14 Ocak 2016 Perşembe

Özlem

        Dağların rüzgarını özlemişim. Dağların yeşilliğini,güneşini,çamların kokusunu özlemişim.Ne zaman şehrin güneyine dönsem," gel " diye seslenen dağların yamaçlarını,gel diye el sallayan çamların, selvilerin dallarını farkediyorum. Yukarılardaki bulutları görüyorum,bembeyaz dişleriyle bana gülümseyen,bazen de kızıp kapkara bir renkle bakan bulutları...

        O sükuneti,durgunluğu arıyorum şehrin karmaşasından iyice sıkıldığım anlarda.
Akşam iş dönüşü yorgun vücudumu zorla taşıyan ayaklarım beni eve getirdiğinde televizyonun karşısına uzanıveriyorum. Elime tutuşturulan uzaktan kumandada önce 188 kanaldan itibaren sıralanmış yayınlara bakıyorum.Dağları tek başına gezen maceracıları arıyorum. Bulursam yemeğe kadar izliyorum. 

        Spil Dağındaki kaleyi ne zamandan beri dolaşamadım. Kalenin yukarısında bulunan iç kaleye çıkmak oradan şehri seyretmek istiyorum. Ancak yalnız çıkmak keyif vermiyor. Kafanızın uyduğu bir arkadaşla beraber gezip dolaşmak daha hoş oluyor.

       Bozköy semtinin yukarısında kent ormanı var.Gezip dolaşmaya uygun. Bir zamanlar her hafta sonu yürüyüşe çıkardık. İnşallah yeniden başlarım.

        Benimki özlem mi yoksa kaçış mı? Şehrin keşmekeşi ve evin uzayıp giden sorunlarından bir kaç saatliğine de olsa kaçış mı acaba ?

         Dertleşmek mi,boşalmak mı? Yakın arkadaşımla adımlarken dağları tepeleri , çözemediğimiz sorunlarımızı birbirimize anlatıp çözümler arıyoruz.Yanlışlıklara kızıp söyleniyoruz.

          Yürümek bedenimize sağlık katarken,dertleşmek de gönlümüze ferahlık veriyor. İçini boşaltmanın rahatlığını sunuyor. Ve dağların ıssızlığı ayak seslerimizi de, dilimizden çıkan gönül seslerini de kendi derinliği içinde yutuyor. 


8 Ocak 2016 Cuma

Doğan Kardeş

1973 yılıydı sanırım. Saruhanbey İlkokulunda üçten dörde geçtiğim yazdı. Sıcak günlerin birinde aylak aylak gezerken Manisa Karaköy'de kitapçı Nazif (Anginer) Amcanın dükkanının önünde buldum kendimi. Dükkan önünde sergilediği kartpostallara, dergilere bakarken renkli bir dergi ilişti gözüme, elime aldım. Sayfalarını çevirmeye başladım,hoşuma gitti,adı "Doğan Kardeş" ti. Haftalık bir dergiydi. Fiyatı 150 kuruş yada 125 kuruş olabilir.Biriktirdiğim kıymetli paralarıma kıyabilecek nitelikte bir dergi olduğuna kanaat getirdim. Nazif Amcaya ücretini ödeyerek aldım.Eve geldim. Okumaya başladım.İçi renkli resimli macera dizileriyle doluydu.Aklımda kalan biri"Sihirli Ayakkabı", diğeri "Uçan çocuklar"dı.
Fotoğraf 1
Sihirli Ayakkabı'da İngiltere'de yaşayan futbol oynamayı seven ancak çok başarılı olamayan bizim yaşlarda yoksul bir çocuk eski ayakkabıcıda bir ayakkabı bulur.Eskici" bunu tamir edeyim de giy, bu sihirli bir ayakkabıdır"der....

Eski tip pırpırlı pervaneli  uçakları kullanan bir kaç çocuğun bulunduğu diğer macerada ise devam eden olaylar zinciri tam heyecanlı yerinde sona ererdi.Uçağı kullanan benmişim gibi heyecan duyardım.

Ben de aynı heyecanla dergiyi beklerdim. Derginin geldiği günü iple çeker olmuştum. Harçlığımı biriktirip beklerdim. Hemen alıp resimli hikayeleri kaldığı herden hızla okumaya başlardım. Arka sayfalarda okuyucu mektupları,fotoğrafları ve resimleri yayınlanırdı .Ne kadar niyetlendimse de bir türlü yazı,resim ve fotoğraf gönderme cesaretini kendimde bulamadım. Resimlerini gönderen, dergiyi okuyan takip eden arkadaşların  yayınlanan vesikalık fotoğraflardan tanıdık biri var mıdır acaba düşüncesiyle uzun uzun incelerdim. Melike Sarıöz aklımda kalan isimlerden biri, çevremde  tanıdığım birine benzetiyordum ama. kimdi, neredeydi. Çıkaramıyordum. Hala çıkaramadım.

Yaz tatillerinde ayakkabı imalathanesinde çıraklık yaptığım dönemlerde de devam etti dergi müptelalığı. Haftalığımı aldıktan sonra öncelikli işim çalıştığım işyerine en yakın kitapçıya gazeteciye uğramak olurdu.

Şimdiki Manisa Garanti Bankasının karşısında belediye dükkanları vardı. Veli Yazan isimli spor malzemeleri satan işyerinin yanında bulunan kitapçıdan dergilere Doğan Kardeş'in yeni sayısı var mı acaba diye baktığımı,eğer yeni sayı geldi ise aldığımı hatırlıyorum.

1970 li yılların Manisa Şehri daha güneşli, daha aydınlıktı.Şehrin içinde yüksek binalar yoktu.Her yerden gökyüzünü,günü güneşi rahatlıkla seyredebiliyorduk.Günü güneşi,göğün maviliklerini,gezen bulutları,cıvıldayarak uçan kuşları,kumru seslerini,damlarda uzun uzun miyavlayan kedi seslerini,baharda uyanan ağaç dallarını yapraklarını görerek yaşadığında insan hayata daha iyimser bakıyor.

