14 Mart 2013 Perşembe

Manisa da Yunan Yangını

1984 yılıydı sanırım.Kardeşim Yücel muhasebecide çalışıyordu.Bir akşam  elinde bazı eski eşyalarla geldi eve.
-Ne bunlar dedim.
"-Abi Manisa Defterdarlığı tamir ediliyor.Ben de vergi ödemek evrak getirip götürmek için sık sık oraya gidiyorum.Bu gün Kız Enstitüsünün yanındaki çöp kutusunda bazı resimler,eşyalar vardı. Baktım,inceledim. Bazılarını çöpten aldım getirdim.İşte bunlar" dedi.
Diğer eşyalar nelerdi hatırlamıyorum ama eski sararmış büyük  bir fotoğraf  dikkatimi çekmişti.Bu Manisanın pervaneli bir uçaktan çekilmiş fotoğrafıydı.
Fotoğrafta bizim oturduğumuz ve hayatımızın geçtiği semti Karaköyü, dış mahalleye doğru inceledim.İzmir Caddesi etrafında yanık ev kümeleri vardı.Önce karaltıların ne olduğunu anlamadım.Hani bir ateş yakarsınızda ateş söndükten sonra yanık odun parçaları,kararmış parçalar kalır.
İyice inceleyince geneli kare ve diktörgen biçiminde cadde boyunca olunca yanmiş evler olduğunu anladım. Hatta fotoğrafın üzerinde tarih ve saat vardı.Saat 10.00 çekilmişti.1938 Mayıs ayı olabilir.Ve çekim yapılan uçağın gölgesi bile fotoğrafın içindeydi.
Şehir Yunan yangınından 15 yıl sonra bile darmadağınıktı.Şimdi Manisa ya baktığımda yoğun ama çarpık bir bina kalabalığı göze çarpıyor.Gerçekten yangın izleri kalmamış,eski Manisanın da izleri kalmamış.Önce Yunan askerleri yakmış,sonra kalan eski eserleri de müteahhitler yıkmış yeni binalar yapmışlar. Şehrin belediye meclisinde onlar,il genel meclisinde onlar. Şehrin geleceği ile ilgili kararları ona (!)  göre alıyorlar.
Bu fotoğrafı sakladım.
Nereye sakladığımı ise şu anda hatırlamıyorum....
İnşallah bir gün bulursam yayınlarım.
Yunan yangını konusu açılınca;

İki yıl kadar önce Elektronik Tamircisi Selahattin Pastacı Abinin yanında  Manisalı yazar  Haydar Aksakal'la görüşmüştük. Laf lafı açtı söz Kurtuluş Savaşı ve Yunan İşgal yıllarına geldi.

-"5-6 Eylül yangın günlerinden bir hafta kadar önceki zamanların birinde Manisa Yunan Garnizonunda görevli Manisayı bilen bir Yunan Subay samimi bildiği Türklerden birine, " şehir yakılacak. Doğudan gelen Yunan birlikleri Manisa'dan geçerken bizim garnizonda onlarla beraber İzmir'e çekilecek ve şehri yakacaklar." diyor.
Sonra yeni bir haber geliyor subaydan;"Şu gün yakacaklar. Şehrin ateşe verilmemesi için biraz direniş yeter. Kaçış telaşındaki  Ordu sizle uğraşamaz çeker gider."diyor. Bu haberi alan şehrin o zamanki sakinleri kendi aralarında sözleşiyorlar. Yakılacak gün sabah silahlarla şurada buluşalım,direnelim. Sözleşip, dağılıyorlar. O gün, o sabah  geliyor. Sözleştikleri yere sadece bu haberi ileten geliyor. başka kimse yok.Ve şehir hiç direniş görmeden yunan birliklerince ateşe veriliyor." diye anlatmıştı.
Bu bilgiyi teyit etmek gerekir.

Belediyede görevli Ali Dilşen Abi babasından duyduğu bir hatıra da ise. "Evde su küplerine çocukları oturttuk. Kapıyı kilıtledik. Yunan askerleri tek tek evleri yokluyor. Evdekileri katlediyordu. Asker gürültüleri kapımıza doğru yaklaşmakta idi. Sonunda bizim kapıyı da zorladılar , yunanca ve Türkçe bağırdılar. "Kimse var mı ? İçerdekiler kapıyı açın,yoksa kırarız."
Biz Girit Muhaciri olduğumuzdan Rumca biliyorduk ve Rumca cevapladık."Siz gidin biz eşyaları düzdükten sonra arkanızdan yetişeceğiz."
Tamam dediler ve çekilip gittiler."

Yine Hacıhaliller Köyünde Kayınvalidem, Kurtuluş Savaşı Gazisi olan dedesinin Parti Pehlivanın kızanlarından olduğunu ve "eğer bir gün yunan tekrar gelirse yunandan evvel hepinizi tek tek ben kendi ellerimle öldürürüm.Onlara bırakmam." dediğini hatırlıyor. Dedesi neler görüp neler yaşadı ise ifadesi bu.

Şık Mobilya Asker arkadaşım değerli kardeşim Bekir Şıktaşlı da Karaoğlanlı Köyünde yaşayan dedesinin bir Kurtuluş Savaşı hatırasını paylaşmıştı. Dedem,"Karaoğlanlı'da beraber yaşadığımız bize hep iyilikleri olmuş çevrede Türkler arasında herkesin sevdiği saydığı  bir Rum komşumuz vardı.Yunan askerlerine kızardı. Bir gün Türk Askerleri kasabamıza geldiğinde bütün Rumları Kasaba meydanında bir araya topladılar. Bizim komşuyu da aldılar. Dedem, Türk komşularıyla beraber; " o iyi bir insan bize iyilikleri dokundu. Onu bırakın" dese de  Askerimiz kan ter içinde yorgun ve gergin dipçik göstererek "olmaz" diyor.  Ama Asker bırakmıyor. Asker emir kulu inisiyatifi yok. Amirleriyle görüşmek gerekirdi....
Bekir ; "Acaba bizim askerimiz Karaoğlanlı'ya gelinceye kadar Rumların yaptığı ne vahşetler gördü ki o duruma geldi " diye ifade ediyor düşüncesini. 

