26 Şubat 2026 Perşembe

Şapkacı Fethi Amca

Şapkacı Fethi Amcanın vefatını duyduğunda derin bir iç geçirdi. Sanki iyi insanlar daha çabuk mu gidiyor diye düşündü. Öyle olmadığını biliyordu ama. Şu fani dünyada ahiret sırası gelen faniler hiç bekletilmeden ahiret yurduna yolcu ediliyorlardı. Hayat denilen dünyadaki meşgale sürecinde çevresini mutlu eden fanileri kaybedince kalan faniler daha derin bir yalnızlığa mı düşüyorlardı. Ya da geride kalan muhannetlerle uğraşmada destekleri azaldığı için miydi bu üzüntüleri.

Şapkacı Fethi Amcanın dükkanının önünden  gelip geçerken -kendisine öyle geliyordu- her daim gülen yüzünü ve ağırbaşlı bir iyimserliğini hatırlıyordu.  Gözlemlediği kadarıyla bu iyimserliğinin evlatlarına da sirayet ettiğiydi. Bu konuda biraz daha düşününce diğer evlatlarına göre daha yakinen tanıdığı okul arkadaşı Neşe'nin çevresine iyimserce yaklaşımı ve yardımseverliği hatırladı. Hatuniye Camisindeki cenaze merasimi öncesi başsağlığı dilediği yakınlarında da aynı mütebessimliği fark etmişti.

Çalıştığı işyeri yer değiştirince eski çarşıdan uzak kaldığından yaklaşık bir yıldan bu yana çarşıya fazla uğrayamıyordu. Fethi Amcanın dükkanının önünden de en son ne zaman geçtiğini unutmuştu. Sadece onu gördüğü günlerdeki mütebessim siması hatıralarını süslüyordu. 

Çarşı ile ilgili olarak bu kanıya varmasında diğer örnek Değerli Arkadaşı Celil Altınbilek idi. Babası Tacir Hakkı Amcanın Çarşı Mescidinin kuzey tarafında bulunan dükkanını yeniledi. Babasının hatıralarıyla yüklü dükkanı devam ettirme gayreti içinde. Bu gayretin, hal tavır ve davranışlarına da sirayet etmiş olduğunu gözlemlemişti.  

Okul arkadaşlarından Osman'ı hatırlamadan geçemezdi. Aynı pozitif meziyetler fazlasıyla O'nda da vardı. Çarşının havasını uzun yıllar solumuştu diye biliyordu.

Yine Sadık Ahmet Caddesindeki işyerinde kuyumculuk yapan Atilla da benzer yapı ve karakteri ile ilk akla gelenlerden.

Hep dönen ve her an değişen dünyada sakin sabit ve iyimser kalabilmek zor bir iştir. Bazı insanlar bunu başarabiliyor. Faniliğin bilincinde olarak hayatını sürdürenler gelip geçen sıkıntılardan sevinçlerden neşe ve hüzünler ile  streslerden fazla etkilenmeden son durağa kadar hal ve davranışlarını  aynı seviyede tutabiliyorlar.

Eski çarşının da derin hafızası var mıdır ve  yeni gelenlere bu alışkanlıklar aşama aşama geçiyor mudur? Eski çarşının eski kalması mı bunu sağlıyordu. Belki de çarşı büyüseydi ve dükkanlar babadan oğula geçmeyip daha fazla el değiştirseydi bu tür bir yeknesaklığa rastlanamazdı. Belki de bu değişim daha farklı olarak oluşmakta ancak yeni gelenler eski düzene adapte olabiliyordu. Bunun sebebi ise değişimin çarşının geleneklerini bozamayacak bir sükunette ortalığı fazla bulandırmadan gerçekleşmesi miydi. Ya da şehrin bu eski bölgesinin rant bakımından çok fazla getirisi olmaması mıydı? 

Bu düşünceden hareketle şehirlerin doğal akışkanlığı içindeki değişiminin şehrin genel havasını bozmayacağı düşüncesine varılabilir miydi?

Nice zor dönemleri atlatan ve bu günlere gelen şehrin bu müstesna bölgesinin yeni çağlarda da özelliklerini bozmadan devam edebilmesi ve turizme entegre edilmesi elzem,  tabii havasını bozmadan üzerinde çok düşünülerek sürdürülebilir bir proje ile bu mümkün olabilir. 01.07.2025

Küçük Bir Başarı

Yağmur son bir ay içinde önceki yıllardan daha fazla yağdı. Şehirde uzun senelerdir hiç olmayan yağmurun şiddetinden çaybaşı deresine düşen bazı araçları yağmur suları sürükledi. Yıllardır bakım yapmadığım halde sorun çıkarmayan evin üst kısmına yaptırdığım ek odanın saç çatısından da odaya yağmur suları damladı.

Çocukluğumun geçtiği evin kiremit çatısı da çok yağmurlarda damlardı. Damlayan yerlere kap kacak koyarak geçiştirirdik. Havalar biraz düzeldiğinde babam çatıya bir kova harçla çıkar, yıkılan kırılan kiremitleri değiştirir, çatlayan yerleri sıvardı. Bu olaydan ders alır unutmazsa gelecek sonbaharda çatıya çıkar kiremitlerin olukların bakımını yapardı. Hatta Onu çatıda çatı ve kiremit bakımı yaparken gören komşular da boş günlerinde çatılarını temizlemesini isterlerdi. O da kırmaz elinden geleni yapardı.

Yıl boyunca kedilerin geçiş yolu olan bizim evin çatısındaki kiremitler gevşerdi. Geceleri kediler kiremitlerde koşturur ya da birbirleriyle garip sesler çıkararak kavga ederlerdi, biz aşağıda otururken  kiremitleri takırdatarak yuvarlanmalarını, mücadelelerinin gürültüsünü dinlerdik. O hareketlerin kiremitleri de yerinden oynatacağını düşünürdük. 

Yağmur mevsimi geldiğinde, önce yağan rahmetin tavan arasına tıpırdayışını endişeyle dinlerdik. Bu damlamalar tavandaki duraliti şişirdikten sonra duralit kabarırdı. Suyun damlayarak biriktiği tahmin edilen yer bir tornavida ile  -sanki  cerahati boşaltır gibi yapılan operasyonla - deşilerek biriken su aşağıdaki taslara aktarılırdı. Bu işlem tecrübe gerektirirdi. Çünkü tavan arasında suyun nerede biriktiğini doğru tahmin edip tam yerinden müdahale edilmeliydi. Babamın olmadığı ancak yağmurun tavanı çok etkilediği  bazı günlerde annem telaşlanırdı. Ben de elime geçirdiğim bir tornavida ile tavan arasındaki yağmur cerahatını boşaltmak için tavanı delerdim. Ama tahmininde yanıldığımda suyun biriktiği yeri bulma ve boşaltma operasyonuna  yeni deliklerle devam ederdim. Sonra  akan yere yeni kaplar konularak kriz çözülürdü. Ancak babam işten geldiğinde tavana şöyle bir bakar, delik sayısının arttığını görünce içine derin  bir nefes çekerek başını sallar, ardından birinci sigarasını cebinden çıkarıp yakar ve efkarını tütsülerdi.

Yaz geldiğinde ıslaklığı geçen kuruyan tavan eski estetiğini kaybeder yeni bir bombeli sitile dönüşürdü. Ve bir çok komşunun evi öyle olduğundan herhangi bir eksiklik duyulmazdı. Normaldi.

O nedenle bu konularda yıllar önce tecrübem vardı ama yukarıdaki odanın tavanı plastikti. Delmeye ve bilinçli damlatılmaya uygun değildi. Delinirse tavanın görüntüsü bozulurdu. Bekleyip plastik tavanın vida aralıklarından damlamaya başladığı kısımlara tas koyarak sorun geçiştirildi.

Yağmurlar yağmaya tavan arası damlamaya devam ederken eski garajın yakınında bir nalburiyeciden  su izolasyon mastiği aldım. Çatı saçlarının vida çapına uygun 8 numaralı iki ağızlı anahtarı bulup hazırladım. Havanın açık olduğu bir gün sacların kuruduğuna kanaat getirdiğim bir akşam üzeri  işten gelir gelmez üzerimi değiştirerek çatıya çıktım. Karşı çatılarda güvercin uçuran çatı komşularıyla uzaktan selamlaştım. Emekleyerek çatının sorunlu kısmındaki tüm civataları sıkıştırdıktan sonra üzerlerine silikon tabancası ile mastik sıktım. Mastiği su damlatmayacak şekilde sıvadım. Sorunlu görülen başka yerleri de sıvadım. Ardından heyecanla iki günlük kuruma müddeti içinde yağmurun yağmamasını bekledim. Kuruduktan sonra merakla acaba damlayacak mı diye yağmurun yeniden yağışını beklemeye başladım. Yağmur yeniden başladığında bir süre sonra yine damlamaya başlasa da damlama daha azdı.

Yağmurun ertesinde yine çatıdaydım. Bu defa elimde silikonlu izolasyon  sıvısı ve derz karışımı ile hazırladığım koyu kıvamlı solüsyonu fırça ile duvar baca kenarlarında şüphelendiğim şüphelenmediğim her yere bol bol sürdüm. Yine beklemeye başladım. Yağmur başladığında artık damlamalar kesilmişti. Ancak tavan arasında kalan rutubeti yok etmek gerektiğinden evde kullanılmayan pencere fanını uygun bir yere monte ederek çalıştırdım. Artık tavan arasındaki nem de yok oluyordu. 

Çok şükür başarmıştım. 

Keşke hayatımdaki tüm olaylara/ sorunlara aynı cesaret ve maharetle müdahale ederek çözebilsem.

20 Şubat 2026 Cuma

Dönüşüm

Ramazan ayının ikinci günündeyiz. Şehrin her şeyi kapsayan yoğunluğu sıkışıklığı içinde sanki Ramazanları da kaybediyoruz. Ramazan dingin zamanlarda gönlüyle hoşnud olan insanlar arasında yaşanmış gibi geliyor,  sanki bugün o dingin zamanlardan arta kalanlarla teselli oluyoruz.  

Ya da eski mahallelerin duyarlılıkları eski sokaklara yapılan yeni binalar apartmanlar arasında kayboldu. Eski mahallelerdeki hanelerde yaşayan insanların yakın çevresi içinde duyduğu hissettiği ramazan, yüksek binaların dolambaçlı merdivenleri titreyen asansörleri ile ulaşılan yüksekteki dairelerde kendi derdiyle hemderd olan bireye dokunamıyor ya da bilinemeyen başka sebeplerle etkileyemiyor.

Tebrikleşmeler elektronik mesajlarla, haberleşmeler hal hatır sormalar ahizeler üzerinden konuşmalarla oturduğu mekandan yapılabiliyor.  Bir yere hareket etmeden kimseyi canlı görmeden çevrendeki ilgi alanındakilerle irtibat kurulabiliyor. Ancak bu irtibat hiç bir zaman yüz yüze yapılanın yerini tutamıyor.

