On dört temmuz saat 15.00 bir süredir ekrana bakıyordu. Belki aklına bir şeyler gelirde yazmaya başlayabilirdi. Ama ne yazık ki yazmaya başlamasına sebep olacak bir şeyin aklına gelmemesini yazmaktan başka bir sebep bulamadı. Sebepsiz bahanesiz konusuz hedefsiz bir durumda yazmaya gayret ediyordu. Yazdıklarının sonucunda okuyanlar ne gibi bir fayda sağlayacaktı. Okuyucunun fayda sağlaması amacı mıydı? Yoksa öylesine zaman doldurmak mı?
Dokuz yıl önce bu günden bir günden sonraki gün akşam üzeri ortalık daha kızışmamış iken, işten döndükten sonra eşiyle beraber akşam Teksas'ta San Antonio'da olan kızının durumunu merak edip üzülmüşler sonra da birbirlerini teselli etmişlerdi. Kızları iyi ki arkadaşı ile gitmişti o uzak ve sıcak diyarlara. Yanında arkadaşının olması onları teskin ediyordu.
Dokuz yıl önceki bu günün fırtına öncesi sessizliğin yaşandığı bir gün olabileceği akla gelmiyordu. Temmuz sıcaklarının her yanı istila ettiği imkan bulanların klimaların altından hiç ayrılmamak istediği günlerdi. Ağustos böcekleri cırıltılarıyla her yanı inletirken şehirde sıcaklarla boğuşanlar bu seslere aşina olmuşlardı. Cırıltılar onları rahatsız etmiyordu. Kanıksamışlardı. Ama o klimalardan rahatsız olduğundan sıcak da olsa başka serinleme yöntemleri arıyordu. Yılda dört ay görev yapan, arızalı parçalarını tamir ederek çalıştırdığı kutu vantilatörü ile serinliyordu. Buzdolabında sıralanmış soğuk su şişelerini de kullanmıyordu. Soğuk su midesini ve boğazını rahatsız ediyordu. Soğuk suyu ılıtarak içiyordu.
Dokuz yıl sonra şu an ki halini incelediğinde hala benzer alışkanlıkların devam ettiğini, kızının evlenerek Kanada'ya gittiğini, küçük oğlunun İstanbul'da iş bularak orada yaşamaya başladığını, büyük oğlunun yanlarında düzen kurma gayreti içinde olduğunu düşündü.
Evde baş başa kaldıklarında eşinin bu oğlanların hali ne olacak diyerek kaygılandığını, çocukların hallerine çözüm olacak çareler ürettiğini, ancak kendisinin bu konuda hızlı hareket edemediğini fark etti. Bunu sadece kendisi değil eşi ve çocuklar da fark ettiğinden çözüme yönelik adımlar atmadığından zaman zaman sorgulanarak suçlandığını biliyordu. Ve olmayan olamayanların sorumlusunun kendisi olduğunu yeri geldiğinde yüzüne söylediklerinde öfkeleniyordu, susuyordu.
Bulacağı çözümün o konuda sonradan gelebilecek daha iyi fırsatların önünü keseceği, yeni fırsatları kaçırabileceği korkusu ile yapması gereken eylemlerini erteliyor muydu? Önemli kararlar vermekten çekiniyor muydu? Bu onun huyu muydu? Bilemiyordu. Sadece bekliyordu.
Ancak dokuz yıl önce bu tür meseleleri yoktu. Her geçen zaman yenilikler/yeni fırsatlar/ yeni sorunlar getiriyordu. Çocuklar büyüdükçe ihtiyaçlar değişiyordu. Değişen isteklere ve ihtiyaçlara yeni mantıklı çareler bulabilmeliydi. Çare bulmak zorunda mıydı? Yoksa iyi niyeti suistimal mi ediliyordu?
Ne yaşarsa yaşasın günler günlere eklenerek devam eden ömrünün bilmediği bir vakitte biteceğini idrak etse de, Rabbinden, kalan ömrünün en güzel şekilde tamamlanmasını diledi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder