5 Temmuz 2012 Perşembe

Öylesine Bir Yazı

Hayatın sürdüğü anlar içinde kayda geçebilecek nice nice hatıralar oluşuyor.Fakat insanın içindeki o tembellik boşvermecilik zihninde biriktirdiklerini yazıya dökmekten alıkoyuyor.
Anamın deyimiyle üşengeçlik.Üşengecin oğlu da olmaz kızı da diye bir deyim var.Allaha şükür oğlumuz kızımız var öyleyse Annemin standartlarına göre üşengeç değiliz.

Başka bir sebebi olmalı,içimizden geçenlerin içimizde bizle beraber gizli kalmasını istemek mi ? Mahremiyet duygusu mu ?
Uğraşmak zor geldiği için mi?

Tüketim toplumunun birer ferdi olup sürüye karıştığımız için mi ? Her şey hazırlanıp öğütülmüş olarak önümüze konuyor. Bizler de hazır paketlenmiş mamasını yiyen evcil hayvanlar gibi önümüze sürülen, marketimizin kitap/gazete raflarında diğer tüketim malları gibi önümüzde elini uzat al mesafesinde bulunan eserleri alıp yatağımızda ya da yazlıkta şezlongda uzanırken okuyoruz. Çoğunluğu ekonomik kaygılar düşünülerek, genelin gönül zevklerine uygun derecede, gündeme uygun belirli konular zerkedilmiş eserler.(Tutulur mu.Tutulur.Satılır mı Satılır.Kazanılır mı Kaza-nılır.Kaç baskı yapar.En azıdan başabaş noktasını bulurmuyuz.Öyleyse basalım.)
Bu sorulara basım ekibi tarafından pozitif cevaplar bulunan yazarlara ait kitapları alıp okuyoruz.

Denebilir mi?

Ya da nasıl olursa olsun tüm eserler az yada çok belli emeğin alın terinin sonunda oluşuyor. Yayıncının da bazı kaygılar taşıyarak satılabilirliği düşünmesi gerekir.Tüketiciye ulaşacak kanal hangisi ise onu kullanabilir. Ekmek bulamazlarsa pasta yesinler.İfadesi yerine ekmek bulamazlarssa kitap okusunlar. İfadesi mi?
En azından her şeyin tüketildiği bir toplumda Nirvananın kuşunu beslemek için kitapların ne şekilde olursa olsun okunması iyidir.  
 Denebilir mi?

Veyahut kamuoyunu belli bir pozisyona yönlendirmek için mi,bazı konulardaki kitapların bazı zamanlarda çoğalmasına sebep ?
Olabilir mi?
Hayatın girdaplarında farklı derinliklerde farklı deneyimler kazananların, hayatı daha sonra yaşayacaklara -aynı girdaplarda aynı sıkıntılara düşmemeleri için- deneyimlerini,düşüncelerini aktarma gayretidir belki de yazmak.
Öyle midir ?

Herşeyin pürüzsüz,mükemmel olmasını isteyenler iyice öğreneyim öyle yazarım.diye düşünebilirler. Fakat yarın var mı? Yarınlarımızdan hangimiz eminiz? Yazı kurallarından noktadan virgülden bazı kelime hatalarından çekinerek hiçbirşey yapmadan beklemek mi? Yada yapabildiği kadar yapılması gerekenleri  gücü yettiğince yapabilmek mi?
Bu sadece yazmak için değil.

Hangi konuda olursa olsun, yapılması gerekenleri farkettiysek basitte olsa daha iyisi yapılıncaya kadar eksik kapansın diye yapıvermek.  
(Örnek:Setlerini zorlayan bir selin önünde sette oluşan bir küçük çatlak/delik hızla büyür ve tüm setin yıkılmasına yol açar.Küçük çatlağın büyümeden hemen kapatılması gerekir.)

Rahmetli Cengiz Aytmatovla yapılan bir söyleşiyi hatırladım.Yıllar önce ünlü bir Alman yazarla sohbet esnasında Alman yazarın bir önerisi olduğunu anlatıyordu.
Her zaman yanında bir ses kayıt cihazı bulundurmasını ve aklına gelenleri cihaza anında kaydetmesini önermiş.
"Öneriyi uyguladım ve çok verimli oldu".diyordu.

Ne dersiniz?

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Bisikletle Yapılan Bir Dağ Gezisi.