Eğer belli bir hedefi yoksa zahmetsiz kurulan iletişimden arta kalan zamanda ise yapılanlar sadece insanın içindeki boşluğu arttırıyor.

Sosyalleşmenin sosyal medya aracılığı ile yapılması, kişinin var olduğunu çevresine belli etse de, yüz yüze görüşme imkanını azaltmasına sebep olduğu için fiziki ve ruhi yalnızlığı arttırıyor. 

Bu durumdaki insan ise bir akvaryumda yalnız başına dolanıp duran süs balığına benziyor. 

Ramazan, bu durumdaki inanan insan için bir  kurtuluş fırsatı sunuyor. Kendini yeniden değerlendirmesine, yeni alışkanlıklara, yeni çevrelere, huzura dinginliğe dönebilmesi için bir aylık dönüşüm penceresi... 

İnşallah bu fırsatı layıkıyla değerlendirenlerden hayra  doğru dönebilenlerden oluruz.

15 Aralık 2025 Pazartesi

İddia

Sabah işe gitmek için bindiği asansördeki boy aynasında sureti kendisini izliyordu. O da suretini gözleyip  yüzüne ve elbiselerinin durumuna şöyle bir bakınca iddiası kalmamak cümlesi düştü diline.  İddiası olmamak ya da kalmamak. Neden düştü bu kelime demeden önce aynaya bakınca o cümle ile beraber içinde de bir hüznün peydahlandığını fark etti. Hüzünlenmişti işte... yaşının kemale ermesine, simasındaki kırışıklarına atmasına, arkadaşlarının tek tek gidilip de dönülmeyen o yere gitmesine, eski etki gücünün kalmamasına , her şeyin git gide tatsızlaşmasına mı... tam tarif edemediği bir durumdaydı...
Neydi iddiası olmamak. İçini çekerek bir daha bir daha düşündü bu cümleyi farklı şekilde tarif edecek başka kelime bulamadı. Bu cümleye bağlı aklına gelen yakın kelimeler ise boş vermek, olaylara karşı tepkisiz kalmak, geç, etkisi olmayan tepkiler vermek...  
İddiası olanın yoldaki yürüyüşünün bile farklı olabileceğini, yere daha sağlam basacağını , göğe daha dik bakacağını düşündü. İddiası olmak, ideali olmak ile de örtüştürülebilir diye de düşündü. İdeali olanın gücünün son noktasına hatta gücü iyice azalıp göz bebeğinin kıpırdatacak kadar bile kalsa idealinin ona farklı bir direnç bir kudret bir iddialı duruş vereceğini düşündü.
Evde ve iş yerinde ya da memleketin her hangi bir yerinde oluşan istenmeyen bir durumda keyfinin kaçtığını bu keyifsiz durumdan  kısa sürede kurtulamadığını yolda attığı adımların bile yavaşladığını, kimselerle konuşmak istemediğini fark etti. 
Bir kaplumbağa gibi kendi kabuğuna çekilip öylece uzun uzun kendi halinde kalmak istiyordu.
Nice zamandır yeni elbiseler giymediğini yeni eşyalara masraf etmek istemediğini mevsimler değiştiğinde dolaptan çıkardığı önceki yıllara ait eşyaları kullandığını, artık kendisi için ekstra masraflar yapmaya gerek olmadığını,
Her ay düzenli olarak hesabına yatan maaşını temel ihtiyaçlar dışında başka yerlere kullanmadığını, kullansa bile istemeyerek kullandığını  düşünüyordu.
Evde eşiyle çocuklarının kısa küçük tartışmalarına bile tahammül edemediğini, sükunet aradığını, hiç bir şey yapmadan televizyon karşısında oturarak belgesel seyretmek istediğini, belgeseller hoşuna gitmezse açık oturum, o da olmazsa cep telefonunda çizgi roman okumak istediğini düşündü. 
Önceki yıllarda dağlarda gezmek, kamp kurmak isteği vardı. O hayalinin artık hayallerine bile girmediğini düşündü. 
Eski zamanlarda arkadaşlarıyla buluşup sohbet ettikleri ortamlardan ayrılmıştı. 
Boş kalan zamanının çoğunu evde geçiriyordu. Çok şükür kira ödemediği kendilerine ait bir evleri vardı. Bir yaştan sonra kira ödeme kaygısı olmaması da ayrı bir rahatlıktı.  Akşam üzeri mesai bitip  hemen eve gitmek akşam yemeğinden sonra tv karşısında uzanmak günlük yaptığı işlerdendi.

İddiasız olmak, iddiası olamamak böyle bir şey mi?

28 Kasım 2025 Cuma

Çaydan Radyoya

Sabah yatağından istemeyerek kalktı. Çünkü önceki akşam içtiği çayın etkisi gece geç saatlere kadar uykusuz kalmasına sebep olmuştu. Yeterince uyuyamayınca da sabah kalkmak zor oluyordu. Uyku eksikliği gün boyu etkisini hissettiriyordu. Kalbinin ritmi bozuluyor,  adımlarının kuvveti  azalıyordu. Bunları kaç defa deneyimlediği halde yine de bir sebep bularak içilmemesi zamanlarda çay içiyordu. Bu kez de bahane  eve yeni aldıkları, kargonun önceki gün teslim ettiği çay makinasını denemekti. Yaklaşık yedi bardaklık çay demledi. İki bardağını oğluna ikram etti. Üç bardağını kendisi içti. Yeni çay makinasında demlediği çay lezzetli geldi, hoşuna gitmişti. Bu hoşnutluk gece uykusuzluğu olarak etkisini göstermişti. Sabah işe gitmek üzere hazırlıklarını yaparken iş gününün daha zorlu geçeceğini düşündü. İşi ile ilgili  tüm aksiliklere önceki günlere göre daha temkinli daha kontrollü olması gerektiğini, sakin, ruhuna, bedenine  ve zamana uygun bir ruh halinde olabilmeye karar verdi. Bu kararı uygulayabilecek miydi?  Akşam mesai saati sona erdiğinde vücudunu şöyle bir yoklayınca bunu anlayacaktı.