Allah bize bir daha Kurtuluş Savaşı yaşatmasın.





24 Aralık 2012 Pazartesi

Beyaz Gemi,Denizin Kıyısında Koşan Ala Köpek

Beyaz Gemi,Rahmetli Cengiz Aytmatov un bir eseri. 20 küsur yıl önce okuduğumda neler hissettiğimi hatırlamadığım için Manisa İl Halk Kütüphanesinden yeniden aldım kitabı.Aldım ve okumaya başladım."Yalın,içten sade,basit,anlaşılır"aklıma gelenleri ifade etmeye çalıştığımda ancak bu kelimeler işime yarıyor.Okuyup daldıkça hikayenin derinlerine,sanki bende karıştım hikayenin içindekilere küçük bir çocuğun gözünden  dedesi ve çevresindekiler,uzaktaki annesi ve babası ,dürbünüyle ufukta görüp devamlı takip ettiği beyaz gemi ,geyiğin başına gelenler ve yaşadığı hayal kırıklığından sonra çocuğun beyaz gemiye ulaşmak için kendini akan sulara bırakması...Üzüntümden hikayenin son kısmını bitiremedim.Birkaç gün sonra bitirebildim. Şu an bile boğazım düğümleniyor.
Denizin Kıyısında Koşan Ala Köpek, 10 yaşlarında bir çocuğun yaşadığı balıkçı köyünün geleneklerine göre rüştünü ispatlama için amcası babası ve dedesiyle çıktıkları ilk balık avı seferi sırasında başına gelenler anlatılıyor. Amcası babası ve dedesi nin kendisi için yaptıklarını öyle bir anlatıyor ki Rahmetli Cengiz Aytmatov okumadan anlaşılmaz diye düşünüyorum.Bu hikayenin sonunda da boğazımda düğümler, gözlerimde yaşlardan iplikler oluştu.
Tüm düşüncelere saygılıyım.Fakat çocuklarımızın yabancı yazarlardan önce kendi kaynaklarımızı okumasında fayda var.Dünya çapında,70 dile çevrilmiş eserleri olan Cengiz Aytmatov ya da büyük hikayecimiz Ömer Seyfettin gibi yazarlarımız varken,kendi dünyamızdan bakışı pekiştirdikten sonra yabancı yazarlar okumak daha mantıklı geliyor bana.(Ömer Seyfettin'in Vire,Kaşağı,Diyet,Primo Türk çocuğu,Aleko gibi daha bir çok hikayesinin çocukların vicdan gelişimi ve milli bilincinin gelişmesine yararı olabileceğini düşünüyorum.

20 Kasım 2012 Salı

20.Kasım 2012 Sıradan bir Sabah

Sabah küçük oğlumun yorganımın üstünde bana yaptığı oyunların sarsıntılarıyla uyandım. Annesi babanı kaldır yardım etsin demiş. O da beni ya ayak altımı gıdıklayarak ya da üzerime atılarak, yorganı asılarak kaldırmaya uğraşıyor. Sonunda başardı. Kalktım. Saate baktım, daha yedi idi. Sofra hazırdı. Sağolsun hanım düzenlemiş. Ocakta çay kaynıyordu.
Kız okula geç gideceği için hala uyuyordu. Belki de uyuyor numarası yapıyordu. Dinleniyordu. Uyanırsa annesi destek isteyeceği için en iyisi yatmak diye düşünmüş de olabilirdi.
Büyük oğlan dün akşam okuldan gelir gelmez yemeği yemiş ve uzanıvermişti, biraz sonra kalkmak üzere. Gece 12 sıraları bir ara telefon sesine uyandı. Ardından tekrar uykuya daldı.
Hanımefendi ise belinde oluşan disk kaymasına önlem olarak beline sarmak üzere uzun bir çarşaf bulmuş beline sarılmasını istiyordu. Sarıverdim. İnşallah yararı olur.
Bu arada küçük oğlum para istedi. Boyoz alacakmış. Bugünlerde boyoz merakı başladı. Her sabah iki boyoz alıyor. Okulda yiyor.
Hanımefendinin hazırladığı çorbayı birlikte içtik. İçine nane, kekik, acı biber katınca daha da lezzetli oluyor.
Ardından iki bardak çay içtikten sonra işe gitmek üzere  evden ayrıldım. Saat 07:33

13 Kasım 2012 Salı

08 Kasım 2012

Kasım ayına geldik. Bir kısır döngü halinde her yıl aynı takvim yapraklarını -sadece yıl hanesi değişmiş olsa da-çevirip duruyoruz sanki. Fakat eğer aynanın yanına koymuşsanız takvimi, her yeni gün yeni başlayan eskilikleri gösteriyor bize aynalar. Yeni başlayan eskilikler mi desem, eskimekte olduğumun belirtileri mi. Cahit Sıtkı Tarancı en güzelini söylemiş... Bu konuda başka sözler gereksiz kalıyor.
Havalar -önceki Kasım ayında olduğu gibi-gitgide soğuyor. Hırkalar kazaklar kışlıklar çıkarıldı bile geçen baharda yerleştirildiği yerlerden. Yerlerine yazlıklar. Büyük oğlum bile 17-18 yaş dumanları arasında farketti havanın soğumakta olduğunu ve geçen gün ilk defa kolsuz atletini giydi içine. Bu durumda benim de yün süeterimi giyme zamanım gelmiştir demektir. Küçük oğlumla eşyaları karıştırırken abisinin eşyaları çıktı önümüze. Abisi dünyanın en meşgul ergeni olduğundan kullanmadığı giysilerinin bazılarının kendisine küçüldüğü kardeşine denk geldiğinin de farkında değil. Gel oğlum dedim dene şu elbiseleri. İstemeyerek sırayla denemeye başladı. Üzerine denk gelenleri ayırdık. Kendisine küçük gelenleri amcaoğluna daha da küçük olanlarını da küçük panter halaoğluna vermek üzere .