Daha umutluyduk gelecekten, iyimserlik dostluk, arkadaşlık, komşuluk, yardımlaşma, paylaşım,sohbet her yerde vardı.

Ancak; hız,lüks,şatafat,parlak vitrinler,ihtişamlı lokantalar, son model arabalar,uzaktan kumandalar, asansörler, pırıltılı geceler, hatta bazı yerlerde elektrik bile yoktu.

O günlerde ince parlak kağıtlara basılmış renkli çocuk dergileri de yoktu. Doğan Kardeş'in orta sayfasında renkli posterler olurdu.Posterlerden birinde kaleci Yasin Özdenak'ın sarı kırmızılı forması ile kale önünde bir pozu ve altında imzası vardı.

Bu dergileri uzun zaman sakladım.

Bir gün mahalledeki arkadaşlarla kitaplar dergiler  hakkında konuşurken, biriktirdiğim Doğan Kardeş dergilerinden, içindeki sürükleyici resimli hikayelerden bahsetmiştim.
Bizi dinleyen sokak komşumuz ( Pele gibi futbol oynadığında mıdır, ten renginin benzerliğinden midir Pele diye lakap taktığımız ) Şaban Abinin oğlu Pele İlhan bakmak için dergi kolleksiyonunu istedi benden.
Eve gidip dergileri gizlediğim (*) yerden çıkararak tomarın tümünü İlhan Oğulcan'a verdim.


Keşke tümünü vermeyip "birini oku getir diğerini vereyim" deseydim.

Gidiş o gidiş bir daha geri gelmedi güzelim dergilerim... Doğan Kardeş hatıralarımda sadece hayalleri kalan bir dergi oldu...

Şu anda arasam da benzer dergiler yok. Doğan Kardeş başkaydı, bambaşkaydı...

------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
(*) Evde dergileri gizliyordum.Çünkü iki küçük kardeşimin en çok merak ettikleri ve yırtmaktan hoşlandıkları şeyler dergilerimdi. Bakmaları için ellerine eski gazete kitap defter verdiğimde dokunmazlar,ben bir şeyi okuyorsam daldığım bir anda aniden alıp (yüzlerindeki garip bir memnuniyetle ağızları yayılmış halde)  yırtıverirlerdi.

Bu nedenle evin yüksek kısımlarına yerleştirdiğim kitaplara ve dergilere; "Acaba Abimin evin bizim uzanamayacağımız yerlerine gizledikleri neydi?" merakı içinde duvarlara tutunarak ilerleyip elimdeki dergilere  bakarlardı. Keşke onlara verseydim de baksalardı. Büyüyünce bakarlar düşüncesindeydim.

Daha önce kütüphaneden emanet aldığım bir kitabı erkek kardeşim parçalamıştı. Kitabı o halde görünce hüngür hüngür ağlamaya başlamıştım. Babam şeffaf bant getirdi.Kitabın yırtık parçalarını tek tek birleştirdi. Ben de korkuyla karışık tedirginlik içinde Haydar Barçın Çocuk Kütüphanesine kitabı teslim etmeye gittim.O gün sayım telaşı vardı.kitabı uzaktan gösterip sırasına koydum. Kurtulmuştum.

31 Aralık 2015 Perşembe

DESTANCI

Başlık atmadan da yazılır mıymış diye düşünenler olabilir. Başlık bir yazının özünü belirtir. Planlı kurallı düzenli kişilerin yaptığı budur.

Ancak şahsım gibi kendini planlamakta zorluk çekenler ise eskilerin deyimiyle "çala kalem" başlayıverip devam eder giderler.

Doğru olan düzenli yazmaktır. Okuyana derdini akıcı olarak anlatabilmektir. Başlık yazı sona erdiğinde yazanın konuyu en can alıcı anlatan ifadeyi seçmesidir.

Ama yazısı içinde can alıcı bir ifade bulamadığında yazı ne kadar güzel olursa olsun, ilk bakışta okuyucuyu avlayamaz. Başlık okuyucu avlamak için bir reklam cümlesi olarak ta tanımlanabilir öyleyse...

Bir ilk sunumdur. Pazarda malına müşteri çekmeye çalışan satıcının seslenişidir. Köy kahvelerinde bir hikaye anlatmadan, bir destan okumadan önce aşığın sazına ilk dokunduğunda herkesi cezbeden tınılarıdır. Bebeğin annesini yanına çekmek için çığırdığıdır.
...
Çocukluğumda pazar yerlerinde aralarda  seyyar satıcılık yaparken,özellikle yol ağızlarının birleştiği noktalarda beklerdim. Buralardan daha çok insan geçerdi. Ancak sadece ben değil başka satıcılarda doluşurdu ve bazen pazar yerinde alışveriş yapanlar geçmekte zorlanırlardı. Bekleyenlerden birini hatırlıyorum. Omuzundan diğer kolunun altına çapraz takılmış eski kemer ve içinde siyah beyaz baskılı şiirlerin ağıtların yazıldığı bir tomar kağıt. Diğer tarafında kasetçalar. Çalan kaset, kağıt tomarında satmaya çalıştığı şiirlerin sazla söylenmesi. Defalarca çalınmasından ötürü sesi boğuklaşmış. Acıklı,hüzünlü ezgiler,sesler...Kısaca destancı...

Acıklı ezgilerin etkisinde seyyar destan satıcısının arkasında boğazımda bir hüzün yumağı ile destancıya belli etmeden takip ederdim. Ama sonuna kadar dinleyemezdim. Bir müşteri gelir onunla haşır neşirken destancı uzaklaşıverirdi. Destan kağıtları elli kuruştu. Daha önemli masraflarım olduğu için paraya kıyıp alamazdım.