Değerli yol Arkadaşım ile cumartesinden telefonla anlaştık.01 Temmuz Pazar saat 07 de Bozköy Mahallesinde Vestel İlköğretim Okulunun altındaki parkta buluştuk.
Hedef kent ormanı içinden geçerek Şehzade Mehmet Lisesinin üst kısmından Süreyya Orman Parkına doğru yönelerek yeni gezi yolları keşfetmekti.
Bozköy içinden kent ormanının başlangıcına kadar yokuşlarda bir hayli zorlandık. Daha sonra hafif bir rampa vardı önümüzde,aşacağımız parkurun sonuna dek.
Bildiğimiz yerlerde ilerlerken eski iş arkadaşlarımızdan/abilerimizden ( yıllardır neşesini hiç kaybetmeyen kent ormanının yeni kralını) Abdullah Beyi gördük. Elinde her zamanki özel asasıyla yollardaydı. Biraz konuştuk, vedalaştık.
Ardından yola devam ettik.
Yol ayrımına geldiğimizde üst  yol mu?Alt yol mu tereddütü ile daha kolay olur diyerek alt yolu seçtik.

Keşke seçmez olaydık!
Yaklaşık 3 gün geçtiği halde,hâlâ geçtiğimiz güzergâhtaki güzelliklerin etkisindeyim.
Karşı köylere,İzmir yoluna,Spilos otele,Orman İşletme deposuna,Süreyya Parkına özellikle Spil dağının kuzay batı yakasının bitki örtüsüne, sabah güneşinin ilk ışıklarıyla   doğanın / ormanın renk harmonisine ilk defa bu açıdan şahit olduk.

Girdiğimiz yol çok az işleyen bir yol olsa da sonunda bir işleyen yola çıkacaktı.Çıktı da.Taşların daha az olduğu,tekerlek izlerinin daha da arttığı yolları izleyerek,(dere kenarlarında fotoğraf molaları vermeyi unutmayarak)  sonunda anayola Manisa İzmir asfaltına  ulaştık...

Teşekkürler herkesin derin uykularında olduğu o sabahın köründe kalkarak,beni kırmayıp birlikle bu zahmetlere katlanan değerli arkadaşıma.

21 Haziran 2012 Perşembe

Sarısıcaklar

2012 Haziranı son on günü içindeyiz.
Artık sıcaklar kendini iyiden iyiye belli etmeye başladı.
Bu sıcaklar Temmuz sıcaklarının gelişinin ön habercileri.
Manisada öğleleri açık alanlarda bulunmak zorundaysanız ve esmerleşmek/ yanmak istemiyorsanız  ince ve kısa kollular yerine bol ve uzun kollu keten ya da pamuklu giysileri tercih etmek daha iyi olur.
Şapka ya da güneşin etkisini azaltacak başka örtünme araçları  da kullanılabilir.(Şemsiye)
Ama esmerleşmek/ yanmak niyetiniz varsa deniz kıyılarında kavrulmaya da imkanınız yoksa Gediz ovasına iniverin,hem bağ bahçelerinde çalışanlara yardım etmiş olur,hem de cildinizi istenilen düzeyde renklendirebilirsiniz.
Geçen gün  Judo antrenmanlarına giden küçük oğlum sıcaktan burnu kanadığı için gidemeyeceğini söyledi.
Neden oldu ? diye sorduğumda "Kur'an kursundan gelince arkadaşlarla güneşte oyun oynadık."  dedi.
Sıcağın olumsuz etkileri bulunmasına rağmen nedense yazı seviyorum.
Nedendir diye fikir yürütmedim ama bunun cevabının çocukluğumda bulunabileceğini sanıyorum.
Sıcak yaz geceleri uykuyu da azaltıyor.
Gece yarısı 12-01 e kadar terlemekten uyumaya fırsat bulunamıyor.Gece yarısı çıkan  hafif bir esinti uykuya yavaşça teslim olmamızı sağlıyor.

24 Mayıs 2012 Perşembe

Manisa Bitpazarı

Manisada her perşembe eski garajın altı ile Hatuniye Camisinin arasındaki bölgede sokak aralarında her türlü eski eşyanın sergilendiği bir pazar kurulur yıllardır.

Soğuk sıcak,yağmur çamur farketmez. Şehrin içinde eski eşya toplayıcıları hurdaya geri dönüşüme göndermeye kıyamadıkları eşyaları sergilerler.

Yağmurlu ve soğuk günlerde hem sergi açanlar hem de alış veriş yapmak isteyenler ya da merakla sergi aralarında dolaşan müdavimleri azalır. Sarısıcakların bastığı yaz günlerinde de sinek avlar satıcılar. Buldukları bir gölgeye taşırlar akşama dek sürecek muhabbetlerini.

Evinde bulunan eski eşyalarını bu bölgedeki eskici dükkanlarına getirip satanlar da vardır. Yeni eşya almaya gücü yetmeyenler genç, ihtiyar, işçi, öğrenci, köylü gelir dolaşırlar bütçelerine uygununu bulmak için.

Ve arada eski giyim eşyası satıcısı kadınlar özenle dizdikleri mallarını,çaputlarını, soranlara uygun fiyatlarla satmaya uğraşırlar.

Caminin kuzey tarafındaki parkın kuzey kıyısında bir ucu Taşçılar Mescidine,diğer ucu Cumhuriyet   Hamamının arkasına (Güney) kadar uzanan bir sokak vardır. Sokağın parka paralel doğu kısmına eski cep telefonu satıcıları toplanırlar. Bisikletçiler ise aynı sokağın batı kısmında sergilerler mallarını. Bu sokağın en doğusunda da biraz önce bahsettiğimiz eski giyimciler sıralanmıştır.
(Caminin kuzey kapısının karşısındaki parkın olduğu yer yıllar önce hâldi. Hal ve garaj taşınınca önce köy minibüsleri durağı oldu bir süre sonra da park oldu.) 

Merkez sokak burasıdır. Etrafındaki sokaklarda sergi açanların çokluğuna göre genişleyen bir alan vardır.
Kayıt kuyut fatura yoktur. Her şey o anda başlar. alınır - satılır ve  biter. Eğer dikkatli bir gözlemciyseniz yıllar yılları kovaladıkça oluşan sessiz bir değişimin de farkına varabilirsiniz. Babalar oğullara devretmiştir tezgahlarını. Ya da kapanmıştır kepenkleri, bir takipçisi bir taliplisi bulunmadığından bazı dükkanların.

Parkın batı kısmında bulunan dükkanlarda eski eşya satanların yanısıra, hala çalışan demirci ocakları, ara sıra ortalığı titreten örse vuran çekicin sesini ve kapı önlerine çengellere asılmış el dövmesi demir aksamları bulabilirsiniz.

Fakat burada hiçbir zaman Beyaz fil önündeki canlılığı,hareketi bulamazsınız.

(Garaj taşınmadan önceki yıllarda bu bölge Manisa'nın cazibe merkeziydi. Canlılık ta  para da buradaydı. Ancak garaj aşağıya taşındıktan sonra kan kaybederek yavaş yavaş ölen yaralı gibi gitgide sessizleşti.)

Ve şehrin değişimi bu bölgedeki hayatın işleyişini de etkiledi, aşama aşama yavaşlattı

Zamanın sarkacı da Manisa'nın diğer yerlerine göre ,daha yavaş sallanıyor sanki.

Manisa da Mayıs Yeşilliği

Manisa şehrinde Mayıs  ayı bu yıl önceki yıllara oranla daha yağmurlu geçiyor.Belki meteoroloji istatistikleri başka bilgiler veriyordur ama, bazı şeyleri unutan hafızam daha yağmurlu diyor.   Birkaç gün açık, birkaç gün kapalı, bir kaç günde yağmurlu. Dağlar Mayıs sonuna gelindiği halde hala yeşilliğini koruyor. Önceki yıllarda artan hava sıcaklığının etkisiyle çayırlar çimenler sararıveriyordu. Uzaklardan Spil dağının alt yamaçlarına baktığımızda sararmış çimenlerin hüzünlü görüntüsü ile karşılaşıyorduk. Bu yıl Hazirana yaklaştığımız halde bağların, kirazların, eriklerin, ıhlamurların çayırların, çiçeklerin yeşilliği her yanı kaplamaya devam ediyor.
Etsin.
Ekin tarlaları ise çoğunlukla sararmış.
Sararsın...Yeşeren yeşermeye,sararan sararmaya,dünya dönmeye devam etsin.