8 Kasım 2012 Perşembe

Geç Okunan Ezan



(1977-1980 senelerindeki Ramazanlarda Manisa da Hacıyahya Camisi etrafında geçirdiğim günlerin birinde aklıma iftarı camide cemaatle açmak geldi. Bazı iftarları camide açmak nasip oldu.)

On bir ayın sultanı o mübarek günlerde iftar saatinin din görevlileri için özel bir önemi vardır. Müezzin, ezan saatinden evvel minareye çıkar ve iftar saatinin dolmasını, topun atılmasını bekler, vakit geldiğinde aceleyle akşam ezanını okuyup minareden hızla inerek kamet getirir ve  imamın cemaaatle namaza başlamasını sağlardı. Müezzin olmazsa imamın arkasında bulunan cemaatten birisi de okuyabilirdi. Hatta imam olmasa bile cemaatten bilen biri namazı kıldırıverirdi. Her şeyin bir kolayı (b) planı vardı.

Bu güzel ve özel günlerde Hacıyahya Camisinin diğer ismiyle İki Lüleli camisinin yakınlarında oturan Mutlu, Topçu Asım ve Lalapaşa Mahallesi sakinleri ise bu caminin akşam ezanını beklemezdi.

Diğer camiler okuyup bitirdikten sonra tek bir ezan sesi duyulurdu. O da bizim caminin  müezzinin aceleyle  okuduğu ezanıydı. Çünkü  müezzin genç ve hareketli bir gençti. Deli fişek akşama kadar son model honda motorsikletiyle işlerinin peşinde dolaştığından mıdır bilinmez, iftar vaktine doğru pili biterdi. Zaten zayıf olan bünyesi dayanamazdı.
Yarı baygın zor ulaştığı iftar vaktinde diğer camilerin  müezzinleri gibi, eline bir parça oruç bozacak yiyecekle yavaşça minareye çıkacak kadar tedbirli değildi, orucunu açıp biraz atıştırmadan, minareye çıkamazdı.

 Her iftarda mı böyle olurdu, yoksa benim bulunduğum günlere mi denk gelmişti?

İftarı beklemekte olan ihtiyar çoğunluklu oruçlu cemaat tarafından, caminin bahçesinde uygun bir zemine ikindiden sonra ıslatılıp hala nemini koruyan  hasırlar serilirdi. Vakit iyice yaklaştığında beraberce bağdaş kurarak sıkışırdık sofra etrafına. Hasırlara yayılan  eski gazeteler üstüne  fırından yeni çıkmış dumanı üstünde mis gibi kokan bir kaç pide hızla bölünürdü. Top patladığında ve ezanlar başladığında evlerden getirilen birkaç parça yiyecek, zeytin ve hurmadan oluşan bu basit sofrada besmele ile hızla atıştırılmaya başlanırdı. Temmuzun tüm sıcaklığını akşama kadar yaşayan susuz ve yanık vücutlarımız yemekten çok suyu özlerdi. İki lüleli Camisine Sivrice Tepesi eteklerinden eski sırlı künklerin içinden geçerek gelen serin suyu kana kana içerdik.

Caminin imamı  ya da müezzini hızla orucunu bozarken, sofradaki ihtiyarlar müezzine seslenirlerdi. -"Hadi oğlum ezanı oku". Müezzin halsizliğinden bu uyarıları fazla dikkate almadan birkaç lokma daha yemek çabasında. Bir başka ihtiyar -"düzen bozuluyor. Böyle mi olurdu eskiden" diyerek tekrar müezzine sinirli sinirli seslenir, birkaç kişi daha kızınca müezzin minareye doğru seyirtmeden önce, sofradan eline bir parça daha pide alıp fırlayıverirdi.  Müezzin minareden indiğinde biz de caminin içinde cemaatle namaza hazır olurduk. Namaz hızla kılınır ve yemeğin kalan kısmına devam etmek üzere ya dışarıdaki hasır üstünde bekleyen sofraya, ya da eve doğru  yollanırdık.

Akşamın alaca karanlığının sokaklara çöktüğü o saatlerde camiden çıkıp İzmir Caddesinin üst kaldırımından batıya doğru yürürdüm. Koca cadde sessiz olurdu. Geçtiğim diğer sokaklarda ıssızlaşırdı sanki. (Herkes evinde kendi halinde şarkısındaki gibi )
İftar sofralarına oturmuş aile üyelerinin kaşık çatal tıkırtıları ve "oğlum suyu dolduruver, anne pideyi uzatırmısın" sözleri dışarıya duyulurdu. El ayak çekilen, kimsenin bulunmadığı sokaklardan ilerleyerek eve gelirdim.

Yer sofrasında yemeğe kaşık sallayan Babam, Annem ve kardeşlerim kapıdan girerken hep birlikte bana doğru bakarlardı. Elimi yıkar, iftarın kalanını tamamlamak üzere selam verip sofraya çöküverirdim.

Şimdi düşünüyorum da camide oruç bozduğumuzda yediğimiz sıcak pidenin ve zeytinin tuzlu tadı ve kokusu özlemle karışık olarak hala gönlümün bir köşesinde bulunan hatıralar yumağının içinde özel bir yerde.

Allaha şükür nice pideler, zeytinler, farklı yemekler yedik  ama o tad hala aklımda!
Sebebi nedir?
Uzak bir hatıra olduğundan mı?
Hatıralar eskidikçe daha mı önem kazanıyor?
Ya da açlıktan ve susuzluktan bize çok lezzetli mi gelmişti?

Bilmiyorum...