Okuması yazması olmayan dedeler, amcalar, dayılar çalan müziğin etkisiyle konuyu kavrarlar ve torunlarına okutarak iyice anlamak üzere birer tane alırlardı. Şehrin kıyılarında oturan ve memleketten haber alamayıp eski günleri özleyenlerdi bunlar  genellikle. Köyden pazara gelenler,köy kahvelerinde okunmak üzere birer tane alırlardı.

Destancılar, gezdikleri gördükleri olayları genellikle acıları  bunu yakan bir aşıkla anlaşarak aşığın sazla söylediklerini yazıya / kağıda  dökerek mi işlerini yaparlardı.Yoksa kendileri mi yakarlardı. Ağırlıklı olan kanaatim aşıkların sözlerinden kağıda aktarmaları. O zaman sattıkları destanların altlarında kaynak yazılıyor muydu ? Bilmiyorum.
Bildiğim ve emin olduğum acı gerçek; Ne destancılar kaldı ne de türkü, ağıt yakan aşıklar...Modern çağın yuttuklarına karıştılar. Hayvan otlatan çobanların dahi ellerinde son sistem iphoneler ve bu cihazların içinden çıkan modern tınılar sarmış o ıssız dağ başlarını bile... Eski zamanlarda kaldı kavallarla koyun güden üstadları...Sırtında çapraz takılmış sazı ile köyden köy obadan obaya dolaşıp köy odalarında,hanlarda yanık türküler çığıran ozanlar... Yakaın zamanda Türkü yakılamayacak mı artık...
...
Bu kadar yazdıktan sonra ne başlık atayım diye düşünmeye başladım.

"Destancı" olur mu?

30 Aralık 2015 Çarşamba

Mükemmel Zamanı aramak.

Aralık ayının son günlerini yaşıyoruz. Takvimler yine değişecek.Yeniden saymaya başlayacağız bıkıp usanmadan bilincimizin yettiği son ana dek.
Her yeni gün hayatımıza farkettiğimiz veya farketmediğimiz değişiklikler  getiriyor.

İş hayatında mesela; geçen hafta sonuna kadar görev yaptığım yerden ayrıldım. Pazartesi haftanın ilk günü yeni bir görev ve yerdeyim. Ne kadar süreceğini bilemediğim bir zaman için buradayım. Uzun soluklu maratoncuların soğukkanlılığı içinde olmaya çalışıyorum. Sabırlı,sükunetli,metinim. "Nasılsa maaşımı alıyorum patron uygun bulduğu bir görev verebilir." diye düşünüyorum. Profesyonel davranış dedikleri bu mu acaba?

Aile yaşantımda da değişiklikler oluyor. Bir aydır babamın yanında olan Babaannem İzmir'e Halamın yanına döndü.
Bacanak uzun süren ayrılığı bitirerek eve döndü.
Büyük oğlum "Reis Bey" sınavları bittiği için İstanbul'dan döndü.
Eşimin dayısı rahmetli olmuştu.Bu sebeple köye daha sık gitmeye başladık. Allah Rahmet Eylesin.
Ve havalar soğumaya başladı.Artık şehrin içinde aylak gezilemiyor.
Kızım Ankara'dan Ocak ayının 12 sinde gelecek.Nasipse 12 Ocakta aile bir araya gelecek. İnşallah onlarla güzel şeyler yapar mutluluğumuzu ve sevincimizi çoğaltırız.

Bugün diğer bölümde görev yapan arkadaşım ve yanında beraber çalıştıkları iş arkadaşı ile yazmak hakkında konuşuyorduk.Yazmak insanın içinden gelince olan bir şey, gelmezse olmaz kanaatı var her ikisinde de. Ben ise başlayınca arkası gelir, başlayın. Eğer potansiyeli olupda kullanmıyorsa insan sorumludur diyorum. Fakat ikna edemiyorum.
"Hata yapmayayım, mükemmel olsun yazacaklarım" diye beklerken zaman geçiyor.

Belki de o mükemmel zaman gelmeyecek.

Belki de son mükemmel anın bu an olacak?

Son anında bu dünyaya kalacak güzel bir şeyler yazmak istemez misin?

(30/12/2015 - Manisa)

26 Haziran 2015 Cuma

Çocuklar geldi.2014 Haziran

Çocuklar geldi.

İkizlerden oğlum İstanbul Üniversitesindeki eğitim dönemini bitirdi.
Kızım Hacettepe Üniversitesindeki ilk yıl eğitimini başarıyla bitirdi.

Başarıyı hem akademik başarı,hemde hayatın yeni bir döneminde yeni şartlara uyum sağlayabilmek başarısı olarak düşünüyorum.

Şükürler olsun her ikisi de sağlık içinde yuvaya döndüler.derslerin durumu da önemli ama öncelik sağlıkları.

Oğlumun derslerinde düşük puanlar mevcut,kızımın dersleri daha iyi.ancak her ikisinin de kendilerine göre farklılıkları,hayat öncelikleri var.
Kızım için akademik başarı ön planda.hayat düzenini ona göre kurguluyor.

Oğlum için ise plan proğram düzen hakgetire.Kısa vadedi hesapları var.uzun vadeli hesapları olsa bile o konuda ortaya koyduğu eylemleri yok yada çok az.Duyguları ve heyecanlarıyla,çevresinin dürtülerine göre hareket ediyor, yaşıyor.Reaksiyonlar,tepkiler,heyecanlar...Bu nereye kadar devam eder bilmiyorum. Ancak/Mecburen sabırla bekliyorum.

Cümlesine Allah sağlık afiyet uzun ömürler versin.

