atı arabayı hazırlayalım, ovaya gidelim" derlerdi. Babalar ya da ihtiyarlar hiç istiflerini bozmazlar,"sakin ol oğlum ovaya bir haftadan evvel inilmez, arabaları batırırız, bağların arasında çamurdan dolaşamayız,biraz daha beklemeliyiz" diyerek onları sakinleştirirlerdi. 
Bir yaz günü ikindi sonrası arkadaşlarla istasyondan demir köprüye kadar yürümüş ve aşağıda suya girenleri seyrediyorduk. O sırada At arabasıyla bağından gelen ihtiyar bir amcanın  köprüden geçerken hayıflandığını,kendi kendine söylendiğini kızdığını  farkettim. Başını kızgınlıkla sallayarak "Hala bu demir köprüyü kullanıyoruz,yuh olsun bize" dedi...
Soramadım neden böyle dediğini,yolun darlığına kızdığını düşündüm.

(GEDİZ HAVZASINDA TARİHİ KÖPRÜLER VE FONKSİYONEL ÖZELLİKLERİ Historical Bridges in the Gediz Basin and Their Functional Features Doç. Dr. Mehmet Akif CEYLAN*
http://e-dergi.atauni.edu.tr/ataunidcd/article/viewFile/1021007375/1021006613)










27 Haziran 2016 Pazartesi

Tebessüm

"Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir."

Tebessüm ne güzel bir kelime. İnsan bu kelimeyi yazarken bile  hoş duygulara bürünüveriyor. Sanki hipnozun bir başka türlüsü.Candan bir tebessüm kötülüğü yenmek için fırsat sunuyor karşıdakine. Ve havaya pozitif iyilik ,mutluluk,sevgi iyonları salıyor. İyiliği gerçekleştirme eylemi için hiç bir şey yapamasa bile insan sadece tebessüm etse o bile yeter. 

Peygamber Efendimiz ne güzel buyurmuş;"

"Mü’min kardeşinin yüzüne tebessüm etmen senin için bir sadakadır. ” 

“Kardeşine güler yüzle konuşmaktan ibaret bile olsa, hiçbir marufu/iyiliği küçümseme."

İnşalllah bu mübarek sözleri  uygulayabilenlerden oluruz.

22 Haziran 2016 Çarşamba

Saati Beklemek

   Altı aydan bu yana çalıştığım kurumun ildeki ana merkezindeyim. Bina yaklaşık yüz yıllık.Geçen asrın başlarına ait duvarlar merdivenler aynen korunmaya çalışılmış. İçeride dolaşırken genelde bir genişlik ferahlık hissi oluşuyor, ancak sessizliğin iyice arttığı anlarda eskinin meçhülüne karışmış ihtişam bir tedirginlik getiriyor.
  Görevliler de binanın genişliği gibi geniş ve rahat. İşler yavaş yavaş olup gidiyor. Bazı birimlerde telaş olsa da koridora akseden bir durum olmadığından diğer birimler yine bildiği sükunet içinde görevlerini yapıyor. Görevlerin ne derece önemli ve stratejik olduğu zaten genel havadan belli oluyor.
   Bir kayıtsızlık başıboşluk havası hakim her yere. Sanki ana bina olmanın, idare merkezi olmanın ehemmiyeti sebebiyle çalışanların üstlerine bir pervasızlık sinmiş gibi.
  Uzay  çağı, hız çağı, ses hızının birkaç kez aşıldığı bu zamanda değilde, binanın yapısıyla özdeşleşmiş eski bir zaman ötesi yerde kendi kendine hareket ediyor gibi bina çalışanları.
   Ben de alışıyorum gitgide ve çalışıyorum. (!) Hep aynı yollardan geçerek  yüz yıldır işlerini sonuçlandırmak için 48 basamaklı merdiveni inen ve çıkanların ayakkabılarının sürte sürte yıprattığı merdiven taşlarına ben de basıyorum her sabah ve görev mahallime gidiyorum.
    Nice kişilerin tekaüte ayrıldığı odalardan birinde, şimdi yazı yazdığım bilgisayar karşısındayım. On yıl öncesine kadar daktiloların bulunduğu bu masalar artık daha sessiz. Sadece klavye şıkırtıları duyuluyor. Önceki zamanlarda şaka şak şak  daktilo sesleri gelirdi her yandan..
        Bekliyorum 
                   saatin beş olmasını, 
                                          mesainin dolmasını, 
                                                     takvimdeki bir yaprağın daha solmasını , 
                                                                                                     bekliyorum.