20 Temmuz 2012 Cuma

Faik oğlu Kadir

Faik Abi ile oğlu  Kadir.  Bizden 5-6 yaş küçüktü Kadir, fakat sokakta oyunlarımıza katılmak isterdi. Biz de el ayağa dolanmasın diye istemezdik. Bir gün sokakta arkadaşlarla kovboyculuk oynarken Kadir yanımıza gelip oynamak istedi yine, ama Avanak Avni gibi daha konuşmasını bile beceremiyor, koşamıyordu. Yürümeyi  bile daha yeni öğrenmişti. Kovboy oynayanlara ise hızlı silah çekip hızlı kaçan yiğitler lazımdı. Ama babasının önünde ağlayıp sızlıyor, mimikleriyle ve ekşimiş suratıyla "Baba beni de oynatsınlar" demek istiyordu.
Sonunda Faik Abi dayanamadı ve "oğlumu da oynatın" dedi. İki kapı ötede olan bir kapı komşumuz olan Faik Abi'yi kıramazdım. İstemeyerek Kadir'in  eline kendi naylon tabancamı verdim. Kadir, yavaş yavaş oradan oraya koşturup degav degav diye bağırıp seviniyordu. Fakat çete arkadaşlarım  bana kızıyordu. "Haydi yenileceğiz  al silahını çabuk gel" diye sesleniyor, sitem ediyorlardı.
Ben nasıl hainlik yapıpda silah arkadaşlarımı yalnız bırakabilirdim.Oyun arkadaşlığının kitabına sığmazdı. Bir daha da oyunlarına beni almazlardı. İçimde köpüren sabırsızlık dalgalarını daha fazla bastıramadım ve... "Faik Abi arkadaşlar beni çağırıyorlar" deyip Kadir in elinden silahımı hızla kaptığım gibi öbür sokağa doğru zor durumdaki çete arkadaşlarıma  yardım için fırladım gittim. Kadir önce bakakaldı ardımdan ve sonra diğer sokaktan bile duyulacak bir feryatla ağlamaya tepinmeye başladı.

 Faik Abi'nin, ilk oğluydu Kadir, göz bebeğiydi. Ağlamasına dayanabilir miydi? Sokaktan bir kez daha koşarak  geçtik. Naylon tabancamı kastederek seslendi; "oğlum ver biraz daha oynasın Kadir"dedi.
Koca Faik Abi 3 kuruşluk naylon tabanca için yalvarıyordu bana . Ben de "oynadığımı oyundan sonra vereceğimi "söyledim. Öfkelendi. "Ben bilirim yapacağımı" diyerek. Dişlerini sıktı,kıpkırmızı yüzüyle ağlayan Kadir'ini kucağına alıp evlerine doğru yürüdü gitti.
Biz oyuna devam ediyorduk...
Dalıp gitmiştik savaşımızın içine...
Belli bir süre sonra Kadirin sesi soluğu kesildi.
Sokaktan son geçişimizde anladık neden sustuğunu. Bize elinde bulunan tabancayı nişan almış, tutuyordu.Ve bu silah hiçbirimizin elindeki, yakınlardaki diğer mahallelerde bize düşman olan çocukların ellerinde de olmayan kalitede inandırıcı bir silahtı. Durduk, silahı inceledik.
Ağırdı, demirdi. Gerçek tabancaydı, "altıpatlar çevirmeli" dedi bir oyun arkadaşı.

Faik Abi ise (çocuğunun sesini kesmesinden dolayı rahatlamış bir yüz ifadesiyle) biraz ileride kapılarının önündeki beton basamağa oturmuş sakin sakin bize bakıyordu. Faik Abi kızmış ve içerden kendi silahını getirip oğluna vermişti.

Gerçekten yapacağını bilmişti.

Şimdi böyle babalar var mı ? Ağladığında oğluna oyuncak tabanca yerine gerçek tabanca veren.
(İyi ki de yok) Soğukkanlı / mantıklı düşününce yanlış bir şey ama, son cümlede anlatmak istediğim oğlunun isteklerine verdiği önemdi. Bir de ağlayan çocuğun ebeveynde oluşturduğu stresin ne derece yüksek olduğunu anlamamıza yarıyor. Dünyanın en sıkıntılı sesi vıyak vıyak ağlayan çocuk sesi.

20 Temmuz 1974 Gözlemler


Sabah uyandığımda güneş bir hayli ilerlemişti.Evimizin mutfağının üstünde bulunan taraçadaydım. Biraz ötede gece işten gelmiş olan babam uyuyordu.Temmuz sıcakları bastığında Manisaya, şehirde yaşayanlar serin bir yer ararlar.Gece işten gelen babam da içerde uyuyamayınca taraçaya, benim yatağımın yanına bir şilte serip açık havada uyumuştu anlaşılan. Saat 07.20 şöyle bir gerinerek etrafa baktım.Annemin bulduğu ve babama zorla  açtırdığı envayi çeşit teneke kutulara dikilmiş çiçekler de beni selamlıyordu. Çevrede arı ve sinek vızıltılarına karışmış çiçek ve ot kokuları sıcağın yavaş yavaş artmasıyla yayılıyordu. Derin bir nefes çekip Sivrice tepesine doğru baktım. Yaylaya gidenlerin eşeklerine bağırışları, eşeklerin tıkırdayan ayak sesleri geliyordu kulaklarıma.  Çünkü biraz geç kalmışlardı. Sıcakta yokuş çıkmak meşakkatlidir.
Taraçanın güney kısmında küçük bahçemize dik açı ile inen tahta merdivenden aşağıya indim. Hol kapısı açıktı. Hol kapısının sağ üst kısmında iki demir raf üzerinde duran 6 büyük pilli Hislon radyomuzun düğmesini çevirdim .Önce bozuk düğmesinden dolayı cızırtılı bir ses, ardından Bülent Ecevit in sözleri duyuldu."Kıbrıs Barış Harekatı başlamıştır, askerimize karşılık verilmezse bizim askerlerimizde karşılık vermeyecek " anlamında sözlerdi aklımda kalan. Kıbrıs a askerimiz çıkmıştı. Haber bitmeden apar topar yukarıya babamın yanına koştum." Baba baba Kıbrıs ta savaş başlamış, asker çıkmış radyo söylüyor."
Babam hemen kalktı, bereberce  aşağıya radyonun altına indik.O da heyecenlandı. Haberler kısa sürmüştü. Hasan Mutlucan'dan kahramanlık türküleri çalmaya başladı radyo,on beş dakikada bir kısa haberler veriliyordu savaşla ilgili.