2015 RAMAZAN

İkibin onbeş yılının Ramazan ayının ilk sekiz gününü de bitirdik elhamdülillah.
Her yıl üç aylar başladığında içime "Acaba bu yıl oruçları tutabilecekmiyim.? " korkusu düşer.
Bu ses oruç tutmak çok zor diyerek yılgınlık aşılamaya çalışır. Sonunda  heyecanla karışık bir tedirginlikle ilk Ramazan gecesi gelir, ilk  teravih, ilk sahur, ilk oruç...derken, günler bir birini kovalar. Orucu hayatın bir parçası haline getirince unutulur günün meşgalesi içinde.

Rutinleşir.

O korkutan ve tereddüt ettiren nefis uysallaşır. Bir kuzu gibi boyun eğer. Vesvesenin bir yararı olmadığını anlar.
Ramazan bitinceye kadar köşesine büzülüp akışına bırakır herşeyi...
Arasıra susayınca, halsiz, uykusuz kalınca hissettirir oruçlu olduğunu, biraz başını kaldırır gibi olur ama nafile sahibinin kararını değiştiremeyeceğini kabullendiğinden yeniden büzülür köşesine...

İkindi olur, sıcak yaz günlerinin üfunetli ikindileri, iftarın yaklaştığını müjdeler bize..Gölgeler uzamıştır doğuya doğru. İkindi namazını eda edip camiden çıkan ihtiyarlar, ellerinde bastonlarıyla nefeslenecekleri bir yer ararlar, serin, hafif esintili, asma yapraklarının gölgelediği bir yer bulanlar şanslıdır. Ya da yüksek taş duvarların güneşten uzak soğuk köşelerinde buldukları sandalyelere oturarak şöyle bir geçmişe uzanıp sohbete başlarlar. Eve gitseler iftar hazırlığı telaşındaki hanımların kızların gelinlerin işlerini engelleyebileceklerini ayak bağı olabileceklerini düşündüklerinden sabırla ve biraz halsiz halde beklerler.

Dalar gider  bazıları da , iki elleri arasına aldıkları bastonlarını çenelerine dayayıp yılların izlerini taşıyan kırışmış yüzleriyle, gözlerini kısıp uzaklara bakıyor görürsün bazen onları...

Sonra akşam daha da yaklaşır. Hava kararmaya yüz tutar. Şehirde iseniz herkesin eve, iftara yetişme heyacanına kapıldığını, araçların yarım saat öncesine göre daha hızlı gittiğini, telaşlı sürücülerin, sabırsızlık belirten  korna seslerinin  arttığını (dikkat ederseniz) fark edersiniz.

Eve ulaşınca ve iftara da beş on  dakika bir süre kalmışsa hanım sofraya davet eder. Yavaş yavaş sofraya toplanılmaya başlanılır. Ancak hazırlık ve telaş azalsa da devam etmektedir. Sıcak pideler bölünmeye,ç orbalar kaselere dökülmeye başlanır usulca...Son dakikalarda durgun  bir bekleyiş başlar. Ezan sesi, top sesi, saat vakit tamam olduğunda Besmeleyle, duayla ilk yudum alınır, ilk lokma çiğnenir.

Ve yine hareket başlar...Sofrada açlığın, susuzluğun intikamını alır gibidir bazıları. Bir kısmı ise yine her zamanki durgunlukları içinde bulduklarıyla doyarlar, nazik, minnet duygusu içinde...

Sokaklar durulmuştur. Hızla, eve doğru koşuşan sakinlerini yollamıştır. Ve dinlenmeye çekilmiştir. Dinlenir sokaklar iftarın ilk saatlerinde günün yorgunluğunu atar üzerinden, nefes alır, toparlanır. Biraz sonra gecenin bir bilinmez saatine  kadar sürecek yeni bir telaşa (Teravih) kendini hazırlar...

Teravih sonrası cami çıkışı bir yıl boyunca görüşemediğin kadim dostlarla karşılaşıp bir yılın hülasasını çıkarırsınız. Beraber gülüp beraber düşünürsünüz ve zaman ilerleyiverir gecenin derinliklerine. Ama Ramazan geceleri gece değil güneşi tutulmuş gündüz gibidir. Zaten evde olsan da, uyumak istesen de dışarıda geçen satıcıların gür seslerinden, komşuların tıkırtılarından, konuşmalarından uyumanız zor olur. İster istemez akıntıya kapılıp gidersiniz.

Günleriniz yarı uyur yarı uyanık bünyeniz hafif halsizlik içinde olsa da görevini yapmaya gayret edenlerin huzuru ile geçer...

Sonra yirminci günlere yaklaşırsınız. Evlerde bir telaş. Bayram yaklaşıyor. Çocuklara bayramlıklar alınacaktır. Baklavalar hazırlanacaktır. Bayram için temizlenmeye başlayacaktır. Bir başka telaş, bir başka heyecan başlar...

Büyükseniz, uzaklardan gelecekler vardır. Küçükseniz uzaklara gideceksinizdir belki de.
Sıla-ı Rahim...

Allah nice Ramazanlar nasibetsin...

13 Nisan 2015 Pazartesi

Bugün Efkârlıyım

Bugün üzerimde dün akşamki olayların yorgunluğu var.İçimde bir çöküntü, bir savaşı kaybetme hissi, bir moral bozukluğu duygusu var. Hiçbirşeye dokunmamak. Birşeylerle uğraşmamak,vazgeçmek herşeyden. Soğuk bir kış günü büzüşmüş köpekler gibi bir köşede sinmek...
Susmak ve sessizlik içinde, dalıp,uzak yerlerin hayallerine takılmak... Göğsümün üstünde kavrulup soğumuş bir hüzün külü içimde çıkmıyor. Nasıl dökebilirim hüzün külünü bilmiyorum. Bilmiyorum.Sadece hayatın hızını yavaşlatıp çekilmek istiyorum hayatın tüm alanlarından...