11 Nisan 2012 Çarşamba

Rüzgâr Bisikleti

Kaç gündür küçük oğlum baba dağa çıkalım kar yağdı.Kar oynamak istiyorum deyip duruyordu.Ben ise aracın arızasını bahane ediyordum.
Bu cumartesi aracı sabahtan tamirciye götürdüm.Tamirci aracı kontrol edecek ve kış için gerekli eksikleri tamamlayacaktı.
Aracı Küçük Sanayideki tamirhaneye bırakarak,işi bitince haber vermesini tenbihleyip Küçük Sanayi içinde yürümeye başladım.
Merkezde Telekom santralinin üstündeki kahvede uzun süreli bir mola verdim.İki çay içtim.Çay güzeldi. Günlük gazeteleri kolaçan ettim ve çıktım.Niyetim bir hayli zamandan  beri görmediğim bazı dostlara uğramaktı. Kayınpederimin hacı arkadaşı kaportacı Hacı Abiyi gördüm. Ayaküstü birer çay içtik,sohbet ettik ve vedalaştım. Bu arada tamirciden telefon geldi.Tamirhaneye yakındım. Hemen gittim.Araç tamir edilmişti. Biraz tamirci ile de sohbet ettik ve eve geldim.
Artık küçük beyi atlatacak bir bahanem kalmamıştı. Teslim oldum."-Hazırlan gidelim oğlum" dedim.Telaşla ve heyecanla hazırlandı.Asansörden aşağıya inip dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı bile.
Önce kararsız kaldık ne yapalım acaba vazgeçelim mi ? Sonra ne olursa olsun çıkalım Manisa Dağının karlı yamaçlarına doğru diyerek aracı çalıştırdık.-"Baba yalnız canım sıkılır Halamınoğlunu çağırsaydık." dedi. Telefonla aradık hastaydı. Halası da evde yoktu.Mecburen ikimiz çıkmaya başladık.
Karaköy Hacı Yahya Camiinin önünden sağa kıvrıldık, ilerden İvaz Paşa Camiinin yanından köprüyü geçerek tekrar sağa dağ yolundan dereyi sağımıza alarak devam ettik.
Kır kahvesi sapağında sola doğru yokuşa çıkmaya başlarken sağımızda Ağlayan Kaya (Niobe) yağmur damlalarının azizliği ile gerçekten ağlıyordu. Dağın karlı yerlerine doğru yağmur altında; sağımızda yıpranmış Manisa Kalesi harabelerini, solumuzda Adakale Mahallesinin sırtını dağa dayamış, kendisini yıkacak müteahhit bekleyen eski evlerini ardımızda bırakarak,Ulucamiyi üstten gözetleyerek devam ettik.
Mevlevihane kavşağından sağa saparak Milli Park yoluna girdik.
Oğlum "-Ne olacak baba benim halim. Yüksekten korkuyorum.Büyüyünce bordo bereli nasıl olacağım." diye hayıflandı. Zamanla alışırsın diye cevapladım.
Dağ yolunda kıvrıla kıvrıla ilerlemeye devam ettik,bir çok araç yol kenarında park etmiş.Etrafta insanlar ya duman altındaki şehre bakıyor,ya da çocuklarını avutmak için karlarla oynuyordu.Bazıları da araçlarının ön camına kardan adam yapmaya uğraşıyordu.
Devam ettik....Yollardan köprülerden virajlardan geçtik.Elinde kodak zx1 basit kamerasıyla fotoğraf çekiyor,bir yandan da yer beğeniyordu. Sonunda  geçen yaz uğradığımız gönlüne göre bildik bir yer buldu. Dönüş yaparak uygun bir yere yanaştık.
Kar oyunu yalnız olmuyordu. Çağırdı. Bende ortak oldum mecburen. Yağmur daha da hızlanmıştı.Böylece 11 yaşındaki oğlum yağmur altında kartopu nasıl oynanırmış öğrendi. Yağmur çok yağmasına rağmen kara düştüğünde ses çıkarmadığından ortalık çok sessizdi.Ne yağmur şakırtısı vardı.ne de su şırıltısı. Kar su damlasını sessizce içine çekiyor ve bizim gibi kar görmemişlerin yağmurun şiddetini işitememesine ve sırılsıklam olmasına neden oluyordu.Sonunda çevrede bizden başka kimse kalmayınca "-yeter baba, yarın bir daha getireceğine söz verirsen gidebiliriz" dedi.Ben de inşallah geliriz dedim.
Araca döndüğümüzde iç çamaşırlarımıza kadar ıslanmıştık. Şimdi anneye nasıl anlatacaktık bu ıslaklığı."-Baba dedi.çok sıkışırsak ikimiz birden dereden geçerken oldu der atlatırız" dedi.
Aracı çalıştırdıktan sonra karlı zeminde araç performansının nasıl olacağını test ettim.birkaç fren denemesi yaptım. Kendime güvenimi tazeledim.
Eve döndüğümüzde eşimin bir işi vardı.O görmeden üstümüzü çabucak değiştirdik.Islak elbiseleri de çamaşır sepetinde diğer kirli çamaşırların altına karıştırarak delilleri gizledik.

İşte karla karışık yağmurlu bir Manisa hatırası.14.Ocak 2012 Cumartesi.