Kahvaltıdan sonra çıraklık yaptığım çarşıdaki ayakkabı imalat atölyesine gittim.(5 sınıfın yaz tatilindeydik. Ağustosta sünnet olacak; Eylülde Ramazan da ortaokula başlayacaktım. İşte o yaza ait bu anlattıklarım ) Giderken sokakta gördüğüm insanlarda heyecan vardı. Korku, tedirginlik, endişe ile karışık gergin bir gurur.

Şehirde önceki günlerde arasıra rastladığımız taşkınlıklara,kavgalara,nizalara,şen şakrak gürültülere rastlanmıyordu.Akgün mahallesi bile 20 Temmuzdan önceki gibi değildi.Savaşın bizlere  verdiği  düşünceli durgun,ağırbaşlı bir hal vardı genelin üzerinde.

Atölyede elimiz işte, kulağımız radyoda. Haberler başladığında hepimiz pür dikkat. Günaydın Gazetesi muhabiri Adem Yavuz un öldüğü haberi, Albay Karaosmanoğlu'nun şehit olduğu haberi, 54 şehidin olduğu haberi...

Beyaz filin önünden geçerken SSK giriş kapısı önündeki Hür ışık gazetesinin günlük nüshasını okurdum. Manisaspor ne yapmış? Siyah beyaz baskılı gazeteyi okumaya çalışırdım.

Savaş günlerinde Hür Işık tan başta gazeteler de asılmaya başlandı. Günaydın Gazetesinin öğleden sonra gelen 2.inci baskısını hatırlıyorum. Baskılar 4 sayfadan oluşuyordu. Gazeteyi daha iyi okuyabilmek için birbirimizi iterek öne geçmeye çalışırdık. Öndeki bazen yüksek sesle okur. Vay be. Helal olsun Askerlerimize. sözleri gelirdi önden arkadan.

Beyazfil önünde toplanıp sütundaki haberleri okuyan bizler çulsuzlar takımıydık. Cebimizdeki sınırlı parayı öğle yemeği mi? gazete mi? seçeneği içinden öğle yemeğini seçenler grubuyduk. Şehirdeki diğer insanların içinde bir bölümü ise beyazfil direğine tenezzül etmeyip, dükkanının önünde peykelere oturmuş bir yandan çayını yudumlayıp diğer yandan gazetesini okuyanlardı.
Bir kısmı da  küçük zillerle donatılmış at arabalarıyla sabah erkenden yola koyulmuş bağcılardı. Şehirde sabahın alacakaranlığında tak tak nal sesleri ve atların üzerinde bulunan zillerin çıngırdamaları duyulurdu. Ve kadınlar, kapı önlerinde dut ağaçlarının gölgesi altında  komşularla, ahretlikleriyle oturup dertleşen annelerimiz, ablalarımız, teyzelerimiz,yengelerimiz ne düşünüyordu ? Hatırlamıyorum.

Onlar ne düşünüyordu bilmiyorum.

Akşamları iş çıkışında sokakta arkadaşlarla ne konuşurduk Kıbrıs hakkında?.Tahminim heyecanla beşparmak dağlarını baş piskopos Makaryosu, Rumu,Yunanı, İngiliz gevurunu,askerimizin kahramanlıklarını, biz de orada olsaydık Girne de, Magosa da, Limasol da, Lefkoşa da düşmanı şöyle şöyle yapardık muhabbetlerini yapıyormuşuzdur.

Rahmetli muhtar Ali Evsek Amca geceleri evleri dolaşıyor, dışarıya ışık sızan evleri uyarıyordu. Evlerdeki lambaların etrafına sadece öne ışık verecek yanlara ışık vermeyecek şekilde mukavva huniler yapılmıştı. Dışarıya ışık sızmasın diye pencere ve kapılara örtüler gerilmişti. Araçların farlarına ince bir ışık sızacak şekilde mavi kağıt kapatılmıştı.

Müsait zamanlarımda Akmescit mahallesinin üstlerinde Sivrice tepesinin eteklerinde kuzu güdüyordum.  Nerede nasıl gördüm emin değilim ama;  Askerlerin dağda  uygun yerlere gizlendiklerini kampet, küçük çadır kurduklarını hayal meyal hatırlıyorum.

Sokak lambaları yakılmıyordu. Her yer zifiri karanlıktı. Manisa Yunanistan'a yakın olduğundan herhangi bir hava saldırısına karşı önlem olarak karartma tedbirleri alınmıştı.

Her yerde harp  konuşuluyordu.

Ben ise 11 yaşındaydım hayatla ilgili güzel hayallerim vardı.
Elimde babamın okulu bitirince bisiklet alacağım sözü yerine hediye ettiği Standart marka küçük bir radyo, kulağımda Hasan Mutlucan ın türküleri , gözlerim dünyayı seyrederken zihnim gerçeküstü hayallerde dolanıp duruyordum, bana bahşedilen hayatın, bana bahşedilen imkanları içinde...
Çok Şükür...



11 Temmuz 2012 Çarşamba

Sultan Yaylası

HEDEF

Bisikletle beraber gezdiğim arkadaşlarım 7-8 Temmuz haftasonu şehir dışına çıkacaklarını söylediler. Ben de tek başıma nasıl bir etkinlik düzenleyebilirim diye düşünürken Spil e doğru bisiklet sürmeyi, kendimi fazla zorlamamak şartıyla gidebildiğim yere kadar gitmeyi ve uygun gördüğüm yerde kahvaltı molası vermeyi planladım.

BAŞLANGIÇ

7 Temmuz Cumartesi sabahı erkenden uyandım kahvaltı ve bisiklet malzemelerini çantaya yerleştirdim.Saat 06.30 da evden çıktım. Kırmızı Köprüden İzmir caddesini geçip dereyi soluma alarak İvaz Paşa Camisine doğru ilerledim. Cami ile dere arasından yukarıya doğru devam ettim.Ağlayan Kayanın altındaki son köprüden sola , Spil yoluna girdim. Ağlayan Kaya rampası benim için testti. Eğer orayı durmadan ve fazla zorlanmadan çıkabilirsem diğer yokuşlar daha rahat çıkılabilirdi.