İşyerinde sabahın ilk telaşını atlattıktan sonra, iş arkadaşları diğer bölüme gittiklerinde ofiste yalnız kalmıştı. Yalnızlık, sükunetini ve vücut dengesini korumasına yardımcı olacaktı. Bu arada radyonun  açık olduğunu fark etti. Radyo, onun sükunete dinginliğe ulaşmasına  ömrü boyunca destek olmuştu ve hala oluyordu. Genellikle dinlediği istasyon TRT Türkü kendi halinde görevini yapıyordu. 

Kulaklarının çevresindeki sesleri anlamlandırabildiği ilk günlerden bu yana radyo ve türküler hayatının bir parçasıydı. 1960 ların sonlarında babası Manisa Tekstil Fabrikasında sabah vardiyasına gitmek için erkenden kalktığı, annesinin ekşi tarhana çorbasını hazırladığı sabah erken saatlerde yer sofrasındaki kaşık tıngırtısı nedeniyle bir ara tatlı uykusundan uyandığında, babasının üfleyerek kaşıkladığı sofra tıkırtılarına eşlik eden radyodaki türküleri dinleyerek yeniden uykuya daldığı o güzel günlerde (çocuğun anne ve babası yanındaysa ve rahat bir döşekte güvenle uyuyorsa o en güzel gündür.) sabah ninnisiydi türküler... Babasını kapıdan işe uğurladıktan sonra, annesi de  eline örgüsünü alınca radyodaki türküye eşlik ederdi. Bu da ninninin devamıydı. 

20 Temmuz 1974 ve 12 Eylül 1980'de ise Hasan Mutlucan'ın kahramanlık türkülerini radyodan duyunca  da  ülke olarak olağan üstü bir döneme girildiği anlaşılmıştı.

Sonra okul yılları, ders çalışırken radyo varsa genellikle açık olurdu. Sonra İzmir TEK te çalıştığı yıllarda da radyo trafo nöbetine eşlik ederdi. Fuar zamanlarında Fuar Lunapark gazinosundan gecenin ilk saatlerindeki İbrahim Tatlıses'in söylediği türküler ile gecenin derinliklerinde Basmane meydanındaki gece kulübünün açık kapılarından yayılarak nöbet tuttuğu trafonun açık pencerelerinden giren Müslüm Gürses'in şarkılarını duyduğunda ise radyonun sesini kısardı. Bunu nöbet saatlerine denk geldiğinde yapardı. Diğer zamanlar radyo yine görevdeydi.

Radyo, içinden gelen seslerle, tiyatrolarla, şarkılarla, türkülerle yalnız günlerinde yalnız olmadığını hissettirirdi. Ve radyo dinleyen kişinin yapacağı işe engel almaz bilakis işinde devamlılığa katkı sağlardı. 

Ama TV, bilgisayar, cep telefonu, tablet için öyle denemez. Bu tür cihazlar karşısında insanlar hipnotize olmuş gibi eylemsiz hareketsizdirler. Gözleri kulakları ve elleriyle esir olmuşlardır. Radyonun kulaklığı ise dinleyenlere hareket özgürlüğü verir. 

Yazının sonuna geldiğinde  "Acaba bu yazıyla yarım asrı geçen hayatımız boyunca alıştıklarımızı mı övdük? " diye düşündü.

6 Kasım 2025 Perşembe

Reaktör

Nice zamandır diliyle olduğu kadar yazılarıyla da suskundu. Suskundu. Konuşmak, içinden geçen düşünceleri ayan etmek istemiyordu. Düşündüklerinin içinin damarlarında dolaşan kan, sinirlerinde dolaşan akım gibi kapalı kalmasını, gizli kalmasını istiyordu. Bu suskunluk içindeki olumsuzluklar sebebiyle değildi. Belki yorgunluk, sıradanlık , kayıtsızlık ve umutsuzluğun bir macun gibi karışmasının sonucuydu. Fakat yaşadığı olumsuzluklar ve konuştuğunda çevresinden duyacağı olumsuzluklar  veya duymak istediği halde duyamayacağı  olumlu tepkilerden endişe etmesiydi.

Hayat boyu  yıl yıl üzerine koyduğu deneyimlerin, yaşama yorgunluğunun bir sonucuydu. Bu her insan için aynı olmayabilir. Kimi insan son ana kadar coşkusunu ve beklentilerini sürdürebilse de, bir kısım insan ise pistonları eskimiş, ateşleme bobinleri ve bujileri yıpranmış bu nedenle tekleye tekleye çalışan, basınca gaz yemeyen  verimsiz, hurdaya ayrılacak bir motor gibi olabilir. bu motoru  bir usta gelip rektefe ederse yeniden daha verimli hale gelebilir.  

İnsan denen mahluk eğer kendini tamir etmek isterse o enerjiyi içinde bulabilir. Bir atom reaktörünü uzun süreler çalıştırma enerjisini sağlayan nükleer güç onun içinde mevcut olsa da, ruhen istemezse  o reaktör harekete geçmez.