19 Nisan 2016 Salı

İzmir Caddesi

1976, İzmir Caddesinin ismen değil cismen İzmir Caddesi olduğu son yıldı. Hacı Yahya Camisinden Kırmızı Köprüye doğru ilerlerken sol köşede bulunan "sabahçı kahvesi" yirmidört saat açıktı. Sabaha az bir zaman kala otobüsten inip konaklama imkanı bulamayanların, yola çıkacakların bekleme, dinlenme mekanıydı. Sandalyeye oturup kollarını masaya kavuşturduktan sonra kapanıp uyuyanlara karşı kayıtsızlığım o günlerdendir. Bir türküde geçer "Bize mesken oldu kahveler hanlar" doğrudur. Yokluğun, sınırlı maddi imkanların arasında bir kolaylık tesisiydi bu ve benzeri işlev gören kahveler.



Bu cadde İzmir'den İstanbul yönüne giden ve gelen  otobüslerin geçiş güzergahı idi.

Caddenin, garaja varmadan önceki son en önemli noktası ise Sultan Camisi önündeki kavşaktı. Düz giderseniz garaja, sola dönerseniz İstanbul'a yönlenirsiniz. Sağınızda Saruhanbey anıtı ve biraz ileride Muradiye Camisi bulunurdu.
Muradiye Camisinin batı kısmında sürücü eğitimi verilen araçlar park ederdi. Ehliyet sınavları da bir zamanlar Muradiye Camisi yakınlarında yapılmıştı. Direksiyon kursu araçları vızır vızır dolaşırdı. Beyaz bir Murat 124'ün ön kapılarında "Ayrancı Direksiyon Kursu" yazısını hatırlıyorum.

Karaköy halkı, bir sabah kalktıklarında semtin sessizleştiğini   yılların  hareketini azaltamadığı İzmir Caddesinin boşaldığını farkettiler. Ve cadde boyu, ta garaja kadar olan her yer. Ve garaj da. Garaj o günden sonra eski garaj olarak bilindi.
O sabahtan itibaren otobüs gürültüleri, havalı kornalar, muavinlerin seslenişleri, sabahçı kahvesindeki beklemeler bitti. Karaköy dinginleşti. Sakin bir semt oldu. Bunu kestirenler yeni garajın etrafında konumlanmıştı. Kestiremeyen, imkan bulamayanlar sessizliğin içinde kaybolup gittiler.
2006 yapımı Arabalar 1 animasyon filmindeki Radyatör Kasabası gibi olmuştu. Karaköy semti yeni bir döneme girmişti. Ancak onu kurtaracak Şimşek McQuen hala çıkmadı. 

Yeni Otogar törenle açılmıştı. Artık otobüsler İzmir-Bursa sürat yolu olarak adlandırılan yolu kullanmaya başlamışlardı. Otobüs gürültüleri de yeni Otogarın etrafına. Ve şehir dağ yamaçlarından aşağı doğru  büyüdükçe Gediz Ovası da yavaş yavaş toprak kaybediyordu.

Lise yıllarım başlamıştı ve günlerim Karaköy İzmir Caddesinden çok çarşıda meslek lisesi etrafında geçmeye başlamıştı. Bu nedenle Karaköy'deki değişikliği layıkıyla  gözlemleyemedim.

Anarsi yıllarıydı.  Şehir ülkücüler- solcular olarak  kamplaşmıştı.  Ulupark - Fatih Parkı arasında şehir yeni gayri resmi bölgelere   ayrılmıştı.  Faşistlerden / komünistlerden kurtarılmıştı.(!) Anneler, Babalar okula giden, sokağa çıkan çocuklarının başına bir şey gelir, bir kör kurşun deyer korkusuna kapıldılar. Bir sokak üstümüzde evleri aynı sırada olan iki arkadaşımın abileri biri sağcı diye Adliyenin yanında, diğeri solcu diye Trabzon'da vurulmuştu.(1979) İlkokulda, doğumuzdaki Ön lisans kavşağından Arap alanına çıkan sokakta oturan benden üç yaş büyük bir abimiz ise lise'de okurken öldürülmüştü. Hala hatırımdalar.(1977)  Allah Rahmet Eylesin.