İLK TEST

Çok şükür ilk testi geçtim.Kendimi yokladım.Herhengibir sıkıntı yoktu.Kalp atışlarım biraz artmıştı ama çok yüksek değildi. (İsmail Bey Kardeşimin tavsiyeleri aklımdaydı.Kendini dinle,zorlama diye tavsiyesi vardı. Her bilenden birşeyler almalı insan.) Artık kendime biraz daha güvenebilirdim. Kendimi dinleye dinleye devam ettim.Sağda büyük bayrak direğini, solda Ulucamiyi ardımda bırakarak ve yeni uyanan Manisayı seyrede seyrede,kuş cıvıltıları arasında Tabane deresine vardım.
İşe giden birkaç Tabaneli ile selamlaştık.

MEVLEVİHANE KAVŞAĞI

Mevlevihane kavşağına geldiğimde önümde yürüyen iki dağ gezgini daha vardı.Yaklaştım, ama yetişemedim.         
Tanıdım. Manisa Pamuklu Mensucat Ambar bölümünden emekli Kazım Abi ve bir kişi vardı. Onların yoldan ayrılıp dağa doğru kısa yöneldiklerini farkedince  uzaktan selamlaştık ve konuştuk. Beni bisikletle görünce uzaktan seslenerek sordular.Yoldan gidebildiğim kadar gitmeyi deneyeceğimi söyledim. Kazım Abi uzun boylu ve pozitif, güleryüzlü,mert,dürüst bir insan.Zaten insanın ne olduğu ilk anda aşağı yukarı belli oluyor. Çocukluğu bu dağlarda geçmiş eski Tabanelilerden. Dağlarda yürüyüş yaptığım zamanlarda kendisini tanıdığıma memnunum. Sağolsun.

PEDAL BASMAYA DEVAM

Doğuya doğru düşük vitesle rampa çıkmaya devam ettim. Sonra güneye,sonra batıya,döne dolaşa ama her pedalda biraz daha yükseğe doğru...

Yukarıya doğru pedal bastıkça çıkarken bile zorlamadan devam edebilmenin bir yolunu,yöntemini buluyorsunuz desem biraz abartı olur mu? Biraz tempoyu düşürüyorsunuz kalp atışları normale yaklaşınca da tempoyu biraz arttırıyorsunuz.Eger şiştiyseniz uygun bir yerde biraz dinleniyorsunuz. Ben bunu kendime göre belirlediğim ara duraklarda biraz kültür fizik yaparak ya da çevreye bakarak yaptım.Güzergahı daha önceden bildiğim için çeşmebaşlarını, rampanın olmadığı veya çok az olduğu panoramik yerleri durak olarak seçmeye çalıştım.

İLK DURAK

Yukarılara doğru ilerlerken birinci durağım küçük seyir yeri idi.Yanında ağılların damların olduğu ilk keskin dönemeç.Koop.çu M.Pala tarafından yaptırıldığı söylenen metruk evden önceki dönemeç. Manisa yı seyrederken Kazım Abi ve arkadaşı aşağıdan göründüler.Bu defa daha uzun görüştük. Dağlarda bazı ağaçları aşıladıklarını,o ağaçlara bakmaya gittiklerini dolaşıp geleceklerini anlattılar. Arkadaşı ile aynı tişörtten giymişlerdi.Birbirleri ile dostluklarının  düzeyi,samiyetleri anlaşılıyordu. Ne güzel.

MAVİ KAPAK

Kazım Abilerle vedalaşıp  dağa doğru yolcu ettikten sonra çevreye şöyle bir göz gezdirdim.
Yerlerde gelişigüzel atılmış modern çağın tüketim ürünlerinin atıkları bulunuyordu.Şehre bakan değerli insanlar güzelliğe katkı olsun diye çevreyi çöplerle  düzenlemişti. Plastik şişeler,kola şişeleri,bira kutuları, bisküvi ambalajları,dürüm çiğ köfte malzemeleri. Bu arada çöp bidonu ya da çöpleri koyacak herhangi bir yer de yok etrafta...
Belediye, Orman Bakanlığı,İçişleri Bakanlığı (Jandarma) ,Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı v.s. Bir çok kuruluş var. Sorumlu kim,yetkili kim...Çöp atılmayacak,atan bedelini/cezasını karşılar,atılınca hangi kuruluş ne yapacak.Yasa ve yönetmelikte hepsi var.Ama yerlerde hâlâ çöpler var...
Ama yerlerde çöpler var. Çöpleri atanların hepsinde en azından İlkokul diploması var.Milli Eğitim Bakanlığımızın bireyleri çevre konusunda nekadar eğittiği de belli oluyordu.

Neyse biz de durumu lehe çevirmek üzere bir şeyler yaptık. Alt komşumuzun engelli oğlu mavi kapak istemişti.Yerlerde mavi kapaklar vardı.Ona vermek üzere topladım.Fakat geçen lüks araç sürücüleri bana baktıkları için biraz çekindim toplarken. Kültür fizik hareketleri yaparak ayaklarıma doğru eğildiğimde alıveriyordum anlaşılmadan kapakları. (Çekiniyorsan yaptığından burada neye yazıyorsun? Burada okuyacak olanlara niyetimi anlatabiliyorum.Araçla geçenler görüntüye göre değerlendiriyor da ondan efendim.)