Çekilmek,kaçmak,vazgeçmek,boşvermek... Hayatın içinde yetiştirdiklerinin sallanıp.yıkılıvermesi, bir zelzele bir boran,bir fırtına... Engellemek için gayretlerinin yetersiz kalması...
Çaresizlik ... Öfke selini durduramamak, seli yönlendirememek ve vazgeçip selin girdabına bırakıvermek...
Hayatım dün akşamdan bu yana bir başka hızda akmaya başladı sanki...
Vazgeçmişliğin kayıtsızlığı dinginliği içindeyim. Belki günler geçtikçe değişir...

Şehrin havası da düne kadar bir haftadır yağmurluydu.Bu sabah kalktığımda soğuk vardı.Soğuk ve yüksek gri bulutlu bir gökyüzüyle karşılaştım.Ceketimin altına kazağımı giydim.Otomobile bindim.Yavaş yavaş işyerine ulaştım.Bir işgününe daha başladık.
Acaba havanın kasveti ile gönlümün kasveti arasında bir paralellik var mı dır?

Vardır.

Berrak güneşli sıcak günlerde daha neşeli oluyor insan...

18 Eylül 2014 Perşembe

Tekdüzelik, eski dostlar

Yine bir Eylül ayında klavyenin başındayım.Takvimde yapraklar sırasıyla değişiyor,rakamlar, günler, aylar, mevsimler, yıllar geçiyor. Yeknesak. Aynı yerde, aynı masada, aynı bilgisayar karşısında. İstesem de istemesem de bir gün değişecek. Değişenler oluyor hayatımda onlara dikkat etmiyorum da değişmeyenlere dikkat ediyorum. Neden?

Yine dün yağmur yağdı.Yine dün Kemalle buluştum.Yine dün eve gittim.Yine babamın yanına gittim. Yine... Sitem eder gibi yazıya girdim ama bir çok insan yıllarca aynı yerde eski dostlarla bir arada bulunmanın özlemi içinde...

Arkadaşlar, dostlar görev gereği gidiyor çalışıyor emekli olup geliyorlar.Ve ben yine burada yine onlarla kırlaşmış saçlarınla , genişlemiş göbeğinle  onlardan biriyle karşılaşıyor,şehrin farkında olmadan değişen mekanlarının birinde sohbet ediyorsun.

Elinde bir bardak çay, karşımda eski bir arkadaş(*) ,bir Karaköy kahvesinde, kökleri, üstü kapatılan derenin içinde bulunan ulu bir çınarın altında yağmur damlalarını seyrediyorsun...
(*)1970 de ilk okula başladığımda yanımdaydı,aynı ilk okul sıralarını paylaştık,ortaokul,lise sıralarına paylaştık,Kemal Kardeşim)

Dere kapatılmadan önceki yıllarda, sabah sanat okuluna giderken Spil dağından gelen yağmur sularıyla gürüldeyerek akan derenin üzerindeki  boyahane köprüsünden ürpererek geçtiğimiz günler aklımıza geliyor.

Onlarda yıllar sonra eski bir dostla bir arada olmaktan mutlu...Yüzlerindeki tebessümün doğallığından, gözlerinin içinden, göz kapaklarını kırpışlarından anlıyorsun memnuniyetlerini...

Eylülün ikinci yarısı geldi çattı. Yaz yavaşça terkediyor bu diyarı ve yerine sessizce sonbaha bırakıyor. Sessizce gelişen bir değişim bu.
Hayatımdaki diğer değişimler gibi.
Saçlara düşen kırlar,bel çevremin genişlemesi, yokuşlarda zorlanma, doktora daha sık gitme, günlük ilaçlarım, taraçadaki çiçekleri daha çok dert etmek, televizyona bilgisayara daha az gereksinim duymak, yakın gözlüğü taşımak, evde önceki yıllara göre sükunetin artması...

3 Temmuz 2014 Perşembe

Uzak kalmak

Bu blogla irtibatım gitgide azalıyor.

Kafamdaki meşguliyetler mi etkiliyor.Üşengeçliğim mi ağır basıyor bilmiyorum.
Ancak tarihlerinden de belli ki klavyeleri sadece iş için kullanıyorum.
Blog sayfalarına ne zamandır girmemişim.
Acaba anlatmak istediğim birşeyler kalmadı mı.Yoksa kendi içime daha da kapanıyor muyum.?

Yine işyerimde masamdayım.Radyom açık ve radyoda Soma dolayısıyla ağırlaştırılmış bir dinleyici istekleri proğramı.Hüzünlü türküler dinliyorum.Klavye ile liste yaparken kafam bazen kilitleniyor .
 Radyoyu kapatıyorum bir süreliğine,sonra tekrar açıyorum.

Blogtan ayrı kaldığım müddet zarfında babam ve küçük kardeşimle eşi birlikte umreye gittiler.

İstanbul da okumaya gayret eden oğlum sık sık,Ankarada okuyan kızım daha seyrek olmak üzere gidip geldiler.

Küçük oğlum bilgisayardan fırsat buldukça bazen ders çalışıyor.Okula gidiyor.Bazen judoya gidiyor.

Eşim; bazen öfkeli, bazen üzüntülü,bazen gergin,bazen samimi,bazen resmi bir şekilde            -karşılayamadığım isteklerinin umudu içinde- kendi dünyasında yaşayıp (ömrünü sürdürüp) gidiyor.

Ben ise ne sevinç,ne hüzün ne olduğunu anlamadığım bir durağanlık içinde/ mutad bir tekdüzelikle evden işe işten eve gidip geliyorum.

Bazen şükrediyorum sağlığıma ,

Bazen de -sıkıldığım uyuyamadığım gecelerde- uzak dağ başlarında ıssız bir ormanda,yanında küçük bir derenin şırıltısını duyarak , tahta bir barakada yalnız bir yaşam sürdüğümü hayal ederek dalıyorum uykulara.