Ancak hayatı bir sınav süreci olarak düşününce, her durumda pozitife dönmenin ve "iyi bir şeyler için" çalışmanın da göz ardı edilmemesi gerekir.

19 Ağustos 2025 Salı

Denk

İşyerinde staj yapan öğrencilerle sohbet esnasında çocukken köyde ebesinden duyduğu denk, mintan, ayar gibi şimdi köyde dahi kullanılmayan bazı kelimeler aklına geldi. 

Denk kelimesi eşek ya da ata yükleme esnasında yükün bir yanına denirdi. Yük semerin her iki yanına ölçülü olarak yerleştirilmezse yük devrilirdi. O nedenle yük her iki yanına eşitlenirdi. Buna denk denirdi. 

Yükseklerde bulunan elma ya da vişne bahçelerindeki budama sonrasında biriken kuru dallardan işe yarayacak olanlar  kış hazırlığı için köye getirileceği zaman belli standartta doğranır ve öncelikle iki eş parça halinde aralarında bir metrelik bir boşluk bırakılarak  sıralanırdı. Dalların uzunluğu  köye gelecek olan odunun hangi amaçla kullanılacağına göre de  değişirdi. Yanlarına bir buçuk metre uzunluğunda bir sağlam dal yani dayak konulurdu. 

Bazı yükleri tarif ederken "bir eşek yükü" diye bir söz de geçer. Bu söz bir eşeğin taşıyabileceği ağırlığı, kapasiteyi anlatır. O zamanlar köylerdeki alışverişlerde kullanılırdı. Üç eşek yükü odun şu paraya denilse de;  odun dal mı, yarma mı, çam mı, meşe mi, ceviz mi, ona göre de pazarlık edilecek  fiyat değişirdi.

Gün ikindiye döndüğünde yani akşam üzeri bahçede işler bitip köye dönüleceği zaman eşek hazırlanır ve yığılan iki yük arasına çekilir. Bu işlem bahçedeki o güne ait son işlerdir. 

Ardından hazırlanan yükün altından geçirilen ip semerdeki çengelden geçirilir ve sıkıca bağlanırdı. Bağ, yükü bir çekişte hemen indirebilecek biçimde ilmeklenir. Bağlanan yük kaymasın düşmesin dengesi bozulmasın diye yükün dış ucuna dayak dayanır. Dikkatli olarak eşeğin öbür yanına geçilir  orada yerde duran yükün altından diğer taraftan uzatılan ip geçirilerek çengele takılarak sıkılaştırılırdı. İyice sıkıştığı ve yolda dökülmeyeceğine kanaat getirildikten sonra bağlanır, dayak yavaşça yükün altından alınır ve yük eşeğin üstünde dengelendiği görülür. Sonra yola çıkma zamanı gelmiştir. 

Yola  çıkılınca başka eşeklerin tıkırtıları duyulur ve bazen durup başını kaldıran kulaklarını diken eşek uzun uzun anırır. Neden böyle yaptığını çok düşünmeye gerek yok. Çünkü uzaktan kokusunu hissettiği tanıdık bir eşeğin kokusu ya da  karşı cinsten bir başka eşeğe yaptığı kur da olabilir.

Köye yaklaştıkça yolda köye dönenlerin ve yanlarında yürüyen eşeklerin de sayısı gitgide artar. Her bir eşeğin sırtında sahibinin akşama kadar topladığı emeğinin yükü, tıkır tıkır yürüyüşüyle uyumlu olarak sallana sallana köye doğru yol alır.

Başları öne düşük bu yorgun insanlar  çok da etraflarını gözleyemeden bir an evvel evlerine gidip dinlenme telaşındadırlar. Aynı telaş önlerinde giden yük hayvanlarında da vardır.

Köyde eşeğin yükünün indirilmesi de bilenlerin becerebileceği işlerdendir. Bilmeyen uğraşır durur. 

Eşek  eve gelince üzerindeki yükün indirileceği yere yanaştırılır. Eğer bir süredir aynı yere yıkılıyorsa eşek kendi gider ve yükünün indirilmesini bekler. Semerdeki çengele bağlı ip ilmeğinden hızla çekilerek yük eşeğin iki yanından birden yere indirilir. Bunu yapamayanlar dayağı diğer taraftaki yükün ucuna takarak teker teker de indirebilir. Yük inince eşek rahatlar yayılan ipler toplanarak semere bağlanır. Ardından dama sokulan eşek semeri, paldımları ve yuları da  çıkarılarak  bir sonraki sabaha dek dinlenmeye bırakılır. 

...

Böylece yaklaşık elli yıl önce yaşadıklarından aklında kalan hatıraları unutulmaması için kayda almış oldu.

31 Temmuz 2025 Perşembe

On Saatlik Ara

29 Temmuz sabahı  Teyzesinin kızı Rahmetli Fadik Ablasının eşi Süleyman aradı. babasının (Ahmet Amcanın) vefat ettiğini cenazenin köyden kalkacağını bu nedenle şehirde yakınlara tanıdıklara haber vermesini istedi. O da çevresini bilgilendirdi. Öğleye doğru küçük kardeşi arayarak cenazeye katılmak isteyip istemediğini sordu. Net cevap veremedi. Bir süre sonra aracın ayarlandığını araçta yer olduğunu izin alabilirse gelmesini istediğini bildirince izin alıp katılacağını söyledi. Yıllar sonra üç kardeş ve damatla beraber yine köy yollarındaydılar. Kardeşinin yeni aldığı ve uzun yolda kullanmadığı fiat egea cross marka benzinli araçla yola çıktılar. Yolda bazen aracın özelliklerinden bazen ekonomik sıkıntılardan konuşarak yolu tamamladılar.