CESARET VE STATEJİK DAVRANIŞ

Armutsuyuna kadar herhangibir köpekle karşılaşmadım. Armutsuyunda çeşmenin kenarında bulunan kirazlığın demir kapısına bağlanmış,daha sonra da bağlandığı yerden kurtulmuş (Çünkü zincirli tasma boynunda sallanarak geziniyordu.) bir siyah köpeğe  rastladım. Ben gelince havlayarak bahçeye doğru geri çekildi. Çekildiği yerin gerisinden daha güçlü bir havlama sesi gelince,bir köpeğin daha olduğunu anladım.Boz rengi dik tüylerinden tasmasını göremiyordum ama diğer köpek  daha sağlam bağlanmıştı.Yerinden ayrılamıyordu. Sadece gür sesiyle arkadaşına moral destek veriyordu. Uzaklardan sesi gitgide daha da yaklaşan üçüncü bir köpek havlaması da devreye girdi bu arada. Bahçede bulunan köpeklerin ikisi birden havlamaya ve bağlı olan iri cüsseli köpek azmanı zincirini gerdirmeye başlayınca oradan sessizce ama hızla  ayrıldım.(-Üç'e karşı birim-Küçük oğlumun tabletinde bulunan elime geçince kimseye vermeden devamlı oynadığım savaş stratejisi oyununda da ricat et çabuk kaç seçeneği vardı.Aklıma geldi hemen gereğini yaptım.)

ARMUTSUYUNUN FAYDALARI

Armutsuyunun ne kadar iyi bir su olduğu anlamıştım. İçtiğim Armutsuyu her nasılsa doping etkisi yapmıştı. Daha hızlı ve etkili bir sürüşle kaç rampa daha aştığımı şu an dahi hatırlamıyorum.
Bu performansta daha vahşi olduğu cüssesinin büyüklüğünden anlaşılan zincirini gerdiren boz tüylü çomarın etkisi olduğunu bazı kendini bilmezler düşünmüş olsalar da. Öyle değil...(Teessüf=Tatile giderken  köpek kovucusunu vermeyi unutan bisikletsever aziz dostuma da Selamlar gönderiyorum.)

(Fırsat buldukça devam edeceğim.)




10 Temmuz 2012 Salı

Birinci Yıl Daldan Dala

Geçen yıl 8 Temmuz gününün sanırım öğle sonrası idi.
Sıcağın getirdiği bir rehavet vardı üzerimde.
İş yerinde işlerin müsait bir anında aklıma blog yazmak geldi.Amatörce yazmaya başladık.Yazarken içimde yanlışlar yapacağım ve utanacağım hissine kapılarak bir sıkıntı oluştu.Sonra hatalı da olsa yazmak iyi olur diye düşünerek aklımdan geçenleri doldurmaya başladım bloğun satırlarına.
Eger bloğu doldurmasa idim aklımdan geçenler kaybolup gidecekti.
Şu anda en azından kendimdeki süreci takip edebiliyorum.İstesem silebilirim de.

Geçen yıldan bu yana hayatımda neler değişti.Dünyada neler değişti.Yaşadığım şehirde neler değişti,Ailemde neler değişti.Durup düşünmeli durum değerlendirmesi yapmalıyım.

Bir yaş daha ilerledim sona doğru.Çocuklarım bir üst sınıfa geçtiler,
İş yerinde aynı yer,aynı masadayım.Gelenleri daha rahat göremiyorum.Gelenlerde beni.Bu bana rahatlık getirdi.Arayan cep telefonu ile ulaşabiliyor.
Kilom aynı ama,göbeğimi bir türlü azaltamamanın sıkıntısı var.İştahım yerinde.(Az yemem gerektiği halde,doktor tavsiyesinin hilafına yiyoruz.iyi değil)
Bisikletimi değiştirdim.
Kooperatif bitti.Ama borç dengesini kuramadım.Borçluyum.Bu beni üzüyor ama gelecek aylarda rahata kavuşacağım ümidim devam ediyor.
Evde önceki yıla göre daha az bir hareket var.Çocuklar sosyalleştikçe evle ilgileri,irtibatları azalıyor.Ya da bizle birlikte olmaktan sıkıldıkları için böyle oluyor.
. . .
Masamın yanında radyom çalıyor.TRT Yurttan sesler korosundan  'Küstürdüm gönlümü güldüremedim.Baharım güz oldu yazım kış oldu' türküsünü söylüyor bir türkücü solo olarak.
Radyonun sesini biraz açtım. Kimse bir şey demiyor herkes kendi işinde,kendi ortamında. ( Erol Evgin in bir şarkısında geçen.'Herkes evinde kendi halinde dostlar oturmuş kır kahvesinde'  gibi) Ya hoşlarına gidiyor.Ya da saygılarından dolayı seslenmiyorlar bana.

Benim işim onların işinin son aşaması. Hemen yapsam da olur yapmasam da. Öylesine bir iş. Bu yaştan sonra öylesine işlerimiz olunca. Müzikle de oluyor müziksiz de. Halk ve sanat müziği eşlik edince daha iyi oluyor çalışma ortamı bence.Efkâr daha iyi dağıtılıyor mu acaba ?
. . .
6.Haziran 1980 Meslek Lisesininden mezun olduğumda hayata bakışım,ideallerim,isteklerim.Ve 32 yıl sonra geldiğim aşama.Ne bekliyordum,ne oldu.İçinde 32 yıl sonra bir burukluk mu var,bir kıvanç mı?  Bazı açılardan burukluklar var,aklına geldikçe yutkunmakta güçlüğe yol açan boğazına yumruk tıkayan burukluklar. Bazı açılardan da bir tebessüm doluyor dudaklarına.Sessiz bir gülümseme ile hatırlayıp bırakıyorsun anılarını olduğu yere ve bir ses şu ana getiriveriyor.
. . .

Her şeyiyle şükür halimize.Elimizde olan imkânlara,etrafımızdaki dostlara dostluklara, muhabbetlere, sağlığımıza,sevgimize,sevdiklerimize,sevenlere,işimize gücümüze...Olmayanların olmamasında vardır bir hayır.Olanların da öyle olmasında vardır bilmediğimiz bir hayır...şükür, çok şükür. . .



5 Temmuz 2012 Perşembe

Öylesine Bir Yazı

Hayatın sürdüğü anlar içinde kayda geçebilecek nice nice hatıralar oluşuyor.Fakat insanın içindeki o tembellik boşvermecilik zihninde biriktirdiklerini yazıya dökmekten alıkoyuyor.
Anamın deyimiyle üşengeçlik.Üşengecin oğlu da olmaz kızı da diye bir deyim var.Allaha şükür oğlumuz kızımız var öyleyse Annemin standartlarına göre üşengeç değiliz.