2 Temmuz 2014 Çarşamba

Yaz tatilleri 1974-1977

 Ortaokul 1 sınıfının yaz tatili başlarında babam elinde bir naylon çuvalla geldi.Ama o naylon çuval değilmiş kumaşıymış.Kumaşi belli ölçülere göre kesti önce dış kenarlarını bir kenarı açık kalacak şekilde dikti. Açık kalan kenarların iki yanına da iki sap dikti. On onbeş tane kadar annemle beraber hazırladılar.
Evde eski model pedallı yarım devir zenith marka bir dikiş makinemiz vardı. Ayak kısmı sınger olan bir toplama makine. (Hala babamda ve hala babam kullanıyor.Dün akşam babamdaydık, denemek için kullandım.Unutmamışım,dikiş yaptım.)
-Oğlum yarın perşembe pazarı bunları seyyar satıcı Hüseyin Amcanın yanında durarak satmaya çalış, satılıp satılamayacağını deneyelim. Tanesi 5 liradan satmaya çalış Ben sabah  işe gideceğim.Öğleden sonra iş çıkışı ben de geleceğim. Beraber satışa devam ederiz dedi.
Sabah havuzlu çarşının doğu kısmında yol üzerine yere sergi açıp, tülbent bezi,kaput bezi,takke v.s satan rahmetli Hüseyin Amcayı buldum. Babam onunla konuşmuştu, haberliydi. Elimde birgün önce Babamın ve Annemin diktiği çantalarla yolun aşağısına doğru Beyaz saray sinemasının önünden inerek meyva ve sebzecilerin bulunduğu girişe ilerledim. Aşağıya dağcılık ihtisas kulübünün köşesine kadar gittim.Oradan tekrar Hüseyin Amcanın sergisinin yanına yürüdüm. Bazen çantaları Hüseyin Amcanın yanındaki boşluğa yaydım. Öğleden sonra saat 3,5 a kadar kaç defa gitti hatırlamıyorum. Ama babam geldiğinde 7 tane satmıştım. 35 lira para toplamıştım. 350-400 lira maaş alan babam için bu satış beklentisinin üzerindeydi. Hemen kendisi de satış için pazarı çantacı diye seslenerek dolaşmaya başladı. Akşam olduğunda 20 adet civarında bir satış ve yaklaşık 100-110 lira civarında bir hasılat toplamıştık. Hüseyin Amca -ben akşama kadar bu kadar toplayamıyorum deyince rakamın önemin daha iyi anladım.
Başarmanın sevinciyle eve geldik.Annem babam ve benden oluşan aile meclisi toplandı. Diğer iki kardeşim 4 ve 6 yaşlarındaydılar meclis kararlarına katılamıyorlardı. Hesaplar yapıldı. Yaklaşık bir tanesinin maliyeti 2,30-2,5 liraya geliyordu.100 liralık bir hasılatta 50-55 lira kazanç kalıyordu. Bizim aile için büyük bir rakamdı. Karar verilmişti. Bu işe devam edilecekti... Devam ettik... Yıllar yılları kovaladı. Halk arasında Karaköyde Babamın  önceden Gedizli Enver olan lakabı Çantacı Enver olarak değişti...
O yıllarda Pazar günleri bazen Çiğli Pazarına,bazen de Karşıyaka pazarına  trenle, Çarşamba günleri Salihli pazarına trenle, Yine Çarşamba günleri Akhisar Pazarına otobüsle-trenle gidip gelmişliklerim olmuştur.(Hangi ilçeye gideceğime kim karar veriyordu.hatırlamıyorum.Ancak organize yeteneği olan ve okma yazması olmasa bile zekası yerinde olan Annemin yönlendirdiğini sanıyorum.) 20 tane sattım mı 100 lira hasılat 55 lira kar,5 lira masraf .Pamuk toplamaya 15 liraya gidiyordu kadınlar. Allah Bereket Versin.
Pazartesi günleri Turgutlu Pazarına gittiğim zamanlarda olmuştu. Karışık bir pazardı Turgutlu pazarı. Salı günleri Saruhanlı pazarına rahmetli Yüncü Mehmet Meyreli Amcanın;  Oğlu Ömer, kaputçu hemşerimiz Hüseyin Amca, Tülbentçi neşeli ve şakacı Nurcan Amca, eski Amerikan içki şişelerini toplayıp satan şişeci amcayla (Amerikalı idi lakabı ) ve her akşam sayarak kar zarar tesbiti yapmadan toplanmayan Ömerin yünleri, bizim mallarımızla sıkış tepiş dolduğumuz kırmızı steyşin renosuyla,
Yine bir zaman  Halıcı Mustafa Taşkıran Abinin kardeşleriyle beraber sıkışarak doluştuğumuz kırmızı ford transit kamyonetiyle Saruhanlıya gidip gelmişliklerimiz olmuştu.
Sıcak, toz, rüzgar, ter, pazarın meyva sebze kokuları, çürük kokuları hafızamın bir yerlerinde aralanmayı bekliyor.
Salihli'de Çarşambaları kurulan garajın yanındaki pazarın bir yerlerinde kavak sırıklarıyla üstü örtülü tente yapmış kasetçiler.
Kasetlerin sergilendiği tezgahın altına yerleştirilmiş aküden enerji alan, oto teybi monte edilmiş gümbür gümbür oto hoperlörleri ile en son kasetleri dinlettiren kasetçi sergilerinde,  ilk defa duyduğum ama sonuna kadar herhangi bir şarkısını tam dinleyemediğim Edip Akbayram'ın "dehha Mehmet emmi", nakaratlı bu tarla susuz tarla diye devam eden sonunu merak ettiğim...
Neden sonuna kadar dinleyemedim. Çünkü müşteri kaseti istiyor kasetçi teybe takıp dinlettiriyor. Sağlam ve çalışır olarak alıcıya teslim ediyor. Diğer istenen şarkıyı (şarkı yanlış ençok türkü ve gençler tarafından arabesk Orhan Gencebay eserleri satılıyordu.) Benim dinlediklerim işte o deneme dinletileriydi.  Pazarı dolaşır tekrar yolu hep kasetçilerin yanından geçirir ,kasetçilerin ses duyulabilecek kadar yakınlarında uygun bir köşede çanta satışı yapardım. Akşamüzeri 16,30 a kadar.
Evde kasetçalarımız yoktu.Kaset alamazdık, olsa da ona verecek para yoktu. Eve şahsıma ilk kasetçaları 1981 de aldı babam.
Sonra yavaşca tren istasyonuna gelir biletimi alıp 17.00 treniyle geriye Manisa ya dönerdim.
Arada Ali Dayımlara da uğradığım olurdu. Ancak utanırdım.Çünkü trende iken camları açar dışarı bakardım. Ovaları,köyleri,bağlarda çalışanları,karayolunda hızla giden araçların trenle hızlarını takip ederdim.Trenin lokomotifinin bulunduğu kısma gayrihtiyarı yüzümü çevirdiğimde gözlerime kül kaçardı. Terli  yüzüme kül tozu yapışırdı. Maden işçileri kadar olmasa da il merkezinden ilçeye gelen bir şehirli çocuk bu haliyle ilçede biraz garip mi karşılanırdı. Bilmiyorum. Çözemediğim bir eksiklik hissiyle akrabalara fazla uğramamaya çalışırdım. Dayımla Annemin bazen gerginleşen ahvalindenmiydi. Onu da tam çözemedim.
Ama hatırlayınca içime nedendir bilinmez bir burukluk çöker...Şu anda da öyleyim...