Uşaktan Gediz yönüne dönüldükten sonra yol üzerinde bulunan ara sıra durup dinlendikleri Yenikent kasabasına mola vermeye niyetlendiler. Ancak kasaba yeni yapılan yolun uzağında kaldığından ana yoldan biraz uzaklaştılar. Kasabaya girdiklerinde fark ettiler ki  sanki üzerine ölü toprağı dökülmüş gibi sessizleşmişti. Ana yolun kasabadan uzaklaşması canlığını yitirmesine yol açmış eski ana yol boyunca sıra sıra işyerleri ve evler boşalmış bazıları harap halini saklayamayacak duruma gelmişti. Öğle sıcağından mı başka sebepten mi bilemediği bir sessizlik hakimdi, ortada çok az insan vardı. Gölgesi bol olan bir kahveye oturdular. Yolda gördükleriyle kahvede oturanlarla selamlaştılar. Dışarıdan gelen sadece onlardı. Bir zamanlar vızır vızır işleyen yolda ne gelen ne de giden bir araç vardı. O anda yıllar önce izlediği arabalar çizgi filmi aklına geldi. Filmdeki radyatör kasabasının haline benziyordu. Bu kasaba da bizim radyatör kasabamızdı. Ancak dünyanın bir çok yerinde benzer manzaralar vardı. O nedenle kendince ders çıkardı. Her şey fani. Uzun soluklu sürdürebilir bir düzen için geçici kaynaklara bel bağlamamak gerektiğini düşündü. Geçici de olsa gelen kaynakları, fırsatları uzun soluklu sürdürülebilir daha kalıcı hale getirmek gerektiğini bir kez daha anlamış oldu.

Ardından ikindi namazından sonra defnedilecek cenaze törenine yetişmek için yine yola çıktılar. Yenikent, Abide derken Yeni Gediz, Eski Gediz ve ata yurdu Akçaalan'a ulaştılar. 

Yol kenarlarının doğalgaz çalışması sebebiyle kazılı olduğunu gördüler. Köye doğalgaz geliyordu. Artık kışları köyün nüfusu azalmaz diye düşündü. Cenaze merasimi ve defin boyunca bir çok köylüyle görüştü. Eskiler  babasına benzediği için simasından çıkarıyordu. Bazısı çok uzun zamandan beri görmediği halde ismiyle hitap ediyordu. Nereden hatırladığını sorunca sosyal medyadan ismi soy isim ve fotoğraflarını takip ettiğini, akraba olduklarını anlatıyordu. Bir yandan şaşırıyor öte yandan seviniyordu.

Köy mezarlığı ise Cengiz Aytmatov'un romanlarında geçen ayrıntılı olarak tarif ettiği ata beyit mezarlığı gibi köye hakim yüksek bir tepede idi. Kendisi öyle düşünüyordu. O romanı  okuyan ve bu mezarlığı gören başka bir kişi  olsa idi ve onun da fikrini almak daha uygun olurdu. 

Köye geldiklerinde araçlarını her zaman rahmetli amcalarının evlerinin önüne bırakırlardı. Yine öyle oldu. Cenazeden sonra araç başına geldiklerinde yengelerini  kardeşleriyle oturmuş sohbet ederken buldular. Sevindiler. Israrla ikram ettiklerini afiyetle yediler ve vedalaşarak helalleşerek yola çıktılar.

Kendilerine tahsis edilen zaman diliminde yapmak zorunda oldukları mücadeleye  kaldığı yerden devam etmek üzere yine aynı yollardan geçerek hayatlarını sürdürdükleri şehre saat 23.00 sıralarında vardılar. 

Bir süre uzak kaldıkları yalnız bıraktıkları eş dost ahbaplarıyla rakipleriyle buluşmak üzere yaklaşık on saatlik bir ayrılığın sonunda Manisa'ya girmiş oldular. 

14 Temmuz 2025 Pazartesi

On Dört Temmuz

On dört temmuz saat 15.00 bir süredir ekrana bakıyordu. Belki aklına bir şeyler gelirde yazmaya başlayabilirdi. Ama ne yazık ki yazmaya başlamasına sebep olacak bir şeyin aklına gelmemesini yazmaktan başka bir sebep bulamadı. Sebepsiz bahanesiz konusuz hedefsiz bir durumda  yazmaya gayret ediyordu. Yazdıklarının sonucunda okuyanlar ne gibi bir fayda sağlayacaktı. Okuyucunun fayda sağlaması amacı mıydı? Yoksa öylesine zaman doldurmak mı?

Dokuz yıl önce bu günden bir günden sonraki gün akşam üzeri ortalık daha kızışmamış iken, işten döndükten sonra eşiyle beraber akşam  Teksas'ta San Antonio'da olan kızının durumunu merak edip üzülmüşler sonra da birbirlerini teselli etmişlerdi.  Kızları iyi ki  arkadaşı ile gitmişti o uzak ve sıcak diyarlara. Yanında arkadaşının olması onları teskin ediyordu.