21 Mart 2012 Çarşamba

Babasının Adını 13 Yaşında Öğrenen Çocuk

21 Mart 2012 Çarşamba günü Tapu Müdürlüğü Alt kattaydım.Saat 10.30 sıralarında merdivenden çıkmaya hazırlanırken Belediyeci Ali Dilşen Abi yanına çağırıp birşeyler anlatmaya başladı.Ben de dinliyorum ama yukarı çıkmak istiyorum. Biraz sıkıntılıyım.
Tam o sırada Ekremin babası Ahmet Amca gelince.-Hoşgeldiniz Ali Dilşen Abi beni bırakmıyor, nöbeti size teslim edip ;üst kata çıkayım dedim.Elinde paketlerle görünce de;
-Hayrola ? Nedir bunlar?
-Ekrem'in;ayakkabısı dar geliyordu genişlettim.onu getirmiştim.
-Sizin çocukluğunuzda ve gençliğinizde babanız Sizinle bu kadar (ayakkabısının darlığını  düşünecek kadar) ilgileniyor muydu ?
-Nerdeee! Ben Babamın ismini bile 13 yaşında öğrendim.Okuldaydım Okul Müdürü babamın adını sordu.
-Babam dedim.
-Oğlum Ahmet babanın adı ne?
-Şaşırarak ve sıkılarak yeniden "babam" cevabını verince "Eve git öğren gel" diyerek Burhaniye'nin diğer ucunda  yaklaşık 3 km mesafede olan evimize gönderdi Müdür.
Evde Anneme sordum.
-Anne Babamın adı ne?
-Şükrü. dedi Annem.
-Sonra 3 km geride kalan okula hızla döndüm ve Müdüre "Şükrü" doğru cevabını verdim.
Böylece babamın adını bilmemenin bedelini yorgunluğumla ve utancımla ödedim.
Babamın ismine o güne kadar hiç ihtiyaç duymamıştım.Evde Annem hep adam derdi.Adam aşağı adam yukarı.Halalarım,Amcalarım sadece "Abi" derlerdi.O zamanlar Burhaniye herkesin birbirini iyi tanıdığı küçük bir şehir.Yaşı küçük olan komşu ve Arkadaşları ve dostları ise Çavuş Dayı,arkadaşları ise Çavuş diye seslenirlerdi.Büyükleri oğlum,evladım diyerek seslenirlerdi. Bu kadar laf arasında Babamın adını öğrenmeye demek ki gerek duymamışım.
Kamyoncuydu.Burhaniye ile Edremit arasında yük taşırdı.Burhaniye'de ilk ehliyet alanlardandı. O nedenle olsa gerek tanınmış bir simaydı.
İşinin yoğunluğundan mı,çevresinin genişliğinden mi,eğlenceye düşkünlüğünden midir bilemiyorum Babam gecenin 01.30 unda eve gelirdi. Sabah erkenden saat 05.30 yola çıkardı.
Erken yatıp saat 08.00 ;gibi kalktığımdan yüzünü sık göremezdim.

13 Şubat 2012 Pazartesi

Sıraselvilerde Bir Otel Odası . Anar Rizayev

Azeri yazar Anar Rızayev in bir kitabı.Karakutu Yayınları  Şubat 2008 1.baskı.(1000 adet) Çeviren İldeniz Kurtulan.
Azerbaycanda İstanbul özlemi çeken idealist bir bilim adamının yaşadığı sıkıntılar ve sonunda özlemine kavuşması . Fakat hayalkırıklıkları ile örgülenmiş bir özlemine kavuşma bu.
Türk halkının Karabağ meselesine bakış tarzı.Üniversitelerin akademik kadroları arasındaki bayağı ilişkiler; İnsanların sözlerine sadık olmaması... Ve Sıraselviler semtinde karanlık bir otel odasında hikayenin sona erişi.(116 ıncı sayfada)
Ardından bir kaç hikaye ve 355 sayfadaki "Mutlaka Görüşürüz" başlıklı hikayesi.
Sıraselvilerde Bir Otel Odası hikayesinin bir devamı gibi. Sanki aynı zamanda İstanbulda yaşadıklarını farklı zihniyetteki farklı farklı insanların birbirlerini eleştirileri, her şeye kendi çıkarlarına göre yaklaşmaları, her şeyi kendi menfaatlerine göre yorumlamaları ve yönlendirmeye çalışmaları, verdikleri sözleri tutmamaları.(Sözlerinin eri insanlar değiller,Yalancılar,hırsızlar,sahtekarlar)
Bunlardan bezmiş bir Azeri Kardeşimizin iğrenerek yazdıkları diyebilirim. Acı olan yazılanların  büyük kısmına Ben de  katılıyorum. Keşke böyle olmasaydı.
Ve  hikayenin sonunda telefonla kendisini arayacak bir dostuna verdiği sözü yerine getirmek için telaşla saat 6 dan evvel eve varma çabası.Saat 6 ya 5 kala  eve girdiğinde ise ferahlaması.Saat 6 da telefonun çalması. Arayanı biliyor.
-Merhaba İldeniz Bey.
-Merhaba.Geçen hafta sözleşmiştik saat 6 da arayacağım diye...
Hikaye bitiyor.(Tahminin bu eseri çeviren Rahmetli İldeniz Kurtulan dı arayan)

Sayfa 381 "O Gecenin Sabahı." adlı hikayesi ise gece vakti bir apartmanda geçiyor.Kapı önüne yanaşan bir aracın motor gürültüsü,hızlı yürüyen insanların ayak sesleri. Apartmandaki dairelerde yatağında bu sesleri dinleyenlerin kendileriyle yaptıkları iç muhasebe.Ayak sesleri her daireye yaklaştığında daire içindekilerin heyecanı.Ve sabah, gece gelişen olayların nihayetinde beklenmeyen son.