1 Temmuz 2014 Salı

Arapoğlu Suat


1970 yılların başlarında Manisa Karaköyde Hacı Yahya Camisinin at sulanan yalaklarının karşı tarafında İzmir yolunun dönemecine  park etmiş koyu kurşuni renkte bir  kamyonet görürdünüz.




Skoda marka kamyonetin kasasında kenarlara monte edilmiş tahta oturaklar mevcuttur. Kasanın etrafına oturanlar düşmesin diye 30-35 cm yüksekliğinde bir korkuluk kaynatılmıştır. Arkada sürücüyü ve lakabını belirten  bir yazı mevcuttur. Yağlı boya ile  "Arapoğlu Suat"yazısı.  Hiçbir zaman arka kapağın  yandaki pimli zincirlerinden çıkarılarak açıldığını hatırlamıyorum. Sürekli kapalıydı. Acaba  yazı okunması için mi açılmıyordu. İçeri kasaya binmek isteyenler arka tampona basarak binerlerdi. Günün belirli saatlerinde bazı köylüler arabanın kasasındaki tahta oturaklara otururlar ve sessizce beklemeye başlarlardı.




Kaderlerine razı insanların sabırla hiç ses çıkarmadan kızmadan öfkelenmeden beklemeleri bugün dahi merakımı celbeder durur.Neden sessizdiler,sabırlıydılar.Tahminim bu yolları yaya yürümek, eşekle, at arabasıyla gitmek ile beklemek arasında seçim yapınca, tahta oturak üzerinde sarsıla sarsıla da olsa gitmek yürümekten evlaydı. O zamanlar her köye asfalt yolların olmadığı, araçların yetersiz olduğu zamanlardı.Ve Arapoğlu Suat Abinin aracı o günün şartları içinde hızlı ve rahat bir vasıta idi.

Genellikle akşamüstüleri bekleşenleri hatırlıyorum.
(O zamanlar ve belki de her zaman Manisa Şehrinin batı tarafında İzmir yolu istikametinde olan köylerde yaşayanların toplanma yeri Karaköy Hacı Yahya Camisinin önü ile Karaköy Hamamı arasında mıntıka idi.Uncubozköylüler, Keçiliköylüler, Dereköylüler, Gürleliler,Sabuncubeli köyleri,Manastır gibi köylere irtibat noktası burası idi. Şimdi her ne kadar ulaşım sıkıntısı kalmasa da yılların alışkanlığı bu köylüler Manisa'ya yerleştiklerinde Karaköy ya da Karaköy'e yakın yerlerde ev alırlar, kiralarlar. Şehrin diğer yerlerinde otursalar dahi ille bu semte uğramak alışkanlıklarıdır. Çünkü köyden bir ses bir nefes, bir haber duyma, dostlarını eski ahbaplarını görme şansları vardır.)
Benzeri bir alışkanlık Manisanın doğu köyleri içinde geçerli, Çobanisalılar, Hacıhalilliler, Karaoğlanlılar, Harmandalılılar,Sancaklı Bozköylüler,İğdecikliler de Manisanın Alaybey Semtinde ve yakınlarında yerleşirler ve Alaybey kahvelerinde bekleşirler.
Hareket zamanı geldiğinde güleryüzlü Suat Abi aracın başına gelir. Şoför mahalline oturur.Kornaya bir iki defa dokunurdu.
(Önemli bir insandı Suat Abi o günlerde.Öğretmenler,memurlar,köylüler, Manisanın Sabuncubeli taraflarındaki köylerde işi olanlar Suat Abinin bilgi görgü ve deneyiminden yararlanırlarsa işleri daha düzgün ve çabuk halledilirdi.O zamanlar şoför esnaflığı kıymetli mesleklerdendi. Karaköy Pazarının kurulduğu pazartesi  günleri seferler biraz daha sık yapılırdı.Perşembe günleri de sefer sayısı fazla olabilir.)