Dokuz yıl önceki bu günün fırtına öncesi sessizliğin yaşandığı bir gün olabileceği akla gelmiyordu.  Temmuz sıcaklarının her yanı istila ettiği imkan bulanların klimaların altından hiç ayrılmamak istediği günlerdi. Ağustos böcekleri cırıltılarıyla her yanı inletirken şehirde sıcaklarla boğuşanlar bu seslere aşina olmuşlardı. Cırıltılar onları rahatsız etmiyordu. Kanıksamışlardı. Ama o klimalardan rahatsız olduğundan sıcak da olsa başka serinleme yöntemleri arıyordu. Yılda dört ay görev yapan, arızalı parçalarını tamir ederek çalıştırdığı kutu vantilatörü ile serinliyordu. Buzdolabında sıralanmış soğuk su şişelerini de kullanmıyordu. Soğuk su midesini ve boğazını rahatsız ediyordu. Soğuk suyu ılıtarak içiyordu. 

Dokuz yıl sonra şu an ki halini incelediğinde hala benzer alışkanlıkların devam ettiğini, kızının evlenerek Kanada'ya gittiğini, küçük oğlunun İstanbul'da iş bularak orada yaşamaya başladığını, büyük oğlunun yanlarında düzen kurma gayreti içinde olduğunu düşündü.

Evde baş başa kaldıklarında eşinin bu oğlanların hali ne olacak diyerek kaygılandığını, çocukların hallerine çözüm olacak çareler ürettiğini, ancak kendisinin bu konuda hızlı hareket edemediğini fark etti. Bunu sadece kendisi değil eşi ve çocuklar da fark ettiğinden çözüme yönelik adımlar atmadığından zaman zaman sorgulanarak suçlandığını biliyordu. Ve olmayan olamayanların sorumlusunun kendisi olduğunu yeri geldiğinde yüzüne söylediklerinde öfkeleniyordu, susuyordu. 

Bulacağı çözümün o konuda sonradan gelebilecek daha iyi fırsatların önünü keseceği, yeni fırsatları kaçırabileceği  korkusu ile yapması gereken eylemlerini erteliyor muydu? Önemli kararlar vermekten çekiniyor muydu? Bu onun huyu muydu? Bilemiyordu. Sadece  bekliyordu. 

Ancak dokuz yıl önce bu tür meseleleri yoktu. Her geçen zaman yenilikler/yeni fırsatlar/ yeni sorunlar getiriyordu. Çocuklar büyüdükçe ihtiyaçlar değişiyordu. Değişen isteklere ve ihtiyaçlara yeni mantıklı çareler bulabilmeliydi. Çare bulmak zorunda mıydı? Yoksa iyi niyeti suistimal mi ediliyordu?

Ne yaşarsa yaşasın günler günlere eklenerek devam eden ömrünün bilmediği bir vakitte biteceğini idrak etse de, Rabbinden, kalan ömrünün en güzel şekilde  tamamlanmasını diledi.

7 Temmuz 2025 Pazartesi

Manisa da Bir Pazar İkindisi

Dün akşamüzeri eşinin teklifiyle kısa bir şehir turu yapmaya karar verdiler. Önce Ulucami'ye uğrayacaklar ardından mezarlığa uğrayarak babasını ve annesini ziyaret edecekler  ve Alaybey yolundan Seyfettin Bey caddesinden ilerleyerek  hükümet konağına varmadan önce sol tarafta bulunan kuru bakliyat mağazasında ihtiyaçlarını alacaklardı. 

Saat 18.30'u gösterirken evden çıktılar. Otomobile binerek Tevfikiye Mahallesinden boyahane köprüsüne doğru ilerlediler. Boyahane köprüsüne (artık burada köprü olsa da dere kapatıldığından köprü işlevini yitirmiştir. Ancak eskiyi bilenler tarafından hala boyahane köprüsü olarak hatırlanır.) geldiklerinde sağa doğru dönerek   üzeri  kapatılarak yeşillendirilen   eski derenin kenarında bulunan yol boyundan kırmızı köprüye doğru ilerlediler. Kırmızı köprünün aşağısında dere üstü kapatılarak yeşil alana dönüştürülmüş olup, üst yanı dağ tarafı ise açıktır. İhtiyar çınar ağaçları dağa doğru dere boyunca gölgelerini ve serinliklerini dallarının altında sandalyelerinde oturan sohbet edenlere çaylarını yudumlayanlara sunarlar.

Kırmızı köprüde kırmızı trafik ışıklarında beklediler. Işıklar yeşile dönünce güneye doğru Spil dağına aracı sürmeye devam ettiler. İvaz paşa camisi yol ayrımına geldiğinde sola kıvrılarak hafif sağ yaptılar. Böylece rahmetli  Ertuğrul Dayıoğlu belediye başkanı iken 1985 li yıllarda açılan Ulucami yoluna giriş yaptılar. Bu yol şehirdeki en kötü yollardan biridir. Sultan camisinden istasyona kadar yollarda döşeli duran kesme taşlar bu bölgeden sökülerek yerine  asfalt dökülmüştü. Daha sonra Ulucami yolu yapılmaya başlanınca yeni açılan yola bu kesme taşlar döşendi. Hala kesme taşlı olarak kullanılmaya devam eden yol bakımsız araçların sarsıntıdan vida döktüğü , yolcuyu rahatsız eden konforsuz bir yoldur. Şehrin içinde iken de sarsıntıları rahatsız ederdi ama daha düzgün bir taş işçiliği ile döşendiğinden estetik olarak intizamlı dururdu. Karaköy'ü Ulucami'ye bağlayan bu yol İvaz Paşa camisinden itibaren eğri büğrü inişli çıkışlı bir yol olmasına rağmen, şehrin aşağıda kalan yollarına göre daha sakin olduğundan şehri bilen ve Turgutlu istikametine veya Alaybey'e bir an önce gitmek isteyen şoförler tarafından kullanılıyor. İşte bu yolda sarsıla sarsıla ilerlediler. Sağ tarafta yedi kızlar türbesini uzaktan gördüler. Sol tarafta 1974 yılında geçici ortaokul binası yapıldığı için bir yıl orta bir öğrencisi olarak okuduğu İstiklal İlkokulunu gördüler, yine eski çocuk kütüphanesini de geçtikten sonra Ulucami göründü. Düze çıkınca aracı sağa yanaştırıp  bagajdaki bidonları alarak Ulucami önündeki merdivenlerden tırmanmaya başladılar. Çıktıkları merdivenin bitiminde önlerini kesen yoldan sonra başlayan Ulucami'nin  merdiveni ve heybetli giriş kapısı karşılarındaydı. Sağ yanlarında ise  eski saat kulesi bakımsız gövdesine vuran akşam güneşinin merdivene düşen  gölgesiyle kaderin onu sürükleyeceği sonunu bekliyordu. 