15 Nisan 2016 Cuma

Manisa Bitpazarı da Değişti.

Manisa Bitpazarı da değişti.Manisa Bit Pazarı zenit 122 �le


1976 yılına kadar şehrin garajı buradaydı. Şehrin hal'i (taze meyva ve sebze toptancılarının bulunduğu yer) buradaydı. Oto tamirhaneleri garajın etrafına yayılmışlardı. 1977 yılından 2010 lu yıllara kadar şehrin en önemli pazarı perşembe günleri bu bölgede kurulurdu. Önce garaj gitti yeni İstanbul yolunun yanına. Ardından yeni garajın doğu kısmına yeni hal yapıldı ve taşındı. En son perşembe pazarı yeni hal'in yanına taşındı.

Şehrin bu muhiti gitgide sessizleşti. Sakinleşti. Sokaklarından bir günde geçen insan sayısı çok düştü. Boş dükkanlar çoğaldı. Bir kısmı depo oldu. Bir bölümü harabe oldu. Öyle ki bu semtin üst kısımlarındaki mahallelerde  oturanlar gece saatlerinde bu sokak aralarından geçmeye korkar oldu.

En eski oto garajının kuyumcular çarşısı tarafında, yani kuzey  kısmında ise bedesten vardır. Garaj işlerken bu bedestende neler yapılırdı hatırlamıyorum. Ancak garaj kalktıktan sonraki yıllarda eski kapı pencere, dolap, çatı yıkıntılarından çıkan uzun ağaçların, sırıkların boy boy sıralanıp satıldığı bir mekan idi. İşte bu Rum Mehmet Paşa Bedesteni Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından içi boşaltılarak nikah ve toplantı  salonu haline getirildi. Bedesten duvarına yaslanan  her iki yanındaki dükkanlar da restore (!) edildi.
Siyah renkli kepenkleriyle hangi tarihi dönemi simgelemek amacıyla yapıldığı anlaşılamayan bu dükkanlar şimdilik kapalı duruyor. Restore edilmeden evvel buralarda ayakta zar zor duran küçük esnaf barınırdı. Şimdi onlarda yok. Nerelere gittiler ?

Bedesten etrafında ömür geçirmiş eski sakinleri  restorasyon konusunda ne düşünüyorlar ? Ayakkabı tamircileri, semerciler, demirciler, kavafiye malzemesi satanlar, terziler, saatçiler neredeler? Sessizce kimseye bir şey diyemeden hayatımızın görünen kısmından kaybolup çekildiler. Bedestenin her iki tarafından aşağıya inen sokaklarında, bir tarafta siyah kepenkleri kapalı işlemeyen dükkanlar, diğer tarafından ayakta durmaya çalışan esnaf.

Bu bölgede  bir hareketsizlik oluşmuş. İnşallah hayırlı bir değişimin başlangıcı olur.

Seyyar satıcıların konuşlandığı doğu kısmında ise; Büyükşehir Belediyesi tarafından takip edilen bir proje ile bu bölgedeki dükkanların dış görünüşleri eski haline dönüştürüldü.

Batı kısmına göre bu bölgenin canlılığı 2012 den bu yana bir hayli arttı. Özellikle Suriye krizinden sonra yurda giren ve göç dalgasının etkisiyle  kendini Manisa'da bulan mültecilerin ihtiyaçları için en ekonomik alış veriş mekanı oldu. Perşembe günleri boş olan sokaklar günden güne yeni satıcılarla doldu. Ancak genellikle eski elbise satıcıları ve temel ev eşyası satıcılarının yoğunluğu artıyor.. Bu bölgedeki kapalı dükkanlar da yeniden açılmaya başladı.