 Araca binme niyetiyle  Çamuroğlu Osman'ın Kahvesinde oturanlar varsa korna sesini duyunca çaylarındaki son yudumları dahi almadan telaşla araca doğru seyirtirlerdi. İsterse koşmasınlar.Bir daha ki sefer bir gün sonra olduğundan,yaya gitmek ile yetişmek araşında tercihleri araçla gitmek olduğundan kasaya binerlerdi nefes nefese. Zamanı geldiğinden mi, yolcusu tamam olduğundan mı bilinmez, arka tekerlekleri belirli şekilde içe doğru yamuk duran bu skoda sessizce kalkar, o zamanlar benim bilmediğim gitmediğim görmediğim bir meçhule doğru arkada oturup sabırla bekleşen yolcularıyla beraber İzmir caddesinden batıya dış mahalle yönüne doğru hareket  eder giderdi.7-8 yaşlarındaki ben için ilgi alanımda olmayan bu eylem yıllarca devam etti durdu.

Bir ara skodanın modeli değişti. Eski bombeli yuvarlak hatları olan alçak ve küçük skodanın yerine daha üst model köşeli burunlu daha yüksek bir Skoda oldu.Yeni model Skodanın rengini hatırlayamadım. Araçların plakalarını da hatırlamıyorum.Ancak arka tekerlekleri eski Skoda gibi içe dönüktü.

Kış yaklaştığında insanın ayakta durabileceği yükseklikte bir branda geçirirdi arka kasanın üzerine, içeriye rüzgar girmezdi. Ancak soğuğun çaresi yoktu.Yolcular brandanın altında kışın soğuk rüzgarlarından, yağmurundan korunurlardı.
Suat Amcanın branda sarma işlemi titiz bir işlemdi. Brandayı üst köşelerinden demir borularla düzenlenmiş kasanın üzerine özenle yavaşça yerleştirirdi. Kenarlarında bulunan deliklerden iple gererdi. Delikli kısmın dış tarafında ince dikilmiş ayrı bir örtü vardı ki araç ilerlerken deliklerden aracın içine rüzgar girmesini önlerdi. Önde soför mahallinin üstünde ve iki yanda şeffaf naylondan pencereler, pencerelerin üstüne kıvrılmış ve bir kemerle brandaya bağlanmış branda parçası vardı. Gerekli hallerde dışarıdan bağlı kemer sökülür ve pencere altındaki kopçasına takılarak pencere kapatılırdı.Yağmurlar geçip rüzgarın rahatsızlığı azaldığı günlerden bir gün yine yavaşça özenle dikkatle branda toplanır ve katlanarak gelecek yıl için kaldırılırdı.Çünkü sıcaklarda branda ter sıcak ve sıkıntıydı yolcu için.Ve güneş sıcaklığı brandayı yıpratırdı. Her şey yerinde ve zamanında işe yarardı.
Skoda kamyonetin şoför yanındaki koltuğa ik kişi oturabilirdi. Bu bölüm protokol içindi. Suat Abinin önem verdiği dostları veya önem derecesi yüksek zevat ya da ihtiyarlar bu kısma otururdu. Birde arka kısım dolu olduğunda öndeki bu yer ek kontenjan olarak devreye girer en son gelen şanslı yolcu protokolde yolculuk ederdi mecburen. Diğerleri arkada kasa kenarına vidalanmış oturaklarda kim önce gelirse en iyi yeri almak kuralına göre yerleşirlerdi. Belkide Çamurun Kahvesinde son ana kadar bekleyenler, en sona kalarak arka kasa dolduğundan, protokol koltuğunda yolculuk etmek niyetindeler miydi, bilmiyorum.

Arapoğlu Suat son seferini ne zaman yaptı onu da hatırlamıyorum.

Köy yolları düzeldikçe,köylerde araç sayısı arttıkça,köylüler farklı alternatiflerle karşılaştıkça, Arapoğlu Suat Abinin de işlerinin yavaş yavaş azaldığını düşünüyorum.Geçiş döneminde köylüye  yardımcı oldu. İşlevini tamamladı.Şehrin o günlerini yaşayanların hafızalarında birer hatıra olarak kaldı.
Günlerden bir gün Telekom da Müşteri Hizmetleri Servisinde sorumlu iken , fatura yatırmak amacıyla gelen telefon abonelerince  daha işyeri açılmadan uzun kuyrukların başladığı günlerden birinde güney tarafında bulunan müşteri kapısında içeri gireceğim sırada kapı önündeki mermer basamaklara  yaşlı iki  karı kocanın oturduğunu gördüm. İlk bakışta tanıdım ama belli etmedim. -"Buyrun efendim içeri alalım sizi" dedim.Odaya girdik birer çay ikram ettim.Daha çaylarını bitirmeden odacı telefon faturalarını ödeyip geldi. İlgiden memnun ama merak içindeler.
Sonra anlatmaya başladım. Ancak Suat Amcanın kulağı ağır işitiyordu. Eşininde yardımıyla anlaştık. Babamın ismini söyleyince memnuniyet ile beraber bir şaşkınlık içinde evlerine döndüler.
O günden sonra Suat Amca Rahmetli oluncaya kadar beni nerde görse konuşurduk / ağır işiten kulaklarından dolayı gülen yüzlerle bağırışırdık.
Bazen Hamamcı İsmail Amcanın oğlu arkadaşım Astsubay Necdet in dükkanına uğradığımda -"Suat Amcanın selamı var derdi. Telefonu yine çalışmıyor." Arızaya arkadaşlara haber verirdim.

Geçenlerde Suat Amcanın eşi babamla selam göndermiş.Vefa ve hatırlanmak güzel bir şey.

Bunu neden yazdığıma gelince büyük oğlu Ahmet'i gördüm sabah işe gelirken,-Tedaşa uğradığını emeklisine az kaldığını anlattı.

Kısaca eski günler-anılar depreşti gönlümde de ondan.














Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...