Kuleyi görmezden gelerek ileride sürekli akan Ulucami suyuna ilerlediler. Sırayla bidonları doldurdular. Temmuz sıcağında içlerine ferahlık veren serin sudan içtiler. Bidonlar ellerinde araca doğru inerlerken Ulucami'nin taş duvarlarına vuran akşam güneşinin ışıltısı gözlerini kamaştırsa da beklemediler.  
Doğuya doğru inişe geçtiler. Dağ eteklerindeki gecekondular yıkılarak kentsel dönüşüm yapılmış. İleride mahalledeki her haneyi içine alacak büyüklükte biçimsiz  kübik bir bina inşaatı yükseliyor. Devam ettiler. Sağ tarafta yeni açılan İmam Hatip Okulunu ve eski ilk okulu gördüler. Alaybey Camisine geldiklerinde yol  onları sağa dönerek Çatal mezarlığının eski duvarları ve uzun selvileriyle buluşturdu. Sağ yanlarındaki İl Jandarmanın önünden yavaşlayarak geçtiler. Doğu Kışla'nın yoldan görünmesini perdeleyen yolun iki yanındaki yüksek duvarlı koridoru da aşınca ileride kırmızı ışıkları yanan kavşağa geldiklerinde biraz bekleyerek Kırtık mezarlığına , Spil dağı tarafına döndüler. 
Üç dört yıl öncesine kadar anne ve babasının mezarlarının yanına kadar aracıyla ilerleyebiliyordu. Ancak yollara yeni mezarlar kazıldığından artık aracını mezarlığın kenarına bırakıyordu. Araçtan inerek eşiyle beraber anne babasının mezarına ilerlediler. Mezar kenarlarında büyümüş, gölgeleri çevreye loşluk ve serinlik veren ağaçların arasında yürürken eşine,  "...dünyanın hırslarından kurtulmak için buralara daha sık gelmeli.." dedi.

2 Temmuz 2025 Çarşamba

Yap o zaman

Sorunların ya da çözülmesi gereken düğümlerin üzerine cesaretle gidebilmek nedense her insanda bulunmayan bir haslet. Keşke kendisinde de bu haslet olsaydı diye düşünerek hayıflandı. Hayatı boyunca olayların içinde sorunların çözümünde bulunamadığı düşündü. Sanki hep saha kenarından belki de seyircilerin oturduğu  en arka sıraları seçerek oturarak maç seyreden suya sabuna fazla dokun(a)mayan özelliklere sahip seyircilerdendi. Hayata, ona bahşedilen sınırlı süre içinde çevresinde olanları pasifçe  seyretmek için mi gelmişti.

Yapacağı yapması gereken ya da yaptığı işleri genellikle uzaktan ellerini olayın içine fazla sokmadan çözme gayretindeydi. Neden böyle olduğunu düşünüp bu pasifliğine bir çare bulmalıydı. Ama ne yazık ki bu konuda görünür adımlar atamıyordu. Sadece klavye üzerine düşüncelerini aktarmakla yetiniyordu. Sanki klavyeler aracılığıyla aktardıklarıyla bir nevi günah çıkarıyordu. 

Sanki içinden bir ses "dur fazla girme var olanı da daha beter hale getirerek sorunu sorun olmaktan felaket olmaya doğru genişletirsin" diyordu. Ve bu ses onu engelliyordu. Öyleyse felakete yol açmamak için karışmamak yapılması gereken en mantıklı olanıydı. 

Böyle düşüne düşüne eylemsizliği kendisine hayat düsturu yaparak nice sorunlara, sıkıntılara belki de girişerek bulacağı kendine özgü çözümlerle yeni fırsatlara yol bulabilme ihtimali olmasına rağmen hiç bir şey yapamadan hayatının bu günlerine geldi. Bu günlerde de aynı şekilde hayatında büyük kararlara girişmekten çekinmek onun değiştiremediklerinden oldu.

Ama nefes aldığı her an yol ayırımında yapacağı  sadece küçük bir hareket hala onu yeni ufuklara götürebilirdi. Vereceği akıllı kararlar yeni yollara dönmesini şimdiye kadar girmediği noktalara gidebilmesi fırsatını yaratabilirdi.

"Yap o zaman" dedi içindeki hocası. 02.07.2025/ 16.45

Şapkacı Fethi Amca

Şapkacı Fethi Amcanın vefatını duyduğunda derin bir iç geçirdi. Sanki iyi insanlar daha çabuk mu gidiyor diye düşündü. Öyle olmadığını biliy...