Bu bölge ile ilgili bir başka husus ise Siirtlilerin ve Bitlislilerin toplanma mekanı. Bir çok küçük kahve,çay ocağı  var. Kahveler Çeşnigir Camiinde öğle ezanı okunurken birden boşalıyor. Oturanlar namaz saati cemaat oluyor, namazdan sonra yeniden kahve müdavimi. Ve muhabbetler kaldığı yerden bazen Türkçe, bazen memleket şivesiyle ikindiye devam edip gidiyor.  Bazı tarikatların müridlerinin toplandığı kahveler ve toplantı mekanları da mevcut.

Şehirde sükunet ve huzur arayanların, iddiasız abartısız bir gün geçirmek isteyenlerin, yaşı kemale ermiş büyüklerimizin vakit geçirebileceği bir bölge olarak da tasnif edilebilir.

Perşembe günleri satış yapmak için açılan yer sergilerinde artışın olduğu gözlemlense de haftanın diğer günlerinde sabit esnafın alışverişlerinde canlanmaların olduğu ifade ediliyor. Konuştuğumuz bir kısım esnaf önceki yıllara göre durumdan oldukça memnunlar.

Ancak canlanma halkın alım gücünün  azalması sonucu da oluşabilir. Suriyeliler ve Manisa Şehrinin orta tabakasının durumu pazarda hareketlenmeye mi yol açtı?
Yoksa nostalji peşinde koşan antika meraklıları mı? diye düşündüğümüzde ise eski giyim ve ev eşyası satıcılarının artışı gerçeği,  antika meraklılarının etkisini gölgeliyor.

Perşembe günlerini iple çeken bit pazarı müdavimleri ise son durumdan memnun değiller. Çünkü piyasada alıcıların çoğalması satıcıların umudunu / pazarlık gücünü  arttırıyor. Müdavimlerin pazarlık gücünü azaltıyor.

Pazarda eski huzuru bulamadıklarını, ortalığın gitgide kalabalıklaştığını anlattı bir müdavim.

Onlar hobileri, merakları için bu düşünce içinde olsalar da, esnafın memnuniyeti daha ağır basıyor.

Mali durumu kötüleşen halkın sınırlı gelirini hayati gıda harcamalarına ayırdığı, gelir kaynaklarından artan kısım ile diğer ihtiyaçlarını ikinci el eşya pazarlarından karşıladığı sonucuna da varılabilir.

Suriyeliler, orta direk, müdavimler ve esnafın durumlarını gözden geçirerek memleketin Manisa bit pazarından görünüşünü irdelediğimizde, memlekette fakir fukaranın çoğalması sebebiyle eskiye rağbetin arttığı anlaşılıyor.

Her ne kadar atalarımız "Eskiye rağbet olsaydı, bit pazarına nur yağardı." deselerde..





14 Nisan 2016 Perşembe

Sanal Orman

Uçsuz bucaksız sanal ormanda ne arayanın olur ne de soranın.
Sadece dünyanın işinden gücünden, kafandaki karmaşıklıktan fırsat bulup aklına gelirse ara sıra bir kaç tuşa dokunup, içindeki sesi monitörle paylaşmak...
Bilinmeze yazmak.
Havaya ellerinle bir yazı yazarsın ya yanındaki arkadaşın okusun diye.
Öyle bir şey...

Eski Yazılar

İkibinonüç yılının aralık ayının ilk on günü de bitti. Durgunluk var hayatımda. Dingin,durgun bir haldeyim.
Sanki birşeyleri bekleyen insanlar gibiyim. İstasyonda, gelecek trenden inecek bir yolcuyu / dostu bekler gibi.
Ya da postacının kapıyı çalıpta ümitlendiği bir konuda haber getirmesini bekleyenlerin sıkıntılı bekleyişine de benziyor.
Sabah işe geliyorum. Hiçbir şeye dokunmak istemiyorum. Öylece akşamın oluvermesini bekliyorum.
Bir şeyler yaparsam, başka bir şeyleri kaybedecekmişim, başka bir şeylerden uzaklaşacakmışım gibi bir halim var. Gözlemek gözlemlemek, bakmak, uzaktan takip etmek istiyorum. Neyi, neden, nasıl,bilmiyorum. Tereddüt, kararsızlık bu duruma getirdi beni.
Birşeyler yaparken ya eldekileri de kaybedersem tedirginliği var. Sağlık olsun.
Derin bir nefes çekerek kapatıyorum sayfamı...

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...