Teşekkürler Anar Rızayev

10 Şubat 2012 Cuma

Rıfat Ilgaz.Yokuş Yukarı

7.Şubat günü hava yağmurluydu.
Arkadaşlara öğle arası yemekten sonra kütüphaneye gitmeyi teklif ettim.
Sağolsunlar kırmadılar hep birlikte (İsmail,Seyfi ve Ben) gittik.Onlar kütüphanenin güvenlik görevlisi eski arkadaşlarla sohbet ederken ben içeriye şöyle bir göz attım.

Azeri Yazar Anar Rızayev in "Sıraselvilerde bir otel odası", Rıfat Ilgaz ın "Yokuş Yukarı", Ahmet Turan Alkan ın "Altıncı Şehir" eserlerini aldım. İkisi bildiğim yazarlara ait, biri ise ismini duyduğum fakat çok da bilmediğim bir yazara aitti.

O akşam heyecanla 3 kitaba da el attım.İçlerinden "Yokuş Yukarı" önceliğim oldu. Çünkü Hababam Sınıfının yazarı. Film serilerini çocukluğumdan itibaren kaç kez izlediğimi unuttuğum.1976 larda ilk izlediğimde duyduğum heyecan ve coşku ileriki yıllarda eleştirel bir hal aldı.Eleştirdiğim ve kendime göre eleştirilerimde haklı olduğum yönler vardı.Filmin Kahramanları;İnek Şaban,Güdük Necmi,Kel Mahmut,Hafize Ana, aklıma bir anda gelenler.Özellikle Kel Mahmut rolüyle Münir Özkul yıllar geçtikçe daha bir değer kazanıyor gözümde ve gönlümde; sabırlı, iyiniyetli, vakur, prensipli, idealist. Adile Naşit ise rolüyle özdeşleşmiş. Müşfik, merhametli..

Nedense filmi izlediğim halde başka eserlerini okumamamıştım. (Nedeni belli dünya görüşleri kafamdaki görüşlerle örtüşmüyordu da ondan.Peşin hükümlerimin,ön yargılarımın etkisi vardı.)

Yazarın yıllarını harcadığı yayın dünyasındaki anıları akıcı bir dille aktaracağını hissettim.Gerçekte hissettiğim gibi gelişti. Kitabı bir nefeste okudum."Güdük Kalemler" bölümünü eşime ve kızıma da yüksek sesle okudum. Sonunu getiremedik üçümüzde de bir anda gülme krizi oluştu.

Anılar bazen acı bazen tatlı.Saik Faik,Aziz Nesin,İlhan Selçuk,Bedri Koraman,Semih Balcıoğlu,Orhan Veli, Orhan  Şaik Gökyay,Sabahattin Ali....Bir çok yazarla, gazeteciyle, Bir çok gazete ile dergi ile Akbaba, Tan, Akşam...birçok yayınevinde ve patronlarıyla yaşadıkları kitapta akıcı bir dille anlatılmış. Artısıyla eksisiyle hayatına ait anılarını kitabın yaprakları arasına sermiş.

Kitabı okurken anıların oluştuğu mekanları kendimize göre kurguluyor ve kendimizi de yazarın yerine koyarak onun gözüyle yaşıyor sanki insan.( Bu da okuyucuya geniş bir hayal dünyası oluşturma imkanı sunuyor.Eseri okuduktan sonra aynı eseri sinema/tiyatroda izlemek bazen yavanlık hissi veriyor.)  

Hababam sınıfını okuduktan sonra filmi izleseydim bu kadar etkisinde kalırmıydım ?  Kitabın sonunda Rıfat Ilgaz ı geç de olsa biraz daha yakından tanımış oldum. Anılarını okumak,yazarın başından geçenlere karşı içimde burukluklar oluşturdu.
Bu yazıyı yazarken bile içimde  bir burukluk hala mevcut...