Başka bir sebebi olmalı,içimizden geçenlerin içimizde bizle beraber gizli kalmasını istemek mi ? Mahremiyet duygusu mu ?
Uğraşmak zor geldiği için mi?

Tüketim toplumunun birer ferdi olup sürüye karıştığımız için mi ? Her şey hazırlanıp öğütülmüş olarak önümüze konuyor. Bizler de hazır paketlenmiş mamasını yiyen evcil hayvanlar gibi önümüze sürülen, marketimizin kitap/gazete raflarında diğer tüketim malları gibi önümüzde elini uzat al mesafesinde bulunan eserleri alıp yatağımızda ya da yazlıkta şezlongda uzanırken okuyoruz. Çoğunluğu ekonomik kaygılar düşünülerek, genelin gönül zevklerine uygun derecede, gündeme uygun belirli konular zerkedilmiş eserler.(Tutulur mu.Tutulur.Satılır mı Satılır.Kazanılır mı Kaza-nılır.Kaç baskı yapar.En azıdan başabaş noktasını bulurmuyuz.Öyleyse basalım.)
Bu sorulara basım ekibi tarafından pozitif cevaplar bulunan yazarlara ait kitapları alıp okuyoruz.

Denebilir mi?

Ya da nasıl olursa olsun tüm eserler az yada çok belli emeğin alın terinin sonunda oluşuyor. Yayıncının da bazı kaygılar taşıyarak satılabilirliği düşünmesi gerekir.Tüketiciye ulaşacak kanal hangisi ise onu kullanabilir. Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler.İfadesi yerine ekmek bulamazlarssa kitap okusunlar. İfadesi mi?
En azından her şeyin tüketildiği bir toplumda Nirvananın kuşunu beslemek için kitapların ne şekilde olursa olsun okunması iyidir.  
 Denebilir mi?

Veyahut kamuoyunu belli bir pozisyona yönlendirmek için mi,bazı konulardaki kitapların bazı zamanlarda çoğalmasına sebep ?
Olabilir mi?
Hayatın girdaplarında farklı derinliklerde farklı deneyimler kazananların, hayatı daha sonra yaşayacaklara -aynı girdaplarda aynı sıkıntılara düşmemeleri için- deneyimlerini,düşüncelerini aktarma gayretidir belki de yazmak.
Öyle midir ?

Herşeyin pürüzsüz,mükemmel olmasını isteyenler iyice öğreneyim öyle yazarım.diye düşünebilirler. Fakat yarın var mı? Yarınlarımızdan hangimiz eminiz? Yazı kurallarından noktadan virgülden bazı kelime hatalarından çekinerek hiçbirşey yapmadan beklemek mi? Yada yapabildiği kadar yapılması gerekenleri  gücü yettiğince yapabilmek mi?
Bu sadece yazmak için değil.

Hangi konuda olursa olsun, yapılması gerekenleri farkettiysek basitte olsa daha iyisi yapılıncaya kadar eksik kapansın diye yapıvermek.  
(Örnek:Setlerini zorlayan bir selin önünde sette oluşan bir küçük çatlak/delik hızla büyür ve tüm setin yıkılmasına yol açar.Küçük çatlağın büyümeden hemen kapatılması gerekir.)

Rahmetli Cengiz Aytmatovla yapılan bir söyleşiyi hatırladım.Yıllar önce ünlü bir Alman yazarla sohbet esnasında Alman yazarın bir önerisi olduğunu anlatıyordu.
Her zaman yanında bir ses kayıt cihazı bulundurmasını ve aklına gelenleri cihaza anında kaydetmesini önermiş.
"Öneriyi uyguladım ve çok verimli oldu".diyordu.

Ne dersiniz?

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Bisikletle Yapılan Bir Dağ Gezisi.

Değerli yol Arkadaşım ile cumartesinden telefonla anlaştık.01 Temmuz Pazar saat 07 de Bozköy Mahallesinde Vestel İlköğretim Okulunun altındaki parkta buluştuk.
Hedef kent ormanı içinden geçerek Şehzade Mehmet Lisesinin üst kısmından Süreyya Orman Parkına doğru yönelerek yeni gezi yolları keşfetmekti.
Bozköy içinden kent ormanının başlangıcına kadar yokuşlarda bir hayli zorlandık. Daha sonra hafif bir rampa vardı önümüzde,aşacağımız parkurun sonuna dek.
Bildiğimiz yerlerde ilerlerken eski iş arkadaşlarımızdan/abilerimizden ( yıllardır neşesini hiç kaybetmeyen kent ormanının yeni kralını) Abdullah Beyi gördük. Elinde her zamanki özel asasıyla yollardaydı. Biraz konuştuk, vedalaştık.
Ardından yola devam ettik.
Yol ayrımına geldiğimizde üst  yol mu?Alt yol mu tereddütü ile daha kolay olur diyerek alt yolu seçtik.

Keşke seçmez olaydık!
Yaklaşık 3 gün geçtiği halde,hâlâ geçtiğimiz güzergâhtaki güzelliklerin etkisindeyim.
Karşı köylere,İzmir yoluna,Spilos otele,Orman İşletme deposuna,Süreyya Parkına özellikle Spil dağının kuzay batı yakasının bitki örtüsüne, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla   doğanın / ormanın renk harmonisine ilk defa bu açıdan şahit olduk.

Girdiğimiz yol çok az işleyen bir yol olsa da sonunda bir işleyen yola çıkacaktı.Çıktı da.Taşların daha az olduğu,tekerlek izlerinin daha da arttığı yolları izleyerek,(dere kenarlarında fotoğraf molaları vermeyi unutmayarak)  sonunda anayola Manisa İzmir asfaltına  ulaştık...

Teşekkürler herkesin derin uykularında olduğu o sabahın köründe kalkarak,beni kırmayıp birlikle bu zahmetlere katlanan değerli arkadaşıma.

Rahatlık

Son iki gün boyunca eşinin anne babasını sağlıklarının kontrolü için hastaneye götürmeye ikna etmekte uğraşmıştı. babası sürekli dini hikaye...