16 Ocak 2012 Pazartesi

Karla karışık yağmurlu bir Manisa hatırası

Kaç gündür küçük oğlum baba dağa çıkalım kar yağdı.Kar oynamak istiyorum deyip duruyordu.Ben ise aracın arızasını bahane ediyordum.
Bu cumartesi aracı sabahtan tamirciye götürdüm.Tamirci aracı kontrol edecek ve kış için gerekli eksikleri tamamlayacaktı.
Aracı Küçük Sanayideki tamirhaneye bırakarak,işi bitince haber vermesini tenbihleyip Küçük Sanayi içinde yürümeye başladım.
Merkezde Telekom santralinin üstündeki kahvede uzun süreli bir mola verdim.İki çay içtim.Çay güzeldi. Günlük gazeteleri kolaçan ettim ve çıktım.Niyetim bir hayli zamandan  beri görmediğim bazı dostlara uğramaktı. Kayınpederimin hacı arkadaşı kaportacı Hacı Abiyi gördüm. Ayaküstü birer çay içtik,sohbet ettik ve vedalaştım. Bu arada tamirciden telefon geldi.Tamirhaneye yakındım. Hemen gittim.Araç tamir edilmişti. Biraz tamirci ile de sohbet ettik ve eve geldim.
Artık küçük beyi atlatacak bir bahanem kalmamıştı. Teslim oldum."-Hazırlan gidelim oğlum" dedim.Telaşla ve heyecanla hazırlandı.Asansörden aşağıya inip dışarı çıktığımızda yağmur çiselemeye başlamıştı bile.
Önce kararsız kaldık ne yapalım acaba vazgeçelim mi ? Sonra ne olursa olsun çıkalım Manisa Dağının karlı yamaçlarına doğru diyerek aracı çalıştırdık.-"Baba yalnız canım sıkılır Halamınoğlunu çağırsaydık." dedi. Telefonla aradık hastaydı. Halası da evde yoktu.Mecburen ikimiz çıkmaya başladık.
Karaköy Hacı Yahya Camiinin önünden sağa kıvrıldık, ilerden İvaz Paşa Camiinin yanından köprüyü geçerek tekrar sağa dağ yolundan dereyi sağımıza alarak devam ettik.
Kır kahvesi sapağında sola doğru yokuşa çıkmaya başlarken sağımızda Ağlayan Kaya (Niobe) yağmur damlalarının azizliği ile gerçekten ağlıyordu. Dağın karlı yerlerine doğru yağmur altında; sağımızda yıpranmış Manisa Kalesi harabelerini, solumuzda Adakale Mahallesinin sırtını dağa dayamış, kendisini yıkacak müteahhit bekleyen eski evlerini ardımızda bırakarak,Ulucamiyi üstten gözetleyerek devam ettik.
Mevlevihane kavşağından sağa saparak Milli Park yoluna girdik.
Oğlum "-Ne olacak baba benim halim. Yüksekten korkuyorum.Büyüyünce bordo bereli nasıl olacağım." diye hayıflandı. Zamanla alışırsın diye cevapladım.
Dağ yolunda kıvrıla kıvrıla ilerlemeye devam ettik,bir çok araç yol kenarında park etmiş.Etrafta insanlar ya duman altındaki şehre bakıyor,ya da çocuklarını avutmak için karlarla oynuyordu.Bazıları da araçlarının ön camına kardan adam yapmaya uğraşıyordu.
Devam ettik....Yollardan köprülerden virajlardan geçtik.Elinde kodak zx1 basit kamerasıyla fotoğraf çekiyor,bir yandan da yer beğeniyordu. Sonunda  geçen yaz uğradığımız gönlüne göre bildik bir yer buldu. Dönüş yaparak uygun bir yere yanaştık.
Kar oyunu yalnız olmuyordu. Çağırdı. Bende ortak oldum mecburen. Yağmur daha da hızlanmıştı.Böylece 11 yaşındaki oğlum yağmur altında kartopu nasıl oynanırmış öğrendi. Yağmur çok yağmasına rağmen kara düştüğünde ses çıkarmadığından ortalık çok sessizdi.Ne yağmur şakırtısı vardı.ne de su şırıltısı. Kar su damlasını sessizce içine çekiyor ve bizim gibi kar görmemişlerin yağmurun şiddetini işitememesine ve sırılsıklam olmasına neden oluyordu.Sonunda çevrede bizden başka kimse kalmayınca "-yeter baba, yarın bir daha getireceğine söz verirsen gidebiliriz" dedi.Ben de inşallah geliriz dedim.
Araca döndüğümüzde iç çamaşırlarımıza kadar ıslanmıştık. Şimdi anneye nasıl anlatacaktık bu ıslaklığı."-Baba dedi.çok sıkışırsak ikimiz birden dereden geçerken oldu der atlatırız" dedi.
Aracı çalıştırdıktan sonra karlı zeminde araç performansının nasıl olacağını test ettim.birkaç fren denemesi yaptım. Kendime güvenimi tazeledim.
Eve döndüğümüzde eşimin bir işi vardı.O görmeden üstümüzü çabucak değiştirdik.Islak elbiseleri de çamaşır sepetinde diğer kirli çamaşırların altına karıştırarak delilleri gizledik.

İşte karla karışık yağmurlu bir Manisa hatırası.14.Ocak 2012 Cumartesi.

13 Ocak 2012 Cuma

Ocak Soğuğu

Birkaç gündür hava kapalı.Medyada havaların daha da soğuyacağı bildirildiğinden hazırlıklıyız.
Önce yağmur ardından dağlara kar yağmaya başladı.Spil dağının eteklerine kadar indi kar.Küçük oğlum baba dağa çıkalım diyor. Ben ise arabayı kaydırırım korkusuyla peki diyemiyorum.
Yaya çıkabilsek diye düşünüyorum.Tehlikeli olabilir düşüncesiyle vazgeçiyorum.
Günler geçtikçe ve karlar eskidikçe karda oynamanın tadı da kayboluyor. İlk yağan taze karda eğlenmekle kırçıllaşmış karla oynamak bir olmaz demek istiyorum,diyemiyorum.
İşim çok,araba arızası bahaneleriyle erteliyorum. Ama bir yandan bende gitmek istiyorum...

Dağdaki beyazın, ayazı düşüyor aşağıda olanların üzerine.Soğukla,ayazla beraber şehir sokaklarındaki insan sayısı da azaldı. Sadece mecbur olanlar dışarıda. İşini bitiren tekrar içeriye sobanın ya da kaloriferin yanına yerleşiyor. Esnafın kapı önü muhabbetleri havalar ısınıncaya kadar dükkan içlerine taşınıyor. Sabahları güneşin ilk ışıkları sislerin arasından zorlukla iniyor şehrin üzerine.
Güneşin gün içindeki yansımaları da farklı oluyor. Akşam üzeri güneş voltajı düşmüş bir akkor lambanın sarımtırak ışığını gönderiyor aşağıya. Kış mevsiminde sonbaharın hüzünlü renklerini yakalayabiliyor son ışıklarda meraklılar. Fotoğraf meraklılarının hoşlanacağı bir renk harmonisi oluşuyor. Uygun zaman,uygun mekan, uygun ışık ve uygun bir açıdan bakabilirse o anı betimleyen güzel,özgün bir fotoğraf oluşabilir.Ya da ressamın kabiliyetine bağlı hoş bir resim.

Akşam olduğunda evi ve düzeni olanlar acele adımlarla evlerine gidiyorlar.Evde yemekten  sonra tv karşısında uyuklamak ve eşiyle sıradan bir kaç konuşma yapmak,ardından televizyonda haberlere dalmak .

Akşam eskiyi getirdi aklıma. Çocukluğumuzun ilk zamanlarında elektrik ve televizyon yoktu.Uzun kış gecelerinde gaz lambasının ışığı altında annemin elişi yaparken dinlediği 6 büyük pilli bir radyoyu hatırlıyorum.

Yine akşamları misafirliğe gittiğimiz komşu evlerinde ihtiyar bir dededen ya da nineden dinlemeye başladığımız masalların heyecanına öyle kaptırırdık ki kendimizi, ağzından çıkan kelimeleri sanki yutacakmış gibi bir heyecan içinde nefeslerimizi tutar, beklerdik. Kaçırmayalım, sonra ne olacak acaba diyerek. Göz kapaklarınıza uykunun ağırlığı yavaşça çökerken masal dünyasının içine girip baş kahramanın ardına takılır giderdik..

O günler geride kaldı. Öyle masal anlatanlarda. Çocuklarım büyüdüğünde torunlarıma ne anlatacağım? Çocukların kafasını meşgul eden o kadar eğlence varken. Her türlü dijital eğlence ve çeşit çeşit çocuk filmleri varken zaten bizi dinlemezler. Boş ver. Eski günler gibi olmaz artık.
İçimden bir ses "boş ver" diyor "teslim ol akıntıya."

Başka bir ses ise : " Boş vermemeli, teslim olmamalı son nefese kadar uğraşmalı elden ve dilden ne geliyorsa yapılmalı " diyor. Ben bu sese uyacağım.

Bu konuda destek olabilecek masal kitapları da var. Anadolunun bağrından derlenmiş masalları okuruz bizde.  Her ne kadar canlı bir anlatıcının kabiliyeti kadar olmasa da okuruz,öğreniriz, anlatırız, anlattıkça gelişiriz.

Yorgun

Yorgun. İnsanın fiziki olarak dayanabileceği sınırın üzerinde eylem içinde olmasının getirdiği bünyesinin dinlenmek için alarm verdiği anın ...